Perşembe, Ocak 26, 2012

 

Çılgın Palmiyeler


William Faulkner, Proust, Joyce, Woolf, Kafka ve Beckett gibi yazarlarla birlikte anılır. Değişik anlatım teknikleri deneyen, zamanı, mekanı farklı biçimlerde kullanıp verili olandan farklı bir biçimde de gerçekliğin algılanabileceğini gösteren modern romanın öncü yazarlarındandır. Ona bu nitelikleri, Ses ve Öfke, Döşeğimde Ölürken, Abşalom, Abşalom gibi anlatıları kazandırmış. Diğer yanda ise daha para kazanmak amacıyla yazıldığı düşünülen, klasik anlatı yapılarına bağlı, daha kolay okunan eserleri var. 2011 başında Türkçede ilk kez yayınlanan Çılgın Palmiyeler’e (çev. Necla Aytür – Ünal Aytür, Yapı Kredi yay.) bu ikinci türdeki eserlerden olduğu kanısıyla ilgi göstermemiştim. Geçenlerde bir arkadaşım “altını çize çize ikinci kez okuyorum” deyince merak ettim.
Kitabın tanıtımlarında da belirtildiği gibi “Çılgın Palmiyeler olayları, kişileri, mekânları, genel havaları apayrı iki uzun öyküden oluşu”yor. “Çılgın Palmiyeler” başlıklı bölümlerde Harry ile Charlotte'un tutkulu ve gerilimli aşk hikayeleri anlatılıyor. "Irmak Baba"da ise bir mahkumun Mississippi nehrinin taşmasıyla oluşan selden insanları kurtarmaya çalışırken bir salda hamile bir kadınla birlikte verdiği yaşamda kalma mücadelesi anlatılıyor.
Kitap, “Çılgın Palmiyeler”in ilk bölümüyle başlıyor, onu "Irmak Baba"daki adsız mahkûmun öyküsünün ilk bölümü izliyor, sonra Harry ile Charlotte'un öyküsü devam ediyor ve sonra yine mahkumun hikayesi geliyor. İlk bakışta da sonunda da iki ayrı öykü okuduğunuzu “Çılgın Palmiyeler” ile "Irmak Baba" arasında bir ilişki olmadığını düşünüyorsunuz.
Kitap 1939'da yayımlandığında Faulkner bu nedenle çok eleştirilmiş ve yaptığı işi açıklamak durumunda kalmış. Faulkner şöyle diyor: "Çılgın Palmiyeler"in ilk bölümünü bitirir bitirmez, bir şeylerin eksik kaldığını, öykünün pekiştirilmesi, müzikteki kontrpuan benzeri bir yöntemle güçlendirilmesi gerektiğini gördüm. Bunun üzerine, "Çılgın Palmiyeler"deki öykü yeniden canlanıncaya kadar "Irmak Baba"yı yazdım. Derken, "Irmak Baba"nın birinci bölümünün sonuna gelince, onu bırakıp "Çılgın Palmiyeler"e döndüm ve gene gücünü yitirmeye başlayıncaya kadar yazmaya devam ettim. Sonra, onun "antitez"i olan "Irmak Baba"nın bir bölümünü daha yazarak "Çılgın Palmiyeler"i yeniden canlandırıp güçlendirdim.” Bu izaha rağmen bu iki öykü uzun süre tek bir roman olarak değil, iki farklı öykü olarak basılmış. Ancak Faulkner Nobel ödülünü aldıktan sonra onun tasarladığı biçimde yayımlanabilmiş.
Bu içiçe geçmişilik dışında “Çılgın Palmiyeler” ile “Irmak Baba” iki uzun öykü olarak biçimsel bir güçlük içermiyor. Birkaç bölüm içiçe okuduktan sonra kolayca takip etmek açısından ayrı ayrı okumak daha mantıklı geliyor.
Harry ile Charlotte’un aşk hikâyesi, Harry’nin bakış açısından anlatılıyor. Charlotte, iki çocuk annesi, iyi bir yaşam düzeyi olan, sanat çevreleri ile ilişkili heykel yapan entelektüel bir kadındır. Evlerinde verdikleri bir partiye davetsiz misafir olarak gelen kendinden yaşça küçük Harry’e ilk görüşte âşık olur. Harry de ona ilgisiz kalmaz. Bir süre flört ettikten sonra ilişkilerini özgürce yaşayabilmek için şehri terk etmeye karar verirler. Charlotte, kocasına durumu açıklar, çocuklarını da ona bırakır. Harry de bir hastanede yaptığı stajını tamamlamadan ayrılır. Harry ile Charlotte’un aşkları gittikleri şehirlerde yaşadıkları maddi ve manevi güçlüklerle sınanır. İki sevgili her şeye rağmen birbirinden kopmadan trajik sona doğru yürürler.
“Irmak Baba”da ise bir hayatta kalma, hayat kurtarma mücadelesi anlatılır. Mississippi nehri taşmış yakındaki yarı açık hapishanedeki mahkumlar kurtarma çalışmalarına destek olmak amacıyla sel bölgesine getirilmişlerdir. Kurtarma çalışmaları sırasında bir salın üzerinde hamile bir kadınla kalan adsız mahkum selle günlerce sürüklenirlerken kendi kendiyle bir muhasebeye girer. Fırsattan istifade hapisten kaçıp kaçmamak, doğurmak üzere olan ama hayatını kurtarmasına hem de kaçışına da engel olabilecek kadına yardım edip etmemek konularını tartışır ve sonunda doğru olanı yapar. “Çılgın Palmiyeler” ile “Irmak Baba” arasındaki benzerlik de bu karar anının, ucunda ölüm olan karar anlarında insanların, özellikle erkeklerin nasıl davranması gerektiğinin tartışılmasıdır.
Çılgın Palmiyeler’i Türkçeye İngiliz ve Amerikan edebiyatı uzmanı iki akademisyen Necla Aytür ve Ünal Aytür çevirmişler. Faulkner zor ve çetrefil cümlelerini eserin bütünlüğünü bozmadan aktaran çok başarılı bir çeviri. Kitabın başında da Ünal Aytür’ün Faulkner’i ve Çılgın Palmiyeler’i anlamak açısından çok yararlı, bilgi yüklü bir önsözü var. Tabii okuma keyfi açısından romanı bitirdikten sonra Önsöz’ü okumanızı öneriyorum.
19.01.2012

Etiketler: ,


 

İnsan Lekesi


Philiph Roth İnsan Lekesi’nde (2011, çev. Suzan Aral Akçora, Ayrıntı yay.) 1998’de tüm Dünya Başkan Clinton'ın seks skandalını tartışırken küçük bir Amerikan kasabasında siyah öğrencilerine hakaret etmekle suçlanan Profesör Coleman'ın hayatındaki sırları anlatıyor.
Roth’un daha önceki romanlarından tanıdığımız kahramanı Nathan Zuckerman küçük bir kasabada bir dağ evinde yaşarken bir gün kapısı çalınıyor ve Profesör Coleman geliyor. Coleman, Zuckerman’dan yaşadıklarını yazmasını istemektedir. Bu talep üzerine Zuckerman’la Coleman dost oluyor ve Zuckerman “yazamam” dese de profesörün hayat öyküsü ile ilgilenmeye, suçlamanın nedenini anlamaya çalışıyor.
Coleman, bir derste sınıftaki öğrencilere, o güne dek hiç dersine gelmemiş iki öğrenciyi “Bu insanları tanıyor musunuz? Böyle birileri var mı yoksa bunlar hortlak mı?” diye soruyor. “Hortlak” sözcüğünü “heyula, hayalet” anlamında kullansa da unutulmuş ikinci anlamı siyahlar için kullanılan aşağılayıcı bir sıfattır. Coleman, sözcüğü ilk anlamıyla kullandım dese de kimseyi ikna edemiyor ve ırkçılık suçlaması ile karşılaşıyor.
Coleman’ın parlak bir kariyeri vardır. Klasik diller (Latince, Yunanca) eğitimi almış, bir klasik eserler bölümünde ders vermesine izin verilen ilk Yahudilerden olmuş, daha sonra da üniversitesinde fakülte dekanı görevi yapan ilk ve tek Yahudi olmuştur. Dekanlık görevini 16 yıl sürdürmüş, birçok devrimci uygulama yapmıştır. Bunlardan biri de üniversiteye ilk kez siyah öğretim üyelerinin kabul edilmesini sağlamasıdır. Tek bir sözcük yüzünden ırkçılıkla suçlaması onu dehşete düşürmüş, çıldırtmış, üniversite ile büyük bir mücadeleye girmiştir. Bu mücadele sırasında çok sevdiği karısı kalp krizinden ölünce de karısının bu olaylar nedeniyle öldüğüne inanmış ve üniversiteden istifa etmiştir.
Zuckerman’la tanıştıklarında 71 yaşında olan Coleman üniversite çevreleri ile tamamen ilişkisini kesmiş, evine kapanmış, bir yandan yaşadıklarını yazmaya çalışırak kendini temize çıkartmaya çalışırken bir yandan da Faunia Farley adında üniversitede çalışan 34 yaşındaki bir temizlikçi kadınla ilişki yaşamaktadır. Zuckerman, Coleman’ın hayat hikayesini gerek ondan dinledikleri, gerek incelemeleri ve duydukları ile yavaş yavaş ortaya çıkartır. En önemli sır, Coleman’ın beyaz tenli olmasına rağmen aslında bir siyah ailenin çocuğu olmasıdır. Siyahlara uygulanan ayrımcılık nedeniyle hayatta hiçbir şey olamayacağını anlayınca öğrencilik yıllarında kendini “Yahudi” olarak tanıtmaya başlamış ve ailesi ile ilişkisini de tamamen kesmiştir. Bu sayede orduya beyaz olarak katılmış, üniversitede burslu okumuş ve akademik kariyer yapmıştır.
Philip Roth, küçük parçalar halinde, kronolojik olmayan yapıda Coleman’ın çocukluktan itibaren yaşadıklarını anlatırken aslında ABD’de nasıl güçlü bir ırkçılık olduğunu örnekliyor. Coleman’ın yarı yaşındaki Faunia ile ilişkisi üzerinden de toplumun ahlak bekçiliğini sorguluyor. Faunia’yla birlikte olduğu için Coleman’ın dört çocuğu onunla ilişkisini kesmiştir, bulundukları kasabada da kınanır ve nihayet kendinden hem yaşça, hem sosyal ve kültürel olarak daha aşağıda bir kadınla ilişki kurduğu için kadınları aşağıladığı gerekçesiyle suçlanır.
Philip Roth, Faunia’nın ve peşini bırakmayan Vietnam gazisi eski kocası Farley’in hikayeleri üzerinden ABD toplumu hakkında başka sorgulamalara da giriyor. Faunia’nın çocukluktan beri yaşadığı tacizler, psikopat olduğu ilk bakışta anlaşılan Farley ile evliliği, trajik bir olayda çocuklarını kaybetmesi işin bir boyutu. Diğer boyutta da aradan otuz yıl geçse de Vietnam gazisi eski askerlerin yaşadıkları travmalar, ruhsal sorunlar ve toplum tarafından nasıl dışlandıkları, görülmedikleri var.
İnsan Lekesi ilk bakışta çok boyutlu olmak uğruna anlatım bütünlüğünü koruyamamış, biraz dağınık bir roman gibi görünse de aslında anlatmak istediği topluma uygun bir yapıda. Philip Roth’un roman boyunca oluşturduğu tablonun tamamına baktığınızda iki yüzlü, değerler sistemi çökmüş bir toplum görüyorsunuz.
19.01.2012

Etiketler: ,


Salı, Ocak 24, 2012

 

Yazarlar Okullarda



En önemli sorunlardan biri gençlerin, öğrencilerin kitap okumaması... Okullarda okuma saatleri gibi onları kitap okumaya özendirmek için çeşitli projeler yapılıyor ama bu çalışmalar genellikle yaygınlık kazanmıyor, birkaç okulla sınırlı kalıyor. İstanbul Milli Eğitim Müdürlüğü’nün “Yazarlar Okullarda” projesi kitap okuma alışkanlığının yaygınlaştırılması, sevdirilmesi amacıyla düzenlenen il çapında bir proje. Proje kapsamında her ilçenin biri çocuk edebiyatı olmak üzere iki yazarı olacak. 39 ilçede 78 yazar okullarda öğrencilerle buluşacak.
Bu buluşmaların en anlamlı yanı yazarlarla buluşmadan önce öğrencilerin onların kitaplarını okumuş olması. “Yazarlar Okullarda” projesi kapsamında öğrenciler her ayın ilk iki haftası bir Türk veya Dünya klasiği, sonraki haftalarda da o ilçeye konuk olacak yazarın eserini okuyacaklar. Türkçe ve Türk Dili ve Edebiyatı derslerinin okuma saatlerinde bu kitaplar hakkında söyleşiler yapıp, öğrencilerin düşüncelerini ifade etmeleri, özet ve benzeri şeyler yerine kendilerinin yazdığı değerlendirme yazılarını hep beraber okuyup sınıfça üzerinde durmak amaçlanıyor. Sonra da bu kitapları okuyan öğrenciler kitabın yazarı ile buluşacak. Bu şekilde hem öğrenciler yazarlarla tanışmış olacak hem de okuduğu kitap hakkındaki olumlu-olumsuz eleştirilerini birebir kitabın yazarına iletme fırsatı bulacak. Projenin gelecek yıllarda da devam etmesi öngörülüyor. İlçe-yazar eşleşmeleri her eğitim öğretim yılında değişecek ve böylelikle farklı ilçelerde öğrenim gören öğrencilerin daha çok yazarla tanışmasına olanak sağlanacak. Yazarlarla buluşmalar her dönem iki defa olmak üzere toplam dört kez olarak planlanmış. Dönem sonunda yaklaşık 120 bin öğrencinin yazarlarla buluşması hedeflenmiş.

Arnavutköy’de kura çekimi
“Yazarlar Okullarda” projesine davet edilen yazarlardan biri de bendim. Proje koordinatörü Yusuf Çopur ön onay aldıktan sonra kura çekimi için davet edeceklerini söylemişti. Daha kura çekimine gitmeden ilk tartışma Habertürk’ün birinci sayfadan verdiği haber ile patladı. Habertürk, projenin sadece bir kesimden yazarları içerdiğini, Yaşar Kemal, Orhan Pamuk gibi yazarları dışladığını ileri sürüyor, verdiği listede yazar isimlerinin yanında verdiği çoğu yanlış, kasıtlı bilgilerle de bu iddiasını kanıtlamaya çalışıyordu. Sanıyorum bu haberdeki niyet henüz başlamadan projeyi baltalamaktı. Çünkü bir gün sonra yazarlar ilçe milli eğitim müdürlerinin katılımı ile kura çekmeye gidecekti.
İstanbul Milli Eğitim Müdürü Dr. Muammer Yıldız'ın yanı sıra 39 ilçe Milli Eğitim Müdürü ve Ayşe Kulin, Selim İleri, Beşir Ayvazoğlu, Gülten Dayıoğlu, İnci Aral, Adnan Özer, Haydar Ergülen, Ömer Erdem’in de aralarında bulunduğu 29 yazarın katılımı ile Arnavutköy Kültür Merkezinde yapılan toplantıda hem proje tanıtıldı hem de kura çekimleri yapıldı. Muammer Yıldız, "Yazarlar Okullarda'' projesiyle Türk edebiyatının en iyi örneklerini sınıflara kadar ulaştırıp öğrencilerin düşünen, düşündüğünü ifade eden ve olayları eleştirel bir bakış açısıyla yorumlayabilen bireyler olmasını hedefliyoruz” diye amaçlarını özetledi. Proje sunumunun ardından misafir olacakları ilçeleri kura ile çeken yazarlar o ilçenin milli eğitim müdürüyle tanıştı.

Yazarlar ve ilçeleri
Adalar; Ayla Çınaroğlu Ali Ural. Arnavutköy; Aslı Der, Semih Gümüş. Ataşehir; Çiğdem Gündeş, Mehmet Niyazi. Avcılar; Burhan Eren, Feyza Hepçilingirler. Bağcılar; Nur İçözü, Cemil Kavukçu. Bahçelievler; Mevlana İdris, Yekta Kopan. Bakırköy; Sevim Ak, Ahmet Ümit. Başakşehir; Niran Elçi, Nilüfer Kuyaş. Bayrampaşa; Aysel Gürmen, M.Nedim Hazar. Beşiktaş; Mine Soysal, Gülten Dayıoğlu. Beykoz; Özlem Tokman, Cemal Şakar. Beylikdüzü; Mustafa Balel, Sevinç Çokum. Beyoğlu; Sara Şahin Kanat ,Adnan Özer. Büyükçekmece; Ayşe İnci, Haydar Ergülen. Çatalca; H.Salih Zengin, Kadri Öztopçu. Çekmeköy; Gökçe Ateş Aytuğ, Behçet Çelik. Esenler; Bestami Yazgan, Nalân Barbarosoğlu. Esenyurt; Filiz Özdem, Ayşe Sarısayın. Eyüp; Toprak Işık, Sadık Yalsızuçanlar. Fatih; Tolga Gümüşay, Ahmet Büke. Gaziosmanpaşa, Seza Kutlar Aksoy, Adnan Binyazar. Güngören; Aytül Akal, Ali Çolak. Kadıköy; Yalvaç Ural, Aslı Tohumcu. Kâğıthane; Banu Bozdemir, Ayşe Kulin. Kartal; Burcu Ünsal, Mustafa Ulusoy. Küçükçekmece; Karin Karakaşlı, Müge İplikçi. Maltepe; Sevinç Kuşoğlu, Beşir Ayvazoğlu. Pendik, Şiirsel Taş, Cahit Koytak. Sancaktepe; Simla Sunay, Ali Ayçil. Sarıyer; Güldem Şahan, Metin Celal. Silivri; Necdet Neydim, Faruk Duman. Sultanbeyli; Melek Ç., İnci Aral. Sultangazi; Fatih Erdoğan, Fatma Barbarosoğlu. Şile; Nuran Turan, Ömer Erdem. Şişli; Zeynep Alparslan, Selim İleri. Tuzla; Nilay Yılmaz, Fadime Uslu. Ümraniye; Melike Gündüz, Baki Ayhan T. Üsküdar; Süleyman Bulut, A.Turan Alkan. Zeytinburnu; Behiç Ak, Gonca Özmen.
Tüm isimleri ve ilçeleri buraya aldım ki listenin nasıl oluşturulduğunu, Habertürk haklı mı görelim. Yaşar Kemal’in, Orhan Pamuk’un listede olmaması eleştirisini pek anlamlı bulmuyorum böyle bir liste oluşturan proje yürütücülerinin onları ihmal edeceğini de sanmıyorum. Nitekim, Yaşar Kemal’in katılamayacağını bildirdiğini, Orhan Pamuk’a da ulaşamadıklarını açıkladılar. Listede hemen her anlayıştan yazarın yer aldığı görülüyor. Proje sadece bu yıl yapılmayacağına göre gelecek yıllarda başka yazarlar da davet edilecektir. Tüm listelerde, antolojilerde olduğu gibi bu liste için de “bu niye var, o niye yok” diye sormak pek anlamlı değil. Listeyi oluşturan anlayış sorgulanmalı ki burada dengelerin gözetildiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Şunu da unutmamalı ki listede olmayan birçok yazara teklif götürülmüş olabilir ve onlar çeşitli gerekçelerle projeye katılmak istemediğini bildirmiş olabilir. Herkesin okullara gidip öğrencilerle söyleşmek, sorularını cevaplamak gibi arzusu olmayacağı da bir gerçek.

Mağduru yazdı mağdur oldu
Kuralar çekildikten, öğrencilerin okuyacağı kitaplar yazarlara danışarak tespit edilip satın alındıktan sonra Eğitim-Sen ve Türk Eğitim-Sen sendikalarının bölge yöneticileri Kadıköy ilçesinde lise öğrencileriyle buluşacak olan Aslı Tohumcu’nun kitabı Abis’in müstehcen olduğu iddiasıyla proje yöneticilerini bakanlığa şikayet ederek kitabın okutulmaması talep ettiler. Bu gelişme gazetelere Tohumcu’nun kitabının müstehcen bulunarak toplatıldığı şeklinde yansıdı.
Radikal gazetesinin sorusunu şöyle cevapladım; “İstanbul Milli Eğitim Müdürlüğü, öğrencilerin okuma alışkanlığını artırmak için iyi niyetle "Yazarlar Okullarda" adıyla bir proje başlattı. Ama daha duyurulmasından itibaren sistemli bir şekilde projenin hayata geçirilmemesi ve başarılı olmaması amacıyla yayınlar yapılmaya başlandı. Önce yazarların katılımını önlemek amacıyla olsa gerek yazarlar sadece muhafazakâr kesimden seçilmiş gibi son derece cahilane bir haber yapıldı. O haber her görüşten yazarların projeyi desteklemesini ve tabii projenin hayata geçmesini engelleyemeyince bu kez de Aslı Tohumcu'nun kitabından cımbızla cümleler çekilmiş. Günlük hayatta yaygın olarak kullanılan sözcükler küfür, pornografi olarak sunulmuş. Lise öğrencilerinin bu sözlerden çok daha ağırlarını her gün gazetelerde okuduklarını, sokakta duyduklarını, kendilerinin de kullandıklarını biliyoruz. Sanıyorum, bu yayınları yapan gazetelerin ve konuyu sahiplenen sendikaların İstanbul Milli Eğitim Müdürlüğü ile bize söylemedikleri bir sorunu var ya da lise öğrencilerinin çağdaş bir yazarın edebiyat eserini okumalarına tahammülleri yok, kitap okuyan gençler istemiyorlar. Aslı Tohumcu, Abis'teki öykülerde günlük hayatın içindeki şiddeti, mağdur edilen insanları anlatıyordu. Ne hazindir ki şimdi bu öyküler nedeniyle kendisi şiddete uğradı, mağdur edildi.”

Öğrencilerle buluşma
Kurada bana Sarıyer çıkmıştı. 4 Ocak sabahı Ufuk Okulları’nın salonunda beş yüz lise öğrencisi ile buluştuk. Sarıyer’in hemen her türde lisesinden öğrenciler ellerinde kitaplarım salonu doldurmuştu. Kendimi tanıtıp, biraz sohbet ettikten sonra sorulara geçtik. Medyada, internette projeyi baltalamak amacıyla yapılan yayınları biliyorlardı, toplantı öncesinde Sarıyer’de projeyi yürüten öğretmen arkadaşlar da bu konuda uyarmıştı. İlk soruyu İmam Hatip Lisesi’nde bir kız öğrenci sordu. Edebiyatta cinselliğin ne kadar yer alması gerektiği, kitaplarımda, şiirlerimde cinselliğe niye yer verdiğim gibi sorular geldi. Öğrenciler kitapları çok dikkatli okumuştu ve önemli, terletecek sorular hazırlamışlardı. Yaklaşık iki saat boyunca sorular yağdı. Süremizi tamamladığımızda hâlâ soru sormak isteyen öğrenciler vardı. Bu ilk buluşmadan izlenimim projenin “öğrencilerin düşünen, düşündüğünü ifade eden ve olayları eleştirel bir bakış açısıyla yorumlayabilen bireyler olması” hedefine ulaştığı. Bana sorular soran, kitaplarımı eleştiren o beş yüz öğrenciden birkaç yüzünün iyi birer okur olacağına, onlarcasının da yazar ya da şair olmak için kalemi ellerine alacağına inanıyorum. Dilerim gelecek yıllarda da proje yeni yazarlarla devam eder.
12.01.2012

Pazartesi, Ocak 16, 2012

 

2011’den kalanlar (2)


Şiir, öykü, deneme, eleştiri
Her yıl daha çok ve çeşitli kitap basılıyor, on binlerce kitabın arasından ancak bir kaç yüzüne ulaşabilmemiz, en çok 100-150’sini de okuyabilmemiz mümkün, hakkında yazabildiklerimiz ise çok daha az, demiştim geçen hafta. Bu yazıda yıl içinde okuyup da yazılarımda sözünü edemediğim o iyi kitapları anmaya şiir, öykü, deneme ve eleştiri kitapları ile devam edeceğim.
Geçen yıl 148 kayda değer şiir kitabı yayımlanmış. Ama üzerinde konuşulan, hatta fırtınalar estirilen yıllıklar oldu. İş öylesine abartıldı ki, bazı şairler yıllıklar aleyhine bildiri yayımlamaya kadar vardırdı işi. Oysa biraz serinkanlı bakılabilse yıllıkların geçmiş bir yılın envanterini çıkarmaktan öte bir işlevi olmadığı anlaşılabilirdi.
2011’in en önemli sürprizi Gonca Özmen’in yayıma hazırladığı İlhan Berk dosyalarda kalmış şiirlerinden derlenen Çiğnenmiş Gül’dü (Yapı Kredi). Onlarca yıl kitap yayımlamayan Cahit Koytak külliyatına bu yıl da kalın bir cilt ekledi: Yeni Başlayanlar İçin Metafizik (Timaş). Yine yıllardır şiir kitabı yayımlamayan şairlerden Hüseyin Haydar iki kitapla birden geldi, Doğu Tabletleri (Kaynak) ve Zor Günlerin Şiirleri (Kaynak). İki kitap birden yayımlayan bir şair de Mustafa Köz’dü, Çigan Şiirleri (Yasakmeyve) ve Öncü Yağmur’u (Evrensel) yayımladı.
Eray Canberk, Kent Kırgını (Yapı Kredi) ve Hüseyin Peker, Benden Sana Yamalı (Kırmızı), 90 kuşağı şairlerinden Osman Çakmakçı, Bir Hiçlik Anatomisi (Avangard) başlıkları altında toplu şiirlerini yayımladılar. Yine aynı kuşaktan Bâki Ayhan T.’nin Kopuk’u (Yapı Kredi) ve daha gençlerden Selahattin Yolgiden’in Lacivert Bir Oyundu İkimiz Arasında’sı (Kırmızı Kedi) dikkati çeken kitaplardandı.
Genç yaşta kaybettiğimiz Mustafa Irgat’ın dosyalarda kalmış şiirlerini Sonu Zor (Yapı Kredi) adıyla Ahmet Güntan derledi. Bu yıl kaybettiğimiz 80 kuşağı şairlerinden Seyhan Erözçelik son kitabı Pentimento’da (Everest) duru bir söyleyişle gençlik günlerinden anıları yad ediyordu. Yıllar sonra yeni kitabını yayımlayan bir 80 Kuşağı şairi de Altı (Everest) ile Orhan Alkaya’ydı. 80 Kuşağı’nın çalışkan ve popüler şairleri Haydar Ergülen, Aşk Şiirleri Antolojisi’ni (Kırmızı Kedi) ve küçük iskender Bu Defa Çok Fena’yı (Sel) yayımladı. Bu yaş kuşağından şairlere Mesafe (Yapı Kredi) ile Abdülkadir Budak’ı, dergilerde yayımlandığında tartışma yaratan şiirlerden oluşan parçalı ham.’la (Yapı Kredi) Ahmet Güntan, Yarın Bekleyebilir’le (Hece) Hüseyin Atlansoy, Vadedimveylaya’la (Yasakmeyve) Sina Akyol, İmgeler Benim Yurdum’la (Şiir’den) Metin Cengiz ve Yalangezen’le (Kırmızıkedi) Mahmut Temizyürek eklenebilir.
Dönüp baktığımızda çok verimli geçtiği anlaşılan 2011’in diğer önemli şiir kitapları Ebubekir Eroğlu’nun Sesli Harfler (Yapı Kredi), Gültekin Emre’nin Merkezkaç (Bence), İzzet Yasar’ın Başka Akıl Peşinde (Yasakmeyve), Nihat Behram’ın Dörtlükler (Everest), Sennur Sezer’in İzi Kalsın (Evrensel) ve Veysel Çolak’ın Hayata Resim Altı’ydı (Hayâl).

Öykü
Yıla damgasını Can Yayınları’nın “30. Yıl Öykü Şenliği” kuşaklarıyla ard arda yayımladığı Dünya Edebiyatı’ndan önemli öykü kitapları vurdu. Marquez’in 1947-55 yılları arasında yazdığı ilk öykülerinden oluşan Mavi Köpeğin Gözleri, Robet Walser’in 1917’de savaş sırasında bir otel odasında yazdığı “küçük düzyazılar”ından oluşan Gezinti, Carlos Fuentes’in doğaüstü varlıkların beklenmedik şekillerde hayatlarına girdikleri insanları anlattığı Kaygı Veren Dostluklar’ı, Thomas Mann'ın erken dönem öykülerini bir araya getiren Zor Saat ve Heinrich Böll’ün Yolcu, Sparta'ya Varırsan Eğer bu diziden aklımda kalan kitaplardı. Can Yayınları, Türk öykücülerinden de bir dizi önemli kitap yayımladı. 10 bin tirajıyla öykünün de çok okunacak bir tür olduğunu örnekleyen Yekta Kopan’ın denemeye yakın duran kısa, çok kısa öykülerinden oluşan, Kediler Güzel Uyanır’ı, Cemil Kavukçu’nun gerçekle gerçeküstü arasında bağlar kuran Düşkaçıran’ı, Ahmet Büke’nin kendine has üslubunu ve konularını geliştirdiği Ekmek ve Zeytin, genç yaşta yitirdiğimiz Yücel Balku’nun bitmemiş külliyatının genişletilmiş basımı Sükût Ayyuka Çıkar, Berna Durmaz’ın taşrada sıkışmış insanları anlattığı ilk kitabı Tepedeki Kadın ve Seray Şahiner’in yıl içinde sözünü ettiğim Hanımların Dikkatine bu yıl Can’dan okuduğum önemli öykü kitaplarıydı.
Beşinci cildine ulaşan Anton Çehov’un Bütün Öyküleri dizisi, Tomris Uyar çevirisi ile yaniden basılan John Cheever’in Toplu Öyküler dizisinin ilk cildi Yüzücü ve Stefan Zweig’dan Unutulmuş Düşler Everest’in Dünya öykücülerinden armağanı oldu. Aynı yayıneviden çıkan ve yıl içinde hakkında yazdığım Selim İleri’nin deneme, anı ile öykü arasında bağlar kuran Yağmur Akşamları yılın en önemli öykü kitaplarındandı.
Mine Söğüt’ün kitabın adına uygun olarak delilik öyküleri anlattığı Deli Kadın Hikayeleri (Yapı Kredi), sıradan olaylara sıradışı bakış açısıyla yaklaşmasıyla anılan Şiir Erkök Yılmaz’ın toplu öyküler kitabı Eşekarısı (Yapı Kredi), Yalçın Tosun’un dosluk, arkadaşlık, sevgi, bağlılık gibi yaşamın temellerinin izini sürdüğü anlatımı ile de dikkati çeken Peruk Gibi Hüzünlü (Yapı Kredi), Ethem Baran’ın sıradan insanın günlük gerçeklerini kendine has üslubu ile işlediği Bulut Bulut Üstüne (Doğan Kitap), Celil Oker’in polisiye öyküler kitabı Beyaz Eldiven Sarı Zarf (Altın Kitaplar), Hakan Bıçakçı’nın eski ve yeni öykülerini harmanladığı Bir Tek Siz Hepiniz (İletişim), Ömer Ayhan’ın Bir Karış İstanbul (Yapı Kredi) ve Günışığı Kitaplığı’nın 15. yılı için hazırladığı yazarların ilk gençlik çağlarını anlatıığı 15 bu yılın önemle üzerinde durulması gereken kitaplarındandı.

Deneme ve eleştiri
2011 için eleştirinin altın yılı tanımımı kullanabiliriz. Başta İletişim ve Metis olmak üzere birçok yayınevi önemli eleştiri kitapları yayımladı. Yıl içinde sözünü ettiğim Orhan Koçak’ın Turgut Uyar üzerine çalışması Bahisleri Yükseltmek (Metis), Jale Parla’nın başkişileri yazar ve şairler olan romanları incelediği Türk Romanında Yazar ve Başkalaşım (İletişim) ve Nurdan Gürbilek’in bir yazarı bir başka yazarın ışığında okuduğu denemelerinden oluşan Benden Önce Bir Başkası (Metis) yılın en önemli eleştiri kitaplarıydı.
Terry Eagleton’un “Şiir nedir ve düzyazıdan neden, nasıl farklıdır? Şiire özgü bir dil var mıdır? İmgelem derken tam olarak neyi kastediyoruz?” gibi sorulara cevap aradığı Şiir Nasıl Okunur (Agora) bu yılın en önemli çevirilerinden biriydi. Eagleton’dan diğer önemli çeviri kötülük tartışmasını edebiyat üzerinden yaptığı Kötülük Üzerine Bir Deneme’ydi (İletişim). Tzvetan Todorov imzalı iki eser peşpeşe yayımlandı. Todorov’un önemli eleştiri anlayışlarına eleştirel bakışla yaklaştığı Eleştirinin Eleştirisi (İş Bankası) ve “Edebiyat nedir? Metin türleri nasıl ortaya çıkmıştır?” gibi sorulara cevap aradığı Edebiyat Kavramı’ydı (Sel) bu kitaplar. Şenol Erdoğan’ın derlediği Beat Kuşağı Antolojisi (Sel-Altıkırkbeş) bu kuşak hakkında belki de Dünyada yayımlanmış en geniş antolojiydi.
Kardeşim Akif: Akif Kurtuluş’a Mektuplar’da (Dipnot) Ece Ayhan’ın şair Akif Kurtuluş’a mektupları derlenmişti. İsmail Kara ve Fulya İbanoğlu’nun derledikleri Sessiz Yaşadım: Matbuatta Mehmet Âkif (1936-1949) (Zeytinburnu Belediyesi), Necip Tosun’un öykünün yapısını, tarihsel serüvenini, anlatım imkanlarını ve karakterize olduğu özellikleri tartıştığı Modern Öykü Kuramı (Hece), Asuman Kafaoğlu – Büke’nin edebiyatın belli başlı kavramlarını göz önünde tutarak derlediği yazılarından oluşan Yazın Sanatı (Can), Kemal Bek’in günümüz diline uyarladığı Beşir Fuad’ın en önemli yapıtlarından Victor Hugo (Özgür), Baki Asiltürk’ün Türkçenin anlatım özellikleri hakkında farklı ve yeni bir anlayışla hazırladığı Yazılı Anlatım (İkaros), Ahmet Güntan’ın şiir anlayışını tanımada kılavuz olabilecek şiirgeldikelimedeboğuldu. (160. Kilometre), Hayriye Ünal’ın Eşikteki Özgürlük: Çoksesli Şiir (Hece), Enis Batur’un Tilki (Notos), Atilla Birkiye’nin şiir üzerine denemeler toplamı Şiir İkizini Arar (Özgür) ve Esra Yalazan’ın bir yazardan, bir kitaptan, bir öyküden yola çıkarak yazdığı emek işi denemeler toplamı Kelimeler ve Kader (Timaş), okunacak kitaplar listemdeydi.
05.01.2012

Etiketler:


Perşembe, Ocak 12, 2012

 

Romanda ilk on bir


2011’den kalanlar (1)
Her yıl daha çok ve çeşitli kitap basılıyor. Bandrol satış rakamlarına ve ISBN kayıtlarına bakarsak da 2011’de hem üretilen kitap adedi hem de başlık sayısı açısından rekorlar kırıldığını söyleyebilirim. Yayımlanan kitap çeşidi 40.000’e doğru gidiyor. Bunların önemli bir bölümünü de kültür, sanat ve edebiyat kitapları oluşturuyor. Bu kitapların tümünü okumak bir yana Cumhuriyet Kitap gibi haftalık bir yayında bile tanıtmak mümkün değil. Her sene artan bir kitap enflasyonu yaşıyoruz. On binlerce kitabın arasından ancak bir kaç yüzüne ulaşabilmemiz, En çok 100-150’sini de okuyabilmemiz mümkün. Hakkında yazabildiklerimiz ise çok daha az. Birçok önemli ve güzel kitabın sözünü edemeden yıl geçiveriyor. Bu yazıda yıl içinde okuyup da yazılarımda sözünü edemediğim o iyi kitapları anmaya çalışacağım.
Roman hâkim tür olarak 2011’de de yeni bir rekor kırdı ve 700’e yakın roman yayımlandı. (Ömer Türkeş’in kayıtlarına göre Kasım başı itibariyle 628 roman yayımlanmış.) Yine çok satanlar listelerinde edebiyat olarak sadece romanlar yer aldı. Öykü ya da şiir kitapları çok satsalar da listeler de yer bulamadı. Böylelikle şiir ve öykü kitaplarının nadir de olsa çok okundukların da bile okuru cezbeden “çoksatar” payesine layık görülmediklerini bir kez daha anladık. Çoksatan listeleri doğru bilgi vermek için değil pazarlamanın bir parçası olarak çoksatanları daha çok sattırmak için bir araç görevini sürdürdü.
Elif Şafak’ın İskender (Doğan Kitap), Zülfü Livaneli’nin Serenad (Doğan Kitap), Sinan Yağmur’un Aşkın Gözyaşları 2 ve 3 (Karatay), İnci Aral’ın Şarkını Söylediğin Zaman (Kırmızı Kedi), İskender Pala’nın Od (Kapı yay.), Canan Tan’ın İz (Altın Kitaplar), Nermin Bezmen’in Şeytanın İflası (Doğan Kitap) ve Ayşe Kulin’in Gizli Anların Yolcusu (Everest), çoksatan listelerinden hatırladığımız romanlar.
2011’de yine Dünya edebiyatından birçok önemli yapıt Türkçede yayımlandı. “Müzik kurallarına göre yazılmış şiirsel bir düzyazı” olarak tanıtılan Andrey Belıy’in Senfoniler’inde (Yapı Kredi) konuları birbirinden farklı dört anlatıda ölüm-ölümsüzlük, zaman-zamansızlık, Doğu-Batı, gece-gündüz, iyilik-kötülük gibi karşıtlıklar ele alınıyordu. Javier Marias’ın başyapıtı sayılan Yarınki Yüzün’ün ikinci cildi Dans ve Rüya’da (Metis) İngiliz Gizli Servisi’nde görevli Jaime Deza’nın çevresinde olup bitenleri en ince ayrıntısına dek gözlemleyip belleğine kaydederken bir yanda da bu gözlemlerinin geçmişinden çağrıştırdıklarını hatırlaması, onlarla hesaplamaya girişmesi zor ama sürükleyici ve edebi tad veren bir şölendi. Philiph Roth yine bir ustalık dönemi ürünüyle Türk okurla buluştu. İnsan Lekesi’nde (Ayrıntı) ırkçı damgası vurularak karalanan bit profesörün yaşadıkları üzerinden 1990’ların Amerikan toplumunu sorguluyordu Roth. Afrika edebiyatının ilk modern yapıtı sayılan Afrikalı Çocuk’da (Özgür) Camara Laye Yukarı Gine’de Malinke kabilesinde geçen çocukluk ve ergenlik çağlarını anne-çocuk ilişkisindeki tinselliği vurgulayarak oldukça akıcı bir dille anlatıyordu. Umberto Eco, tamamen belgelere dayalı olduğunu belirttiği Prag Mezarlığı’nda (Doğan Kitap) Hitler’in Yahudi Soykırımının gerekçesini oluşturduğu iddia edilen Siyon Bilgileri’nin Protokolleri’nin yazılış öyküsünü içiçe geçmiş kişilikleri ikili ve de biraz yorucu, zorlayıcı bir biçimde anlatıyordu. Horacio Castellanos Moya’nın Aynadaki Dişi Şeytan’ında (Sel) en yakın arkadaşının sebebsiz yere öldürülmesinden etkilenen kadın kahramanın cinayeti kimlerin işlediğini bulmaya çalışırken kendiyle girdiği monologları okuduk.
Nahid Sırrı Örik’in bir gazino üvertürünün kumpanya yıldızı olması ekseninde ışıltılı sahnelerin ardında neler yaşandığını anlattığı Turnede Bir Artist Öldürüldü (Oğlak), Sevinç Çokum’un İpekyolu ticaretinin son temsilcilerinden, güneydoğulu bir çerçi ailesini anlattığı Lacivert Taşı (Kapı), Sibel Oral’ın acılarla dolu hayatlara ayna tuttuğu şiirsel anlatımıyla dikkati çeken Zayi’si (Turkuvaz), Irmak Zileli’nin 12 Eylül darbesi sonrasındaki yaşamı siyasi bir anne ve babanın kızlarının gözünden anlattığı otobiyografik ögeler taşıyan ilk romanı Eşik (Remzi Kitabevi), Serhan Ergin’in 80 sonrasının siyasi ortamında saplantılı bir aşk hikayesi ekseninde arkadaşlığın, dostluğun, değer yargılarının sorgulayan ilk romanı Yürek Tutsağı (Everest), Kemal Varol’un “Batıdan Diyarbakır’a uzanan demiryolu hattında konuşlanmış hayali Arkanya kasabasından masalsı hikâyeler anlat”tığı kin, öfke ve düşmanlık gibi temel kavramları ele aldığı ilk romanı Jar (Sel), Barış Andırınlı’nın taşradan gelip arızalı bir aşkın ortasına düşen yalnız bir gencin hastalıklı bir tutkuya kapılmasını anlattığı ilk romanı Kopoy (Hayy) okuyup da yazmaya fırsat bulamadığım romanlardı.
Dünya Edebiyatından iyi örnekler yayımlamasıyla tanınan Ayrıntı Yayınları, çoksatanı değil kaliteliyi sunmayı amaçlayan “Türkçe Edebiyat” dizisini başlattı ve arka arkaya okunmaya değer romanlar yayımladı. Hüseyin Kıran’ın kendine has şiirsel anlatımıyla “karanlığın, tiksindirici olanın izini sürdüğü” Gecegiden’i, İstanbul’un asude semtlerinin birindeki bir parkta herkesin gözü önünde işlenen bir cinayetin izini süren Nihan Taştekin’in Zeval’i, Ayten Kaya Görgün’ün köyden kente göçenlerin öyküsünü 80’li yılların Ankara’sının gecekondu mahallelerindeki yaşamlarıyla işlediği Arıza Babaların Çatlak Kızları dizinin ilk romanlarıydı. Ayrıntı’nın dizisinin sadece romanla sınırlı kalmayacağını umuyoruz.
Sadık Yalsızuçanlar’ın Vefa Apartmanı (Timaş), Haldun Çubukçu’nun Allahın Adamı (Doğan Kitap), Markar Esayan’ın Jerusalem’i (Timaş), Ali Teoman’ın genç yaşta ölümünden sonra yayımlanan Gecenin Atları (Yapı Kredi), İsmail Güzelsoy’un Çıt’ı (Mephisto) ve Derviş Şentekin’in Beş Parasızdım ve Kadın Çok Güzeldi’si (Kırmızı Kedi) eleştirilerden dikkatimi çeken ama bir türlü okumaya fırsat bulamadığım romanlardı.
Keyifle, merakla, okuduğum, tartıştığım 2011’in ilk on birine gelince; 1. Leyla Erbil’in insanlık tarihinin karanlık yanlarını, insanın insana yaptığı kötülüklerin öyküsünü mitolojiden günümüze kadar uzanarak hatırlattığı ve diliyle, anlatımıyla, sorun ettiği konularla usta işi bir anlatı olan Kalan (İş Bankası). 2. İbrahim Yıldırım’ın içine ölüm de karışan “ebedî aşk”ı, aşkın saplantıya dönüşümünü 70’li yılların sokağa taşan siyasi karanlığında işlediği içiçe geçen metinlerle gelişen Her Cumartesi Rüya (Doğan Kitap). 3. Burhan Sönmez’in çeşitli zamanlardan, çeşitli coğrafyalardan, duygulardan sürgünlerin öykülerini ince ve sık bağlarla birbirine bağlayan, kısa cümlelerle arı bir dille masalsı bir anlatım oluşturduğu Masumlar (İletişim). 4. Hüsnü Arkan’ın Türkiye tarihini, darbelerin, özellikle 12 Eylül’ün yüreklerde açtığı yaraları, yasak ya da kırık aşk hikayelerini tamamladığı bir atmosferde, mektuplarla, günlüklerle gelişen, farklı ağızlardan anlattığı Mino’nun Siyah Gülü (Kırmızı Kedi). 5. Barış Bıçakçı’nın bir yazar adayının ilk romanının basılıp basılmayacağının cevabını yayınevinden beklerken kendi kendisiyle giriştiği hesaplaşmayı konu alan Sinek Isırıklarının Müellifi (İletişim). 6. Menekşe Toprak’ın bir günlük bir zaman dilimi içinde Türkiye’den Almanya’ya göçmüş bir aileyi ve iletişimsizlik, parçalanmışlık, yurtsuzluk, yalnızlık gibi bireysel sorunları öyküye yakın bir dille anlattığı Temmuz Çocukları (Yapı Kredi). 7. Ayhan Geçgin’in neredeyse hiçkimseyle ilişki kurmadan eve kapanıp yaşayan bir gencin babaannesinin ölümü üzerine, onu gömmek üzere Tunceli yakınlarına gidişi ile başına gelenlerden yola çıkıp Kürt sorununa da farklı bir açıdan yaklaştığı Son Adım (Metis). 8. Nilüfer Kuyaş’ın 70’li yılların sonunda, siyasi olayların yoğun olduğu günlerde bir çok genç ölümden ve polisten kaçarken kendinden kaçmak için uzun bir hesaplaşmaya girişen genç bir kadının öyküsünü anlattığı Adadaki Ev (Can). 9. Mehmet Eroğlu’nun kendi dünyanıza ait olmayan birisine inançlarınızdan, yaşam tarzınızdan hatta geleceğinizden vazgeçmek pahasına âşık olabileceğinizi ama sevemeyeceğinizi, aşk evliliğe dönüşünce inancın, yaşam tarzının ağır basacağını anlattığı Emine (Agora Kitaplığı). 10. Selçuk Altun’un Anadolu’ya bir de Bizans’ı katarak bakmak gerektiğini düşündüren, sade ve akıcı anlatımıyla hızla okunurken edebi tadı da ihmal etmeyen Bizans Sultanı (Sel). 11. Murathan Mungan’ın dünyanın kadim zamanlarını andıran “Yerküre” adlı bir gezegende hemen hepsi şair olan kahramanlar arasında geçen, yoğun, havasına girmek pek kolay olmayan anlatısı Şairin Romanı (Metis).
29.12.2011

Etiketler:


Cuma, Ocak 06, 2012

 

Almanca’dan Türkçe’ye Adımlar


Çeviri destek programları çoksatanların Dünya çapındaki hakimiyetine karşı has edebiyatın en önemli desteği. Dünyanın birçok ülkesinde devlet tarafından kurulmuş, genellikle Kültür ya da Dışişleri bakanlıklarınca fonlanan çeviri destek programları var. Bu destek programları ile birçok yazar dünya dillerine çevrilme şansını buluyor.
2003’de kurulan S.Fischer Vakfı, büyük bir Alman yayıncısının kurmasının da verdiği avantajla biraz farklı ama oldukça başarılı projelere imza atıyor. İlk projeleri 2003’de Rusya’da başlattıkları Schagi’yi (Adımlar), 2005’te Polonya’da Kroki (Adımlar) projesi izlemiş. 2006’da Türkiye’de Adımlar (Schritte) projesi başlatılmış ve 2007’den bu yana da güneydoğu Avrupa ülkelerinde Traduki projesi yürütülüyor.
Projeler genellikle 5 yıl sürüyor. Türkiye’de yürütülen Adımlar Projesi de geçen yılsonunda bitecekti. Biz de bu vesile ile projenin Türkiye sorumlusu, duayen çevirmenlerden Sezer Duru ile bir değerlendirme sohbeti yapacaktık. Ama S.Fischer Vakfı projeye ilginin yoğunluğunu görünce S.Fischer Vakfı’nın İstanbul’da yaptığı yönetim kurulu toplantısında destekleri 2014’e kadar uzatmaya karar verdiği bilgisini alınca Sezer Duru ile hem bugüne kadar yapılanları hem de gelecekte yapılacakları konuşmaya karar verdik.
Adımlar projesi Türkiye'de Alman dilinde yazılmış edebiyat, edebiyat dışı ve çocuk kitapları yayınlatmak amacıyla hayata geçirilmiş. Adımlar projesine Cumhurbaşkanı Gül dışişleri bakanıyken dönemin Alman dışişleri bakanı Steinmeier ile 2006’da birlikte kurdukları Ernst-Reuter Girişimi ve çeviri destek programları ile bildiğimiz İsviçre Kültür Vakfı Pro Helvetia da destek veriyor.
Sezer Duru, en önemli amaçlarının Türk okuruna Alman edebiyatını ve düşüncesini tanıtmak olduğunu söylüyor. Destek verirken kıstasları da Almanca'dan yapılan çevirilerin kalitesini artırmak. Değerli, kalıcı kitaplar çevrilmesini arzu ettiklerini ama kendilerinin kitap ya da yazar önermediklerini kitap seçiminde yayınevlerinin ve çevirmenlerinin önerilerini göz önüne aldıklarının altını çiziyor. Bu nedenle de çevirmenlere Türkiye şartlarında oldukça iyi telif ücretleri veriyorlar. Proje çeviri desteği ile yetinmiyor, yazarların telif hakkını da üstleniyorlar. Çocuk kitaplarında kitapta eğer varsa illüstrasyonların da telif ücretini ödüyorlar. Böylelikle yayınevlerinin yükünü büyük ölçüde azaltmış oluyorlar. Proje kapsamında 50’den fazla kitap Almanca’dan Türkçe’ye çevrilip basılmış. 10 kitap da halen çeviriliyor.
Adımlar projesi edebiyat ağırlıklı olarak başlamış. Ülke ayrımı yapmadan, Almanca’da yazılan iyi edebiyat eserlerini desteklemişler. Yayınlanan edebiyat eserleri arasında Christoph Ransmayr’in Uçan Dağ, Ingo Schulze’nin Adam ile Evelyn, Pascal Mercier’in Lizbon’a Gece Treni, Edgar Hilsenrath’ın Nazi ve Berber, Nicolas Born’un Yüzleşme gibi çağdaş Alman Edebiyatı’nın önemli eserleri var. En son yayımlanan çeviri Thomas Hürlimann’ın Fräulein Stark’ı. Edebiyat dışı diye tanımlanan düşünce ve araştırma kitapları listesinde Rüdiger Safranski’nin Bir Alman Üstat Heidegger, Walter Muschg’un Trajik Edebiyat Tarihi, Jürgen Habermas’ın Doğalcılık ve Din Arasında, Ernst Bloch’un İzler adlı eserleri dikkatimizi çekiyor. Erich Auerbach’ın başyapıtı Mimesis ve George Simmel’in Paranın Felsefesi gibi önemli eserler de halen çeviride. Ahmet Cemal, Cemal Ener, Nafer Ermiş, Kaan Ökten, İlknur Özdemir, Mustafa Tüzel, Dilek Zaptçıoğlu gibi önemli çevirmenler Adımlar projesine kitaplar çevirmiş, çeviriyor. Proje sayesinde Almanca’dan çeviri yapan çevirmenlerin de tam listesi oluşturulmuş. Sezer Duru, ülkemizin birçok üniversitesinde Alman dili ve Edebiyatı bölümleri olmasına rağmen çok az çevirmen yetiştiği söylüyor. Projeden Can, Günışığı, İletişim, İthaki, Metis, İş Bankası, Yapı Kredi gibi önemli yayınevleri destek almış. Sezer Duru yayınevi seçmediklerini, çevirilecek eseri ve çevirmenini dikkate aldıklarını, yayınevlerine çevirmen de önerdiklerini belirtiyor.

Tarabya Çeviri Ödülü
S. Fischer Vakfı, sadece Almanca’dan yapılan çevirileri desteklemekle yetinmiyor, yayımlanan kitaplara dikkat çekmek, Almanca’dan Türkçe’ye, Türkçe’den Alnamca’ya çevirileri özendirmek amacıyla çalışmalar da yapıyor. İlki 3 Kasım 2010'da verilen "Tarabya Çeviri Ödülü" bunlardan en önemlisi. Türk edebiyatının en iyi Almanca çevirisine ve Alman edebiyatının öne çıkan en iyi Türkçe çevirisine büyük ödül veriliyor. Ayrıca “Yeni Nesil Teşvik Ödülü”leri de var. Federal Almanya Dışişleri Bakanlığı ve Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanlığı, Ernst Reuter Girişimi, Robert Bosch Vakfı ödülün diğer destekçileri. Projenin ödül organizasyonunu da İstanbul Goethe Enstitüsü yapıyor. Ödüllerin sahiplerini belirlemek amacıyla Türkiye ve Almanya’nın akademik ve yayıncılık camiasından beşer üyeli iki jüri oluşturulmuş. 2010’da Almanca’dan Türkçe’ye çeviriler için Büyük Ödülünü Ahmet Cemal ve Türkçeden Almancaya olan çeviriler için Büyük Ödülü Ingrid Iren, S. Fischer Vakfı Teşvik Ödülünü Cemal Ener ve Robert Bosch Vakfı Teşvik Ödülü’nü de Dr. Michael Hess kazanmıştı. 2011’in büyük ödülleri de Kamuran Şipal ve Gerhard Meir’e verildi. Yeni Nesil Teşvik Ödülleri Nafer Ermiş ve Angelika Hoch-Angelika Gillitz-Acar‘a verilirken, Şeyda Öztürk, Berlin Edebiyat Kolokyumunda çalışma bursu almaya hak kazandı.

Yollarda
2009 yılından beri kitapları Adımlar projesi desteği çevrilmiş olan yazarlar, Yollarda projesi çerçevesinde, Türkiye’nin çeşitli kentlerine davet edilerek okuma turnelerine katılmışlar.
Goethe-Institut’un dünya çapında düzenlediği en büyük edebiyat projelerinden biri olan Yollarda projesini Goethe-Institut İstanbul gerçekleştirmiş. S.Fischer Vakfı da destekçilerden olmuş. Proje Türkiye’nin 24 ve Avrupa’nın 8 kentinde, Mayıs 2009’dan Haziran 2010’a kadar sürmüş.
Proje, Avrupa Birliği Sivil Toplum Diyaloğu: Kültür Köprüleri Programı tarafından finanse edilmiş. Sekiz Avrupa ülkesinden (Belçika, Almanya, İsviçre, İtalya, Avusturya, Macaristan, Romanya ve Bulgaristan) 48 yazar ve birçok müzisyen, fotoğraf sanatçısı, yönetmen Türkiye’ye gelmiş.
48 yazar Türkiye’nin pek çok kentinde edebiyat okumaları yapmış. Türkiye’nin ziyaret edilen üniversite kentlerinin her birinde birer hafta süresince, izleyicilere çağdaş Avrupa kültüründen izlenimler sunan ve Avrupa ve Türkiye arasındaki edebi iletişimi güçlendiren interaktif okumalar, tartışmalar, konserler ve sergiler gerçekleştirilmiş. Kentlere gelen yazarlara çevirmenleri, içinde çağdaş Avrupa edebiyatından örnekler barındıran ‘Gezici kütüphane’’ ve bazı kentlerde de bir film ekibi eşlik etmiş.
Projenin ikinci bölümünde Türkiye’den 14 yazar Sofya, Bükreş, Viyana, Venedik ve Zürih’in yanı sıra diğer 2010 kültür başkentleri olan Pécs ve Essen’i ziyaret etmiş. Yazarlar, buralarda edebiyat okumaları yapmış.

Yazarlarla buluşma
Sezer Duru’nun belirttiğine göre 2012’den itibaren projelerle sınırlı kalmadan Adımlar projesi desteği ile kitapları yayımlanan yazarlar İstanbul ve üniversitesi olan şehirlerde okurlarla buluşacak okumalar, sohbetler yapacak, konferanslar verecek.
Adımlar projesi yayıncıların ve çevirmenlerin önerilerini bekliyor. Ayrıntılı bilgi www.adimlar-schritte.net adresindeki web sitesinden edinilebilir.
23.12.2011

Etiketler: ,


This page is powered by Blogger. Isn't yours?