Pazar, Temmuz 19, 2009

 

MUİNAR

Her kadının içinde bir kocakarı uyurmuş. Binlerce yıldır var olan, kadından kadına geçen bir kocakarı. "Kocakarı" sıfatına uygun bir şekilde de konuşkan, hatta dırdırcı. Uyanıp konuşmaya başladı mı içinde yaşadığı kadına rahat yüzü yok. Her şeyi eleştiriyor, didikliyor. Hiçbir şeyi beğenmiyor. Latife Tekin, Muinar'da (Everest) bu kocakarı ile onu içinde taşıyan kadının birlikte yaşadıklarını anlatıyor.

Muinar ilginç bir kocakarı, güncel tüm olayları izliyor. Binlerce yıldır Anadolu topraklarından kadınların içinde yaşadığından olsa gerek Dünya'dakilere olduğu kadar Türkiye'deki siyasi olaylara da meraklı. Köşe yazarlarını izliyor, televizyonlarda haber bültenlerini, tartışma programlarını kaçırmıyor ve sürekli onlar hakkında yorumlar yapıyor. Öfkeli. Daha çok hakaretvari, ilenç taşıyan, nefret kusan haykırmalar bunlar. Bu yorumlar biraz karmaşık ve Muinar binlerce yıldır yaşadığından olsa gerek geçmişle bugün içiçe yoğrulmuş. Okur olarak neyi kast ettiğini, ne demek istediğini pek kolayca anlamıyorsunuz. Özellikle çok güncel olaylardan söz ettiğinden zaman zaman durup geçen yıl Dünya'da ve Türkiye'de neler olmuştu diye düşünmek ve Muinar'ın kendine has söyleyişle örneğin "Puştbinnefret" derken kimi kastettiğini, Puşbinnefret'in İstanbul Çırağan'da ne amaçla bulunduğunu düşünüp bulmanız gerekiyor.

Türban'la ilgili görüşleri de aynı şekilde çok güncel. "Un eleyeceksen örtersin başını, türban dediğin nedir ki, karton var içinde, söyletecekler beni, kafaları güneş görmüyor, aklı olan düşünür, insanın saçı niye tel tel, hava girsin aralarına, akıp dolaşsın serbestçe, kartonu kim üretiyor, fazladan kaç ağaç kesiliyor bu türbanlar için?" dediğinde ister istemez yine geçen sene bazı kadın köşe yazarlarının türban tartışmaları geliyor akla. Muinar'ın binlerce yıllık yaşamından süzdüğü deneyimlerine rağmen olaylara derinlemesine değil de gazetenin, televizyonun etkisinde kalarak yüzeysel baktığını ve televizyon tartışmacılarının komplo teorilerinden bolca etkilendiğini düşünüyoruz ister istemez. "Yuttular Afrika'nın elmasını, altınını AIDS yayıldı yakıyor kıtayı, coğrafyalarını şaşırıp Ağrı Dağı'na vurdular, topraklarımızı nadasa bıraktıracaklar, Avrupa'nın işkembesi derin, daha çok bok çıkar oradan, insanlar delirsin sevinip coşarım, milletler delirmesin, işimiz var sarhoş Avrupa'yla…" diyebiliyor.

Muinar'ın feminist bir bakış açısı var. Hatta radikal feminist bile diyebiliriz. Dünya'da yaşanan tüm kötülüklerin erkekler tarafından yaratıldığına inanıyor. Kadınlardan gelen kötülüklerin de nedeninin bu kadınların erkeklerin güdümünde, yönetiminde olmasından kaynaklandığını savunuyor.

Muinar'ı içinde taşıyan yazar, Muinar'ın taktığı isimle Elime pek tartışmıyor. Elime, daha çok içinden gelen bu sesin nedenini anlamaya çalışıyor. Ama bu anlama çabasında bir telaş yok. Pek fazla da endişelenmiyor, onu bastırıp yok etmeye çalışmıyor. Tavrı daha çok kavrama çabası gibi. Muinar'ın kendi içine nasıl yerleştiğini, nasıl biri olduğunu, görüntüsünü merak ediyor.

Elime'nin bu haline bakınca, ister istemez, ruhsal bir rahatsızlık mı var, diye düşünmeden edemiyoruz. “Kişilik bölünmesi”, “birden fazla kişiliği olduğuna inanma” gibi bir rahatsızlık. Şizofreni. Muinar'ın varlığı, Elime'nin Muinar'la ilişkisi, Muinar'ın konuşmalarındaki tutarsızlık, Elime'nin düşüncelerini bile okuyabilmesi, tutarsız konuşmaların zamanla Elime'de de görülmesi gibi bir çok olgu böyle bir ruhsal rahatsızlığın varlığını düşündürüyor. Elime, bir yerde "insanlarla bir arada olmak istemiyorum, eve çekildim" diyor. Bu da emare.

Muinar, başta Elime olmak üzere herkesten ve Dünya'nın bugünkü durumundan rahatsız, nereye baksa, neyi görse eleştirecek bir şey buluyor. Sürekli burun kıvırıyor ve geçmişi özlüyor. Geçmişi özlediği için de muhafazakar. Değişime karşı. Tipik bir ihtiyar da diyebiliriz. Yaşlanan hemen her duyarlı insan gibi davranıyor. Neyi görse söyleniyor. Elinden gelse Dünya'yı geçmişe, binlerce yıl öncesine döndürmek ve erkeklerden arındırmak istiyor. Ama somut bir çözüm önerisi yok. En takıntılı olduğu, sık sık döndüğü konu olan Türban hakkında bile bağırıp çağırmaktan başka bir şey yapmıyor. Elime, "görgünle bilginle sarıp sarmalasan beni, kötülüklerle ne kolay başa çıkabiliriz düşünsene bunu, dünyanın, ağzı genç bir kocakarıya ihtiyacı var, şöyle ninni hoşluğunda tutarlı çözüm önerileri getirsen, fikirlerinle yönlendirsen beni," diyor, ama Muinar herhangi bir öneri getirmiyor, söylenmeye devam ediyor.

Elime ve Muinar'ın birlikteliği bir zaman kesiti içinde anlatılıyor ama tutarlı bir olay örgüsü yok. Sanki yazar önce bir günlük tutmuş da sonra bu günlüğü roman olarak yeni bir yapıya kavuşturmuş. Yazarın o zaman kesitinde yaşadığı ve önemseyip günlüğüne geçirdiği olaylar ve izlediği haberler, hayat, kitaplar, makaleler hakkında düşünceleri bir araya gelmiş gibi. Belki de bu nedenle kitap hakkında yazan bazı yazarlar Muinar'ın "roman" olarak tanımlanamayacağını düşünüyorlar. Bir heykel sergisi, otomobil yarışları, bir arkadaşın gelmesi, yolda rastlanan kazazede kadın, çömlek atölyesini ziyaret, yazarın yeğeninin gelişi, İstanbul'a gidiş… bana hem bu günlükten sayfalar duygusunu veriyor hem de pek belirgin olmasa da bir akış olduğunu düşündürüyor. Muinar'ın roman olmadığını düşündüren sanırım diyalogların çok fazla öne çıkmış olması ve diyaloglardaki şizofrenik hava nedeniyle bir süre sonra okumanın yoruculaşması. Tabii araya giren ve metinle örtüşmeyen hikayeler de bu kopmayı ve roman yapısının bozulması duygusunu iyice pekiştiriyor.

Son zamanlarda Türk romancılarında felsefi ya da güncel olaylar hakkında söz alma gereksinimi doğduğu görülüyor. Tahsin Yücel'in Gökdelen'i, Mehmet Eroğlu'nun Belleğin Kış Uykusu bunun örneklerinden. Latife Tekin de benzer bir arayışa girmiş Muinar'da. Romancının güncel olaylar hakkında söz almak istemesi, bunu romanla yapması gayet normal. Tek sakınca, bu görüşlerin verdiği hararetle romandan kopmak, söyleneceklerin ağır basması. Yücel'de de, Eroğlu'nda da ve Muinar’la Latife Tekin'de de aynı eğilim görülüyor; söylenecek sözler için romandan fedakarlık edilmiş, romanın gereklilikleri göz ardı edilmiş düşüncesi doğuyor.

Latife Tekin, sürekli arayan yazarlardan. İlk iki romanındaki büyülü gerçekçi anlatımını gönül rahatlığıyla bir yana bırakıp yeni konular, yeni üsluplar denemekten çekinmedi. Muinar'ı da yeni bir arayış olarak görmek gerektiğini düşünüyorum. İçinde birikenleri roman aracılığıyla dökme, tartışma arayışı.

Etiketler: ,


Comments: Yorum Gönder



<< Home

This page is powered by Blogger. Isn't yours?