Cuma, Temmuz 27, 2018

 

Oğuz Atay bir tutunamayan mıydı?



Kült’ün sözlük anlamı “tapınma, tapma”. Ben “bağnazca ve sorgusuz sualsiz bir bağlılık” tanımının da uygun olduğunu düşünüyorum. Bir yazar ya da eser “kült” olarak tanımlamaya başlanıldığında o yazar ya da eser hakkında “sorgulama, şüphe ve muhalefet istenilmiyor.” Olduğu gibi kabul edecek, bol bol övecek aleyhte tek bir söz bile etmeyeceksiniz.
Kafka, Che Guevara, James Dean, Marilyn Monroe... İkonlaştırılıp putlaştırılıyor, dokunulmaz hale getiriliyor. Yaşam öyküleri bu mitosu yaratacak şekilde uyarlanıyor, bilinmezlere büründürülüyor. Söylentiler ve efsanelerle oluşturulmuş bir hayat hikayesi yakıştırılıyor.
Bunların en tipiği Kafka’dır. “Genç yaşta ölmüş olması, hayattayken hiç tanınmamış bir yazar olması, ‘ben ölünce tüm eserlerimi yakın’ vasiyeti, despot baba, kırık aşk hikayeleri, kötü iş koşulları, yoksulluk, azınlık olmak...” Bunların çoğunun yakıştırma olduğunu anlatan çok önemli eserler var. Reiner Stach’ın ilk iki cildi Türçeye de çevrilen binlerce sayfalık dev eseri Kafka (Sel yay.) ve James Hawes’in Hayatınızı Mahvetmeden Önce Neden Kafka Okumalısınız’da (Sel yay.) iki örnek. 
Oğuz Atay da böyle konumlandırılan bir yazar. Kısa yazarlık serüveninde iyi eserler vermiş olması ve genç yaşta ölmesi onu kültleştirmeye yetti. Tutunamayanlar’la yaşamı arasında da bağlar, benzerlikler kurulabilirse kültlüğü güçlenecek, sarsılmaz hale gelecek. O amaçla efsaneler oluşturuluyor. Yaşarken tanınmamış, yazdıkları yayımlanmamış, ödül almış olsa bile eserlerine önem verilmemiş, anlaşılmamış, edebiyat çevreleri onunla ilgilenmemiş, dışlanmış, reddedilmiş ve tabii tutunamamış, yalnız kalmış. Her kült yazar ya da sanatçı gibi öldükten sonra meşhur olmuş, önemsenmiş, gerçek değerine ulaşmış.
Oğuz Atay hakkında yazılanların çoğunun yakıştırma olduğunu düşünüyorum. Kafka örneğinde olduğu gibi efsaneyi yaratmakta uygun olanlar alınıyor, öne çıkartılıyor, aksine bilgiler ise görülmüyor, bilinmez kılınıyor.   
Oğuz Atay’ın kültleşmiş diğer yazarlardan önemli bir farkı var, yakın geçmişte yaşadı. 12 Ekim 1934 doğumlu, 43 yaşındayken 12 Aralık 1977’de vefat etmiş. Ailesinden kişiler, arkadaşları hayatta. Birinci elden bilgiler almak, tam ve eksiksiz yaşam öyküsünü yazmak mümkün. Nitekim, Yıldız Ecevit’in 580 sayfalık “Ben Buradayım” (İletişim yay.) adlı Oğuz Atay biyografisi var. Çok okunduğunu da anlıyoruz; 6. baskıda. Ama onu kültleştirenlerin bu büyük emek ürününü ne kadar okuduklarını bilemiyoruz.
Tembel ve üşengeç okura hap gibi şeyler gerek. Selçuk Orhan 100 Soruda Oğuz Atay’la (Nisan 2018, Karakarga yay.) tabii ki bu tür okuru hedeflemiyor ama sonuç olarak onlar için de kolaylık sağlıyor. Kitabın arka kapağında yazıldığı gibi “Selçuk Orhan, Oğuz Atay’ın kişisel, edebi ve sosyal varlığını, kimi sıkça sorulan, kimiyse akla gelmesi zor sorulara yanıtlar vererek çözümlüyor.” Genel okur için, samimi olarak Oğuz Atay’ı tanımak, eserlerini öğrenmek isteyenleri hedefleyerek yazılmış bir kitap. Edebi çevrelerin tartışması gereken soruları da var.    
Selçuk Orhan’ın önsözün ilk cümlesinde belirttiği gibi Oğuz Atay’ın alaya aldığı bir “yerleşik kalıp” “100  Soruda”. Yaşasaydı ve bu kitabı görseydi çok eğlenecekti. Selçuk Orhan bunu bilerek bu handikaba rağmen okura doğru bilgi vererek “gerçek” Oğuz Atay’ı anlamalarını hedefliyor. Sevdiği yazara karşı bunu görev bilmiş. 
Oğuz Atay’ın alaya alabileceğini de düşünerek kitaptaki sorular 96’da ya da 79’da bırakılsa hoş bir espri olur muydu? Olabilirdi, 100 rakamına ulaşmak için bazı soruların gerek olmasa da iki ya da daha çok parçaya ayrılmış olduğunu ya da zorlama sorular üretilmiş olduğunu düşünebiliriz ama ben çalışmayı bütün olarak sevdim, ilgiyle okudum ve “100  Soruda” esprisinin de uyduğunu düşündüm.
Oğuz Atay gibi hayatı alaya alan, mizahla bakmaya çalışan bir yazara biraz da neşeli, rahat bakmakta fayda var. Zaten hakkında yeterince “ciddi” eser, doktora, tez yazılmış, yazılıyor. Tanpınar ve Orhan Pamuk’la birlikte akademisyenlerin üzerinde en çok çalıştığı ve çalışacağı modern yazar olduğunu öngörebiliriz. Hem popüler hem de üzerinde çalışılabilecek çok malzeme var eserlerinde. Modern mi, postmodern mi, metinlerarası bağlar kuruyor muydu, modernizmin başyapıtları ile ilişkisi neydi’den tutun Kemalizm eleştirilerine, aydınları alaya almasına, solculuğa sert tavrına kadar yeterince tartışılacak konu var. Selçuk Orhan Kemal Tahir bağlantısına dikkati çekerek, milliyetçiliğini sorgulamak gerekir mi diye sormamıza neden olduğu gibi, sinema, müzik gibi sanatlarla ilişkisine de dikkati çekiyor. Yılmaz Güney’in Arkadaş filminin ilk üç dakikasının senaryosunun Oğuz Atay’a ait olduğu iddiası gibi ilginç tezleri de kayda geçiriyor. Yani kitapta hemen akla gelen sorular da hiç bilmediğimiz şeyler de var. İyi bir terkip, güzel bir başlangıç kitabı.   
Selçuk Orhan 100 Soruda Oğuz Atay’da yazarın kültleştirilmesini sağlayan iddiaların doğruluğunu da düşünmemizi sağlıyor. Yaşarken tanınmamış mıydı? Hayır 1950’lerin sonunda İkinci Yeni şairlerini yayımlayan Pazar Postası’nda yazmaya başladığından beri sanat ve edebiyat çevrelerinin içindeydi. Türkiye’nin tüm önemli kültür insanlarının çalıştığı Meydan Larousse ansiklopedisinin redaksiyonunda yer aldı. Onu işe öneren de eleştirmen Adnan Benk’ti. Ödül alması dahil hayatının birçok aşamasında yazar ve sanatçı dostlarının desteği olduğu biliniyor. Cevat Çapan, Halit Refiğ, Metin Erksan, Vüsat O. Bener ve Barlas Özarıkça ile dostluğu kayıtlara geçmiş.
Yaşarken sadece kitapları değil bir çok yazısı da yayımlanmış. Yeni Dergi, Soyut gibi dönemin önemli dergilerinde öyküleri çıkmış, gazetelerde yazmış. Diğer kitapları da May, Bilgi gibi büyük yayınevlerinde çıkmış. Bir Bilim Adamının Romanı’nı da TÜBİTAK desteği ile yazmış. Her yazar gibi daha fazlasını istediğini, ilgiyi yeterli bulmadığını düşünüyorum. Bizi yanıltan da onun bu beyanları.  
Tutunamayanlar çoğu ilk romana nasip olmayan bir şekilde ilgi görmüş. Recep Bilginer, Nezihe Araz, Oktay Akbal, Selim İleri, Atilla Özkırımlı, Mehmet Seyda, Güven Turan, Murat Belge, Abdullah Uçman, Zühtü Bayar, Faruk Haksal, Burhan Günel, Ahmet Cemal, Hilmi Yavuz... Oğuz Atay yaşarken yazanların listesi uzayıp gidiyor. Hem de her görüşten insanlar. Doğan Hızlan, Mehmet Seyda, Pakize Kutlu röportajlar yapmış. Türkiye’nin tek televizyon kanalı TRT’de de programa katılmış. Youtube’a bakın göreceksiniz. Günümüzde hangi hakkı yenmemiş, dışlanmamış yazarın ilk romanı hakkında bu kadar çok yazılmış, konuşulmuş merak etmemek elde değil. Oğuz Atay’ın ömrü vefa etseymiş yaşarken arzu ettiği üne kavuşacakmış.  
Oğuz Atay bir tutunamayan mıydı, soruma gelirsek. Arkadaşı Barlas Özarıkça şöyle diyor; “Parayı, iyi yaşamayı, akıllı olmayı severdi, uzun boylu olmaktan memnundu. Oğuz’un döneminde mühendislik, toplumsal hiyerarşide favori meslekti ve tabii ki mühendisliği seçmişti. Yaşarken, kitaplarındaki kişiliklerin aksine, kıyıda köşede sessiz kalmış bir tip değildi, merkezde, görünür yerde olmaktan hoşlanıyordu” (s.193).

Etiketler: , ,


 

Üçüncü Yeniler’in başarısı



Büyük Ev Ablukada, Kaç Canım Kalmış, Konuya Fransız, Öfkeli Kalabalık, Dolu Kadehi Ters Tut, Ansızın Bi İnfilak, Sahte Rakı, Evdeki Saat, Yok Öyle Kararlı Şeyler, Bağzıları, Son Feci Bisiklet, Yüzyüzeyken Konuşuruz, Neyse...
Alışılmışın dışında, akılda kalması kolay olmayan grup adları. Bu işin öncüsü olan Büyük Ev Ablukada’nın ismi önce çok garibimize gitmişti ama şiirin büyük ustalarından Turgut Uyar’a yani İkinci Yeni’ye bağlanması ile de hoştu. Kuşkusuz Gezi’de duvarlara “Turgut Uyar’ın Askerleriyiz!” yazılmasının, Uyar’ın dizelerinin sloganlaşmasının etkisi vardır. Büyük Ev Abluka’da Üçüncü Yeni’nin ilk topluluğu olarak kabul ediliyor. Bence biraz geriye Mehmet Güreli gibi öncüllere de uzanmak gerek. Güreli’den de önce Bülent Ortaçgil ve Fikret Kızılok var birer kent ozanı olarak.
Yeni, alternatif bir Türk müziğinin geldiğinin işaretlerini Güreli’den almıştık. Ama yaygınlaşmadan tek kalma, küçük bir kitleye seslenme olasılığı yüksekti. Ceylan Ertem, Kalben, Seda Şener, Manuş Baba, Deniz Tekin, Gaye Su Akyol, Nilipek, Gözde Önay gibi solistler ve adlarını andığım gruplar onu biraz geç de olsa izledi.
Bu çıkışın önünü açan, dijital müzik platformları yani yapılan şarkıların çok daha kolay dinleyiciye ulaştırılması olanağıdır. CD’de kalsaydık bu şarkıcı ve grupların çoğu ticari olmadıkları, yeterince satmayacakları gerekçesiyle albüm yapamayacağı gibi, albüm yapsalar bile dinleyiciye ulaşamayacaklardı. Duymayacaktık, bilmeyecektik.
Ücretsiz olarak müzik dinleyebileceğiniz bir platform olarak 2007’de ortaya çıkan “Soundcloud” ve benzerleri en amatör müzisyenin bile dinleyiciye ulaşabileceği kanallar oldu. Türkiyeli müzisyenler de dijital platformlara çok ilgi duydu. Yeni alternatif müziğin ilk ürünleri orada yayımlandı. Sosyal medyanın da adlarını duyurmalarında, şarkılarını dinletmede çok faydası oldu. Youtube’dan da iyi yararlandılar. Şimdi ücretli dijital müzik platformlarında “Üçüncü Yeniler” adıyla özel listeleri bile var. Çok dinlendiklerini öngörebiliriz. Türkçe müziğin rotasını popun tek düzeliğinden çıkarttıklarını, olumlu anlamda değiştirip çok renkli bir hale getirdiklerini de gönül rahatlığıyla söyleyebiliriz. Çok sayıda yeni şarkıcı ve grup kazandı müziğimiz.   
Grup adlarının garipliği kadar şarkı sözleri de anlamsız bulunuyor Üçüncü Yeniler’in. Sanırım İkinci Yeni ile bağ da buradan kuruluyor. Cemal Süreya, Turgut Uyar, Edip Cansever, Ece Ayhan ilk şiirlerini yayımladıklarında anlaşılamamış, tepkiyle karşılanmışlardı. İkinci Yeni’de olduğu gibi anlam derinde bu şarkılarda. Pop müziğin dümdüzlüğünden, protest müziğin açıkça politikliğinden uzaklar. Alışılagelmişin dışında sözleri var. İlk bakışta sanki boşvermiş gibiler. Müzikle uğraşıyor, başka bir şeyle ilgilenmiyorlar. Dünya yansa umurlarında değil. Ama dinledikçe dertlerine vakıf oluyorsunuz. Şehirli, lirik bir müzik yapıyorlar. Hem bireysel, hem toplumsal dertleri var. Duyarsız değiller. Sadece kendilerini daha dolaylı yoldan ifade ediyorlar.
Özellikle kadın vokalleri dinlediğinizde “Hepsi birbirine benziyor” diye düşünebilirsiniz. Bestelerin müzikleri de aynı benzerlikte olunca her dinlediğiniz şarkı ve şarkıcı Deniz Tekin’in türevleri olarak algılanabiliyor. Birçok grup için de aynı şeyi söylemek mümkün. Handikapları da bu, birbirlerine söz ve müzik olarak benzemeleri. Farklılaşanlar kazanacak, kalıcı olacak.
Popa, arabeske doğru gidenler olacağı gibi caza yönelseler iyi olur diye düşündüklerimiz de var. Gruplar içinde çok iyi rock çalanlar, caz yapanlar olduğunu da anlıyoruz. Ceylan Ertem ya da Gaye Su Akyol gibi zoru seçip kendi müziklerinde derinleşenler ise seçkinleşecek, kalıcı olacak. 25.07.2018

Cuma, Temmuz 20, 2018

 

“Ya işinden ayrıl ya da bu hayata razı ol”



Otomatik Piyano, Kurt Vonnegut'un ilk romanı. 1952’de II. Dünya Savaşı’na Avrupa’da katılıp esir düştükten sonra ABD’ye döndüğünde yazdığı iki bilimkurgu romanının ilki. Diğeri de Titan’ın Sirenleri.
Otomatik Piyano’da ABD’de bir başka savaş sonrasında yaşananlar anlatılıyor. III. Dünya Savaşı bitmiş, ülkede yepyeni bir düzen kurulmuştur. Savaş sırasında hemen tüm işçilerin cephede olması nedeniyle geliştirilen hiç insan emeği kullanmadan üretim yapmak artık sistem olarak tüm ülkede kullanılmaktadır. Yüksek IQ’ları olan müdürler ve mühendisler fabrikaları işletmekte, güvenlik güçleri de korumaktadır. Bunun dışına insan işgücüne hiç ihtiyaç yoktur.
İkinci Sanayi Devrimi olarak adlandırılmaktadır bu gelişme. Birinci Sanayi Devrimi’nde adele gücü, ikincisinde olağan akıl gücü değersizleşmiştir. Makineler artık hiç fire vermeden, hiç hata yapmadan talep kadar üretim yapmakta, sonra da durmaktadır. Maaş, tatil, daha az çalışma saati, daha iyi koşullar gibi istekleri yoktur. “Makineler Amerika’nın işini Amerikalılar’ın şimdiye kadar yaptığından çok daha iyi yapıyordu. Daha çok insana, daha az fiyatla, daha az iyi mallar sunuluyordu, bunun fevkalade ve son derece tatmin edici bir şey olduğunu kim inkar edebilirdi?”
Üçüncü Sanayi Devrimi’nin de ilk adımları atılmaktadır. İnsanın yerine düşünen, insan düşüncesini tamamen değersizleştiren makineler, bilgisayarlar üretilmeye başlamıştır. Bu makineler tüm olasılıkları değerlendirerek, en küçük bir ayrıntıyı bile gözden kaçırmadan ve insandan çok daha hızlı düşünebilmektedir. İşe almalar, yönetimle ilgili kararlar gibi bazı alanlarda da kullanılmaya başlamışlardır. Kurt Vonnegut bilgisayarlardan söz ediyor ve onların geleceği aşamayı 1950’lerden işaret ediyor ki yaklaşık yetmiş yıl sonra bu gelişmeyi yapay zeka ile yaşıyoruz. 
Kitabın arka kapağında da belirtildiği gibi  İlerleme Kulağa pek hoş gelen bir kavram.” Yaşam ve çalışma şartlarını kolaylaştıran gelişmeleri destekliyoruz. Sanayide daha az işgücüne ihtiyaç duyulması, çalışma saatlerinin azalması ana hedefler arasında. Peki makineler insana yapacak iş bırakmazsa ne olur? Çalışmak zorunda olmayan, tembellik hakkını kullanan insanlar ne yapar? Kurt Vonnegut’un Üçüncü Sanayi Devrimi’ni yapmış Amerikan toplumunda temel soru ve sorun bu. Dev bir fabrikayı işletmek, çıkacak sorunları çözmek için bir kaç mühendis yeterli. İdari işler için de aynı şey söz konusu, müdürler var. “Bir işi makineden daha iyi yaparak geçinemeyen herkes hükümet tarafından ya Ordu’da ya da Yeniden İnşa ve Islah Kurumu’nda çalıştırılıyor.” Ordudakiler güvenliği sağlıyor ama silahları yok, aslında onların işlerini de makineler yapıyor. Diğerlerine ise o kadar az iş düşüyor ki yoldaki küçük bir çukuru tamir etmek için bile 20 -30 kişi görevlendiriliyor. Ama çoğunun işsizlik parası alarak boş boş oturmakta olduğunu anlıyoruz.
Romanın geçtiği Ilium kenti üç kısım. Kuzeybatı’da müdürler, mühendisler, devlet memurları ve birkaç profesyonel, kuzeydoğuda makineler ve güneyde Yuva adı verilen bölgede de halkın çoğunluğu oturuyor.    
Kurt Vonnegut 1950’lerin başında yazmış Otomatik Piyano’yu (2. Baskı Haziran 2018, İrma Dolanoğlu Çimen, April yay.) ve o yılların yaşam biçimi ve alışkanlıklarına göre kurmuş. Roman kahramanları 50’lerdekine benzer bir ortamda yaşıyor. Fabrikalarda da o günlerin makineleri çalışıyor. Bu da romanın inandırıcılığını, gerçeklik duygusunu artırmış kuşkusuz. Distopya romanlarının klasiklerinden George Orwell’in 1984’ü, 1949’da, Zamyatin’in Biz’i 1924’de, Aldous Huxley’in Cesur Yeni Dünya’sı 1932’de yayımlanmış. Otomatik Piyano, zaman ve mekânı kullanım açısından kendisinden bir kaç yıl önce yayımlanan 1984’ü düşündürse de Biz ve Cesur Yeni Dünya’ya daha yakın Otomatik Piyano. Zaten Kurt Vonnegut da bildik açık sözlülüğüyle, “Konusunu, konusu güle oynaya Biz’den araklanmış Cesur Yeni Dünya’dan güle oynaya arakladım,” demiş. Anlatımı klasik bir roman şeklinde gelişse de satır aralarında Kurt Vonnegut’un sivri dilini, ince mizahını, alaycılığını hissediyorsunuz.       
Romanın ana karakteri bir mühendis, Doktor Paul Proteus. Yüksek IQ’su ile çok başarılı işler çıkartmış, 35 yaşında Ilium Fabrikası’nın başına getirilmiş, yakında da daha da önemli bir göreve terfi etmeyi bekliyor. Ülkenin gelecekteki yöneticilerinden biri olarak görülüyor. Yaptığı hatalar hoşgörüyle karşılanıyor, hep destekleniyor. Doktor Paul Proteus önündeki geleceğin, sonunda hangi konuma varacağının farkında. Bunu ulaşılmaz bir şey olarak da görmüyor. Kendi için çizilmiş bir kader. Ama bu kaderden de, içinde bulunduğu yaşama koşullarından da rahatsız. Bu durumdan nasıl kurtalacağını, kendi kaderini kendinin nasıl belirleyebileceğini düşünüyor uzun süredir. Paul’ün bulacağı çözümün aynı zamanda yazarın da önerisi olduğunu düşünebiliriz. Teknolojiye karşı doğaya dönmek, en ilkel koşullarda, beden gücüyle, ter dökerek doğada yaşamak. Paul’ün bir çiftlik satın alıp her işini el emeğiyle kendinin yapmak istemesi bunun işareti. Ama işler Paul’ün istediği gibi gelişmiyor.   
Kurt Vonnegut bir de epik unsur koymuş ve bu çok mükemmel olarak sunulan sisteme farklı ve yabancı bir gözle bakmamızı sağlamış. Bratpuhr Şahı altı milyon nüfuslu küçük bir Asya ülkesinin hem yöneticisi hem de ruhani lideri. Dünyanın en güçlü ülkesine halkının iyiliği için neler yapabileceğini öğrenmek için gelmiş. ABD Dışişleri Bakanlığı da onu sanayi tesislerinde ve halkın arasında gezdiriyor, ülkeyi tanıtıyor. Şahın yorumları hem espri dolu hem de bazı durumların farklı terimlerle tanımlandığında ideal yaşam biçimi olarak sunulanın aslında modern kölelik olduğu örneğinde olduğu gibi ne kadar dehşet verici olduğunu da düşündürüyor.
Bir çıkış yolu yok mudur? İnsanın olduğu yerde umut tükenmez. Bu umudu da Paul Proteus’un yakın arkadaşı, ülke yönetiminin en yüksek yerlerinden birindeyken işinden istifa edip normal halkın arasında yaşamaya karar veren Ed Finnerty simgeliyor. Finnerty’nin düzenin mükemmelliği konusunda şüpheleri var ve halkta da kendi gibi düşünenler olduğunu anlayınca harekete geçmeye karar veriyor.
Otomatik Piyano’nun Türkçedeki ilk baskısı 1997’de yapılmış, bir daha da basılmamış. O nedenle Türkçe baskı nadir kitap sayılmış, hem bilimkurgu meraklıları hem de Kurt Vonnegut fanatikleri mumla arıyor, bulduklarında büyük rakamlar ödüyormuş. 20 yıl sonra meraklıları yeni baskıya kavuştu.
Otomatik Piyano ilgi ve merakla okunan, akıcı anlatımlı bir distopya. Gelecek konusunda endişeleri olanlara da geçmişten, 50’li yıllardan gelen bir uyarı. Çünkü romanda öngörülen değişimi halen yaşıyoruz. “İlerleme her zaman iyi midir? İdeal olarak sunulan gelişmelerle insanlığımızdan neler kaybedeceğiz? Teknolojik gelişme ne kadar insan dostudur?” gibi birçok soruya da kaynaklık edebilecek iyi bir roman. 19.07.18

Etiketler: ,


 

Günümüz Sanatçıları ne yapıyor?



Türkiye’de hemen her üniversitenin Güzel Sanatlar Fakültesi olduğu anlaşılıyor. Bu fakültelerin verdiği mezun sayısı da binlerle ifade ediliyor. Her yıl bu sayıya yeni binler ekleniyor. Sanat ortamının darlığı, kısıtlılığı ise malum. Zaten az olan sanat galerilerinin sayısı gittikçe azalıyor. Sergileme olanakları çok az. Genç sanatçıların varlıklarını bildirmeleri, işlerini sergileyip sanat izleyicisi ile buluşturma olanakları yok denecek kadar az.
BASE, Mamut Art Project gibi girişimleri önemsiyorum. Pera Müzesi’ndeki  Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nden Lisansüstü ve Sanatta Yeterlik öğrencilerinin işleri arasından yapılan bir seçkiyle oluşturulan, 26 Ağustos’a kadar sürecek olan “Sarsılan İmge” sergisi de iyi bir örnek.  
Akbank Günümüz Sanatçıları Ödüllü Sergisi genç sanatçılarının kendilerini gösterebilmelerine vesile olan girişimlerin en köklüsü. Bu yıl otuz altıncı kez düzenlenmiş. 28 Haziran’da açılan sergi 28 Temmuz’a kadar sürecek. Erdağ Aksel, Hasan Bülent Kahraman, Nadim Samman, Gönül Nuhoğlu ve Derya Bigalı’dan oluşan jüri, “Yüreği Etkileyen Haklı Güç: Tutku" teması ile resim, heykel, enstalasyon, video ve performans da dahil olmak üzere çeşitli ortamlarda üretilen işleriyle 18 finalistin eserleri sergilenmeye değer bulmuş.   
Sergiye seçilen sanatçılar: Ayşe Nilden Aksoy, Atilla Galip Pınar, Batuhan Keskiner,Berkay Yaşar, Berna Dolmacı, Gül Akpınar, Gülçin Karaca, Hasan Mert Öz, HaticeArtüz, Kaan Fıçıcı, Levent Yıldız, Meltem Begiç, Mert Acar, Merve Vural, Nur Pınar Özen, Oğulcan Sürmeli, Seher Uysal, Zeynep Kaynar. Serginin küratörü de Dünya çapında bir isim; Nadim Samman. Dikkati çeken bilgi, Akbank Günümüz Sanatçıları Ödülü Sergisi için 750 sanatçının başvurduğunun belirtilmesi.
Çok sıcak bir günde, öğle saatlerinde ziyaret ettim sergiyi. Doğal olarak oldukça tenhaydı ama beni asıl şaşırtan serginin Akbank Sanat’ın sadece diğer katlara göre daha dar giriş ve birinci katlarında gerçekleştirilmesiydi. 750 işten 18 tanesi seçiliyorsa ya da seçilmeye değer bulunuyorsa bu kadar alan kullanılması normal tabii ama ben daha görkemli bir sunum bekliyordum doğrusu. Neden daha fazla iş seçilmediği de sorgulanmalı. 
Tanıtımlarda “seçki Türkiye’nin yeni belirmekte olan sanat sahnesinde kullanılan tekniklerin ve sanatçıların gündemlerindeki sorunsalların çeşitliliğini ortaya koyuyor” deniliyor. “Yüreği Etkileyen Haklı Güç: Tutku" teması da beklenti yaratan bir başlık. Jürinin eğilimi kuşkusuz belirleyici olmuştur ama sanatçıların yaptığı işlerin içerikleri de jüriyi etkiler. Sokaktan geçen birine “Tutku” deseniz ilk bağ kuracağı konu siyaset olacaktır. Akbank 36. Günümüz Sanatçıları Ödülü Sergisi’nde doğrudan siyasi duruma gönderme yapan bir iş yok. Daha çok doğaya, doğanın insan eliyle mahvedilmesine, yok edilmesine göndermeler var. Aynı şekilde tutkunun ilk çağrıştıracağı cinsel aşk. O da yok sergide.  
Siyasete dokunanın yandığı bir ortamda genç sanatçıların konuya uzak durması da jürinin ve ödüllü sergiyi düzenleyen Akbank ve Resim ve Heykel Müzeleri Derneği’nin tavrının da bu olması anlaşılabilecek durumlar. Cinsellik de aşırı mütedeyyin bu ortamda siyasi tepki doğuruyor.
Özellikle gençlerin katıldığı yarışmalı, ödüllü bir sergide hem içerik hem de biçim açısından “yeni” ne yapıldığını da sorgulamak gerek.  
Sınır noktası video. Yenilik orada kalmış. Onlarca yıl geride. Yeni teknolojileri, internetin sağladığı olanakları kullanma konusunda sanatçılarımız çekingen davranıyorlar. Sadece bu sergideki işlerde değil genelde böyle bir izlenimim var. Belki de o tip öncü işler jürilerce, kuratörlerce beğenilmiyor, seçilmiyor. Bu da bir olasılık. Ama video sınırını geçmeden biçim olarak yeni’ye ulaşılamayacağı da kesin.18.07.18

This page is powered by Blogger. Isn't yours?