Cuma, Nisan 27, 2018

 

Koleksiyoncunun metrobüs maceraları


Obsesyon, Türkçeye takıntı olarak çevrilebilecek bir kelime ve sıkıntı yaratan fakat saçma olduğu bilindiği halde bir türlü aşılamayan fikir olarak tarif ediliyor. Takıntılı, obsesif-kompülsif bozukluğu olan kişiler de “toplama ve biriktirme” özellikleri ile tanınıyor.
Koleksiyoncuların obsesif yani takıntılı kişiler olduklarını söyleyebiliriz. Müzik eleştirmeni Naim Dilmener’in ilk romanı Obsesyon’un (Mart 2018, Doğan Kit.) kahramanı Selami böyle biri. Aslında bir anti kahraman. Koleksiyonu için işini, karısını ve çocuğunu terk etmiş. Bir başka bakış açısıyla söylersek koleksiyon merakı iş ve aşk hayatının bitmesine neden olmuş.
Selami, Avcılar’da plaklarla tıka basa dolu bir dairede oturuyor. Zaten karısının kızını alıp evi terk etmesinin nedeni de bu koleksiyon. Koleksiyon evde hareket edecek hiç yer bırakmayınca kadın kocasını bırakıp annesine sığınıyor. Çünkü koleksiyonun kendisinden de çocuğundan da değerli olduğunu düşünüyor. Haklı.
Selami tamamen yalnız biri. Dostu, arkadaşı yok. İnşaat mühendisliğini bırakmış, kendini koleksiyonuna adamış. Dev bir koleksiyon yapmış. Eksik kalmış nadide parçaların peşinde koşuyor, sahafları araştırıyor. Bir film ya da TV programında ihtiyaç olduğunda aranacak, görüşü alınacak kadar da bu alanda meşhur.
Edebiyat tarihinde saplantılı koleksiyoncuları konu alan birçok önemli yapıt vardır. Bunlardan benim ilk aklıma gelen John Fowles’un 1963 tarihli Koleksiyoncu’su (Ayrıntı yay.). Fowles, bir resim öğrencisine âşık olup kaçıran ve onu evinde hapis ederek koleksiyonunun en nadide parçası olarak saklamaya çalışan bir kelebek koleksiyoncusunu anlatır. William Wyler 1965’de romanı sinemaya uyarlamış ve Oscar’larla ödüllendirilen çok etkileyici bir yapım ortaya çıkmıştı. Romanın Türkçesi “kendimize göre haklı olan bir tutku adına yapabileceklerimizin ikna edici ve masum bir anlatısı” olarak tanıtılıyor. Obsesyon’u da bir boyutuyla aynı cümlelerle tanımlayabiliriz. Zira nadide bir plağı ele geçirmek için Selami’nin yapmayacağı şey yok. Bütün servetini verebilir ya da en akıl almaz suçları işleyebilir.  
Naim Dilmener’in koleksiyoncu anti kahramanı Selami, Sezenak Su’nun Çince okuduğu söylenen 45’lik plağının peşinde. Buradan bir gerilim çıkabilir, çok güzel bir polisiyeye de ana fikir olabilir. Hele işin içinde cinayet de varsa. Ama Naim Dilmener sadece bu olaya odaklanmıyor. Bu olay romanın vesilesi oluyor ama onun esas odak noktası kendi ifadesi ile “Dünyanın gidişatı”. Dünyanın olmasa da Türkiye’nin gidişatını İstanbul örneğinde ayrıntılı ve hayattan örneklerle ele alıyor. 2010’lu yıllar itibariyle İstanbul’daki gündelik yaşamın bir fotoğrafını çekiyor, azınlıklara davranıştan, çarpık kentleşmeye hemen her konuda görüşler ileri sürüyor. Okur olarak biz ne kötü halde olduğumuzu bir kere daha idrak ediyoruz.
Selami, Avcılar’da oturuyor ama en yakın sahaf Bakırköy’de, sahafların çoğu ise Beyoğlu’nda. Bu da sık sık uzun yolculuklar yapmak anlamına geliyor. Selami’nin yaşamının çoğu metrobüste geçiyor. Metrobüslerde yaşananlar, gözlemlenenler sözünü ettiğim gündelik yaşamın fotoğrafını çekmek için uygun bir yer. Her cins ve karakterde insan var ve bunlar hiç tanımadıkları kişilere içlerini dökmeye, en mahrem yaşamlarını anlatmaya bayılıyor. Ama Naim Dilmener metrobüsle yetinmiyor, kahramanını Marmaray’ın olaylı açılışına da dahil ediyor. Marmaray 29 Ekim 2013’de açılmış. Romanı bu döneme zamanlayabiliriz.
Tabii ki asıl gözlem yerleri Bakırköy ve Beyoğlu. İstanbul’daki yaşam tarzının mütedeyyin bir anlayışla nasıl yeniden şekillendirilmeye çalışıldığını çarpıcı gözlemlerle kahramanı Selami’nin bakış açısından anlatıyor Dilmener.
Görüntüde bir mütedeyyinleşme vardır, Beyoğlu’nun ara sokaklarında rock barların yerini nargile kafe’ler almıştır ama kişilikleri değiştirmek pek kolay değildir, daha çok zaman alır. Dilmener bunu da çeşitli vesilelerle örnekliyor. Toplumsal çöküşü, yozlaşmayı, dini ya da milli değerlerin nasıl yıpratıldığını kara mizah tadında yansıtıyor. Bir yandan için için gülüyor bir yandan düşürüldüğümüz bu hale sinirleniyorsunuz. Ama bir soru da aklınızdan geçmiyor değil; bu eleştiriler bu kadar ağır basmasaydı romanın gidişatında koleksiyonculuğa, koleksiyonucunun takıntılarına daha çok ağırlık verilseydi nasıl bir roman ortaya çıkardı?     
Selami uydu kanallardan indirdiği porno filmleri CD’lere kaydedip satarak geçiniyor. En önemli müşterisi de Bakırköy’de ne sattığı ilk bakışta anlaşılamayan bakkal görünümlü bir esnaf. Bu esnaf son derece dindar havalarda. Ağzından dualar eksik olmuyor ama porno meraklısı.
Selami’nin şizofren bir yapısı var. Sürekli “Canımın içi” adını verdiği bir iç sesle tartışıyor. Onunla tartışmadığı zamanlarda oturduğu apartmanın kapıcısıyla, yöneticisiyle, komşularıyla tartışıyor, hatta kavga ediyor. Kendisini terk eden karısıyla ve bu işe neden olduğunu düşündüğü kaynanasıyla da kavgalı. Tek barışık olduğu kişi dokuz yaşındaki kızı. Onu çok seviyor. Kavga etmemesi, iyi geçinmesi gerektiğini bildiği kişiler de sahaflar. Çünkü onlardan topluyor koleksiyonunu.   
Obsesyon’un arka kapağında Sezen Aksu’nun tanıtım cümlesi var ama Naim Dilmener romandaki sanatçıların isimlerini değiştirmeyi, deforme etmeyi tercih etmiş nedense. Sanırım hukuki bir çekince var. Ama ben bir hakaret ya da aşağılama görmedim, aksine sanatçıları övüyor, yüceltiyor. Zaten kahramanı Selami, Sezen Aksu’nun dikkati çektiği gibi tam bir fanatik hayran.   
Sezenak Su, Seldabağ, Ergen Şoray, İlham İren gibi deformasyonlarda kimin kast edildiğini hemen anlıyorsunuz. Hukuki bir durumda bu deformasyon yazarı kurtarmaz. Öte yandan Sezenak Su yerine açıkca Sezen Aksu yazılsa roman daha sahicileşirmiş diye düşünüyorum. Zira koleksiyoncu alemlerinde anlatılan Ajda Pekkan’ın Japonca plağı, Erkin Koray’ın çıplak fotoğraflı plak kapağı gibi öyküler daha somutlaşmış olurdu.
Naim Dilmener’in iyi bir anlatıcı olduğunu biliyoruz. İlk yazıları, 70’lerin ortasında, Demokrat İzmir ve Bursa Hâkimiyet gazetelerinde yayımlanmış. 1997 yılında, Gazete Pazar’da ise düzenli olarak müzik üzerine yazmaya başlamış. 21 yıldan beri sürekli yazıyor, yayımlıyor.
1998’de yayımlanan Sabrina-The Remixes ve İmkânsız Aşk Hikâyeleri (Çalıntı yay.) adlı anlatıları da edebiyata yoğunlaşsa iyi bir yazar olacağının işaretlerini veriyordu. Naim Dilmener yarattığı antikahramanın karakterini ince ince işlediği bir kurguyla, tatlı dilli ama kara mizaha varan gerçekçi bir anlatımla Türkiye’nin gidişatını eleştirel dille anlatan bir roman yazmış. 26.04.2018 

Etiketler: ,


Perşembe, Nisan 26, 2018

 

İzmir’de İstanbul Manzarası



İzmir’e yolum düşerse ve zamanım varsa ziyaret edeceğim yerlerin en başında Arkas Sanat Merkezi gelir. İzmir Kitap Fuarı’nda düzenlenen, geçtiğimiz aylarda kaybettiğimiz şair ve yayıncı dostum Enver Ercan Anma Etkinlikleri’ne gittiğimde de erken gelen yaz havasına aldırmadan 28 derece sıcakta Alsancak’a yürüdüm. Çünkü  “Renk, Işık, Titreşim: Türk İzlenimcileri” sergisi henüz açılmıştı.
Arkas’ın loş salonlarında hafif bir serinlik vardı. Çoğunluğu üniversite çağında gençler salonları doldurmuştu. Özellikle güzel sanatlar eğitimi alanlar için çok öğretici bir sergi olacağını düşündüm. Müzelerde, galerilerde kalabalıkları görmek hoşumuza gidiyor ama selfie çekme merakı rahatsız ediyor. Arkas yöneticileri iyi bir uygulama başlatmışlar, sergi alanlarında fotoğraf çekilmesine izin vermiyorlar. Kuşkusuz bu serginin sosyal medya aracılığıyla yaygın olarak duyurulmasını engelleyecektir. Ama bu sayede hem izleyiciler rahat rahat resimlere bakma olanağı bulmuş oluyor hem de selficiler orada değerli eserlerin sergilendiğinin farkına varıyor. 
“Türk İzlenimcileri” deyince Çallı Kuşağı diye de anılan 1914 Kuşağı gelir akla. “Renk, Işık, Titreşim” sergisinin ağırlığını 1914 Kuşağı sanatçıları oluştursa de sergide bu kuşağın öncesi ve sonrasından sanatçılar da yer alıyor. Böylece izlenimciliğin temellerinin nasıl atıldığı ve 1914 Kuşağı’nın izleyicilerinin kimler olduğu hakkında da fikir sahibi oluyorsunuz.
Atölyeden çıkıp açık havada resim yapmanın öncüleri Halil Paşa ve Hoca Ali Rıza olmuşlar. Onların zamanına kadar atölyede fotoğrafa bakarak yapılıyormuş resimler. Belki de hayal güçlerinden yararlanıyormuş ressamlar. Halil Paşa Avrupa’da aldığı eğitimle de, o eğitimin sanatına etkileriyle de örnek olmuş. 1914 Kuşağı sanatçılarının ortak özelliği de Batı’da eğitim almış olmaları ve o dönemin hakim resim anlayışının olumlu izlerinin eserlerinde görülmesi. Çoğu ressamın ilk kez modelle nü çalışma olanağını Fransa’da eğitim alırken bulması da ilginç bir saptama. Fransa’da aldıkları desen eğitimi çizim güçlerini olumlu yönde etkilemiştir, diyor eleştirmenler.
Sanayi-i Nefise Mektebi’nde akademik eğitimin ardından 1908-1910 yılları arasında devlet bursuyla ya da kendi olanaklarıyla Paris’e giden ressamlar 1914 yılında I. Dünya Savaşı’nın başlaması üzerine İstanbul’a dönmüşler. Avrupa’da sonlanmak üzere olan İzlenimcilik böylece Türkiye’de başlamış. İzlenimciliğin olumlu etkisinin Türk resim anlayışını da değiştirdiği belirtiliyor. İzlenimci sanat anlayışı, resim sanatının eski teknik ve anlatım biçimlerine son vermiş. Paris’te oldukları dönemde soyut resim, Fovizm, Kübizm ve Fütürizm gibi akımlar başlamış ama onlar modası geçen empresyonizme odaklanmışlar. Bu da eleştirisi konusu olmuş.
Arkas Sanat Merkezi’ndeki sergide İbrahim Çallı, Nazmi Ziya, Hikmet Onat, Hüseyin Avni Lifij, Feyhaman Duran, Namık İsmail, Mehmet Ruhi Arel, Sami Yetik gibi İzlenimci anlayıştan etkilenen farklı dönem sanatçılarından 120 eser yer alıyor. Halife Abdülmecit’in İstanbul Limanı Medhali adlı tablosunu ve portresini notlamışım.
İzmir’de İstanbul havasını soluyorsunuz. İstanbul’un özellikle Boğaz kıyılarından tablolara aşinayızdır. Sergide çok farklı semtlerden manzaralarla karşılaşmak hoştu. Ama sergi sadece manzara tablolarından ibaret değil. Portreler, nü’ler gibi Türk resim sanatı için yeni olan çalışmalar da yapmış ressamlar.
1914 Kuşağı Sanatçıları, Osmanlı Ressamlar Cemiyeti, İbrahim Çallı ve Öğrencileri, Nü, Asker Ressamlar Kuşağı başlıkları altında resimler gruplanmış ve ortaya dediğim gibi hem sanat keyfi veren hem de Türk resim tarihi açısından öğretici bir sergi çıkmış. Sergi 27 Temmuz’a kadar sürecek.  25.04.2018  

Çarşamba, Nisan 25, 2018

 

İzmir Kitap Fuarı’na Gitmeli



Kitap fuarlarını hem yeni çıkmış kitapları görmek, yazarların imza günlerini, söyleşileri, panelleri izlemek, hem de yayınevlerinin tüm kitaplarını birarada bulmak için ziyaret ederim.
Geçen yıl İzmir Kitap Fuarı rekor katılımcı sayısı ile sona ermişti. 434 yayınevi ve sivil toplum kuruluşunun katılımıyla gerçekleşen fuara 444.341 okur gelmiş, önceki yıla oranla ziyaretçi sayısı %12,5 artış göstermişti.
Tüyap ve Türkiye Yayıncılar Birliği işbirliğiyle hazırlanan 23. İzmir Kitap Fuarı, 14-22 Nisan 2018 tarihleri arasında bu yıl da her zamanki yerinde Uluslararası İzmir Fuar Alanı’nda (Kültürpark) sürüyor. 400 yayınevi ve sivil toplum kuruluşunun katılımıyla gerçekleşen 23. İzmir Kitap Fuarı’nda 150 kültür etkinliği, 1700 imza günü yapılacak.

Şiir
Emily Dickinson dünya şiirinin önemli isimlerinden. Onun eserlerinden çevirileri Türkçe’de okumak her zaman bende heyecan yaratır. Bir Başka Gökyüzü’nü (Kopernik yay.) Nurbanu İnan çevirmiş. Wendell Berry Amerika’nın en önemli doğa şairlerinden ve deneme yazarlarından biri sayılıyormuş. Sanırım, Deli Çiftçi: Özgürlük Cephesi (Subpress yay.) Türkçede okuyacağımız ilk kitabı. Çağdaş İran şiirinin kurucu adlarından Ahmed Şamlu’nun bütün şiirleri Yüreğimin Kışlarında adıyla biraraya getirilmiş (Ayrıntı yay.)  
Can Yücel’in şiirinde “Cahit ki bu hasta düzende sağlıklı bir kanserdi” sözleriyle andığı Cahit Irgat’ın bütün şiirleri Irgat’ın Türküsü (Kırmızı Kedi yay.) yeni basımıyla okur karşısında. 80 Kuşağı’nın önemli şairlerinden, Mehmet Müfit’in “ağrısız bir gün / diyorum ağrısız / boş ver gel yanıma, birlikte olalım/ asalım, girmeyelim son derse / yırtalım haritayı” dediği, ölümünden sonra yayımlanan kitabı Akıllı Aşk, Aptal Aşk ve Amerika (Yapı Kredi yay.) adını taşıyor. Veysel Çolak’ın yeni kitabı Kan Kırmızı Hayat (Hayal yay.). Usta şair “Aşk ne işe yarar içinde ateş yoksa / geçiyorum bir uçurumu daha, böyle düşünüp” demiş. Usta şairlerden Gültekin Emre yeni kitabı Sere Serpe’de (Yapı Kredi yay.) “Mekânı cennet olsun bu yaşamın / Işık içinde yatsın sesi soluğu çıkmayan ülkem / Ya bu şafağı kaldırın başımdan / Ya ben kendimi atacağım zeytin ağacından” diyor. Ali Ayçil’in Bir Japon Nasıl Ölür (Dergâh yay.), Mahir Karayazı’nın Anız (Yitik Ülke yay.), Efe Murad’ın Fatih ve 1953 (160. Kilometre yay.), Devrim Horlu’nun 2017 Yaşar Nabi Nayır Şiir Ödülü’ne değer görülen Gölgeler Çürüken’i (Varlık yay.) listemdeki şiir kitapları.

Deneme – Eleştiri
Eleştiri ve otobiyografi türlerini ustalıkla birleştiren David Shields’in okumak ve yazmak üzerine kitabı Edebiyat Hayatımı Nasıl Kurtardı (Everest yay.) adını taşıyor. Ursula K. Le Guin’in Hayat ve Kitaplar Üzerine Yazılar altbaşlıklı kitabı Sözcüklerdir Bütün Derdim (Hep Kitap). Beckett, Tükenmeyen Arzu (Sel yay.) Alain Badiou’nun Sam Beckett hakkında kaleme aldığı denemelerin eksiksiz bir derlemesi niteliğinde.
Hilmi Yavuz “Ben, lirik-olan her ne ise, onunla yaşamayı yeğledim. Ve kötülüklerden arınmak için yazdım bu ‘Defterler’i” diyor Lirik Defterler (Yapı Kredi yay.) için. Haydar Ergülen Cemal Süreya için 59 Kırlangıç’ta (Edebi Şeyler yay.) büyük usta için yazdığı denemeleri biraraya getirmiş. Veysel Çolak’ın Türk Şiiri’nin Arabı (Hayal yay.) 1999 yılından başlayıp 2010 yılı sonuna kadar Türk şiirinde olan bitenin derinliğine irdelendiği bir kitap. Mehmet Can Doğan’ın çağdaş türk şiirimiz hakkındaki yazılarından oluşan kitabının adı biraz yanıtıcı. Modern Türk Şiiri : Olgular Eğilimler Akımlar (Yapı Kredi yay.) adını duyunca Çağdaş Türk şiiri hakkında bütüncül bir çalışma bekliyorsunuz. Mehmet Can Doğan kitabında bir “medeniyet krizi”ni aşma biçimi olarak intihar, bir çatışma alanı olarak antoloji, iktidar ve şiir ilişkisi geriliminde belirginleşen “şiirin öldüğü” söylemi, Garip ve İkinci Yeni şiir hareketleri, Mavi dergisi merkezli çıkış gibi sorunlar ve konuları tartışmaya açıyor.
M. Kayahan Özgül’ün “Türk edebiyatına dair ezber yargıların ve genel kabullerin inceden inceye sorgulandığı bir kitap” diye tanıtılan Seke Seke Ben Geldim’inin (Çolpan Kit.) ilk cildini merakla okumuştum. Fragmanlardan oluşan kitap Türk ve dünya edebiyatı hakkında yeni bilgiler verirken, doğru bildiğimizi sandığımız konuları da sorguluyor. Keskin ve sert vir dille polemik, eleştiri ve tartışmayı da ihmal etmiyordu. Seke Seke Ben Geldim’in 2. cildi de okuma listemde.     

Öykü - Roman
Ahmet Hamdi Tanpınar’ın arşivinden derlenen Suat’ın Mektubu (Dergâh yay.) Huzur’a farklı bir anlam katacak nitelikte, tartışmalı, yarım kalmış bir metin. Adnan Veli’nin İstanbul Batakhaneleri (Ve yay.) tefrikası ilk kez kitaplaşmış. Oya Baydar Yolun Sonundaki Ev’de (Can yay.) bir evde kuşaklar boyu yaşananları anlatırken yakın geçmişimize, Cumhuriyet tarihine bakıyor. Onu insani açıdan, halkın gözünden yorumluyor. Gaye Boralıoğlu Dünyadan Aşağı’da (İletişim yay.) baba oğul ilişkisinin belirlediği yaşamlara odaklanıyor. 
Mark Z. Danielewski’nin Yapraklar Evi (Monokl yay.) “edebi türlerin sınırlarını ortadan kaldıran bir coşkuyla, postmodern bir şevkle ve piyasadaki bütün kitapları iyice gölgede bırakacak türden, takıntılı derecede geniş bir hayal gücüyle, enerjisi hiç dinmeyen kıpır kıpır bir kitap” diye tanıtılıyor. Erlend Loe, Norveç’in en çok okunan yazarlarından biri Türkçedeki yeni romanı Naif. Süper (Siren yay.) 20 dile çevrilmiş. Tabii ki bu özellikleri değil romanın anlatımı ve içeriği ilgimizi çekiyor. 25 yaşına basmasına rağmen çocuksu ruhunu kaybetmemiş, Dünya ile uyum sağlayamamış kahramanını ve ve onun anlam arayışını anlatıyor. “Bir romanda nelerden bahsedilmesini beklemeyiz?” sorusuna verilecek cevapların peşine düşen Georgi Gospodinov ise bütün dışlanmış konuları ele alıyor Doğal Roman’da (Metis yay.).
Latin Amerika edebiyatının büyük ustalarından Juan Carlos Onetti’yi Tersane (Alef yay.) ile tanımıştık. Üç kitabı birden yayımlandı; Artık Fark Etmediğinde, Veda Ederken ve Yarın Başka Bir Gün Olacak (Alakarga yay.) Kâmil Erdem’in yeni öykü kitabı Bir Kırık Segâh (Sel yay.) Orçun Türkay’ın Tunç Bey (Yapı Kredi yay.), Naim Dilmener’in Obsesyon (Doğan Kitap), Amor Towles’in tüm Dünya’da çok okunan Moskova’da Bir Beyefendi (Hep Kitap) ve Karin Lambert’in O Zaman Dans (Nebula yay.) listemdeki diğer kitaplar.  19.04.2018

Çarşamba, Nisan 18, 2018

 

50 yıllık emek



Celâl Üster “edebiyat insanı”dır. Edebiyat insanı edebiyatın sadece bir dalı ile sınırlı kalmayan birçok alana emek veren kişilere verdiğimiz ad. Kolay kazanılmayan çoğunlukla Türkiye’nin şartlarının insanları yönlendirdiği önemli bir nitelik. Celâl Üster’in yaptığı işler arasında yazarlık, çevirmenlik, editörlük, gazetecilik, sanat sayfası editörlüğü, dergi yöneticiliği var. Bu işlerden en ağır basanı çevirmenlik.
1947’de İstanbul’da doğumlu. Lise çağlarında çeviriye başlamış. 17 yaşındayken  ilk olarak T. S. Eliot’ın “The Love Song of J. Alfred Prufrock” şiirini, bir de Shakespeare’in “Shall I compare thee to a summer’s day” diye başlayan 18. sonesini çevirmiş. İlk çevirileri 1967’den itibaren Yeni Dergi’de yayımlanmış. Çevirmenliğe başlangıç olarak da dergilerde yayımlandığı tarihi esas alıyor. Yaroslav Haşek’ten George Orwell’a, D.H. Lawrence’tan Iris Murdoch’a, Juan Rulfo’dan Jorge Luis Borges’e, Mario Vargas Llosa’dan John Berger’a, Paulo Coelho’dan Roald Dahl’a pek çok yazarın yapıtlarını dilimize kazandırdı. 1983’te George Thomson’ın Tarihöncesi Ege adlı yapıtının çevirisiyle Yazko Çeviri dergisinin Azra Erhat Ödülü’ne değer görüldü. Bugüne kadar seksene yakın eseri dilimize kazandırdı.
Aslı Uluşahin, Celâl Üster’in elli yıllık çeviri emeğine dikkati çekmek için “Celâl Üster İçin Çeviri Uğraşında 50 yıl” (Can yay.) adıyla bir kitap hazırlamış. Kitapta Ferit Edgü’den başlayarak Celâl Üster’in dostlarının ve çalışma arkadaşlarının yazıları var. Üster’le çeviri yaşamı ile ilgili olarak yapılan uzun bir söyleşi de kitabı taçlandırıyor.  
Elli yılda seksen çeviri kitap hem çoktur hem de azdır. Zamanını sadece çeviriye ayırabilse belki bu sayıdan biraz daha fazla çeviri yapabilirdi ama çok da fazla olmazdı bu rakam. Çünkü titiz bir çevirmen olduğunu biliyoruz. İnce eleyip sık dokur, sevmediği kitapları çevirmek istemez. Sadece çevireceği kitapla yetinmez, yazarın diğer kitaplarını da okur. Dönemi ile ilgili bilgi almaya çalışır. Daha önce yapılmış çevirileri inceler. İyi çevirinin üç şartı olarak “Merak”, “Kuşku” ve “Sezgi”yi sayıyor. Bence en önemlisi çeviri yapmayı sever. İşini sevmeyenin başarılı olamayacağını ve elli yıl bir yana iki kitaplık bile sabredemeyeceğini düşünüyorum. Çünkü çeviri emek yoğun bir iştir ve karşılığı maddi olarak çok azdır. Karın doyurmaz, ev geçindirmez.
Kuşkusuz çevirinin gelirinin az olması onu başka işlere yöneltmiştir ama Celâl Üster 50 yılı aşan çevirmenliği yanı sıra hep önemli işler yaptı. Yayın yönetmenliği, sanat sayfası yöneticiliği gibi tam mesai verilmesi gereken işlerdi bunlar. Bu işleri de layıkıyla yaptığı için mesai dışı saatlerde de emek verdiğini biliyorum. O nedenle de 50 yılda 80 çevirinin önemli bir rakam olduğunu düşünüyorum. Gece gündüz durmadan çalışmış.
Tabii “meyhanelerde uzun saatler boyu o hoş sohbetleri yapan adam kimdi?” diye soracaksınız. Celâl Üster’in bir ikizi yok. O nedenle de 24 saat dolu dolu yaşamaya çalışıyor. Eşine, dostuna ve çocuklarına zaman ayırmayı da başarıyor. Meyhane sohbetlerinde de boş konuşmaz. Engin bir futbol bilgisi vardır, kırk yıl önceki yabancı takımların kadrolarını ezbere sayar ama sohbetlerinin konusu çoğunlukla o an yaptığı işlerle ilgilidir. Örneğin Yaroslav Haşek’in Aslan Asker Şvayk’ını çevirirken o masalarda sürekli Haşek’i, savaş karşıtı eserleri, çeviride karşılaştığı sorunları, önceki çevirilerdeki gariplikleri konuştuğumuzu bilirim.      
Bu sohbetlerde ortaya attığı sorunları da zaten yazılarında ele alacaktır. Yani meyhane sohbeti onun için fikir jimnastiği gibidir. “Körün taşı kelin başına denk gelmiş mi, siz karar verin...” diye sunduğu bu yazılardan bir seçme de “Körün Taşı” (Can yay.) adıyla yayımlandı.  Kitaplaşması gereken bir de “Bir ‘Çevirgen’in Notları” kitabı var. Onu da bekliyoruz.
Nice yıllara, nice çevirilere, nice kitaplara Celâl ağabey. 18.04.2018

This page is powered by Blogger. Isn't yours?