Cuma, Mayıs 30, 2014

 

Bir Parmak Bal



Ian Mc Ewan, 1970’lerden, Soğuk Savaş Döneminden farklı bir casusluk öyküsü anlatıyor “Bir Parmak Bal”da. Casuslar bu kez edebiyata yönelik bir operasyon yapıyorlar.  
Batı Dünyası’nın ABD’nin, İngiltere’nin Sovyetler Birliği’ne karşı yürüttüğü mücadele ülke içinde sosyalizmi “bütün kötülüklerin anası” olarak gösteren propagandalar yapıp, nerede bir sosyalist ya da komünist varsa onu hemen olağan şüpheli ilan edip hapis etmek şeklinde yaşanırken ülkeler arasında da daha çok casusluk düzeyinde gelişiyordu. Yani bir tür “psikolojik savaş” yürütülüyordu.  
CIA soğuk savaşın daha başında, 40’larda sanatın ve edebiyatın da bu mücadelenin bir parçası olabileceğini keşfetti. Özellikle özgürlük yanlısı sanatçı ve yazarların Sovyetler Birliği’ndeki bazı uygulamaları eleştirdiklerinde kamuoyunda çok büyük etki yapmaları bunun çıkış noktasıydı. Şimdi baskısı bulunmayan “Parayı Verdi Düdüğü Çaldı / CIA ve Kültürel Soğuk Savaş” (çev. Ülker İnce, 2. Baskı, Kırmızı yay.) adlı kitapta sanatçı ve yazarların soğuk savaşta kullanılmaları ayrıntılı bir şekilde anlatılır.
CIA 50’li yıllardan başlayarak kültür ve sanat alanına büyük paralar yatırmış ve bu yolla hem Soğuk Savaş’ın kültür ve sanat cephesini açmış hem de desteklediği eserlerle Amerikan tarzı yaşamı tüm Dünyaya empoze etmeye çalışmış. Kültür endüstrisini kendi ideolojisine göre kurmuş. Bu girişimin gövdesini 35 ülkede bürolar açan “Kültürel Özgürlük Komitesi” oluşturmuş. Komite, Encounter, Commentary, New Leader ve Partisan Review gibi yirmiden fazla önemli dergiyi, Dünya’nın çeşitli ülkelerinden 200 yayınevini, resim sergilerini, dans gösterilerini, tiyatro topluluklarını ve ünlü caz ve opera sanatçılarını dolaylı yollardan çeşitli dernek ya da vakıfları kullanarak desteklemiş. CIA tarafından finanse edildiğini bilmedikleri Encounter dergisine yazı gönderen ve dergiden dolgun telif ücretleri alanlar arasında Jorge Luis Borges, Arnold Toynbee, Bertrand Russell gibi isimler var. (bkz. Parayı Verdi Düdüğü Çaldı, Sanat ve Edebiyat Dünyasında CIA Parmağı, Kemâl Kök, Sanat Cephesi Dergisi s.5, www.sanatcephesi.org ).
1970’lerde İngilizlerin ünlü casusluk örgütü MI5 muhafazakâr kalıplarını kıracak önemli bir adım atıyor ve kadınları da işe almaya başlıyor. Cambridge Üniversitesi Matematik bölümünü üçüncülükle bitiren Serena Frome da öğretmeni ve sevgilisi Tony Cannig’in yönlendirmesi ile görüşmeye çağrılıp işe alınan ajan adaylarından. Serena gençliği ve güzelliği ile dikkati çekse de aslında işe alınanlar arasında en sönükleri. Onunla birlikte sınavı kazanıp tüm işe girenler bölümlerini birincilikle bitirmiş. Serena’nın hangi niteliklerinden dolayı işe alınmış olabileceği iş arkadaşları ve amirleri tarafından da merak ediliyor. Parlak bir zekâsı yok, işine karşı bir merakı, heyecanı yok. Sanki herhangi bir bakanlıkta sıradan bir memuriyette çalışıyormuş gibi hissediyor ve davranıyor.
Kendiyle aynı zamanda işe başlayan arkadaşları istihbaratçılığa doğru yükselirken o “Kıdemsiz Yardımcı Memur” görevinde kalıyor. Üstleri tarafından görüşmeye çağrıldığında da başarılı olamadığı için işten atıldığının bildirileceğini düşünüyor. Serena’yı işten atılmaktan kurtaran edebiyata olan ilgisi. Matematik öğrenimi görmüş olmasına rağmen matematiği sevmeyen Serena üniversite yıllarında edebiyat derslerini izlemiş ve tüm boş zamanlarında sürekli roman okumuş. MI5’da onun kadar edebiyat bilgisi olan, çağdaş edebiyatı, yazarları bilen başka biri yok.
Serena, “Bir Parmak Bal”  adı verilen bir operasyonda görev alacaktır. İngiltere de Soğuk Savaş’ta ABD ile aynı cephede yer alan aktörlerdendir. MI5’ın bu mücadelede geride kaldığını düşünen yöneticiler edebiyat alanında CIA’inkine benzer bir operasyon yapmaya karar vermişlerdir. İnsan hakları ve özgürlükler açısından Sovyetler Birliği ve Demir Perde ülkelerindeki uygulamalara karşı çıkan genç ve parlak yazarları tespit edip desteklemeye ve onlardan gelecek yıllarda Soğuk Savaş’ın kültürel cephesinde faydalanmayı düşünmektedirler.
MI6’nın George Orwell’i ve “1984”, “Hayvanlar Çiftliği” gibi eserlerini Soğuk Savaş’ın birer unusuru olarak nasıl kullandığını göz önüne alarak “Güncel konularda makale de yazan” romancılar bulmaya karar vermişler. “Doğu blokunda baskı altındaki yazar dostlarına biraz zaman ayırabilecek, belki destek vermek için oralara gidecek veya kitaplar gönderecek, zulüm gören yazarlar için imza kampanyalarına katılacak, buradaki yalandan Marksist meslektaşlarını devreye sokacak, Castro’nun Küba’sında hapse atılmış yazarlar hakkında konuşmaktan korkmayacak tipte birini arıyoruz” diye anlatıyorlar. Böyle bir yazar bulduktan sonra paravan kuruluşlar aracılığıyla ona burs verilecek ve iki – üç yıl bir işte çalışmasına gerek olmadan kitaplarını yazmasını sağlayacak maddi gelire sahip olması sağlanacak. Amaç yazarın farkında olmadan, kendi yazarlık ve entelektüel faaliyeti içinde İngiliz istihbaratına ve Soğuk Savaş’a hizmet etmesini sağlamak.
Serena Frome’un ilgilenip burs almasını sağlaması istenen genç yazar Tom Haley’dir. Haley Sussex Üniversitesi’nde İngiliz Dili ve edebiyatı okumuş, halen orada doktora yapıp, bir yandan da dersler vermekte. Edebiyat dergilerinde öyküleri ve makaleleri yayımlanmış. Doğu Avrupa’daki muhalif çevrelerle ilgili, onların yaşadığı sorunlar hakkında da yazıyor. Serena’dan istenen Haley hakkında hazırlanmış dosyayı incelemesi, öykülerini okuması ve bu iş için uygun adam olup olmadığına karar vermesi. Bu kararı alırken gidip adaya bir göz atmasını da öneriyorlar. Serena kendini paravan bir vakfın bu işle görevli yöneticisi olarak tanıtacak. Haley bursu kabul ederse de ödemeler bu vakıf üzerinden yapılacak.
Serena, Haley’in dosyasını inceliyor, yayımlanmış öykülerini okuyor ve bu genç yazarın yazdıklarından çok etkileniyor. Gidip görmeye karar veriyor ve ilk karşılaşmalarında bu genç adamdan hoşlanıyor. Boş olan kalbini dolduracağını düşünüyor ve aralarında hızla bir ilişki başlıyor. Haley’in bursu kabul etmesinden sonra da vakıftan gelen dolgun aylıklarla maddi sıkıntı çekmeden güzel günler geçiriyorlar. Tahmin edileceği gibi bu aşk ilişkisi işlerin karışmasına da neden oluyor.    
Ian McEwan “Bir Parmak Bal”ı (Şubat 2014, çev. Duygu Akın, Yapı Kredi yay.) romanı tekrar okumanızı bile gerektirecek sürprizli bir finalle noktalamış. Dünya’da çoksatan listelerine giren kitap Türkiye’de de ilgiyle okunacaktır. İkinci baskı yapılırsa kitabın tekrar okunmasında yarar var, bazı yazım hataları gözden kaçmış, bir cümle de yarısında kopup başka bir cümlenin sonu ile birleşmiş yani bir anlam kayması da oluşmuş. Düzeltmekte fayda var. 
Ian Mc Ewan oyunun kurallarını iyi bilen bir romancı. O nedenle de kitapları her zaman çok satan listelerine giriyor. Ama bunu yaparken yapıtın edebi değerinden çok fedakârlık etmiyor. Edebi tadı alıyorsunuz. 70’li yılların İngiltere’sini sosyal ve ekonomik boyutlarıyla çok iyi canlandırıyor. Siyasi havayı ve bu havanın insanlara nasıl yansıdığını muhalif bir bakış açısı ile ustaca anlatıyor. Dönemin edebiyat dünyasını, orada yaşanan ilişkileri de yine eleştirel bir bakışla yansıtıyor. Çoksatar okuru içinse karmaşık insan ve aşk ilişkileri, ajanların gizli dünyalarında neler yaşadıkları ve tabii bir tutam da cinsellik var. 
29.05.2014

 

Oktay Rifat’ın “Horozcu”luğu



Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık, Oktay Rifat’ı doğumunun 100. yılında “Elleri Var Özgürlüğün” adlı sergi ile anıyor. Sergide çağdaş şiirimizin klasiklerinden Oktay Rifat’ın yaşamından kesitler, ailesi ve edebiyatçı dostlarıyla ilişkileri yansıtılıyor. Fotoğraflarının yanında el yazısı ile şiirleri, imzalı kitapları, resmi belgeleri, mektupları, daktilosu, küllüğü, pardösüsü, kasketi, saati gibi özel eşyaları da sergileniyor. Nâzım Hikmet’in annesi Celile Hanım, Metin Eloğlu gibi ressamların fırçasından portrelerini izliyor, birkaç tablo ile de olsa ressam Oktay Rifat’ı tanıyoruz. Tüm bu gezi boyunca bize Oktay Rifat’ın sesinden şiirler eşlik ediyor. Girişteki ekranda da Oktay Rifat’ın görüntüleri izlenebiliyor.
“Elleri Var Özgürlüğün” sergisini gezdiğimizde bu büyük şairin kişiliğinde ne kadar çok niteliği buluşturduğunu bir kez daha kavrıyoruz. Oğuz Demiralp’in sergi kataloğundaki yazısında da belirttiği gibi şairliğinin yanı sıra iyi bir romancı, tiyatro yazarı, denemeci ve çevirmen.
Şiirde ilk kez Orhan Veli ve Melih Cevdet’le birlikte başlattıkları Garip anlayışı ile tanınsa, ilk kitabı birlikte yayınladıkları “Garip” (1941) olsa da Oktay Rifat kendine has bir şair. Garip’in getirdiği ünle yetinmemiş şiirde her zaman çırak hissetmiş kendini, şiirini geliştirmiş, değiştirmiş. Daha önce de yazmıştım, Oktay Rıfat “Hiçbir zaman ‘ben oldum’ demeden, sürekli arayan, bulduğuyla yetinmeyip daha ötesini isteyen bir şair. Rahatlıkla üç-dört şaire yetecek kadar şiir, şiir anlayışı, eğilimi bir arada. Üstelik ilk şiire başladığı günden beri, yirmili yaşlarından beri, her yaptığını bilerek, üzerinde düşünerek yapmış biri. İzah edemeyeceği, hesabını veremeyeceği tek bir dizesi yok! Ustalığının doruğunda bile yenilik peşinde. (...) Belki de bu niteliği nedeniyle hep genç, hep delikanlı, hep heyecan uyandırıcı.” (Şiir Ustalardan Öğrenilir, Everest yay. 2006).
Garip’le başlayan İkinci Yeni’ye, toplumculuğa, gerçeküstücülüğe, mitolojiye uğrayan, her uğrak yerinden kazanımlarla çıkıp billurlaşan bir şiiri var Oktay Rifat’ın. Her zaman önce şair olmuş, hayata ve kitaplara şair olarak bakmış, yaklaşmış. 
Sergide sevgili, eş, baba, dede, dost, arkadaş, ressam, avukat, balıkçı, marangoz, aşçı, sporcu Oktay Rifat’ı da tanımış oluyoruz. Sevdiğiniz, usta bildiğiniz bir şairi tüm nitelikleriyle görüp kavramak onun sizdeki imgesini daha da güçlendiriyor hayranlığınız artıyor. 
 “Tanzimat’tan Bugüne Edebiyatçılar Ansiklopedisi’nin Oktay Rifat maddesinin ilk cümleleri şöyledir; “Tam adı Ali Oktay Rifat. Kendisi kullanmadığı halde bazı kaynaklarda soyadı “Horozcu” olarak geçer. Bu madde oğlu Samih Rifat’ın 1999’da doldurduğu “Bilgi Formu”ndan yararlanarak hazırlanmış. Oysa basılı birçok kaynağa ve internet sitelerinin çoğuna göre Oktay Rifat’ın soyadı “Horozcu”dur. “Elleri Var Özgürlüğün” sergisinde Oktay Rifat’ın birçok resmi evrakı ve kimlik belgeleri yer alıyor. Pasaportuna, evlilik cüzdanına, ehliyetine, avukatlık kimliğine baktığımızda adı “Ali Oktay” soyadı “Rifat”. Hiçbir belgede “Horozcu” diye bir soyadı geçmiyor.
Oktay Rifat’ın soyadı tartışması yeni bir şey değil. Dr. Selahattin Tuncer 2005’de yayımlanan “Şair Oktay Rifat Yaşam Öyküsü ve Sanatı” adlı kitabında bu soyadı sorununu inceler. TCDD Basın Müşaviri şair Mehmet Aycı da, Rifat’ın TCDD 1. Bölge Müdürlüğü’nde uzun yıllar avukatlık yaptığını, dosyasındaki belgelerde şairin tam isminin "Ali Oktay Rifat" olarak geçtiğini gördüğünü belirtmiş (www.milliyet.com.tr/2005/11/08/son/sonyas17.html). Oktay Rifat’a “Horozcu” soyadı yapıştırılmış bir kere, her duyduğuna inanan, doğrusunu araştırmayan bu toplumda düzeltmek olası görünmüyor.
Oktay Rifat’ı doğru bilgilerle, belgelerle tanımak istiyorsanız  “Elleri Var Özgürlüğün - Oktay Rifat 100 Yaşında” sergisi 22 Haziran’a kadar Beyoğlu Yapı Kredi Kültür Merkezi’nde. 
28.05.2014

Perşembe, Mayıs 22, 2014

 

Her ile bir kitap fuarı



Adana, Bursa, Trabzon, İzmir, Malatya, Gaziantep… 81 ilimizi saymıyorum. Yıl başından beri yapılan kitap fuarlarının birkaçı bu. Bu hafta Diyarbakır ve Kocaeli var. Kitap fuarı yapılmadık ilimiz kalmayacak yakında. Kitap fuarları illerle sınırlı kalmıyor ilçelere doğru da yayılıyor. Geçen hafta Çarşamba Kitap Fuarı vardı.  
Bu kitap fuarlarının çok azı profesyonel nitelikte.  Çoğunluğunu illerin valilikleri ya da belediye başkanlıkları gerçekleştiriyor. Stantlar ücretsiz, yayıncılar, imza günlerine davet edilen yazarlar ağırlanıyor. Bu arada yasal zorunluluklar unutuluyor. 5174 sayılı yasaya uygun fuar düzenlemiyor, TOBB’den “Fuar düzenleme yetki belgesi” almıyorlar. “Yurtiçi Fuar Düzenlenmesine Dair Usul ve Esaslar”  yönetmeliğine uygun çalışmıyorlar. TOBB 2014 Yılı Fuar Takvimi’nde de bu nedenle yer almıyorlar.   
Yasal zorunluluklar, masraflar olmasa da kitap fuarı düzenlemek kolay iş değil. Uygun bir fuar alanına, fuar malzemelerine, teknik, güvenlik, hizmet gibi konularda çalışacak elemanlara, halka duyuracak reklam kampanyalarına ihtiyaç var. Herhangi bir edebiyat şenliğinden çok daha pahalıya gelen bir kültürel faaliyet.
Neden her ilde kitap fuarı yapılıyor? Çünkü moda oldu. Valilerin, belediye başkanlarının kitap fuarı yapmak için seferber olmasını başka bir nedenle açıklayamayız. Beş yıl önce Kocaeli Büyükşehir Belediyesi’nin kitap fuarı basının gösterdiği büyük ilgi ile Türkiye çapında duyuldu. Valilerin, belediye başkanlarının dikkatini çekti. Tabii ki herhangi bir kültürel faaliyetten daha çok duyulmuş olması kitap fuarı yapmak için yeterli değil. Başka verilere de gerek var. Bir kere kitap okumayı teşvik eden her çaba toplum tarafından takdirle karşılanıyor. “Kitap okumak” özellikle gençler arasında hızla yaygınlaşan bir eğilim. Kitap fuarları gençlerle, öğrencilerle dolup taşıyor. Okurlar her kesimden geliyor. Sağcı, solcu, İslamcı, sosyalist diye bir ayrım yok. Toplumun her kesimine seslenmiş oluyorsunuz.
İl yöneticileri açılışta yaptıkları konuşmalarla Türkiye basınında yer buluyor. Normal şartlarda birini ya da ikisini bir araya getiremeyeceğiniz onlarca yazar kitap fuarı sayesinde şehre geliyor. İl yöneticileri onlarla tanışmakla kalmıyor, aynı masayı paylaşıyor, aynı fotoğraf karesinde yer alıyor. Yani tanıtım açısından diğer kültürel etkinliklere göre çok daha verimli bir etkinlik kitap fuarı yapmak.
Ama bir süre sonra tüm diğer etkinliklerde olduğu gibi bu fuarların da tavsayacağı bir gerçek. Sayı iyice çoğalıp 81’e yaklaştıkça yazarlar da yayıncılar da kitap fuarları arasında seçim yapmak zorunda kalacak. Çünkü yıl 52 hafta. Sadece fuarlarda zamanlarını geçirseler bile hepsine yetişmeleri olanaksız. Stant ücretsiz, konaklama yüksek indirimli olsa da bir yayınevi için kitap fuarlarına katılmanın bir bedeli var. Stantta çalışacak elemanların ücretinden başlayan, tanıtım giderleri ile büyüyen bir bütçe.
Kitap fuarı organizasyonunun tüm gerekleri yerine getirilip herkesin fuardan haberdar olması sağlasa bile okur sayısının çok olmadığı bir gerçek. Çoğu ilimizde bir kitapçıyı besleyecek sayıda okur yok. Kitapçıyı ayakta tutamayan bir okurun kitap fuarını yaşatması pek olası değil. Öte yandan fuar nedeniyle hayatında ilk kez kitap gören, satın alanların sayısı da az değil. Ama bu okur nedense yılın diğer günlerinde illerindeki kitapçıya gitmiyor, kitap almıyor.  
Her ilde kitap fuarı yapma modasının bir süre sonra biteceği anlaşılıyor. Önemli olan, hasar vermeden bitmesi bu modanın. Örneğin zaten çok az olan gerçek kitapçıların okuru fuarlara kaptırıp batmaması…
21.05.2014

Cuma, Mayıs 16, 2014

 

Pala Hayriye



Figen Şakacı “Pala Hayriye”de (2014, İletişim yay.) 1990’lı yılların siyasi ve ekonomik karmaşası içinde kendi ayakları üzerinde kalıp hayatını kurmak isteyen genç bir kadının yaşadıklarını anlatıyor.
Kitaba adını veren Pala Hayriye her şeyiyle dezavantajlı bir durumda karşımıza çıkıyor. Aile baskısından iyice bunalıp evden kaçmış. Parası ve gelir umudu yok. Dış görünümü de umut vermiyor. Pala lakabını açıklarken kendini “kaşı-bıyığı gür” diye tanımlıyor. Üzerinde eskiyip solmuş fitilli kadife bir pantolon var, bir sokak çocuğuna benziyor. Üstelik üniversiteye kazanana kadar mahallesinden pek çıkmamış olsa gerek ki Beyazıt’ın nerede olduğunu bilmeyecek kadar da yaşam cahili. “Artık bir evim yoktu ama bir okulum vardı. Ailemi yeni arkadaşlarımdan kuracak, atanmışlarla değil, seçilmişlerle mutlu mesut yaşayacaktım” diye anlatmaya başlıyor.
Hayriye’nin şansı yaver gidiyor. Üniversitede henüz tanıştığı arkadaşları ona dostluk göstermekle kalmıyor evlerini de açıyor. Kuşkusuz bunda dönemin özgürlükçü ruhu da etkili oluyor. Üniversitede ilk karşısına çıkan kişi olan Rüya’nın evden kaçarak ne kadar önemli şeyler gerçekleştirdiğini anlatışını “kadının özgürleşmesi mücadelesinde ilk adımı atmış, cinsel kimliğimin bilincine varmış, birey olmanın onuruna göre hareket etmişim de haberim yokmuş” diye aktarıyor Hayriye.
Hayriye önce o dönem yükselmekte olan feminist görüşü savunan öğrencilerle sonra da yine 90’ların başında tekrar silkinmeye çalışan sol çevrelerle tanışıyor. Herkes kendi görüşüne yeni bir militan katma çabasında. Hayriye de hayatta kalma, tüm olumsuzluklara rağmen okulunu bitirme arzusunda.
Yeni tanıştığı Ayşe’nin evinde kalıyor. Bir yandan okula devam ediyor, eylemlere katılıyor diğer yandan çocuk bakıp para kazanmaya çalışıyor. Bu arada yakınındaki tek etkileyici erkek olan Türker’e de gönlünü kaptırıp platonik aşk da yaşıyor. İstanbul’u tanıyor. Beyoğlu’na çıkmaya, Galata Köprüsü’nün altındaki Kemancı’ya takılmaya başlıyor. Figen Şakacı’nın kendine has tekerlememsi cümlelerinden oluşan mizahi ve ironik anlatımı ile 90’lı yılların Türkiyesi’ni, İstanbul’daki öğrenci ve gençlerin yaşamını komün hayatı gibi döneme özgü yaşam tarzlarını da içerecek şekilde “büyülü gerçekçi” bir havada içeriden tanıyoruz.
Anlatı kronolojik bir doğrultuda gelişirken Hayriye’nin gazetecilik yapmaya başlaması ile bu yapı bozuluyor. Araya giren gazeteci Metin Göktepe’nin öldürülüşü hakkındaki metin ve onu izleyen gündüz gözüyle silahlı kişiler tarafından kaçırılıp bir daha bulunamayan Hüseyin (Toraman ?) hakkındaki bölümler çok etkileyici olmalarına rağmen anlatının yapısına eklemlenmeyen “deneme”ler.
Kitabın arka kapağında “Pala Hayriye”nin “Bitirgen”le başlayan bir büyüme öyküsünün (bildung roman), bir üçlemenin ikinci kitabı olduğu belirtiliyor. Roman mı, uzun öykü mü ayrıca tartışılabilir. “Pala Hayriye” kısa bir metin. 175 sayfada önemli yaşam bölümü, gençlik yılları anlatılıyor. 66. sayfaya kadar doğrusal giden anlatım sözünü ettiğim iki deneme ile kopuyor. İzleyen sayfalarda da anlatı yaşamdan etkileyici bölümler, anlardan oluşan bir hal alıyor ve tek tek birer öykü olarak da değerlendirilebilirler.
Figen Şakacı’nın masalsı bir dünyayı inandırıcı bir hale getiren içten bir anlatımı var. Öyküsünü kısa kesmeden uzun uzun anlatmasını isterdim. Anlatımdaki ironi ve kara mizah keskin ve zeki dille birleşince etkileyici, merakla okunan bir anlatı ortaya çıkmış. “Pala Hayriye” okuyanlar hem “Bitirgen”i hem de üçlemenin son kitabını merak edecektir.

 

Şehrazat



Ömer Ayhan “Şehrazat”da Yeşilçam’ın kayıp filmlerini bulup meraklılarına satarak geçinen bir gencin “Şehrazat” filminin izini sürerken ölümünü ve bu cinayet sonrasında en yakın arkadaşının katillerin izini sürmesini Türk Sineması’nın unutulmaz filmlerinin tadında anlatıyor.
“Şehrazat” Halit Refiğ’in yönettiği Orhan Günşiray, Leyla Sayar, Nilüfer Aydan ve Önder Somer’in rol aldıkları 1964 yapımı bir film. İnternet sitelerinde filmin konusu “bir lokalde striptiz yapan, ağına düşürdüğü erkekleri öldüren bir hayat kadınının hikayesi” olarak anlatılıyor. Daha fazla da bilgi yok. Çünkü film kayıp.
Halit Refiğ nehir söyleşisinde filmi “kadınların çok hoşlandıkları, ilgi duydukları ve bir yataktan öbür yatağa giden, sevimli, çapkın, maceraperest adam” (Orhan Günşiray) ile “erkekleri ağına düşürüp işini gördükten sonra posasını çöpe atan” bir kadının (Leyla Sayar) mücadeleleri diye anlatmış. Diğer yanda da masum sevgili (Nilüfer Aydan) var. Filmin önemi ise verdiği gizli erotik mesajlardan ve döneme göre cüretkâr sahnelerden (bir kadın oyuncunun göğüslerinin gözükmesi gibi) geliyormuş. Beklenen başarıyı kazanamamış ama bir kült film olarak belleklere kazınmış. (“Sinemada Ulusal Tavır, Halit Refiğ Kitabı”ndan aktaran sinemaansiklopedisi.blogspot.com.tr).
Ömer Ayhan “Şehrazat”da (2014, İletişim yay.) hem konusu hem de anlatımı ile bu filmden yola çıkıyor. Romanın kahramanı Orhan, Güzel Sanatlar Akademisi’ndeki eğitimini yarıda bırakmış, Yeşilçam’ın kayıp filmlerini bulup meraklılarına satarak geçiniyor. İyi de para kazanıyor. Okul arkadaşlarından genç güzel sevgilisi İlknur’u terk edip kendisini jigolo gibi kullanan yaşlı ama seksi bir kadın olan Lale Moran’la birlikte olmaya başlamış. İlknur kendisine hâlâ âşık ve umutla bekliyor. Orhan’ın ev arkadaşı Nedim de İlknur’un peşinde ilgisini çekmeye çalışıyor.
Eski sinema yazarı Asaf Onur Atasel’in “Şehrazat” filminin kayıp kopyasını bulursa açık çek vereceğini söylemesi ile Orhan’ın başına birçok bela geliyor ve sonunda işkence görüp öldürülmüş olarak bulunuyor. Arkadaşına bu işkenceyi yapanlardan hesap sormaya karar veren Nedim iz sürmeye başlıyor. Önce Orhan’ın bir internet sitesindeki forum alanında tanışıp filmi almak umuduyla buluştuğu “Sinema Delisi Kız” takma adlı genç kızı, Nihan’ı buluyor. Nihan’ın babası, onun bir zamanlar çektirdiği filmlerde anlattıkları ise romanın başka bir boyuta geçmesine neden oluyor. 27 Mayıs’ın yarattığı hava ile en küçük bir fırsatta darbe yapmaya hevesli subayları tanıyor, darbe yapıp Türkiye’nin yönetimini ele geçirme hevesinin insanları ne hale getirdiğini görüyoruz.
“Şehrazat” Ömer Ayhan’ın beşinci anlatısı. Ömer Ayhan ortada görünmeyecek, siması tanınmayacak kadar geri çekilen, eseri ile okuru başbaşa bırakmayı seven bir yazar. İkinci özelliği de her kitabında farklı anlatımları deneyen yenilikçi bir yazar olması. İşlediği konu, olgu hangi dili, kurguyu gerektiriyorsa ona göre yazıyor. 2001’de yayımlanan ilk kitabı “Siyah Beyaz Öykü”den başlayarak sinemaya, görsel sanatlara özel bir ilgisi olduğunu da anlıyoruz.
“Şehrazat”ı postmodern bir anlatı olarak değerlendirebiliriz. Filmin yönetmeni Halit Refiğ’in anlattıklarına bakılırsa Ömer Ayhan filmin baş kahramanlarını ve belki de öyküsünü günümüzde yeniden yaşatmış. Ama ona “Sinema Delisi Kız” aracılığıyla filmde olmadığını tahmin ettiğimiz siyasi bir boyut da katmış, Türkiye’nin yakın geçmişindeki darbeler dönemini, darbecilerin ruh hallerini tartışmaya açmış. Postmodern anlatılarda sıkça rastlandığı gibi yazarı da olaylara dahil etmiş.
“Şehrazat”ın kahramanları eski Türk filmlerindeki gibi davranmakla kalmıyor onlardaki gibi günümüze göre eski bir dille konuşuyor. Bu da anlatıyı o filmlerin havasına iyice sokuyor. İlk başta garipseseniz de ilerleyen sayfalarda dili benimsiyorsunuz.
“Türk sinemasının kayıp filmleri” önemli bir sorun. Birçok filmin kötü koşullarda saklanması nedeniyle yandığı ya da yok olduğu biliniyor. Ama Kültür ve Turizm Bakanlığı ve Mimar Sinan Üniversitesi Sinema – TV Enstitüsü gibi kurumlarda saklananların da niye gösterilmediği, kullanıma açılmadığı sorgulanmalı. Ömer Ayhan romanda bu konuyu da gündeme getirmiş. Bakalım bir acar gazeteci çıkıp “arşivlerinizdeki filmleri neden göstermiyorsunuz?” diye bu kurumlara soracak mı?  
15.05.2014

This page is powered by Blogger. Isn't yours?