Cumartesi, Temmuz 25, 2009

 

FETHİ NACİ 80 YAŞINDA

Fethi Naci, 3 Nisan 1927'de Giresun'da doğmuş. İlk yazısını çok sevdiği babaannesinin ölümü üzerine kaleme almış ve yazı 1943'de Erzurum gazetesinde yayınlanmış. Lisedeyken şiirler ve öyküler yayınlamış. İktisat Fakültesi'nde öğrenciyken de Yeşilgiresun gazetesinde eleştirileri, ekonomik toplumsal yazıları yayınlanmış. Hatta üç ay boyunca gazetenin başyazılarını yazmış. İlk edebi eleştiri yazısı Behçet Necatigil'in ilk kitabı Kapalı Çarşı üzerine ve 1945-46 kışında Aksu dergisinde yayınlanmış, yani altmış bir yıl olmuş eleştiriye başlayalı.

İlk zamanlar çeşitli takma adlar kullanmış. 1953'te babasının adı Fethi'yi kendi adına ekleyerek Fethi Naci adıyla yazmaya başlamış. 50'li yıllarda Pazar Postası ve Dost dergilerinde sürekli yazmış. 1962'den 1968'e kadar siyasi çalışmalara ağırlık vermiş, edebiyattan kopmuş. Türkiye İşçi Partisi'nde görev almış. Siyasi yazılar yazmış. 1968'de kendi deyimiyle "edebiyata kesin dönüş yapmış". Onlarca eleştiri kitabına, binlerce yazıya imza atmış. Her zaman aktif, takipçi olmuş.

Eleştiriye başladığı ilk yıllarda Marsçı estetikten etkilenmiş, o bakış açısı ile edebiyat eserlerini eleştirmiş. Plehanov'un maddeci eleştiri anlayışını, "Maddeci eleştirinin işi bir eserin estetik özünü sosyolojik dile çevirmektir," sözünü rehber edinmiş. Ekonomi öğrenimi gördüğü, ekonomik-toplumsal bilimlere ilgisi olduğu ve bu konuda da epey okuduğu için maddeci eleştiri anlayışı ile rahatlıkla yazabildiğini söylüyor. Ama ilk kitabı "İnsan Tükenmez"i (1956) yayınladığında yaklaşımının bazı yanlış yanları olduğunu fark etmiş. "İnsan Tükenmez'e baktığım zaman bir takım yeteneksiz şairleri ve yazarları yalnızca solcu oldukları için, hapishanelere girip çıktıkları için 'tutmuş' olduğumu görüyorum. İyimserlik - kötümserlik hakkındaki düşüncelerimin çoğunun Türkiye gerçekleriyle uyuşmadığını görüyorum. Olumlu tip sorununun kökünde yatan parti çizgisine uyma zorunluluğunun sanatçıyı yaratma özgürlüğünden nasıl uzaklaştırdığını göremediğimi görüyorum" diye anlatıyor Semih Gümüş'e (Fethi Naci'ye Armağan, Oğlak yay. 1997). "Bir Otokritik Denemesi" başlıklı yazısı ile özeleştiri yapmış. "Edebiyata daha bir edebiyatça yaklaşmak, birtakım beylik lafların uzağında kalmak, daha nesnel değerlendirmeye çalışmak, iyi Türkçe yazmak önemli ol"muş. Herhangi bir formasyona, koşullanmaya girmeden edebiyata özgürce bakmayı arzulamış. Yazmaya önem verdiği kadar okumaya, kuramsal temelini güçlendirmeye, farklı görüşleri anlamaya da önem vermiş. Edebiyat eleştirisinin yeni kuramlarını izlemiş. Roman Jakobson'u, Bahtin'i, Todorov'u, Roland Bartehs'ı ders çalışır gibi okumuş. Lukacs'ın Fethi Naci’nin eleştiri anlayışının oluşumunda büyük payı olmuş. Türk yazarlarından Ataç'ın Türkçe anlayışından, Tanpınar'ın özgün düşüncelerinden yararlandığını belirtiyor.

Edebi kaygıları, ölçütleri ne denli öne alsa da toplumcu bakış açısından uzaklaşmamış. Cenk Koyuncu'ya şöyle diyor; "romanın da, romancının da işlevinin muhalefet olması gerekir. Bir gerçekliğe bağlı kalınması, gerçekliğin gösterilmesi gerektiğini söylüyorum. İkincisi edebiyatın işinin salt estetik işlevden ibaret olmadığını, bir de toplumsal ahlak yönü olduğunu söylüyorum. Ben ancak bunları söyleyebilirim, yoksa şöyle roman olur, böyle roman olur demek yanlıştır. Bizim hiç aklımıza gelmeyen bir yoldan da roman yazılabilir, o roman çok da iyi olabilir." (Cumhuriyet Kitap, 7 Temmuz 1994).

Fethi Naci, Nurullah Ataç'tan sonra Türk Edebiyatında en çok sözü edilen, tartışılan ve tabii önemsenen eleştirmendir. Bu sıfatı kazanmasında kuşkusuz, işini ciddiye alması, çalışkanlığı gibi niteliklerinin yanında açık sözlülüğü, dostluğa arkadaşlığa bakmadan bir eser üzerinde düşüncesini söylemesi etkili olmuştur. "Türkiye'de ne kadar futbol varsa o kadar roman var" cümlesinin önüne arkasına bakılmadan ne kadar çok tartışıldığını hatırlayın. Yine bir zamanlar yere göğe koyulamayan 40 Kuşağı şairleri hakkında "40 Kuşağı Şairleri gölgede kalmışlardır, çünkü yeteneksiz şairlerdi (…) Siyasal ve toplumsal bir savaşa katılmakla, bu savaş uğruna hapislere girmekle, sürgünlere gitmekle övünmek, hiçbir devrimciye yakışmayacak çirkin bir davranıştır" diyebiliyordu. Böyle çok örnek vardır.

Esas tartışma yaratan, Fethi Naci'nin bir romanını beğendiği bir yazarın diğer romanına kötü diyebilmesi. Bu yazarları da, okurları da şaşırtan bir tavırdır. Fethi Naci için bir yazarın yazarlık serüveni yoktur, o tek tek eserlere bakar. Bir kitabındaki başarısını diğerinde sürdüremeyen yazarı acımadan eleştirir, hatta silip atar. Bu konuda Semih Gümüş'e şöyle diyor; "Benim için 'yazar' değil, 'eser' vardır. Bir yazar, bir eserini beğendiğim zaman bütün eserlerini de beğeneceğimi sanıyor. Keşke öyle olsa! O zaman kimse bana darılmaz. Ama bunun böyle olması için, o yazarın beğendiğim eserinden sonra yayımladığı eserlerin de en azından beğendiğim eser düzeyinde olması gerekir; o düzeyin altında ise niçin beğeneyim o eseri." Üstelik bu konuda öylesine radikal ki, kötü yazdığını düşündüğü bir yazar eğer bu düzeyde bir eser daha verirse onu tamamen gözden çıkartıyor, bir daha okumuyor.

Yanılmaktan, yanıldığını söylemekten korkmaz. Ona göre fikirler değişebilir. İlk okuduğunda çok önemsediği sonradan vazgeçtiği yazarlar arasında bir çok önemli yazarımız var. Bunların da isimlerini açıkça veriyor; Vedat Türkali, Mehmet Eroğlu, Selim İleri, Erhan Bener, Ayla Kutlu… İlk okumada beğendiği yeniden okuyunca beğenmediği romanları da söylüyor. Örneğin Yakup Kadri'nin Ankara'sı böyle bir roman onun için.

Fethi Naci'nin eleştiri anlayışının bir yanında "toplumcu"luk varsa, diğer yanında da "sanat" var. Yazarın siyasi ya da toplumsal niyetine değil de eserin içeriğine, bu içeriğin edebi ve toplumsal açıdan neler verdiğine bakıyor. Yazar çağının tanığı olabilmiş midir? Toplumsal gerçekliği metne nasıl taşınmıştır? Gerçekliği edebi bir esere dönüştürebilmiş midir?

"Romanın kurgu ve yapı olduğunu" sık sık vurguluyor Fethi Naci. Lukacs gibi "Romanın kendi gerçekliği"ni önemsiyor. Roman kişisinin tipikliğine bakıyor. "Roman bireydir" diyor ve roman içinde bireyin nasıl varolduğunu araştırıyor. Eleştirdiği eserde "kişilerin roman sanatının gereklerine uygun biçimde yaşayıp yaşamadığına" bakıyor. Roman kahramanlarının "ete kemiğe bürün"mesi onun için çok önemli. Kahramanlar yazarların kendi görüşlerini aktardıkları, ekonomik ve toplumsal sorunları açıklamak için araç olarak kullandıkları "borazanlar" olmamalı. Yazarın bireyi çıkış noktası olarak alması, bireyden toplumsal olana ulaşması gerektiğini söylüyor. Bütünlüğe, tutarlılığa, inandırıcılığa çok önem veriyor. Yıldız Ecevit'in belirttiği gibi "Bu gerçekliğin nasıl kurulduğunun izini sürü"yor. Romanlarını gereksiz ayrıntılarla dolduran romancıları da, 'ayrıntının işlevselliğini' görmeyen yazarı da eleştiriyor. Ayrıntılarda yapılan hataları özellikle belirtiyor. Romanların kendi içinde tutarlılığına önem veriyor. Örneğin roman kahramanının bir yerde yaşı 40 daha sonra 35'se onun için üzerinde durulacak, eleştirilecek önemli bir hatadır. Dil kullanımına da çok dikkat ediyor ve eleştirilerinde ağırlıkla Türkçenin iyi kullanılıp kullanılmadığına yer veriyor. Zaman zaman bir düzeltmen titizliği ile değerlendiriyor romanları. Türkçeye saygı istiyor. Ve en önemlisi her sanat eseri gibi romanların da yeni okumalara açık olmasını istiyor.

Eleştirinin ömrü bir gazetenin, bir derginin ömrüyle sınırlıdır çoğu zaman. Bir kaç gün konuşulur, tartışılır, çok çok üzerine yazılan yazılarla bir süre daha etkisi sürer ama sonra unutulur gider. Kalıcı değildir. O nedenle eleştirilerden çok eleştirmenleri hatırlarız. Fethi Naci 60'lı yıllardan başlayarak eleştirmen tavrını net olarak koymuş yazarlardan biri, hatta birincisidir. Artık yazmasa da sık sık onu anıyor, bugün yazılan romanları konuşurken Fethi Naci gibi eleştirmenlerin olmadığından yakınıyorsak bu onun nitelikli eleştirmenliğindendir. Onun gibi "Sözünü sakınmayan, iyiyse iyi; kötüyse kötü diyen bir eleştirmen"e her zaman ihtiyaç var.

Fethi Naci'nin eleştirmenliği "Türkiye'de Roman ve Toplumsal Değişme", "Yüzyılın 100 Romanı", Sait Faik, Reşat Nuri, Yaşar Kemal üzerine yazdığı kitaplarla kalıcılaştı. Fethi Naci, Türk romanının evrimini hemen hiçbir romanı es geçmeden başlangıcından bugüne dek yakından takip etti, yazıya geçirdi. 20. Yüzyıl Türk romanını anlamak için kitapları temel başvuru kaynaklarıdır. Tüm edebiyatseverlerin bu kitapları edinmelerini öneriyorum. Fethi Naci'ye de sağlıklı ve uzun bir ömür diliyorum.

Etiketler:


 

SAFRAN SARI

"Safran Sarı'ya başlarken çağının tanığı olmayı önemseyen bir yazarın yaşadığı yıllara ilişkin izlenim ve duygularının birçok bakımdan ciddi bir bütünlük oluşturduğunu gördüm" diye yazıyor İnci Aral. Bu yazı Safran Sarı'nın (Merkez Kitaplar) girişinde. İlk sayfada. "Çağının tanığı olmayı önemseyen" bir yazar olduğu bilgisiyle koşullandırıyor bizi İnci Aral. Bu romanı bu bilgiyle okuyun diyor. Arka kapakta da Safran Sarı'nın "Geleceksizlik üzerine kurduğu" bildiriliyor. "2000'li yılların başında, yaşanmakta olan toplumsal, ekonomik ve kültürel çalkantılardan etkilenen insarlar(ın), savruluşlarını ve belirsizleşmiş geleceğini sorguluyor"muş. "Safran Sarı; para, güç ve başarı peşinde koşarken kimliklerinden, aşktan ve umutlarından uzaklaşan, sayıları gitgide artan otuzlu yaşlarında bir kesimin önce sevgiyi, sonra geleceğe olan inancını, en sonunda ruhunu kaybedişinin serüveni…" Girişteki ve arka kapaktaki tüm bu cümleler "tezli" bir roman okuyacağımız bilgisini veriyor. Biz de, ister istemez çizilen bu doğrultuda okuyoruz kitabı. Bakalım İnci Aral, "geleceksizlik" tezini nasıl anlatmış diye dikkat kesiliyoruz.

Safran Sarı, İnci Aral'ın Yeni Yalan Zamanlar üçlemesinin son kitabı. 1994'de yayınlanan Yeni Yalan Zamanlar ve 2003'te yayınlanan Mor'u tamamlayan bir roman. Safran Sarı'nın üç kahramanı var; "Genç yaşta yükselmiş bir yatırım uzmanı, eski eser kaçakçısı bir kadın ve üniversite mezunu bir telekız". Romanın arka kapak yazısı bu üç kişinin yollarının kesişeceğini de bildiriyor.

Genç yaşta yükselmiş yatırım uzmanı Volkan'la eski eser kaçakçısı Melike Eda'nın yolları daha romanın başında kesişiyor. Birbirine tıpa tıp benzeyen valizlerini karıştırıyorlar. Volkan, Melike'nin valizini alıyor. Sonra da valizleri değiştirmek amacıyla buluşuyorlar. Birisi otuzlarının sonunda, yakışıklı ve varlıklı bir adam, diğeri yine otuzlarında kendine ait bir işi olan genç ve güzel bir kadın. Yalnızlar, yeni ilişkilere açıklar. İkisi de gençliklerinin ellerinden kayıp gittiğinin farkında. Evlenmek, çocuk sahibi olmak düşüncesi kafalarına yer etmiş. Artık karşı cinse o düşünceyle de bakıyorlar. Ama esas olarak cinsel açlıklarını doyurmak istiyorlar. İnci Aral, bize kahramanlarını tanıtırken "bol para, her türlü zevk, renkli hayatlar, kirlenen çürüyen değerler, tatminsizlik, sömürü düzeni ve yozlaşan cinsellikten" oluşan dünyalarını da betimliyor. İkisi de paraya ve güce kolayca ulaşmış. Özellikle Volkan bu durumunu hazmetme zorluğu çekiyor. Bulunduğu konumdan rahatsız. Çünkü duygusal bir yanı var. Okuyor, düşünüyor. Onun öğretmen bir annenin yalnız büyümüş oğlu olduğunu öğreniyoruz. Dışarıdan bakınca tüm gençlerin idealize edebilecekleri bir tip. Çalışkan bir öğrenci olmuş, iyi okullarda okumuş, iyi bir işe girmiş, çok çalışmış, başarılı olmuş, basamakları hızla tırmanmış. Boğaz manzaralı bir evi, özel şoförlü arabası var. Çok kazanıyor, çok harcayabiliyor. Melike önemli bir eski eser kaçakçısı olan dayısının kuryeliğinin yanında takı tasarımı yapıyor, kendi dükkanı var.

Üçüncü kahraman "üniversite mezunu telekız" ise oldukça sıradışı bir kişilik. Eylem, eski adıyla Mutena, bir yaşam savaşı veriyor. "İnsanın kendi geleceğini hazırlayıp kurabileceğine inanmış." Okuyup başarılı olmak için ailesini terk etmiş, başörtüsünü çıkartıp atmış. Güzel, akıllı ve henüz 23 yaşında. Edebiyatla ilgileniyor, şiirler, denemeler yazıyor. Genç insanların nasıl umutsuz ve geleceksiz olduklarının farkında. Ama hayat ona Volkan'a verdiği şansı vermiyor. O da ayakta kalmak için güzelliğini, dişiliğini kullanıyor. İlk patronu Seyit'in cinsel ilgisini karşılıksız bırakmıyor ve bu sayede başını sokacağı bir evi, maddi desteği oluyor, onun yardımıyla iyi bir şirkette iş buluyor. Ankara'dan İstanbul'a taşındıktan sonra işinden atılınca da pek fazla direnmiyor. "Her şey olması gerektiği gibi oluyor." Gördüğü bir ilana başvurup telekız oluyor. Eylem'in “iş hayatı”ndaki değişim, bu kadar kolay boyun eğmesi, yazarın düşüncelerini aktardığı kahramanla uyuşmuyor. O düşünce yapısındaki birinin böylesine kolay ve çabuk telekız olabilmesinin daha ayrıntılı gerekçelendirilmesi gerekirdi. Eylem'in yaşadığı paradoksu kavrayamıyoruz.

Volkan, Eylem'le internette bir blogda yayınladığı "Gelecek" başlıklı, Sarı Benek imzalı yazısı ile tanışıyor. Onun geleceksizlik konuşundaki düşüncelerinden etkileniyor. Onun gibi yürekli olması gerektiğini düşünüyor ve "Yağlı bir yağdanlık olmak yerine yarından tezi yok özgür kalabilir"im diyor. İşinden ayrılmayı düşünmeye başlıyor. Çünkü, "hayattan isteyebileceği hiçbir şey kalmadığına", "belirsiz bir geleceğe doğru aceleye koşmakta olduğuna", "başkalarının izin verdiği gibi yaşamayı kabullendiğine" inanıyor. "Uğruna çaba sarf edebileceği bir düşü kalmadığını" fark ediyor.

Volkan'ın durumunun farkına varmasını sınıf atlamayı içine sindirememiş olmasına bağlayabiliriz. Ama romanın tezini tam anlamıyla simgeleyen bir tip olduğunu söyleyemeyiz. Çünkü paraya ve güce ulaştığı için mi rahatsız, yoksa sınıf atladığı için mi, tartışmalı. O kadar duygusal olmasa kendi şirketini kurmak, patron olmak gibi yeni hedefler seçebilir. Volkan'ın sıkıntısını kavramamamızda iş hayatının ayrıntılarına girilmemesinin de payı var kuşkusuz. Nasıl bir iş ve ilişkiler ağı onu bırakıp gitme noktasına getiriyor, anlayamıyoruz. Çünkü yazar, gazetelerde okuduğumuz bilgilerin ötesine gitmiyor, onların dünyasının ayrıntılarını bize vermiyor.

Volkan'ın patronu Harun, romanın tezini yansıtmaya daha uygun. Para döviz piyasalarında çekirdekten yetişmiş, sokak esnafı gibi de iş adamı gibi de davranmayı bilen, genç yaşta finans sektörünün en önemli figürlerinden biri halini almış, devletle iş yapan yabancı yatırımcılara aracılık eden biri. "Bol para, her türlü zevk, renkli hayatlar, kirlenen çürüyen değerler, tatminsizlik, sömürü düzeni ve yozlaşan cinsellikten" oluşan bir hayatı var. Ama yazar kahraman olarak onu değil Volkan'ı seçmiş. Bu tercih yapılınca da 2000'li yılların toplumsal ekonomik çalkantıları bir dekor halini alıyor, kahramanların varoluş sorunları öne çıkıyor. Harun, Aysevim, Hayali esas kahramanlar olsaydı çürüyen değerleri, yozlaşan ilişkileri daha iyi kavrardık gibime geliyor.

İnci Aral, anlatımı kuvvetli, teknik olarak bir romanın gerektirdiği yapıya saygı gösteren bir yazar. Anlatımında edebi tad var. Olayları ve kahramanlarını ince ince işliyor, romanı olgunlaştırıyor, kaçınılmaz sona doğru geliştiriyor. Yazarlığının 30. Yılında olan bir yazar için bu nitelikleri normal karşılamamız gerekiyor. Ne de olsa Safran Sarı yedinci romanı. O nedenle bazı bölümlerin ve karakterlerin daha özenle işlenmesi gerektiğini düşünüyorum. Örneğin Eylem'in telekız olarak çalıştığı randevuevi pek inandırıcı değil. Sanki meşhur "Gündüz Güzeli" filminin İstanbul'da yeniden yaratılması gibi. Türkiye'de bir telekız o kadar ideal koşullarda çalışabilir mi? Hele, telekızlığı bırakıp bir müşterinin metresi olmaya karar verdiğinde patronları onu öyle kolay bırakırlar mı?

Kahramanların yollarının keşişmesinde de tesadüfler oldukça ağırlıklı. Eylem'in telekız olarak çalıştığı randevu evinin sahibi Melike'nin kuzeni Aysevim. Eylem'in müşterisi olduktan sonra ona vurulup metresi yapmaya karar veren müşteri Volkan'ın patronu Harun…

Volkan'ın hayatını düzene sokmak için sonlara doğru romana katılan Yasemin tiplemesi ise yapıştırma duruyor. Sanki yazar, finale varırken biraz acele etmiş gibi. Yasemin, çok daha önce romana girebilir, karakter olarak daha sahicileşebilirdi. Yazar, Safran Sarı'nın bir üçlemenin son kitabı olduğunu vurgulamak için iki yerde (sayfa 178 ve sayfa 234) önceki romanlara göndermeler yapmış. Bu göndermeler de romanın doğal akışında gelişmediği için yapıştırma kalıyorlar. Olmasalar bir şey fark etmeyecek. Sanıyorum yazar, önceki romanları okumamış olanlar için birer yem atıyor. Meraklansınlar, diğer romanları da okusunlar diye.

Çağımızın üretim ilişkilerinin insanları "geleceksiz" bir hale getirdiği görüşü marksist bir tez. Doğru da… Kapitalizm insani tüm değerleri hızla tüketiyor, insanları sahte amaç ve hedeflere yönlendiriyor. Onun çarklarına takılanlar bir süre kullanılıp sonra atılmaya mahkum. Marksizm bu durum tespitini yapmakla kalmıyor, çözümü de öneriyor, ama İnci Aral, durum tespiti yapmakla yetiniyor. Safran Sarı'nın kahramanları bir şekilde o yapı içinde ayakta kalmayı, parçası olmayı, onunla uyuşmayı başarıyorlar. Sonuç olarak İnci Aral, geleceksizliği anlattım dese de üç kahraman da kendilerince birer gelecek kuruyorlar.

Etiketler: ,


 

BABAMIN BAVULU

Orhan Pamuk Nobel Edebiyat Ödülü söylevinde, babasının bavulundan yola çıkarak edebiyata ve dünyaya bakışını açıklayan önemli bir konuşma yaptı. Bu söylev aynı zamanda usta bir yazarın genç yazarlara büyük bir içtenlikle yazarlığın sırlarını vermesiydi.

“Babamın Bavulu” başlıklı söylevde Pamuk, söze “Ölümünden iki yıl önce babam kendi yazıları, el yazmaları ve defterleriyle dolu küçük bir bavul verdi bana. Her zamanki şakacı, alaycı havasını takınarak, kendisinden sonra, yani ölümünden sonra onları okumamı istediğini söyleyiverdi” diye başladı. İlk bakışta hoş bir Pamuk anlatısı dinliyorduk.

Babası, gizli kalmış bir yazardır. Bavulun içindeki defterlerde, notlarda onun yayınlanmamış eserleri ile birlikte belki bir yazarla ama daha da çok babasının bilmediği hayat öyküsüyle karşılaşacaktır. Babasının sırrına vakıf olmanın heyecanı içindeki Orhan Pamuk, bavulu açıp açmama, içindekileri okuyup okumama konusunda uzun süren ikilemler yaşar. Çünkü bavulun içindeki gizli yükün esrarengiz bir ağırlığı vardır. Bu ağırlık Orhan Pamuk’un yazarlığının anlamını da açıklar; “Bir odaya kapanıp, bir masaya oturup, bir köşeye çekilip kağıtla kalemle kendini ifade eden insanın yaptığı şeyin, yani edebiyatın anlamı demek bu.”

Babasının şairliği, yazarlığı sürdürememesinin sebebi de “edebiyat için, yazı için zorluk çekmek istemesidir,” Orhan Pamuk’a göre. “Hayatı bütün güzellikleriyle seviyordu, onu anlıyordum” diye ekliyor. Altını çizmek gerekirse; Edebiyatı kendini ifade etmek aracı olarak görüyor ve bunun için sabır ve çile çekmek gerektiğini ifade ediyor. Kendine ait bir odada “tek başına kendi içine dönen ve bu sayede kelimelerle bir yeni alem kuran insan gelir gözümün önüne” diyor. “Masaya oturup sabırla kendi içine dönmek”ten sonra gelir insanları, doğayı, toplumu izlemek, hatta bizzat edebiyatın kendisi. Gereci, taşları, kelimeler olan ve inat edip çalışarak onlardan bir eser yaratan bir usta olarak görüyor yazarı. “Benim için yazarlığın sırrı, nereden geleceği hiç belli olmayan ilhamda değil, inat ve sabırdadır” cümlesiyle vermek istediği mesajı özellikle vurguluyor.

“İlham mı, emek mi?” tartışmasında emeğe önceliği veriyor. İlham gelecekse sonra gelecektir. Zaten bu denli emek verdikten sonra da gelmemesi olanaksız gibidir. “Bütün hayatımı verdiğim yazarlık işinde benim için en sarsıcı duygu, beni aşırı mutlu eden kimi cümleleri, hayalleri, sayfaları kendimin değil bir başka gücün bulup bana cömertçe sunduğunu zannetmem olmuştur” demesinin nedeni de bu olmalı. Bu emek yoğun, çileci anlayış bize ister istemez klasik romancıları, 19. yüzyılın büyük yazarlarını, Balzac’ı, Dostoyevski’yi, Zola’yı hatırlatıyor. Orhan Pamuk’un Dostoyevski ile özel bir bağı olduğunu da ona ayırdığı satırlardan anlıyoruz. Kendini biraz ona benzetiyor. İşini ciddiye almak, yazarlığı bir hobi olarak değil de “meslek” olarak görmeyi önemsiyor.

Doğal olarak sadece emek tek başına yeterli değil. Emeğe kültürü de eklemek gerekiyor. Kültür derken, edebiyat dahil tüm sanatlardan, örneğin resimden, müzikten de estetik tad almanın yanında en önemlisi yaptığınız işe sizden daha önce emek vermişlerin ürünlerini bilmekten de söz etmek gerekiyor. “Yazar olmamda paşalardan ve din büyüklerinden çok evde dünya yazarlarından söz eden bir babamın olmasının payını elbette hiç aklımdan çıkarmazdım. Belki de babamın defterlerini bunu düşünerek, büyük kütüphanesine ne kadar çok şey borçlu olduğumu hatırlayarak okumalıydım” diyor. Geleneğin öneminin altını özenle çiziyor. Gelenekle, milli duyguların karıştırılmamasını istediği için olsa gerek “edebiyat hiçbir zaman yalnızca milli bir konu değildir” diye eklemeyi ihmal etmiyor. Milli kalan yerli kalır, dünyaya ulaşmaz.

“Yerel, milli bir dünya ile Batı dünyasının karışımıdır benim dünyam,” cümlesini bu noktada ayrı bir önemle okumalıyız. Orhan Pamuk kendinden yola çıkarak burada evrensel yazarın tanımlamasını yapıyor. Gerçekten de tüm büyük ve kalıcı yazarlar yerelden evrensele uzanan bir anlayıştadır.

Yerellik ister istemez “taşra”yı akla getiriyor. Çünkü her şeyin olduğu gibi edebiyatın da bir merkezi vardır ve bu merkez ne yazık ki İstanbul değildir. Orhan Pamuk daha yazarlığının başında bunu fark etmekle kalmaz, aşmanın yollarını da arar. “Taşralılık endişesi”, aynı zamanda onun yazarlığını oluşturan olgulardan biridir. Taşralı sayılmak istemez. Yazarın taşralı olması demek merkezin dışında kendi içine kapalı kalması demektir. Evrenselleşmeden, yani merkeze ulaşmadan tam anlamıyla yazar olmak olanaksızdır. Edebiyatın merkezi olarak gördüğü Batı’yla bağlantı kurmanın, onu yaşamanın yolu olarak da kitapları görür.

Sabır, çile, kültür, taşrayı aşmak… Bunlar önemli temel taşları olsa da sanıyorum, toplumun genel kurallarına aykırı olmak, rahatsız olmak ve dolayısıyla huzursuzluk da bir kişinin yazar olmasında önemli olgular. Uyumlu ya da duyarsız kişilerden şimdiye dek gerçek anlamda yazar çıkmamış. Farkında olmak için, dışarıdan bakmak gerekiyor. Kendisini toplumdan uzak tutmaya çalışmasının, bunun için odaya kapatmasının nedeni de bu olmalı. Topluma bakarken etki altında kalmak istemiyor, dışarıdan bakmayı tercih etmesinin nedeni bu.

Orhan Pamuk, yazar olmanın temel değerlerine bir de “hakikilik”i ekliyor. Eserinizin okuyucuda gerçeklik duygusu yaratmasının önemini… Bu bilgiye kolayca erişilmiyor kuşkusuz, Orhan Pamuk da kapanıp kaldığı odada yıllarca emek vermiş hakiki olmak için, yazdıklarım hakiki olmayacak diye endişelenmiş. “Ama taşrada olma duygusunu ve hakikilik endişesini ancak onlar hakkında romanlar, kitaplar yazarak (mesela taşralılık için Kar, İstanbul; hakikilik endişesi için Benim Adım Kırmızı ya da Kara Kitap) bütünüyle tanıyabilmiştim” diyor.

“Herkesin bildiği ama bildiğini bilmediği şeylerden söz etmektir yazarlık” cümlesinin de altını çizmemiz gerekiyor. Bu cümle ile biraz önce söylediklerini, “Benim için yazar olmak demek, içimizde taşıdığımız, en fazla taşıdığımızı biraz bildiğimiz gizli yaralarımızın üzerinde durmak, onları sabırla keşfetmek, tanımak, iyice ortaya çıkarmak ve bu yaraları ve acıları yazımızın ve kimliğimizin bilinçle sahiplendiğimiz bir parçası haline getirmektir” cümlesini bağlarsak Orhan Pamuk’un yazarlıktan ne anladığı daha da iyi ortaya çıkıyor. Varolanı kimsenin görmediği bir biçimde görerek ve göstererek eserlerini oluşturuyor. Hayattan çok kitaplarla bağ kurmak, kitapların üzerinden hayatı tanımak tavrı ile birleştirince modernizm sonrası, açıkça söylemek gerekirse postmodern bir tavır bu. Klasik roman geleneğinden kopmadan ama onu kendi içinde yenileştirip, geliştirerek romanlar yazmak…

Yazarın nasıl yazdığı kadar nerede durduğu da önemli kuşkusuz. Orhan Pamuk, kendisi için Doğu ile Batı’nın buluştuğu noktayı seçiyor, hem doğulu, hem batılıdır o; “Kendimi kolaylıkla özdeşleştirebildiğim (identify) Batı-dışı dünyada büyük kalabalıkların, toplulukların ve milletlerin aşağılanma endişeleri ve alınganlıkları yüzünden zaman zaman aptallığa varan korkulara kapıldıklarına tanık oluyoruz. Kendimi aynı kolaylıkla özdeşleştirebildiğim Batı dünyasında da Rönesansı, Aydınlanmayı, Modernliği keşfetmiş olmanın ve zenginliğin aşırı gururuyla milletlerin, devletlerin zaman zaman benzer bir aptallığa yaklaşan bir kendini beğenmişliğe kapıldıklarını da biliyorum” diyor.

“Yalnızca kendi vicdanının sesini dinleyerek başkalarının sözleriyle tartışan ve kitaplarla konuşa konuşa kendi düşüncelerini ve alemini oluşturan özgür, bağımsız yazar” olmaktır Orhan Pamuk’un hedefi. Bugün o hedefe ulaşmış görünüyor. Orhan Pamuk gerçek anlamda bir dünya yazarıdır. Nobel’i kazanmasaydı da bu böyleydi. Nobel ödülü onun değerinin, dünya yazarı olması niteliğinin vurgulanmasıdır. İstanbul’dan yola çıkarak anlattığı romanlarında insanoğlunun ortak sorunlarını, dertlerini, acılarını, umutlarını, umutsuzluklarını yansıtıyor. Yerelden evrensele ulaşıyor.

Orhan Pamuk’un özellikle genç yazarlara sırların verdiği bu söylev, doğu, batı, taşralılık, evrensellik gibi bir kavramı yaklaşımlarıyla hem edebi hem de siyasiydi. Siyasetten sadece günlük politikayı anlayanlar doğal olarak bu söylevde aradıklarını bulamadılar, yakındılar. Oysa onlar için de hem de güncel politikaya doğrudan göndermeler vardı. “Kitap yakmalar, yazarları aşağılamalar milletler için karanlık ve akılsız zamanların habercisidir”, “ister resim yapmak olsun, ister edebiyat olsun, sanatçısına fazla ilgi göstermeyen ve umut da vermeyen bir ülkede yaşadığımı fazlasıyla bilmemdi,” gibi cümlelerini herhalde Orhan Pamuk’un babasının bavulundan neler çıkacağının merakı ile atladılar, görmediler.

Orhan Pamuk, söyleviyle önemli kavramları tartışmaya açtı. Bakalım, yazarlar onun bu savlarını gereğince ele alıp, değerlendirebilecek, tartışacak mı?

Etiketler: ,


 

VASİYET

Selim Yalçıner'in Vasiyet'i (Artemis) çoksatan türünde yazılmış bir Türk romanı. Yalçıner, Lara Berkes adında bir kahraman yaratmış. "Lara Berkes, annesi Avusturyalı, babası Türk olan, Viyana Üniversitesi Felsefe Bölümü'nde okuyan bir genç kızdır. Viyanalı bir avukatlık bürosundan aldığı mektubun ardından İsviçre'nin Zürih kentine gider ve orada, iki yıl önce ölen babasının kendine oldukça büyük miktarda para bıraktığını öğrenir. Babası, paranın yanında bir mektup, bir de isim listesi bırakmıştır kızına.."Bir banka fonunda değerlendirilen 35 milyon Euro ile bir tür vakıf kurulacak listede adları verilen çeşitli milliyetlerdeki "ülkeleri ve kurumları için çalışmış" kişilerin çocukları için kullanacaktır. Bu hayır işini yaparken halası ve babasının en yakın arkadaşı Jack ona yardımcı olacaktır. Lara, Amerika'ya gidip Jack'a danışmaya karar verir. Bu görüşme babasının bilmediği yönlerini aydınlatmasına da yardım edecektir.

Lara, listedekilerin hemen hepsinin öldürülmüş olduğunu öğrenince, ağır gripten öldüğünü sandığı babasının da öldürülmüş olabileceğini düşünür. Şimdi ortada bir cinayet, onun ardında haberalma kuruluşları ve belki de uluslararası bir sır, hatta bir komplo vardır. Lara, babasını kimlerin niçin öldürdüğünü araştırmaya karar verir. İşin ucu İstanbul'a kadar varır.

Vasiyet, 616 sayfalık bir roman, "Lara Üçlemesi"nin ilk kitabı. Diğer ciltler de böyle kalınsa 1800 sayfalık bir eser. Kitabı okurken ister istemez Stephen King'in Yazma Sanatı'ndaki önerilerini hatırlıyorum. Yalçıner'in akıcı bir anlatımı var. Okumayı başladığınızda romana kapılıyorsunuz. Yazar, işleyeceği konu üzerinde iyi çalışmış, araştırma yapmış. Felsefe, kuantum fiziği, siyaset, sosyolojiden ilginç bilgiler var ve bunları bildirmekle kalmıyor, tartışıyor da. Kahramanın bir karakter olarak varolmasında da, böyle bir vasiyetin ardında neler gizleneceğini anlamamızda da inandırıcı. Tek sorun hızda. Lara'nın Jack'la buluşması için 167 sayfa geçmesi gerekiyor. Yani hikayenin açılması yavaş. Yavaş açılıyor ama hızlı ilerliyor. Bir denge sorunu doğuyor. Lara, babasının katilini bulurken, Türkiye ve Dünya'da yaşanan güç ilişkileri hakkında da fikir sahibi oluyor. Devletin derinliklerinde yaşanan çatışmalara şahit oluyor. "Hiçbir şey göründüğü gibi değil" bilgisine ulaşıyor.

Etiketler: ,


 

YAZMA SANATI

Stephen King, günümüzün en tanınmış ve en çok okunan bestseller (çoksatar) yazarlarından. Korku, gerilim türünde yazdığı kitaplarla tanınıyor. Bir çok eseri filme çekildi. Çok sayıda kitap yazmış ve bu kitaplarla büyük başarıya ulaşmış biri olarak kitap yazmak konusunda söyleyecek bir şeyleri olması gerektiğini düşünmüş ve Yazma Sanatı'nı (Altın Kitaplar) kaleme almış.

Yazma Sanatı'ndan yazmaya yeni başlayanlar kadar halen kitapları yayınlanan yazarlarımızın da çok şey öğreneceğine inanıyorum. Çünkü Stephen King başarısının sırlarını veriyor. Kendi yazarlık serüvenini, hayat hikayesini anlatarak işe başlıyor. Zor bir hayatı olmuş King'in. İki yaşındayken babası onları bırakıp gitmiş. İki çocukla baş başa kalan anneleri sıkı bir yaşam mücadelesi vermiş. Çok yoksul, çok zor günler geçirmişler. İlkokuldayken, altı yaşında hikayeler yazmaya başlamış. 13 yaşındayken dergilere hikayelerini yollamış. İlk hikayesi de bir korku fantezi dergisinde yayınlanmış. Ama dergilerden aldığı red cevapları yayınlananlardan çok çok daha fazlaymış. Yılmamış. Red mektupları ona şevk vermiş. Daha çok yazmış, yazdıkları üzerinde daha çok düşünmüş. Her hikayenin en az iki kez yazılması gerektiğini öğrenmiş. İlkinde hızla, belki çala kalem ama ikisinde mutlaka düzelterek ve azaltarak. Bu bilgi yazarlık anlayışını değiştirmekle kalmamış, hikayeleri dergilerde daha çok yayınlanma şansını bulmuş. Fabrikada, çamaşırhanede çalışmış, evlenmiş, çocuk sahibi olmuş, hayat dertleri sarmış ama okumaya da yazmaya da hiç ara vermemiş. 1974'de ilk romanı Göz yayınlanana kadar zor zamanlar sürmüş. Romanın yayınlanması ise hayatında dönüm noktası olmuş. Yazarak hayatını kazanacağına inanmış.

"Yazma işlemine sinirli, heyecanlı, umutsuz ve hatta çaresiz bir şekilde… aklınızda ve yüreğinizde kağıda asla tam olarak aktaramayacağınız bir duyguyla yaklaşabilirsiniz. Yazmaya, yumruklarınız sıkılı, gözleriniz kısılmış, popoları tekmelemeye ve isimleri alaşağı etmeye hazır olarak başlayabilirsiniz. Bir kızla evlenmek istediğiniz için ya da dünyayı değiştirmek istediğiniz için yazmak istemiş olabilirsiniz. Yeter ki hafife alarak başlamayın. Tekrar edeyim: boş kağıdın başına hafife alarak oturmamalısınız." Yazmak ciddi bir iştir diyor Stephen King, ciddiye almayacaksanız bu kitabı okumayın ve başka bir işle uğraşın, diyor.

Yazmak bir sanatsa aynı zamanda zanaattır. Her sanatkarın da iş için kullandığı gereci taşıdığı bir alet kutusu bulunur. Stephen King'e göre yazarın alet kutusunun en çok kullanılan aletlerin bulunduğu bölümünde "kelime dağarcığı"nın bulunması gerekiyor. Yine bu bölümde "gramer" (dil bilgisi) de bulunmalı. İkinci rafta ise biçim ve üslup var. King, düzyazının temel biriminin cümle değil, paragraf olduğunu düşünüyor. "Tutarlılık paragrafla başlar ve kelimelerin sadece kelime dizisi olmanın dışına çıkma şansı doğar. Eğer bir dirilme, canlanma anı gelecekse bu ancak paragraf düzeyinde gelir" diyor ve ekliyor "iyi yazacaksanız paragrafı iyi kullanmayı öğrenmeniz gerekir. Bu da çok pratik yapmak demektir; vuruşları böyle kavrarsınız."

Alet kutusuna da, yazmayı sağlayacak ilhama da sahip olmanın tek yolu var, Stephen King bunu ilk kural olarak koyuyor; "Bir yazar olmak istiyorsanız, her şeyden önce yapmanız gereken iki şey var; çok okuyun ve çok yazın. Bildiğim bu iki şeyden kaçınmanın, kestirmeden gitmenin imkanı yok."

"Çok geniş bir yelpazede kitap okumanız ve bir yandan da sürekli olarak kendi yazılarınızı rafine etmeniz (yeniden tanımlamanız) gerekir. Çok az okuyan kişilerin (ya da bazı durumlarda hiç okumayanların) yazı yazabileceklerini ve insanların yazdıklarından hoşlanacaklarını ummalarına inanamıyorum. (…) Eğer okumaya vaktiniz yoksa, yazmaya da vaktiniz (ya da gereçleriniz) yoktur. Bu kadar basit."

Çok yazmak, her gün düzenli olarak yazmak demek ona göre. Bir odaya girmeniz ve kapıyı kapatıp, masa başına oturup yazma kararlılığında olmanız gerekiyor. Hoşunuza giden konuda, bildiğiniz şeyler hakkında yazmanızı öneriyor. İyi kurgunun temelinde konu kadar iyi betimleme yapmanın, gerçekçi diyaloglar yazmanın, gerçek, inandırıcı karakterler yaratmanın gerekliliğine dikkati çekiyor. Bunlarda başırılı olmak için de gerçekçi olmak ilk koşul. Gerçekçi olmak için de araştırmak, öğrenmek gerekli. Ama ne yazarsanız yazın ilk haliyle bırakmayın, bir süre dinlendirdikten sonra mutlaka tekrar okuyun, düzeltin ve en az yüzde on oranında kısaltın diyor. Tabii, sizin görmediğiniz hataları görecek tanıdıklara, dikkatli okurlara da birer kopya verip okutturmak da iyi bir yöntem. En önemli prensiplerden biri de yazarlık işini para için yapmamak!

Etiketler: ,


 

ÇİĞDEM KÜLAHI

"Orada oturmuş her şeyi tersine çevirebilir miyim diye düşünüyordum. Bu mümkün müydü? Altımda çırpınan suya baktım. Dipteki midyelere, sağa sola kıvrılan yosunların arasında gizlenen küçük balıklara baktım. Çok çaresizdim aslında. Yine de ayıpladım kendimi. İzmir çok büyük geldi bana. Sokaklarında kaybolurum diye düşündüm. Dizlerim yandı. Eğilip denize dokunayım dedim. Durdum. Bu şehir parmaklarının ucunda sigara tutan bu sarı duman izi çok korkuttu beni."

Orhan Duru'nun Kazı'sını okurken geçenlerde bitirdiğim Çiğdem Külahı'nı (Kanat) hatırladım. Çiğdem Külahı'nın yazarı Ahmet Büke. Dergilerde hikayeleri yayınlanmış. 2004'de de ilk hikaye kitabı İzmir Postası'nın Adamları (Kanat) yayınlanmış. Ama ben ilk kez bu kitapla, Çiğdem Külahı ile tanımış oldum kendisini. Ahmet Büke, İzmirli bir yazar. İzmir'den hikayeler anlatıyor.

İki üç sayfalık kısa hikayeler bunlar. Sanki birer an parçası. Anı gibi. Çocukluk ve gençlik çağlarından. Bir girizgah yapmadan başlıyor hikaye anlatmaya Ahmet Büke. Sözün başı yok. Klasik hikaye tanımındaki giriş, gelişme, sonuca yüz vermiyor. Daha çok gelişme bölümünde kalıyor.

Kitabın arka kapağında Ahmet Büke'nin hikayeleri için "sert ses tonuyla dikkat çekmişti" deniliyor. Aksine bana sesi usul, hatta sakin geldi. Bir sertlik varsa olabildiğince yansıtmaya çalıştığı hayattan geliyordur. Kenarda, kıyıda kalmış, itilmiş insanların, bizlerin, sıradan, önemsiz sayılabilecek hikayelerindeki sertlik bu. Şiddet kabuğun altında, derinde bir yerde gizli. Görerek, bakarak, okuyarak kolayca kavranamayacak bir durum. Ahmet Büke'nin yarattığı o zaman parçasını imgeleminizde geliştirdiğinizde böyle bir sertliğe varmanız söz konusu olabilir.

Gerçekçi bir anlatımı var Ahmet Büke'nin. Hayata bu gerçekçilikle baktığında her şeyin biraz acımtrak olması kaçınılmaz. Birinci tekil kişi ağzından anlatıyor. O da Orhan Duru gibi kısa cümleleri tercih ediyor. Yalın bir anlatımı var. Rahat okunuyor.

Etiketler: ,


 

Orhan Duru'dan KAZI

"Trende giderken telgrafı düşünüyordum. 'Teyzen ağır hasta, acele gel." Bu telgraflar hep böyle yazılır. Ağır hastaymış. Aklıma başka şeyler geliyordu. Kendimi hazırlamam gerekiyordu. Bir süre sonra teyzemin ölmüş olması gerektiğine inandım düşüne düşüne. 'Teyzen öldü, gel" yazacak, değillerdi ya." Orhan Duru'nun son hikaye kitabı Kazı'nın (Dünya) kahramanı çocukluğunda kendisine bakmış olan teyzesine son görevini yapmaya gidiyor. Bu yolculuk ve evde geçirdiği zaman onun geçmişi kazısı oluyor aynı zamanda.

Teyze telgrafta yazıldığı gibi ağır hastadır. Komadadır. Bilincini kaybetmiş durumda günlerdir yatmaktadır. Hastanın başında beklerken çevresinde gördüğü şeyler kahramana çocukluk günlerinden küçük küçük anı parçalarını hatırlatır. Aslında bunlar birer küçük hikayedir. Tek başlarına da okunabilirler. Çocukluk yıllarından olgunluk dönemine kadar geçen sürede yaşadıklarından küçük an parçaları… Yoksullukla, yoksunlukla geçen bir çocukluktur bu. Savaş yılları bu yoksulluğu daha da artırır. Uyuz, zatülcenp, sıtma nöbetleri, ekmek karneleri… Hepsi çocuk gözünden ama biraz mesafeli bir bakışla anlatılıyor. Abartma, arabesk yok, acılar hayatın doğallığıyla karşılanıyor. Zaten çevrede de imrenilecek başka hayatlar yok. Hemen herkes aynı durumda. Araya giren yıllar da çok şeyi değiştirmiyor. Eniştenin ölümü, teyzenin hastalığı, ilaç karaborsası, kahramanın uzak bir şehirde tifo tehlikesiyle yaşaması… Albert Camus'ün Yabancı'sındaki anlatımı hatırlatıyor. Kendi hayatına yabancı bir gözle, dıyarıdan ve nesnellikle bakıyor.

Bu küçük hikayelerde kronolojik bir sıra gözetilmiyor. Daha çok kahramanın gözüne çarpan eşyanın yarattığı çağrışımlar getiriyor hikayeleri. Ama bu hikayeleri bütün olarak değerlendirdiğinizde bir hayat öyküsü ortaya çıkıyor. Hikaye kahramanının çocukluktan teyzesini ziyarete geldiği güne dek geçen hayatını kafanızda canlandırabiliyorsunuz. Zaman akışındaki bu gel gitler hastayı beklerken yaşananlarda da görülüyor. Kahramanın telgrafı alıp yola çıkması, teyzesini yatakta görüşü, iğnecinin çağrılması, kimsenin tanımadığı bir kadının hasta ziyaretine gelmesi gibi bazı olaylar bir kaç kez tekrar ediliyor ve her defasında biraz değişikliğe uğruyor.

Orhan Duru, kısa cümlelerle, yalın bir anlatımı tercih etmiş. Bu kısa cümleler biraraya geliyor ve derin bir gözlemi ortaya koyuyor. Kitaba adını veren uzun hikaye Kazı'yı izleyen kısa hikayeler de böyle. Birinci tekil kişi ağzından güncel, sıradan bulduğumuz olaylara ironik bakışlar atıyor yazar. Sanki bizimle, okurla oturmuş sohbet ediyor. O doğallıkla, rahatlıkla anlatıyor. Önceki kitaplarından bildiğimiz, sevdiğimiz satırların arkasına gizlenen mizah bu. Usulca kara mizaha el atıyor. Aslında hikaye ile deneme arasında bir yapı var. Her iki gözle de okuyabilirsiniz bu hikayeleri; hem deneme, hem de hikaye olarak.

Etiketler: ,


 

GÖKDELEN

17 Şubat 2073. İstanbul'dayız. Can Tezcan, ünlü bir avukattır ve o gün aralarında yakın arkadaşı Varol'un da bulunduğu bankacıları savunacaktır. Varol, dürüstlük, yansızlık, tarafsızlık örneğidir ama sırf bir bankaya danışmanlık yaptığı için kanıtsız, tanıksız, saçma gerekçelerle hapsedilmiştir. İktidar özel mahkemeler kurdurabiliyor, yasaları istediği gibi yorumluyor, istediğini hapislerde çürütebiliyordur. Başarılı bir avukat olmasına rağmen Can Tezcan, arkadaşının o duruşmada da salıverilmesini sağlayamaz. Öylesine sinirlenir ki, "Her şeyi özelleştirdiklerine göre, yargıyı da özelleştirseler bari," diye söylenir. Bu cümle Tahsin Yücel'in Gökdelen'inin (Can yay.) anahtar cümlesidir.

Can Tezcan'ın en önemli müşterisi, tüm İstanbulluların “Niyorklu Temel” dediği müteahhit Temel Diker'dir. Temel Diker, İstanbul'u New York görüntüsüne büründürmeyi kendine misyon edinmiştir. Tüm İstanbul'u birbirinin kopyası gökdelenlerle donatmaktadır. Cihangir'deki bahçe içinde küçük bir ev, son projesinde yer alan on altı gökdelenin Manhattan'daki gibi düz sıralar oluşturmasını engelelemektedir. Üstelik, Temel Diker'in New York'taki Özgürlük Anıtı'nın çok daha büyük bir benzerini dikeceği Sarayburnu'nun tam karşısındadır bu ev.

Evin sahibini yerinden etmek için açılan dava bir türlü sona ermediği için proje aksamıştır. Yargı nedense bu kez güçlüden yana işlememektedir. Can Tezcan da, her şeyin üstesinden gelen Temel Diker de düzenin tüm olanaklarını kullanabilecek güçte olmalarına rağmen bu soruna bir çözüm bulamamıştır. Oysa, açıkca anlatılmasa da, romana göre, her türlü yasadışı olanak o günlerde de vardır. Mafya zoruyla ya da rüşvetle sonuç almak olanaklıdır. Bu küçük evden ve inatçı sahibinden kurtulmak için Can Tezcan'ın aklına en uzun ve zor yol olan yargıyı özelleştirerek ele geçirmek gelir. Böylelikle yargı onların istedikleri gibi kararlar verecek, suçsuz yere içeride tutulanlar salıverilecek, çözümsüz gibi görünen sorunlar bir anda çözülecektir.

Can Tezcan, güçlü ve zenginlerin avukatı olmasına rağmen bir yanıyla gençlik günlerinden kalma sosyalistliğinin etkisi altındadır. İş hayatında tam tersi olsa bile düşünsel olarak iyiden doğrudan yana tavır almaya çalışır. Eski arkadaşı, son Marksist Rıza Koç da zaman zaman ziyaretine gelerek bu düşüncelerin ortaya çıkmasına neden olur. Roman boyunca Can Tezcan'ın ikilemlerine şahit oluruz. Bir yandan Temel Diker'in yararı için yargıyı özelleştirmek amacıyla çalışırken diğer yandan Rıza Koç'un görüşlerini yaymak amacıyla yayınladığı kitaplarına maddi destekte bulunur. Cihangir'de kalmış o son bahçeli evin yıkılmasını geciktirmesi de bu iyi yanının örneklerindendir. Romantik devrimci bir tavırdır bu. Bir anlamayıla vicdanını aklama çabası. 70'li yılların Türk filmlerinin başrol oyuncularının tavrı. Çünkü bir yanda ülke gökdelenlerle doldururken diğer yanda insanlar düzenden tüm umutlarını yitirerek doğaya sığınmış en ilkel koşullarda birer yılkı insanı olarak yaşamaktadır. Çözülmesi gereken sorun oradadır ama avukatımız birçok insan gibi bu durumun farkında bile değildir.

Yargının özelleştirilmesi için girişimler başlatılır. İlk adım medyadan güçlü bir destek bulmaktır. En etkili gazete Küre'dir. Küre'nin "en yapay, en saçma sorunları bile güncelleştirip kitleye mal etmekte üstüne yoktu, arada bir konuları saptırarak iktidarlara yardımcı olur, arada bir de saldırıya geçerek kitleyi arkasına alırdı, ama birtakım önemli sorunların üzerinde inatla durarak çözüme kavuşturulmalarında belirleyici bir işlevi yüklendiği de olmaz değildi." Küre'nin ünlü köşe yazarı Cüneyt Ender, Can Tezcan'ın solculuk günlerinden arkadaşıdır. Cüneyt Ender, "Yargının özelleştirilmesi" gibi akıldışı bir şeyi bir kaç yazı ile gündeme oturtmakla kalmaz, tartışılabilir bir olgu haline de getirir. Hatta halkı bunun kendileri için yararlı bir şey olduğuna inandırır. Bu aşamada hükümet devreye girer ve bizzat başbakan gizli bir yerde Can Tezcan'la görüşür. Başbakan Mevlüt Doğan, Dostoyevski'nin Karamazof Kardeşler'inin kahramanı Smerdiakof'a tıpa tıp benzemektedir. Can Tezcan, "'Smediakof düşünmez hiçbir zaman, dünyayı ve insanları gözlemler durur, ama düşünmez,' dedi içinden. 'Fiodor Pavloviç de bu düşüncededir.' O anda başbakanın sarası tutsa da yerde çırpınmaya başlasa hiç şaşmazdı."

Pazarlıklar yapılır. Başbakan, "bize candan bağlı" dediği yargıçların görevde bırakılmasını, Temel Diker'in gökdelenlerinden iki daire ve partisi için 250 milyon dolar ister. Can Tezcan da buna karşılık arkadaşı Varol'un serbest bırakılmasını, yargılandığı davanın sonuçlandırılmasını ve Temel Diker'in kafayı taktığı Cihangir'deki evin yıkılmasının sağlanmasını talep eder. Gizli bir anlaşma imzalanır. Yargı özelleşecek ve başına Can Tezcan gelecektir.

Can Tezcan, yargının özelleşmesi işine nasıl hayata geçirilir diye pek düşünüp taşınmadan dalıvermiştir. Özelleştirilen yargının ihalesini kazanan, Türkiye'nin en büyük patronlarının ortak olduğu ve kendisinin yönetim kurulu başkanı seçildiği Türkiye Temel Hukuk Ortaklığı'nın toplantıları gerçeklerin farkına varması için yeterlidir, ama o bir türlü uyanamaz. Artık davacı bir "müşteri", yargıç ve savcılar birer "tezgahtar"dır. Doğal olarak işin sahipleri büyük patronlar davaların kendi istedikleri gibi sonuçlanmasını arzulamaktadır. Mahkeme sayısı azaltılacak, adalet istemek yani dava açmak pahalı bir hale gelecektir. Şehirlerin en iyi yerlerinde bulunan yüzlerce adliye binası da böylece gökdelen yapımı için kullanılacaktır. Can Tezcan'ın hayal ettiği gibi, hükümet de yargıdan elini çekmemiş aksine bizzat başbakan işin içine girmiştir. Başbakan, Can Tezcan'a aralarındaki gizli sözleşme aleyhine taleplerde bulunduğu telefon konuşmasında; "Can bey, kardeşim, sen hangi ülkede yaşadığını sanıyorsun?" der ve ekler "Başta üniversitelerimiz olmak üzere, Türkiye özel ve özerk kurumlarla dolu, ama, ben bu koltukta oturduğum sürece, hepsi de ağzımdan çıkan her sözü buyruk sayar." Başbakanla büyük patronlar çıkarları için biraraya gelmiş, özelleşmiş adil yargı rüyası bir kabusa dönüşmüştür. Can Tezcan, her şey olup bittikten sonra, açılış töreninde Temel Diker de dahil büyük patronların ve başbakanın amaçlarına ulaşmak için kendini kullandıklarını fark eder. Nedense romantik devrimci damarı tutar ve kendi eliyle kurduğu özelleşmiş yargıyı yine kendi elleriyle yıkmaya, beceremezse bırakıp gitmeye karar verir. Bu arada Temel Diker, hem Cihangir'deki gökdelenleri bitirmiş hem de Sarayburnu'ndaki Özgürlük Anıtı tamamlanmıştır, yakında açılış töreni yapılacaktır.

Başbakana karşı çıkan Can Tezcan, her yerde aranan Rıza Koç'u evinde sakladığı basına yansıyınca görevinden uzaklaşmak zorunda kalır, zaten o da bu işten soğumuştur. Eski işine, avukatlığa dönmek ister ama Temel Diker'den gelen Özgürlük Anıtı'nın açılışının yapılacağı gün ya içeri atılacağı ya da öldürüleceği haberi onu ülkeden kaçmaya zorlar. Bu olaylar gelişirken son marksist Rıza Koç'un "Açıkartırma" adlı, yargının özelleşmesini eleştiren kitabı yayınlanmıştır. Tüm yasaklara, engellere rağmen kitap elden ele dolaşmakta, insanları etkilemektedir. Kendisi içeride olsa da fikirleri kitleleri etkilemiştir. Anıtın açılış günü Can Tezcan, Temel Diker'in jeti ile yurtdışına kaçarken yılkı adamları dört koldan İstanbul'a sel gibi akmaktadır. İnsanın olduğu yerde umut bitmez. "Sanki dünya yeniden kendisi oluyor"dur.

Tahsin Yücel, Gökdelen'de bir kara mizah örneği yaratmış. Çok ayrıntıya girmeden New York'laşan İstanbul görüntüsünde "yargının özelleşmesi" olgusunda odaklanarak bugünü ironik dille anlatmış. Romanın kolay okunmasını sağlamak amacıyla diyaloglarla gelişen bir anlatım seçmiş ve olguları, vurgulamaları bu diyaloglarda bir kaç kez tekrar ederek okurun aklında yer etmesini sağlamaya çalışmış. Karakterlerde, olaylarda derinleşmemiş. Örneğin Can Tezcan'ın o denli başarılı bir avukatken gözönündeki olayları kavrayamamasını anlamlandıramıyoruz. Üçüncü tekil anlatım kullanılmasına rağmen olaylar Can Tezcan'ın bakış açısından geliştiği için eski marksist Rıza Koç da, Temel Diker de karakterleriyle çok netleşmiyorlar. Can Tezcan'ın yardımcısı Sabri Serin'in doğruculuğa doğru evrimleşmesinin nedenini de kavrayamıyoruz. 2073'de İstanbul'un, Türkiye'nin nasıl olacağının ayrıntılarına da pek fazla inilmemiş. Çünkü amaç bir bilimkurgu eseri yazmak ya da anti ütopya oluşturmak değil, roman sanatı aracılığıyla tezlerini aktarmak. Bu nedenle de edebi kaygıların yerini yaşamsal kaygılar almış. Tahsin Yücel, bir aydın, bir yazar olarak Türkiye'nin bugününü ve bu gidişin gelecekte nerelere varabileceğini mizahi dille yansıtmış ve kendi bakış açısından tartışmış. İyi de etmiş.

Etiketler: ,


 

Lüsyen Hanım’ın Hatıraları

"Şair-i Âzam" ya da "Dahi-i Âzam" gibi isimlerle adlandırılmış bir şair Abdülhak Hâmid Tarhan. Türk şiirinde önemli devrimler yapmış, klasik anlayışları kırmış bir şair, tiyatroya felsefi düşünceyi sokmuş bir yazar. Tanzimat, Servet-i Fünun, Edebiyat-ı Cedide, Milli Edebiyat ve Cumhuriyet dönemini yaşamış, Sevilmiş, sayılmış, hürmet edilmiş. Sanıyorum en büyük talihsizliği şiirde ve tiyatroda modern atılımlar yapmış olmasına rağmen dildeki yenileşmeyi kavrayamaması, eserlerine yansıtamamasıdır. Bugün onu sadece bestelendiği için “Makber” şiiriyle biliyoruz ve önemli bir şair olarak bilsek de öneminin nereden kaynaklandığını kavrayamıyoruz.

Abdülhak Hamid’in hareketli bir yaşamı var. Küçücük bir çocukken ağabeyi ile Fransa’ya öğrenim görmeye gitmiş. On dört yaşındayken, Tahran büyükelçiliğine tayin edilen babasıyla birlikte İran’a gitmiş ve orada memuriyet yapmış. Paris, Poti, Golos, Bombay konsolosluklarında görev almış. Eşi Fatma Hanımın hastalanması üzerine, İstanbul’a dönmek için yola çıkıp, Beyrut’ta eşinin vefat etmesi üzerine ünlü Makber şiirini yazmış. Devlet memuru olmasına rağmen muhalefetten de geri kalmamış.. Londra elçiliği başkatipliği sırasında yazdığı Zeynep isimli manzum piyesi yüzünden görevden alınmış. Bir süre boşta gezdikten sonra edebiyatla uğraşmayacağına söz vermesi üzerine, tekrar Londra’daki eski görevine gönderilmiş. Bu gidişinde İngiliz Nelly Hanım ile evlenmiş. 1895 yılından sonra Lahey, Londra, Brüksel büyükelçiliklerinde görev yapmış. 1911’de Nelly’nin ölümünden sonra Brüksel’de tanıştığı Lüsyen (Lucienne) Hanım’la evlenmiş. Balkan savaşları sırasında kabine tarafından görevinden azledilince İstanbul’a dönmüş. Bir süre açıkta kaldıktan sonra ayan üyeliğinde bulunmuş. Mütareke yıllarında Viyana’ya gitmiş. Burada sıkıntılı günler geçirmiş. Cumhuriyetin ilanından sonra İstanbul’a dönmüş. 1928 yılında İstanbul Milletvekili seçilmiş ve ölünceye kadar milletvekili olarak kalmış. Vatana üstün hizmet fonundan maaş bağlanmış. 12 Nisan 1937’de İstanbul’da, Maçka’da belediyenin kendisine tahsis ettiği dairede, 85 yaşında ölmüş.

Tanıştıklarında 60 yaşında olan Abdülhak Hâmid’le 19 yaşındaki Lüsyen Hanım’ın aşkları da her zaman ilgi çekmiş, gündemde olmuş. İlişkilerindeki gelişmeler önemli magazin haberlerinden sayılıp gazete ve dergilerde haber olmuş. Çiftin fotoğrafları poster olarak dergilerin ekinde dağıtılmış. Lüsyen Hanım, 19 yaşında şairle karşılaştığında nişanlı olmasına ve yaş farkına aldırmadan Abdülhak Hâmid’in peşine düşmüş, bir yolunu bulup onunla tanışmış ve aralarında çok sıcak bir ilişki oluşmuş. Öyle ki, Lüsyen Hanım ailesinin tüm direnmesine rağmen nişanlısından ayrılıp Abdülhak Hâmid’le evlenmekle kalmamış, evini, ülkesini terk edip İstanbul’a gitmiş, dinini, milliyetini, adını değiştirmiş.

Sekiz yıllık birliktelikten sonra Lüsyen Hanım bir Avrupa gezisinde İtalyan Kontu Soranzo ile tanışmış, konta aşık olmuş. Kontla evlenmeye karar vermiş ve kontu da yanına alarak İstanbul’a gemiş. Abdülhak Hâmid’in bu evlilik için onayını almış. Düğünleri İstanbul’da yapılmış. Evli çift İtalya’ya gitmişler. Lüsyen Hanım’ın hasretine dayanamayan Abdülhak Hâmid peşlerinden Venedik’e gitmiş, misafirleri olmuş. Ayrı kaldıkları yedi yıl sürekli mektuplaşmışlar. Ve tekrar bir araya gelip Abdülhak Hâmid’in ölümüne kadar birlikte olmuşlar. Lüsyen Hanım, 1966’da ölünce Zincirlikuyu’ya Abdülhak Hâmid’in yakınına defnedilmiş. Bir anlamda ölümden sonra da birlikte olmuşlar.

Lüsyen Hanım’ın hatıraları 1944’de Vakit gazetesinde 60 bölüm halinde tefrika edilmiş. Abdülhak Hâmid hakkında yaptığı araştırmalarını bildiğimiz İhsan Sâfi, bu anıları derleyip kitap haline getirmiş. Hâmid’in bir dizesini de kitaba ad olarak vermiş, “Karlar Altında Nevbahar” (Dergâh yay.).

Abdülhak Hâmid, özel hayatına oldukça çalkantılı olmasına rağmen anılarında pek değinmez. Bir anlamda özelini saklı tutar, eserinin öne çıkmasını ister. Lüsyen Hanım, bu eksiği bir anlamda kapatıyor, Brüksel’de tanışmalarından başlayarak Abdülhak Hâmid’le birlikte yaşadıkları yılları anlatıyor. Hem büyük şairin özel hayatından kesitler veriyor, hem de birlikte oldukları süre içinde eserlerini hangi koşullarda, nasıl yazdığını, onlara nasıl isim verdiği gibi ayrıntılara girerek anlatıyor. Tarih sırası gözetmeye çalışsa da düzenli, tüm ayrıntılara giren bir anlatım yok. Daha çok aradan geçen yıllarda unutulmadan kalan küçük parçaları anlatıyor gibi. Hatta ayrıntılarda kayboluyor ama önemli konuları anlatmıyor da diyebiliriz. Örneğin, Lüsyen Hanım, İtalya’da aşık olmasının ve Abdülhak Hâmid’ten ayrılıp yeniden evlenmesinin üzerinde çok durmuyor. Böyle bir çok konu var yazılmamış. Yine de Abdülhak Hâmid’in özel hayatını anlamak, bu ilginç aşk macerasına birinci ağızdan tanıklık etmek açısından önemli bir belge bu anılar.

İhsan Safi, anıları yayına hazırlarken günümüz Türkçe’sine uyarlama, daha doğru söyleyişle sadeleştirme yoluna gitmemiş. Çünkü ona göre “hatıraların dili ağır değil”miş. Ama ben okur olarak Osmanlıca’ya yakın olmama rağmen dili ağır bulduğumu, bazı yerlerde anlama güçlüğü çektiğimi söylemeliyim. İhsan Safi, bir yandan Lüsyen Hanım’ın Türkçe’sinin bozukluğuna dikkati çekerken böyle bir tercih yapmasını anlamak kolay değil.

Garipsediğim bir şey de kitabın başındaki “Sunuş” başlıklı ve Dergâh Yayınları imzalı yazı. Ben genellikle bu tip yazıları kitaba başlarken değil de ana metni okumayı bitirdikten sonra okurum. Çünkü bu yazılarda yapılan yorumların okumamı etkileyeceğini düşünürüm. Bu kitabı okurken de “Sunuş” yazısını sonraya bırakmıştım, iyi etmişim. “Sunuş” yazısında, Abdülhak Hâmid’in Lüsyen Hanım’ın kimliği ve şahsiyetiyle ilgili verdiği bilgilerin, söylediği övücü, yüceltici sözlerin, yazıların sadece kendisinden kaynaklanmakta olduğu belirtilerek söze giriliyor. Yani kitabını yayınladıkları Lüsyen Tarhan’ın Abdülhak Hâmid’in yazdığı nitelikte olmadığı ima ediliyor. Abdülhak Hâmid’in ölümünden sonra Lüsyen Hanım’ın kendini unutturmaya çalışmasını, “Hâmid’in hatırasına sadık, vefalı eş kisvesinde yap”tığını belirtiliyor. “Ülkesine dönmemesinin de Türkiye’deki kadar eline para geçmeyeceğini bilmesinden kaynaklanması muhtemeldir” diye ekleniyor. Yayınevine göre, Lüsyen Hanım anılarını “gazeteden alacağı para için yazmış olmalıdır.” Sözün özü yayınevine göre Lüsyen hanım “kötü” bir insandır.

“Sunuş”u yazanın bu bilgilere nereden ulaştığını, yayıncılığını yaptığı bir kitabın ilk sayfasına niçin koyduğunu anlamak olanaksız. Çünkü, ne kitabın izleyen sayfalarında yer alan İhsan Safi’nin “Giriş” yazısında, ne Lüsyen Hanım’ın anılarında, ne Abdülhak Hâmid’in aynı yayınevinden yayınlanmış olan anılarında, ne de Abdülhak Hâmid – Lüsyen Hanım mektuplaşmalarından (Oğlak yay) Lüsyen Hanım’ın yayınevinin belirttiğini nitelikleri taşıdığına dair bir izlenim edinmedim. Yayınevinin bu kanılarını oluşturacak kaynaklar varsa eğer, açıklanmalı, en azından dipnot olarak gösterilmeliydi.

Eserini bastığınız bir kişiye saygı göstermek ahlaki bir şeydir. Dergâh Yayınları’nın böyle sayı ötesi bir sunuş yazısına niye gerek duyduğunun mutlaka bir açıklaması olmalı. Sunuş yazısında gerekçelerini de belirtselerdi, dertlerini daha iyi anlardık. Lüsyen Tarhan’ın varislerinin bu bakış açısındaki bir yayınevine nasıl ya da niçin anıları yayınlamaları için izin verdiklerini, çoktan toprağa karışmış ve kendini savunamayacak durumda olan bir aile büyükleri için böyle ifadeler kullanılması hakkında ne düşündükleri de ayrıca merak konusu. Yoksa varislerin bu kitaptan haberleri yok mu!

Etiketler: ,


 

FATMA ALİYE: UZAK ÜLKE

Fatma Aliye, ilk kadın Türk romancısı. 1862'de doğmuş. Tanzimat döneminin ünlü devlet adamı, hukukçu ve tarihçi Ahmet Cevdet Paşa’nın kızı. İslam felsefesi, matematik dersleri almış, kimyayla ilgilenmiş, Arapça ve Fransızca öğrenmiş. Fransızca'dan yaptığı çevirilerle edebiyat alanına girmiş. Yaşadığı dönemde, Türk kadınlarının yazı yazması ayıp sayıldığı için ilk çeviri ve yazılarında takma isimler kullanmış. 1890'dan sonra yazılarını kendi adıyla yayınlatmaya başlamış. Kendi adını ilk kez 1892 yılında yayınlanan Muhadarat adlı romanında kullanmış. Dönemin önemli yazarlarından Ahmet Mithat Efendi'nin ilgisini çekmiş. İlk romanı Hayal ve Hakikat'i Ahmet Mithat'la birlikte yazmış. Yazarlığının yanında toplumsal hayatta da aktif rol oynamış. 1867 Türk - Yunan Savaşı’nda yaralılara yardım etmek amacıyla Tercüman - ı Hakikat’te yazdığı makaleler aracılığıyla çok miktarda yardım malzemesi temin etmiş. Ard arda gelen ve Osmanlı İmparatorluğu'nu sarsan savaşlarda toplumsal sorumlulukla davranmış. 1908 yılında bilinen ilk resmi kadın derneği Cemiyet - i İmdadiye adlı yardım derneğini kurmuş. Hilal-i Ahmer Cemiyeti'nin ilk kadın üyesi olmuş.

Eserleri Almanca, İngilizce ve Arapça’ya çevrilmiş. Arap, Amerikan ve İngiliz gazetelerinde hakkında çok sayıda yazı yayımlanmış. 1914’te son eseri ‘Ahmed Cevdet Paşa ve Zamanı’nı yayınlatmış. Ahmed Midhat Efendi, onun hakkında “Fatma Aliye Hanım, Bir Osmanlı Kadın Yazarın Doğuşu” (Sel Yayınları) adlı bir eser yayınlatmış. Son on yılı, Hıristiyanlığı seçtikten sonra yurtdışına çıkan ve bir daha ailesiyle ilişki kurmayan kızını bulma çabalarıyla geçmiş. 1936’da bitmeyen bu acıyla ölmüş.

Fatma Aliye Hanım'ın hayatı roman gibi denilen hayatlardan. Mücadelelerle, acılarla, üzüntülerle geçen bir ömür. Bir kadının toplum içinde kendi başına varolmakla kalmayıp tüm kadınların da aynı haklara erişmesi için mücadele eden sembol bir kişi. Fatma Aliye hakkında yapılmış pek fazla araştırma yok. Bu nedenle, Fatma Karabıyık Barbarosoğlu'nun Fatma Aliye: Uzak Ülke (Timaş yay.) adlı kitabı, ilk Türk kadın romancımız hakkında yazılmış ilk biyografik roman olması nedeniyle ilgimi çekti.

Fatma Aliye: Uzak Ülke, iki ana bölümden oluşuyor. İlk bölümde Fatma Aliye Hanım'ın hayatını doğumundan başlayarak okuyoruz. Barbarosoğlu, daha romanın ilk sayfasında "mümin bir âlime"nin portresi çizeceğini bildiriyor. Buradaki "mümin"liği sık sık vurguluyor. Ayırdedici özellik olarak görüyor. Ama biz okur olarak, romanın sınırları içinde bile kalsak Fatma Aliye'nin müminliğinin dönemin diğer kadınlarınkinden ne farkı olduğunu anlayamıyoruz. Ne de olsa 1860'lardan söz ediliyor. Evlerde bile haremlik-selamlık yaşanan, kadının evlerin harem bölümüne fiili olarak hapsedildiği, evde bile söz haklarının olmadığı o dönemde Fatma Aliye bana yaptıklarıyla "ilerici" olarak görünüyor. İnanmış, iman etmiş, dolayısıyla verili hayat biçimini kabul etmiş biri değil. Aksine verili olan bilgiyi kabullenmeyen, soran, sorgulayan yapıda. Daha çocuk yaştayken evin selamlık bölümüne geçiyor ve hayatının büyük bir bölümünü orada erkekler arasında geçiriyor. Babasının kahvecisiyle de, eve konuk gelen İngiliz Konsolosuyla da konuşuyor, "kısacık sorup uzun uzun dinliyor". Daha beş yaşındayken ağabeyine ders vermeye gelen öğretmenleri dinleyip kendi kendine okumayı yazmayı öğreniyor. Fransızca'yı da aynı şekilde kitaplardan dergilerden kendi kendine çözüyor. Babası entelektüel bir kişi olmasına rağmen kızının önünü açmıyor ama o istediği, talep ettiği zaman da engellemiyor. Özel öğretmenler tutuluyor. O dönem tasvip edilmese de öğretmenlerin bazıları erkek. Fatma Aliye, okuyor, öğreniyor, eğitilmeyi talep ediyor ve istediklerini de mücadele ederek elde ediyor.

13 yaşında ilk gençliğini yaşarken de erkek toplumundan soyutlanmıyor. Annesi ve ağabeyi ile Yanya'ya babasını ziyarete giderken gemide ailenin tercümanı oluyor, insanlarla tanışıyor, konuşuyor, sohbet ediyor.

16 yaşındayken babasının isteği ile Abdülhamit'in Kolağası Faik Bey'le evleniyor. "Faik Bey, kitap okumayı sevmediği gibi, kitap okuyan kadınları da sevemeyeceğini ima etmiştir." Fatma Aliye, kocasına baş kaldırmıyor, kavga çıkartmıyor. Gizlice yazıyor, Fransızcasını kaybetmemek için çeviriler yapıyor. On bir yıl sonra da kocasını roman ve çevirilerini yayınlatmak konusunda ikna ediyor. İlk çevirisi, George Ohnet'nin Volonte'sini yayınlatıyor. Yine de tedbiri elden bırakmıyor, çevrisini "Bir Kadın" diye imzalıyor. Bu bile olay yaratıyor. Bir kadının Fransızca'dan çeviri yapabileceğine inanılmıyor. İlk romanı yayınlayınca şaşkınlık iyice artıyor; bir Türk kadını roman yazmış!

Bu şaşkınlığın nedenini anlamak için Nüket Esen'in "Osmanlı’da Bir Kadın Romancı" adlı makalesine başvurmakta yarar var; "Üstelik bu dönemde batıda bile kadın yazarlar zorluk çekmekte, yazdıkları romanları kendi isimleriyle yayınlayamamaktadırlar. Meselâ İngiltere'de ondokuzuncu yüzyılda bazı kadın yazarlar ya George Eliot gibi erkek ismi almakta, ya da Jane Austen'in yaptığı gibi Curor Bell gibi cinsiyeti belli olmayan isimlerle yazmaktadırlar. Bu yüzden Fatma Aliye hanımın "Bir Kadın" imzasıyla yayınlanması hiç şaşırtıcı değildir. Üstelik adını zikretmemekle birlikte o eseri yazanın bir kadın olduğu da gizlenmemektedir."
Volonte çevirisi çok sevdiği babası ile aralarında yepyeni bir bağ kurulmasını sağlıyor. Ahmet Cevdet Paşa, kızının bilgi ve kültürünün farkına varıyor, onu ciddiye almaya başlıyor. Fatma Aliye'ye felsefe dersleri veriyor, fikir alış verişinde bulunuyor.

Fatma Aliye'nin Fransızca'dan roman çevirmesini taktir eden bir kişi de dönemin en önemli yazarlarından Ahmet Mithat Efendi'dir. Fatma Aliye: Uzak Ülke'den Fatma Aliye Ahmet Mithat ilişkisi hakkında hiçbir şey öğrenemiyoruz. Belki de bu nedenle, ağabeyinin bu ilişkiye karşı çıkışını, yine de ikisinin mektuplaşmalarını da, ortak yazdıkları Hayal ve Hakikat'i de anlatılmıyor. Sanıyorum, Barbarosoğlu'nun kitabın ilk sayfasından itibaren kurmaya çalıştığı "mümin kadın yazar" portresine uymayan bir durum bu. Aynı şekilde, Fatma Aliye'nin toplumsal çalışmalarına, kadınları örgütlemesine de pek itibar etmiyor. Savaşanlara yardım çabalarını hamasi bir dille anlatıyor ama Cemiyet'i İmdadiye'nin kurulması bir iki puslu satırla geçiştiriliyor. Gazetelerde yazı yazmasından, hele Kadınlara Mahsus Gazete'den, başyazarlığından söz bile etmiyor. Ama Fatma Aliye'nin kadınların gelişeceğim diyerek başlarını açmalarını onaylamadığını belirten ve "Kadınların en şiddetle müdafaa edecekleri şeyin başlarının örtüsü olduğunu anlamalılar" diye biten paragrafını alıntılıyor. Bir kaç sayfa ileri de de Fatma Aliye'ye bir yabancı gazeteciye "Resmim yok, hiç çektirmedim" dediğini okuyoruz. 1900'lerin başında hemen her kadın baş örtülü iken Fatma Aliye'nin bu düşüncede olması normal değil mi? "Daha genç kızken bisikletli fotoğraf çektiren kimdi? O fotoğraftaki genç kızın başı açık değil miydi?" diye düşünüyorum. Baş örtüsünü savunan bu alıntının romanın ikinci bölümünde nereye bağlandığını görünce niyeti anlıyorum. Nüket Esen'in "Hayatında olduğu gibi metinlerinde de isyan etmekle boyun eğmek arasında sıkışmış gibidir. Sanki gerçekte de iki Fatma Aliye vardır: Biri karşı çıkan, diğeri boyun eğen Fatma Aliye" yargısına uyarsak Barbarosoğlu "boyun eğen Fatma Aliye'yi" yazıyor.

Fatma Aliye'nin saltanatın kaldırılmasını onaylamadığı, Padişahı yıkmak geçmişi yıkmaktır diye düşündüğünü, Türkçe dua edilmesine karşı çıktığını, Arap alfabesinden Latin alfabesine geçilmesini benimsemediği için yazmayı bıraktığını yazıyor Barbarosoğlu. Ben, yazmaktan uzaklaşmasında kızının hıristiyan olup yurtdışına gitmesi ve ailesi ile ilişkisini kesmesinin yarattığı psikolojinin etkili olduğunu düşünüyorum. Cumhuriyet'le ilişkisini de, romanın ilerleyen sayfalarında Fatma Aliye, Mustafa Kemal'in eşi Latife Hanım'a kutlama mektubu yazarak gösteriyor.

Fatma Aliye bir tezi anlatmak, savunmak için araç oluyor, muhafazakar bir kimliğe büründürülüyor. Barbarosoğlu, muhafazakâr bir yazar. Bakış açısıyla da, diliyle de öyle. "Tefe'ül etmek", "idame-i hayat", "vakt-i zaman", "namını tebcil ile yada mecbur", "fikrin ziyası", "terekkiyat ve tesettür" gibi sözcükleri bolca kullanıyor. Ağdalı, Osmanlıca ağırlıklı bir dili var. Romanın kahramanını da kendi gibi görmek istiyor, o dille konuşturuyor. Hatta son bölümden anladığımız kadarıyla kendinin toplumda muhafazakâr bir kadın olarak varolma mücadelesi ile özdeşleştiriyor, rol model olarak alıyor. Burada tek sorun, roman konusunun yaşamış bir kişi, ilk Türk kadın romancısı, bir kadın hakları savunucusu, bir ilerici olması. Fatma Aliye’nin gerçek yaşam öyküsü Barbarosoğlu’nun romanda çizdiği portre ile uyuşmuyor, hatta ters düşüyor. Fatma Aliye’nin niteliklerini görmezden gelip onu "Osmanlı'nın muhafazakar kadını" olarak anlatırsanız niyetiniz sorgulanır. Bence, Barbarosoğlu, bu romanla "Fatma Aliye'ye, herkese uzak iken kendine yakın olan meslektaşına haksızlık etmiş”.

Etiketler: ,


 

CEMİL MERİÇ TARTIŞMASI

Uzun bir aradan sonra yayınlanan Cemil Meriç külliyatının yeni kitabı Kırk Ambar 2. Cilt, Lehçe-t-ül Hakayık (İletişim yay) beraberinde tartışmaları getirdi. Kitap dikkati çekici bir biçimde kalınlaşmıştı, bu kalınlaşma da dikkati çekmişti. Yeni basımları yayına hazırlayan Cemil Meriç'in oğlu Mahmut Ali Meriç kitabın girişine yazdığı uzun önsözde çalışma yöntemini açıklıyordu. Mahmut Ali Meriç, "Hep babamın yapmak isteyip de zamansızlıktan ve çeşitli imkansızlıklardan dolayı yapamadığı, eserlerinin sonraki baskılarına müdahale edebilme şansı olsaydı yapmayı isteyebileceği eklemeleri, düzeltmeleri yapabilmek arzusu, çabası. Doğru veya yanlış, önleyemediğim bir tür tutku, bir tür sorumluluk duygusu diyebiliriz" diyordu. Mahmut Ali Meriç, babasının yazılarını "yeniden elden geçirdiği"ni açıkça belirtiyordu. Çalışmasını "eleştirel bir yaklaşımla yazılarda bazı düzeltmeler yapmak, bazı ilavelerde bulunmak, bazı düzenlemelere gitmek, yani aslında babamın yapmamı isteyeceğinden emin olduğum, bundan pek de memnun kalacağını bildiğim çalışmaları yapmak" olarak açıklıyordu. Bir tür "yeniden işleme" çalışmasıydı bu ve Batı'da örneklerine rastlanıyordu. Mahmut Ali Meriç, yazılarda gönderme yapılan kitap ve makaleleleri yeniden incelemiş ve Cemil Meriç'in eserlerinde anlaşılma güçlüğü yaratan yerlerde düzeltmelere gitmiş, bol bol dipnotlar vererek Cemil Meriç'in nerelere göndermeler yaptığını, o konuda yazılan önemli eserleri okura bildirmişti. Babasının böyle bir "elden geçirme"yi arzu ettiğini belirtiyor ve önsözde yaptığı tüm değişiklikleri, düzeltmeleri de açık yürekle anlatıyordu.

Yapılan ikinci işlem bazı yazıların yerlerinin değiştirilmesiydi. Önceki baskılarda başka kitaplarda yer alan yazılar birbirleriyle bağlantıları gözönüne alınarak şimdi başka kitaplara konulmuştu. Öyle ki, daha önce ayrı bir kitap olarak yayınlanmış olan Bir Facianın Hikâyesi de Kırk Ambar'ın ikinci cildine eklenmişti, kitabın yeni baskısının kalınlaşmasının nedeni de buydu. Görünen o ki Mahmut Ali Meriç, "yeniden yapılandırma" yapıyor, bu bildiğimiz bir editörlük çabası değil. Yani, eseri yazım hatalarından arındırma değil, eklemeler ve çıkartmalar, diline müdahale söz konusu. Bu yöntem, tartışmaların nedeni.

Cemil Meriç'in kızı Ümit Meriç şöyle demiş; "ben ağabeyimin yapmış olduğu Kırk Ambar çalışmasının Cemil Meriç'in rızasına tamamen uygun olduğu kanaatindeyim. (…) Babam yaşasaydı bundan daha farklı bir metin ortaya çıkmayacaktı."

Olayı gündeme getiren Aksiyon dergisine göre (Sayı: 615 - 18.09.2006), muhafazakar okurlar farklı Cemil Meriç portresinin çizilmeye çalışıldığının endişesini taşıyor. Kendi saflarında düşünsel bir önder olarak görmek istedikleri Cemil Meriç'in kitaplarının yeni baskılarındaki bu değişikliklerle artık "sağcı" ve "İslamcı" görünümünün değişmesinden endişeleniyorlar.

Kırk Ambar kitabındaki değişiklikleri köşe yazılarında gündeme getiren Dücane Cündioğlu ard arda yayınladığı "Bir Mabed Bekçisi Cemil Meriç" (Etkileşim, Eylül 2006) ve "Bir Mabed İşçisi Cemil Meriç" (Etkileşim, Ekim 2006) adlı kitaplarda Cemil Meriç'in eserleri üzerinde yaptığı ayrıntılı araştırmaların sonucunu anlatırken Meriç’in gerek çevirilerini gerekse telif eserlerini yayınlarken çeşitli müdahalelerle, hatta sansürlerle karşılaştığını örnekliyor.

Cemil Meriç, edebiyata çevirilerle başlamış. Balzac ve Hugo'dan yaptığı çeviriler dikkati çekiyor. Bir Mabed Bekçisi Cemil Meriç'te Cündioğlu, bu çevirileri inceliyor. Çünkü Meriç'in çevirilerinde müthiş bir işçilik söz konusu. Kitaplarını çevirdiği yazarlar ve eserleri hakkında ayrıntılı incelemeler yapıp çevirilerin başına koymakla kalmamış, birçok dipnotla da okuyucuya aydınlatıcı bilgiler vermiş. Bununla da yetinmemiş, diğer çevirmenlerin yaptıklarını izlemiş, onların çalışmaları hakkında ağır eleştiriler yayınlatmış. Aynı zamanda da şiir ve roman sanatları üzerinde de düşünceler geliştirmiş. Özellikle romanın öleceği yönündeki tespiti çok tartışma yaratmış. İlk sansürle de 1942'de ilk çevirisinin başına koymak için yazdığı, aynı zamanda kitaplaşmış ilk eseri saydığı 250 sayfalık Balzac incelemesinin yayınevince 80 sayfaya indirilmesi (kısaltılması) ile karşılaşmış. Son çevirisi Balzac'tan Kibar Fahişelerin İhtişamı ve Sefaleti'nin ikinci baskısını yapan yayınevinin muhafazakarlığını dikkate alarak tamamen elden geçirmiş, ilk baskıda yer alan dipnotları çıkarmış ve adını da İhtişam ve Sefalet'e (Ötüken yay) dönüştürmüş. Ötüken, Victor Hugo'dan yaptığı Hernani çevirisini de yeniden basmamış. Daha da beteri iki Balzac çevirisi yayınevlerinde kaybolmuş, basılamamış.

Cemil Meriç daha dergilerde yazarken çeşitli müdahalelerle karşılaşmış. Cündioğlu, Meriç’in sürekli yazdığı Hisar Dergisi editörü Mehmet Çınarlı'nın çeşitli değişiklik ve düzeltme isteklerini Bir Mabed İşçisi Cemil Meriç'te kitabında örnekliyor. Cemil Meriç'in Türkçülük ve Ziya Gökalp hakkındaki düşünce ve eleştirilerinin Bu Ülke kitabında yer almasının önlenmesi, Cündioğlu'nun deyişiyle sansürlenmesi, bu örneklerin en çarpıcılarından. Çünkü günümüz muhafazakar okurunun özlediği Cemil Meriç kitaplarını yayınlayan Ötüken Yayınları bu sansürü yapan. Ötüken Yayınları Cemil Meriç'in eserlerine müdahaleyi o kadar geliştirmiş ki tüm külliyatı yayınlama görevini üzerine almış olmasına rağmen Cemil Meriç'in Lamia Çataloğlu ile birlikte çevirdikleri Uriel Heyd'in Ziya Gökalp'in Hayatı ve Eserleri adlı kitabı da yayınlamak istememiş. Çünkü "bir Yahudinin tenkini neşredemezlermiş." Ziya Gökalp eleştirisini hiç. Çeviri Ötüken'den değil Sebil Yayınları'ndan çıkmış (1980).

Cemil Meriç bu türden sansürlere, müdahalelere çok fazla tepki göstermiyor, çünkü Cemil Meriç'in eserlerine tek müdahale yayınevlerinden ya da editörlerden gelmiyor, bizzat kendisi de sık sık eserlerini değiştiriyor. Çünkü Cemil Meriç'in düşünce dünyası tek bir doğrultuda gelişmiyor. O sürekli değişiyor, yenileniyor.

Dücane Cündioğlu'nun alıntıladığı bir söyleşide düşünce dünyasındaki değişimi zamanında şöyle özetlemiş Cemil Meriç; "1917 - 1925: Koyu müslümanlık devri. (Hacı hoca olmak isterdim.) 1925 - 1936: Sosyalistlik devri. 1938 - 1960: Araf devri diyebileceğim kuluçka devri. 1960-1964: Hind Devri'm. 1964'den sonra: sadece Osmanlıyım." Ümit Meriç'e göre ise Cemil Meriç hayatı boyunca Marksist kalmış, bir düşünce sistemi olarak Marksizmden hiç vazgeçmemiş. "Marksizm tenkittir, şüphedir, araştırma yöntemidir" demiş. "Tek başına bir adamım. Benim düşüncelerim heteredokstur. Sosyalist değilim. İslamcı değilim. Öyleyse ben neyim? Ben kendimim."

"Ben kendimim" vurgulaması önemli. O arayan, soruşturan, irdeleyen bir düşünür. Hiçbir düşünceyi değişmez doğru olarak kabul etmiyor. Gerçek bir entellektüel olarak hep didikliyor, irdeliyor. Gerek gördüğünde de çekinmeden düşüncelerini ve onlara bağlı olarak yazılarını değiştiriyor.

Cemil Meriç'in bu halini gözönüne alırsak acaba oğlu Mahmut Ali Meriç'in çabasına daha insaflı yaklaşabilir miyiz? Kitabın başında açık yürekle ne yaptığını yazmasını da dikkate alırsak Mahmut Ali Meriç'in yaptığı iyi niyetli bir şey ama öncelikle eserlerin orijinalinin ortada olması gerekli. Yani Cemil Meriç'in ölümünden önce piyasada bulunan baskıların tıpkı basımları yapılmalı. Eserler o halleriyle bulunduklarında okuyucunun karşılaştırma yapma olanağı var. Şimdiki halde doğal olarak Mahmut Ali Meriç'in iyi niyetle yaptığı işler eserin bütünlüğüne müdahale olarak algılanıyor.

Mahmut Ali Meriç, Cemil Meriç'in fikri haklarını korumakla yetkili bir miraçısı olarak şu soruya da cevap vermeli; Cemil Meriç'I çok iyi bildiğini, tanıdığını söyleyen başka bir yazar çıksa ve kendisinin yaptığı işlemi kitaplar, makaleler üzerinde uygulamak istese Mahmut bey buna izin verecek mi? Kendi yaptığı yeniden yapılandırma çalışması gibi olumlu karşılayacak mı?

Sanıyorum, Mahmut Ali Meriç, Dücane Cündioğlu'nun yaptığı gibi Cemil Meriç'in eserleri üzerindeki çalışmasını ayrı kitaplar halinde yayınlasa en iyisi olacak. Bir çok yazarın belirttiği gibi "Cemil Meriç bir şeyi onaylayıp basılmasına izin vermişse, onu o haliyle bırakmak" en akla yakını olarak görünüyor. 40 kadar gazete ve dergide yayınlamış 800'ü aşkın makale var. Bu makaleler ve Meriç'in çevirileri kitap halinde yayınlanmayı bekliyor. Okur da Meriç'in mirasçılarından yayın konusunda daha hızlı davranmalarını istiyor. Önce külliyat tam olarak ortaya çıkmalı. Dipnotlama, yeniden yapılandırma daha sonra gelebilir.

Etiketler: ,


 

1924 Bir Fotoğrafın Uzun Hikâyesi

Güzel, mükellef bir yemek masasının çevresinde oturan, hepsi gayet şık giyinmiş altı kişi var fotoğrafta; Cenab Şahabettin, Abdülhak Hâmid, Süleyman Nazif, Mehmet Akif, Sami Paşazade Sezai ve Midhat Cemal. Türk edebiyatının çok önemli adları. Bir tören ya da kutlama için biraraya gelmiş gibiler. Beşir Ayvazoğlu, 1924 Bir Fotoğrafın Uzun Hikâyesi'nde (Kapı Yayınları) bu fotoğrafın sakladığı gizleri araştırıyor, bulduklarını okurlarla paylaşıyor.

1924, Türkiye için önemli bir dönüm noktası. Cumhuriyet henüz ilan edilmiş. O heyecan her yerde yaşanıyor. Kuşkusuz, o masanın çevresinde toplanan şair ve yazarlar da aynı heyecanı ve bazıları da tereddütü yaşıyorlar. Osmanlı İmparatorluğu yıkılıp yerine Türkiye Cumhuriyeti kurulurken hepsi edebi rollerinin yanında siyasi duruşlar da sergilemiş. Hayatları o yıldan sonra genç cumhuriyettte, onun getirdiği yenilikler ve değişikliklerle biçimlenecek. 1924'de de bir çok değişim yaşanıyor toplum içinde. Hilafet kaldırılıyor, Osmanlı hanedanının üyeleri yurtdışına yollanıyor, medreseler kapatılıyor, Şeyh Sait isyanı çıkıyor, Takrir-i Sükun Kanunu ilan ediliyor, Terakki Perver Cumhuriyet Fıkrası kapatılıyor.

İşte o heyecanlı günlerde, 1924 yılının sonlarına doğru, sık sık evinde davetler veren Midhat Cemal, Mehmet Akif'in Asım adlı kitabının yayınlanışı şerefine İstiklâl Caddesi'ndeki Mısır apartmanındaki dairesinde bir davet vermiş. Kolay kolay biraraya gelmeyecek bu önemli isimleri bir sofra çevresinde oturtmayı başarmış. Kitaba konu olan fotoğraf da o davette çekilmiş. Beşir Ayvazoğlu; "Eğer bu fotoğrafın içine girip o masada konuşulanlara kulak vermek mümkün olsaydı, kim bilir, yakın tarihimizin en kritik dönemi hakkında birinci ağızlardan neler işitebilirdik!" diyor.

1924 başlıklı ilk bölümde Ayvazoğlu, davet sahibi, Üç istanbul'un yazarı Midhat Cemal'den başlayarak tek tek o davete katılan yazarları ve şairleri bize hayat öykülerine de uzanarak tanıtıyor, 1924'de edebi, kültürel ve siyasi olarak ne durumda olduklarını, ne yaptıklarını anlatıyor. Bunu yaparken aynı zamanda onları bir masanın çevresinde buluşturan nedenleri yani aralarındaki bağları da gösteriyor. Onların birer portresini oluştururken dönemin edebi ve siyasi tarihini de yazmış oluyor. Türk Edebiyatının çok önemli bu şair ve yazarlarını tanırken yanıtsız kalmış bir çok soruya cevap bulduğumuz gibi, hoş ayrıntıları, anekdotları da öğreniyoruz. Örneğin Midhat Cemal'in genç yaşta hamasi şiirleriyle tanındığını, Yurd Duyguları isimli şiirinin bir beyti meclis kürsüsünde Mustafa Kemal tarafından okununca ünlendiğini, İstanbul'un tanınmış noterlerinden olduğunu ve lükse ve şatafatlı bir yaşama meraklı olduğunu bu bölümde okuyoruz.

Kitabın ikinci bölümü "Karenin Dışındakiler" ağırlıklı Mehmet Akif ve onun yakın dostları oluşturuyor. Hem toplantıya vesile olan Asım kitabının yazılışı ve konusu, hem de ona bağlı olarak Mehmet Akif'in ilk meclisteki mebusluk günlerinden başlayarak Mısır'a gitmesi ve orada ölümüne kadar geçen süre ayrıntılı olarak anlatılıyor. Mehmet Akif'in Mısır'a gidişinde bir şehir efsanesi olarak anlatılan Şapka Devrimi'ne karşı çıktığı, fesini çıkartıp şapka giymemek için Mısır'a gittiği/kaçtığı söylentisinin doğru olmadığını, muhalif gruptan olduğu için Mehmet Akif'in 1923 seçimlerinde milletvekili olarak tekrar aday gösterilmeyince aktif siyasetten çekildiğini, bir emekli maaşı ya da belirli bir geliri olmadığı için de yakın dostu, hayranı Prens Abbas Halim Paşa'nın davetini kabul ederek Mısır'a gittiğini anlatıyor Beşir Ayvazoğlu. Mehmet Akif'in Mısır'a gitttiği tarihte henüz Şapka Devrimi yapılmamış ve fes yerine şapka giyme zorunluluğu da getirilmemiş. Ayvazoğlu, şapka giymemek için kaçtığı yolunda dedikoduların kaynağının Mehmet Akif'in Mısır'a son gidişinden bir ay sonra Şapka Kanunu'nun çıkartılması olduğunu yazıyor ve "üstelik fesi sevmez, genellikle başı açık gezerdi" diye ekliyor.

Masadaki önemli yazarlardan Süleyman Nazif, Mehmet Akif'in tamamen zıddı sayılabilecek yapıda biriymiş. Aşırı, abartılı tavırlarıyla tanınıyormuş. Hıristiyanları Hazreti İsa'ya şikayet eden bir açık mektup yayınlaması, sonra da İsa'dan cevap geldi diye bir başka yazı yayınlaması gibi müslümanları da rahatsız eden gariplikleri yanında "Kara Bir Gün" makalesi ile, Piyer Loti Hitabesi ile yiğitçe işgal ordularına karşı koyduğu gibi vatan haini kabul edilen Ali Kemal'e "zaman seni haklı çıkardı kardeşim" diye yazabilen bir karşıtlıkları bir bünyede toplayan bir adam olduğunu öğreniyoruz. Sonunda milli mücadeleye de inancını tamamen yitirmiş, ağır yazılar yazmış. Cumhuriyet'in ilanından sonra da derin bir pişmanlığa kapılarak Mustafa Kemal Paşa'dan özür dilemenin, pişmanlığını ifade etmenin yollarını aramış. Süleyman Nazif'i mili mücadeleye karşı çıkan bu çabalarında ünlü şair Cenab Şahabettin de desteklemiş. Hatta İzmir'in Yunanlılarca işgalinin menfaatimize olduğunu bile söylemiş. Bunun üzerine iki ünlü şair ve onlar gibi düşünenler aleyhine kampanyalar açılmış, Falih Rıfkı, Yakup Kadri gibi güçlü kalemler yazılar yazmışlar ve iş Cenab Şahabettin'in müderrislik yaptığı Darülfünun'un boykotuna kadar varmış. Zaman içinde bütün düşüncelerinde yanıldığını anlayıp çark etse de Cenab Şahabettin'in samimiyetine inanılmamış.

Süleyman Nazif'in pek de inandırıcı olmayan Türkçülüğü çevresinde o dönem gelişen Türkçü hareketi ve bu konuda yapılan kültürel edebi tartışmaları da anlatıyor Ayvazoğlu. Bu tartışmalar aynı zamanda genç cumhuriyetin temelini oluşturacak ideolojinin de oluşturucularıdır. Bugün baktığımızda pek anlamlı görünmeseler de o günlerde can alıcı önemdedirler. Bu bölümlerde, hem Mehmet Akif'le ilgili yapılan çalışmalarda, hem de Türkçülük tartışmalarında kitabın genel yapısından bir kopma/sarkma olduğunu düşünüyorum. Ayvazoğlu özellikle Mehmet Akif'le ilgili bölümleri ayrı bir çalışmada daha da ayrıntılı değerlendirirse yerinde olacak sanırım. O zaman Akif'in şiirine dair abartma gibi görünen değerlendirmeleri de temellenecektir.

Fotoğrafın merkezinde oturan Abdülhak Hamit, dönemin en ünlü şairi, Şair-i Azam olmasının yanında tipik bir Osmanlı aristokratı olarak saraylarda, yalılarda yaşamış, Avrupa ülkelerinde elçiliklerde bulunmuş, devletin yüksek katlarında memurluklar yapmış. Zaman içinde hem Osmanlıca'dan yeni Türkçe'ye geçişte değişime ayak uyduramaması ile şiirdeki ününü yitirmiş, hem de ilk mecliste milletvekilliği yapmasına rağmen, toplumsal hayattaki bazı davranışlarının uygun bulunmaması nedeniyle eski itibarını kaybetmiş. İlk realist Türk romanı Sergüzeşt'in yazarı Sami Paşazade Sezai, fotoğrafta yer alamasa da bu toplantının gizli düzenleyicilerinden zamanın genç şairi Faruk Nafiz Çamlıbel, Rıza Tevfik, Şerif Muhiddin Targan, Mısır Apartmanı'nın sahibi Prens Abbas Halim Paşa ve apartmanın yöneticisi Mehmet Akif'in Asım'ı adadığı Fuad Şemsi Bey'in hikayeleri de fotoğrafın görünmeyen yüzünü gösteriyor ve o tarihlerin tüm kültür hayatını müziği, resmi ihmal etmeden tamamlamış oluyor.

Üçüncü bölüm "Göç Vakti" adını taşıyor. Beşir Ayvazoğlu bu bölümde fotoğraftaki şair ve yazarların ölümlerini ve cenaze törenlerini anlatmış. Onların hayatlarının son günlerinin birer hazin hikaye olduğu görülüyor. Cenaze törenleri ise doğruları yanlışlarıyla vatan sevgisiyle ömürlerini verdikleri bu ülkenin vatandaşlarının onları nasıl törenlerle uğurladıklarını gösteriyor. Bu cenaze törenleri katılımın çokluğu ya da azlığıyla halkın onlara sevgisinin teveccühünün oranlarının birer göstergesi gibi. Bu değerli edebiyatçıların ölümü ile Türk edebiyatında da bir dönüm kapanmış.

Beşir Ayvazoğlu 1924'le günümüzde az bulunur özgün bir çalışma yapmış. Bir fotoğraftan enine boyuna bir tarih kesiti çıkartmış, tatlı dille anlatmış. Okuru sıkmayan, aksine merak ettiren bir araştırma. Hem edebiyat, hem de tarih meraklıları için…

Etiketler: ,


This page is powered by Blogger. Isn't yours?