Cuma, Ekim 28, 2016

 

“Yaşlanmanın güzel yanı var mıydı ki?”



Samuel Riba eski bir editör. Nesli tükenen editörlerden. “Edebiyata hep ilgi duymuş, hâlâ okuyan editörlerden”. Otuz yıl bağımsız yayıncılık yapmış. Kendi yayınevini büyütmüş, geliştirmiş, sonunda da batırmadan kapatmış. Büyük başarılara ve başarısızlıklara imza atmış. Döneminin büyük yazarlarının pek çoğunun bir eserini bile olsa basmış. Sonunu getirenin moda haline gelen gotik vampir hikayelerini ve benzeri saçmalıkları basmaya direnmesi olduğunu düşünse de temelde daha derin nedenler var. Para idaresi konusundaki başarısızlığı ve edebiyata sınırsız tutkusunun esas nedenler olduğunu hissediyor. En büyük üzüntüsü de “henüz kimselerin tanımadığı, ancak zamanla dâhi bir yazar olarak anılacak bir yazar keşfedemeden editörlüğü bırakmak”.
Barcelona’da yaşayan 60 yaşındaki Riba’yı gününün neredeyse tamamını evde bilgisayar başında, internette dolaşarak geçirirken tanıyoruz. Karısı Celia bu durumu dışsal baskılardan kaçıp anne babalarının evinde bir odaya kapanıp uzun yıllar geçiren Japon gençlerine verilen adla tanımlıyor; hikikomori. Sadece çarşambaları anne ve babasını düzenli olarak ziyaret etmesinin dışında sokağa pek çıkmıyor. Eski dostlarını aramıyor, onlar da onu unutmaya başlamış. Bunda içkiyi bırakmasının da etkisi olduğunu düşünüyor.
Eskiden sık sık yurtdışına toplantılara konuşmacı olarak davet edilirken artık bu davetler de azalmış. O da zaten bu gezilerden tad almaz olmuş. En son Lyon’a gitmiş ve 24 saat otel odasından hiç çıkmadan kaldıktan sonra geri dönmüş. Seyahat anılarını büyük merakla dinleyen anne babasına bu durumu nasıl anlatacağını bilemiyor. Biraz da bunun verdiği suçluluk duygusu ile Dublin’e gideceğini anlatıyor onlara. Oysa böyle bir seyahat planı yok.
İki yıl önce hastanede yatarken gördüğü bir rüyayı anımsamıştır. Daha önce hiç gitmediği Dublin’in cadde ve sokaklarında dolaşmaktadır bu rüyada. Uzun uzun yürümüştür. Rüyanın sonunda da karısının onun yeniden içmeye başladığını yine Dublin’de bir barın kapısında öğrenmesi sahnesi vardır. Sarhoş halde bardan çıkarken karısı ile karşılaşıp şaşırmış, sonra da birlikte kaldırıma oturup ağlamışlardır.
Riba’nın anne babasına söylediği yalan ve bu rüya Dublin seyahatinin bahanesi olur. Odasında bilgisayar başında geçirdiği uzun saatlerde Dublin seyahatini planlarken rüyasının diğer parçalarını da anımsar. Anımsadığı bölümlerin geçtiği yerlerin gerçekten var olup olmadığını da merak etmektedir. Rüyanın en önemli bölümlerinden biri James Joyce’un Ulysses’inin ünlü cenaze töreni bölümüdür.
16 Haziran’da Dublin’e gidecek, orada matbaa çağının yani Gutenberg Galaksisi’nin cenaze törenini yapıp, basılı kitap döneminin kapanışını dijital çağın başlangıcını resmen ilan edecektir. Gutenberg Galaksisi’nin doruk noktası da James Joyce’un Ulysses’idir. Bu dev eserde Joyce kahramanlarının 16 Haziran 1904’de tek bir günde Dublin’deki kişisel seyahatlerini anlatır. James Joyce’un ve Ulysses’in anısına bugün, romanın kahramanlarından Bloom’dan esinilenerek Bloomsday adıyla kutlanmaktadır.
Riba, bilgisayar başında geçirdiği saatlerde kendi geçmişi ile hesaplaşırken Claudio Magris, Paul Auster, Georges Perec, Hugo Claus, Carlo Emilio Gadda, Pessoa, William Butler Yeats, Robert Walser, Maurice Blanchot gibi bir çok yazarın adlarını anmakla kalmıyor, onlardan alıntılar yapıyor hatta Auster’in evinde akşam yemeği gibi bölümlerle onları romana da katılıyor. Vilem Vok gibi varlığından şüphelendiğimiz yazarlardan da alıntılar var kitapta.  
Enrique Vila-Matas Dublinesk’te (Eylül 2016, çev. Pınar Aslan, İthaki yay.) editör kahramanı Riba’nın düşünce dünyasını satırlara dökerken modern – postmodern edebiyatın birçok yazarını anarak onlarla hesaplaşıyor, tartışıyor ve ayrıntılı yorumlar yapıyor. Ama romanda anahtar ve odak Dublinli iki yazar James Joyce ve Samuel Beckett.
Riba, bir zamanlar kitaplarını yayımladığı, uzun yıllardır dostluğunu sürdürdüğü üç yazar arkadaşını bu seyahate katılmaları için davet eder. Böylece Ulysses’teki cenaze törenine katılan dört kişilik grubun bir benzerini de oluşturmuş olacaktır. Dört arkadaş birlikte Dublin yoluna düştüklerinde romanın yarısına gelmişizdir ve her eylem için binbir yapmama gerekçesi bulan Riba’nın Dublin’e gideceği halen kuşkuludur. Şaşırtıcı bir biçimde Riba’yı Dublin yakınlarında garip bir otelde buluveririz. Ama hâlâ Dublin’e gireceği kuşkuludur. Şehre girmesi için bir gün daha geçmesi gerekir.
Bu arada Riba’nın nadiren sokağa çıktığı zamanlarda sadece kendisinin bir anlığına gördüğü kişilerden de söz etmek gerekir. Çeşitli yerlerde bir an görünüp kaybolan Nehru ceketli genç gibi Dublin’de de sık sık Beckett’in gençlik haliyle karşılaşacaktır Riba.
Enrique Vila-Matas Dublinesk’le postmodern romanın şahikalarından birini yazmış. Özellikle Dublin bölümlerinde Ulysses’le kurulan metinsel bağları tam olarak anlamak için Joyce uzmanı olmak gerek. Ulysses’i Türkçeye kazandıran Armağan Ekici belki bu konuda bir şeyler yazar diye umuyorum.
Öte yandan Riba’nın editörlük yaşamı ile hesaplaşması ise hem yitik entelektüel editörler kuşağına bir saygı duruşu hem de günümüz yayıncılık dünyasının sıkı bir eleştirisi olarak iyi editörlere ve iyi okurlarlara önerilmeli. Kitabın zamanının dolduğu gelmekte olan dijital çağla birlikte entelektüel yapımızın değişip çölleşeceği tezi de ayrıca tartışılmayı hak ediyor.
Riba’nın düşünsel ve kişisel yolculuğu ve sonuçta vardığı nokta da insanoğlunun yalnızlaşması, en yakınlarıyla bile iletişimsizliği gibi başka bir boyuta geçmemizi gerektiriyor.
Enrique Vila-Matas’ın humor ve kara mizahla yüklü güçlü bir anlatımı var. Edebi gücünü koruyarak merak unsurunu yitirmeden roman akıyor. Dublinesk çok boyutlu, çok açılımlı, bol göndermeli bir roman olarak hem çok şey öğrenmemizi ve bol bol sorgulamamızı gerektiriyor hem de iyi bir okuma keyfi vaad ediyor. 27.10.2016

Etiketler: ,


Perşembe, Ekim 27, 2016

 

“Frankfurt Kitap Fuarı’nda Propaganda”



Dünyanın en büyük ve önemli  kitap fuarı olan Frankfurt Kitap Fuarı’nın ikili bir yapısı var. İlk üç gün sadece profesyonellere yönelik. Telif Hakkı görüşmeleri yapılır. Son iki gün fuar kapılarını okurlara da açar. Söyleşiler yoğunlaşır, imza günleri düzenlenir. Son gün de Alman standlarında kitap satışı yapılır.
Bu ikili yapı fuar katılımcılarının yaklaşımlarını, stand düzenlemelerini de etkiler kaçınılmaz olarak. Profesyonellere yönelik, iş görüşmelerini kolaylaştırıcı bir düzenleme mi yapacaksınız, yoksa okurlara yönelik etkinlikler mi?
Türkiye gibi milyonlarca yurttaşının Almanya’da göçmen olarak yaşadığı ülkeler için iş daha da karmaşıktır. Yurttaşlarımız standda en yeni kitapları görmek, yazarlarla tanışmak ve o kitapları ücretsiz edinmek isterler. Bu nedenle de Türkiye ulusal standını düzenlemek kolay değildir. Telif Hakkı satmak amacındaki profesyonel katılımcıya yönelseniz okur memnun kalmaz. Okura yönelik bir stand yapsanız yayıncılar rahat çalışma olanağı bulamaz.
Bu yıl Türkiye iki ayrı standda temsil edildi. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın standında okurlara, yönelik bir düzenleme yapılacak, devlet kurumlarının yayınlarına ağırlık verilecekti. İstanbul Ticaret Odası (İTO) standında ve çocuk bölümündeki standda ise  aralarında Can, Ayrıntı, Destek, Yapı Kredi, Evrensel, Bilgi, Günışığı, Redhouse, Tudem ve Mavi Bulut’un da bulunduğu 24  yayıncı özel bölümlerde, kitaplarını sergileyip, iş görüşmeleri yapacaktı. İTO son dakikada standda kitap sergilenmesine izin vermedi, sadece iş görüşmeleri için masalar tahsis etti. Böylece katılımcı yayıncıların kitaplarını da Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın standında sergilemek durumunda kalındı. “Standda Said-İ Nursi’nin kitapları dağıtılıyor” izlenimi de böyle doğdu. İTO standında yer alıp kitaplarını tanıtacak olan Said-i Nursi’nin yayıncısı Sözler Yayınevi broşürlerini bakanlık standında dağıttı. Geçen  yıl  bakanlığın bandrol vermeyerek Said-i Nursi’nin kitaplarının yayınını yasakladığını düşünürsek ilginç bir gelişme.
Zeynep Oral “Kitap fuarları ideoloji, politika satmak yeri değildir” diyor. Ama kitabı politikadan, propagandaya araç olmaktan kurtarmak pek mümkün görünmüyor. Frankfurt Kitap Fuarı hep politik bir alan oldu. Fuarda Suriye’deki savaş, göçmen sorunu, İslamafobi, Avrupa Birliği’nin dağılması, popülizm, çokkültürlü yaşam, Irak’da kadının durumu, İran, Rusya ve Küba’da düşünce özgürlüğü, Afrika’nın geleceği ve  Türkiye’de düşünce ve ifade özgürlüğü konuşuldu. Konuk ülke “Hollanda ve Belçika  Flaman Bölgesi”ne odaklanması gereken açılış töreninde Türkiye konuşuldu. Üstelik yazarların, yayıncılar söz alması gerekirken üst düzey politikacılara söz vererek. Aslı Erdoğan’ın mektubu okundu. Birçok panelde Can Dündar, Elif Şafak gibi yazarlarımız söz aldı. Türkiye standının önünde protesto gösterisi yapıldı, hapisteki yazarlara özgürlük talep edildi.
Devlet 15 Temmuz Darbe Girişimi’nin Dünya’ya anlatılamadığını düşünüyor. Bence yanlış bir karar ama Kültür ve Turizm Bakanlığı da Frankfurt’u bu konuyu anlatmak için bir platform olarak görmüş. “Demokrasi ve Kültür” ve “Kısık Sesler: 15 Temmuz’un Türk Edebiyatına Yansımaları” panelleri bu amaçla yapıldı. Alev Alatlı ve Halil Berktay’ın hazırladığı “Turkey’s 15th July” fotoğraf albümü ve yine Halil Berktay’ın derlediği Ufuk Uras, Kutluğ Ataman, Erol Göka gibi isimlerin makalelerinin yer aldığı “15 Temmuz Darbe Girişimi Uzun Gecenin Kısa Tarihi” adlı kitabın Almanca çevirisi dağıtıldı.
Frankfurt Kitap Fuarı her zamanki gibi politikanın alanı oldu. Böyle politik bir alanda talep etmemiz gereken tüm seslerin duyulmasıdır. Frankfurt Kitap Fuarı yönetimi de buna her zamanki gibi olanak sağladığına göre sorun görmemek gerek. 26.10.2016

 

“Eylem halinde bir filozof”



“Tüm zamanların en ateşli çapkını, skandalların adamı, aşk makinesi, kumarbaz, dolandırıcı, asker eskisi, kaçak, beş parasız soylu, casus, serüvenci…” olarak tanınıyor Casanova. Tabii ki çapkınlığı, aşk maceraları en önemli özelliği. Yaşam öyküsü ile kült olmuş birisi Giacomo Casanova. Sırf edebiyatın değil tüm Dünya kültürünün bir önemli bir kahramanı. Üstelik Giacomo Casanova yaşam öyküsünü kaleme alarak kendi efsanesini kendisi yaratmış.
Casanova’nın hızlı bir çapkın olduğu genel kanıdır. Ama ötesi pek bilinmez. Yaşamını konu alan filmlerde de böyle yansıtılır. Oysa kısa yaşam öyküsüne bir baksanız yayımlanmış 20 kadar kitabıyla entelektüel bir yazarla karşı karşıya olduğunuzu anlarsınız. Bilinen tek kitabı “Hayatımın Hikâyesi” de ilk bakışta çapkınlık maceraları gibi görünse de Casanova’nın hiç de boş olmadığı hem anlatımından hem de aşk öykülerinin geri planını oluşturan düşünsel yapıdan anlaşılıyor.
Türkçe’de Casanova üzerine yayımlanmış ve ulaşabildiğim iki kitaptan Hayran Olunası Casanova’nın (2002, Ayrıntı yay.) yazarı Philippe Sollers Casanova için “şunu rahatlıkla söylemeliyim ki: XVIII. Yüzyılın en büyük yazarlarından biri” der ve “yalın, dobra, cesur, kültürlü, baştan çıkarıcı, eğlendirici. Eylem halinde bir filozof” diye tanımlar onu.
Stefan Zweig Kendi Hayatının Şiirini Yazanlar’da (8. Baskı, Mayıs 2014, Doğu Batı yay.) Casanova’nın sanatla içli dışlı bir burjuva ailesinden geldiğini, çok iyi eğitim aldığını, ana dili İtalyanca’nın yanı sıra Latinceyi, Eski Yunancayı, Fransızcayı, İbraniceyi kusursuz bir şekilde öğrendiğini, İngilizce ve İspanyolca konuştuğunu, matematik ve felsefede başarılı, Venedik Kilise’sinde 16 yaşında vaaz vermiş bir teolog, üniversite eğitimi almış, hukuk doktorası yapmış olduğunu, profesyonel olarak keman çaldığını, kimya, tıp, astroloji, simya gibi konularda uzman olduğunu yazar. Ayrıca dans, eskirim, binicilik ve kağıt oyunlarında dikkati çeken ve de yakışıklı biridir der. “Kendi isteğiyle bu yeteneklerini anlık şeyler için har vurup harman savurmuştur ve her şey olabilecekken bu adam hiçbir şey olmamayı, ama hür kalmayı tercih etmiştir” diye ekler. Zweig’a göre Casanova’nın yazarlığı da, şairliği de, çevirmenliği de “sathi”dir, “saçma sapan mısralar ve cansıkıcı felsefi denemeler yazmıştır”.       
Türkçede okuduğumuz Giacomo Casanova’nın Hayatımın Hikâyesi (Eylül 2016, çev Nilüfer Güngörmüş, Everest yay.) orijinal metinden küçük bir seçme. Hemen her biri bir aşk öyküsünden oluşan bölümlerde Casanova’yı sadece ân’ı yaşamaktan başka bir şey düşünmeyen, küçük bir zevk için, keyif için tüm yaşamını, birikimini feda edebilecek “zevk ve tutku” adamı olarak tanıyoruz. Öyle yakışıklı ve çekici ki kadınlar onu ilk gördüklerinde çarpılıyorlar ama her kadının gönlünü çalmayı başaramadığı gibi, her aşk macerasından da zaferle çıkamıyor. Ama anılar sadece aşktan ibaret değil. Casanova’nın güçlü hafızası ile yazdığı anılardan kadın ya da erkek insanları nasıl kandırabildiğini, hiç çalışmadan, dostlarından sızdırdığı paralar ve kumar geliri ile geçindiğini, yaşamı boyunca doğru dürüst hiçbir iş yapmadığını, başının birçok kez belaya girdiğini, defalarca hapse düştüğünü öğreniyoruz. Üstelik tüm bunları içten, hatta dobra bir dille, akıcı bir üslupla, çağdaşlarının çoğunda rastlanmayan bir gerçekçilikle, çuvaldızı kendine batırmayı ihmal etmeden anlatıyor. Anıların bir bölümünün İstanbul’da geçtiğini de ekleyeyim. Yani Casanova iyi bir yazar ve Hayatımın Hikâyesi tam metnini merak ettirecek kadar etkileyici bir kitap.
Casanova yaşamının son demlerinde 1789’da çekildiği bir şatoda anılarını yazmaya başlamış. El yazmasının 3700 sayfa tuttuğu söyleniyor. 1798 Nisan’ında Casanova’yı tedavi etmek için yanına gelen yeğeni Carlo Angiolini, amcası ölünce Dux’tan bu müsvettelerle ayrılmış. 1820’de Carlo’nun oğlu müsvetteleri Leipzig’de Alman yayıncı Brockhaus’a satmış. Brockhaus el yazmalarından yaptığı “ayıklanmış” (sansürlü) bir seçmeyi 1822 -1828 yılları arasında Almanca’ya çevirtip yayımlamış. Aslı Fransızca olan bu kitabın Almanca çevirisinden tekrar Fransızca’ya çevrilip ayıklanarak yayımlanması 1826’dan 1838’e dek sürmüş. 1945’de el yazmaları tesadüfen bulunup kurtarıldıktan sonra 1960’da tam metin 12 cilt olarak Fransızca’da basılabilmiş. 18 Ocak 2010 tarihinde Fransız Milli Kütüphanesi 3700 sayfalık el yazmalarını 7 milyon Euro’ya satın almış. El yazmalarının daha önce yayımlanmamış bölümler içerdiğine inanılıyor. Bire bir baskısı merakla bekleniyor.
Cazanova’nın hatıraları Türkçede ilk kez 1922’de Arap alfabesi ile dört cilt olarak yayımlanmış. Hasan Bedrettin’in Fransızcadan çevirdiği anıların tamamı 1594 sayfa ve ‘Kazanova’nın Sergüzeşti’ adını taşıyor, Akşam ve Teşebbüs Matbaaları tarafından ciltler basılmış. Milli Kütüphane kayıtlarına göre Latin alfabesi ile ilk kez 1944’de Ertuğrul Kayıhan çevirisi ile Kazanova’nın Maceraları (İstanbul Yayınevi) adıyla yayımlanmış.
Casanova’nın anıları Türkçede pek ilgi görmemiş olmalı ki yeni çeviri için 1967 yılını beklemek gerekmiş. Eros Yayınları’ndan çıkan “Kazanova – Çapkın Papaz” adlı bu kitabı Mehmet Kerem çevirmiş. 9 Kasım 2008’de Hürriyet’te çıkan habere göre edebiyat araştırmaları ile tanıdığımız Prof. Haluk Oral “Mehmet Kerem”in bir müstear ad olduğu ve bu adı Oğuz Atay’ın kullandığı tezini ileri sürmüş (bkz. “oguzatay.net/oguz-atay-ve-mehmet-kerem-meselesi/”). Oğuz Atay’ın tüm eserlerini yayımlayan İletişim Yayınları bu konuya aradan geçen sekiz yılda el attı mı, attı ise ne sonuca vardı? Merak etmemek elde değil. Haluk Oral’ın tezi doğrulandı ise bu çeviriyi neden yeniden basmaz İletişim merak etmemek elde değil. Ekleyeyim, Babil Yayınları’ndan çıkmış 2001 baskısı bir Casanova çevirisi daha var. Bu kitabın çevirmeni de “M. Kerem”. Bu M.Kerem’le Mehmet Kerem aynı kişi mi, aynı müstear mı? Yani biz bunları konuşurken Oğuz Atay çevirisi zaten basıldı mı? Bu da ayrı merak konusu.
Türkçede çok Casanova çevirisi yok. Nilüfer Güngörmüş’ün çevirisi sanırım en iyilerinden, belki de en iyisi. Güngörmüş’ün çevirisinin ilk baskısı 1992’de Anılar (Nisan yay.) adıyla yapılmış 22 yıl sonra “Hayatımın Hikâyesi” adıyla yeni baskısını okuduğumuz çevirisi 296 sayfa. Türkçedeki tüm çeviriler sanıyorum Fransızca’dan Almanca’ya çevrildikten sonra tekrar Fransızcaya çevrilen ve her defasında “ayıklanan” ilk baskıdan kaynaklanıyor. Sayfa sayılarındaki fark da Türkçeye yapılan çevirilerin birer “seçme” olduğunu düşündürüyor. Everest Yayınları ya da Nilüfer Güngörmüş kitabın başına bir sunuş yazısı koysa bu durumu ve anılardan nasıl bir yöntemle seçme yapıldığını anlatsa iyi olurdu. Tabii, artık Türkçede de Casanova’nın anılarını tam metnini, ayıklanmamış çevirisini okumanın zamanıdır diye düşünüyorum. 
20.10.2016

Etiketler: , ,


 

Şairin vasiyeti ne zaman geçerlidir?



Beşiktaş Belediyesi’nin düzenlediği 2. Dağlarca Şiir Ödülü, Adnan Özer ve Cenk Gündoğdu’ya Akatlar Kültür Merkezi’nde düzenlenen törenle verildi.
Dağlarca Şiir Ödülü ile ilgili geçen yıl verilmeye başlandığından beri tartışmalar var. Dağlarca’nın vasiyetinde “adıma ödül konulmasın” demesine rağmen bu ödülün başlatıldığı iddia ediliyor. Ödülün kaldırılması talep ediliyor.
Dağlarca’nın vasiyeti 4 Kasım 2008’de, telif gelirlerinin burs olarak verilmesini vasiyet ettiği Çamlıca Bilfen Okulu’nda özel bir törenle açıklanmış. Noter onaylı vasiyetle mal varlığını Mehmetçik Vakfı’na, Kadıköy Mühürdar’daki evini de müze yapılması koşuluyla Kadıköy Belediyesi’ne bağışlamış. Vasiyetinde adına ödül verilip verilmemesine ilişkin bir cümle yok. Ama daha önce, 1992’de bir şair ve bir eleştirmene ödül verilmesini öngördüğü bir vasiyet taslağı var. Ödül parasının nereden geleceğini bile düşünmüş. Yapı Kredi Yayınları’nın “Dağlarca 100 Yaşında” sergi kitapçığında bu vasiyet taslağını görmek mümkün.  
İyi bir araştırmacı olan şair Mehmet Can Doğan Oktay Rifat’ın 1933-86 yılları arasında çeşitli yayınlarda yer almış ancak şairin hiçbir kitabına almadığı 75 şiiri “Bu Dünya Herkese Güzel” (Yapı Kredi yay.) adıyla kitaplaştırdı. Sosyal medyada başlayan tartışmada Enver Ercan hatırlattı: “Oktay Rifat yayımlanmamış şiirim yoktur demişti”.
Oktay Rifat’ın önceki yayımcısı Adam Yayınları sahibi İnci Asena, “Tüm Şiirler'i Oktay Rifat'ın sağlığında onun dilediği yönde Memet Fuat'ın çalışmalarıyla son haline getirildi ve Adam Yayınları'nca yayımlandı. Babasının bu isteğine Samih Rifat da ölünceye kadar sadık kaldı. Ben tanığım” diyerek tartışmaya katkıda bulundu (21.09.16, Facebook). Mehmet Can Doğan, “Bunlar yayımlanmamış değil, dergilerde kalanlar...” diye cevapladı. Kitabın editörü Murat Yalçın da “Şairin vasiyetine uyularak, ‘Bütün Şiirleri’ yapıtına asla eklenmemesi, hep ayrı basım kalması koşuluyla; tüm dönemlerinden, tamamı dergilerde kalmış 70 şiir” açıklamasını yaptı. Ailesinden onay alındığını da belirtti. Bence bu kitap bir kereye mahsus basılabilir ama basımı sürdürülürse bir süre sonra bütün eserlerinden sayılır ve vasiyete aykırı davranılmış olur. Tıpkı Edip Cansever’in şiirlerinde yapılan yanlışın kalıcılaşması gibi.  
Nilgün Marmara 13 Nisan 1987’de kendi iradesi ile aramızdan ayrıldığında yayınlanmış hiçbir eseri, kitabı yoktu. Bazıları dergici şair arkadaşları vardı. İstese yazdıklarını dergilerde yayımlatabilirdi.
“Bu kitap aslında hiç yayımlanmamış olmalıydı” cümlesi ile başlıyor Nilgün Marmara’nın Defterler’inin (Everest Yay.) Kağan Önal imzalı önsözü. Nilgün Marmara intiharı öncesi yazdığı mektupla birlikte daktiloya çekilmiş iki dosya bırakmış. Mektupta eşi Kağan Önal’a isterse bu dosyaları bastırabileceğini yazmış. Dosyalar 1988 ve 1990’da kitaplaşmıştı. 1993’de Gülseli İnal’ın derlediği “Kırmızı Kahverengi Defter” (Telos yay.) yayımlandı. Kitabın tanıtımında “Nilgün Marmara'nın günlüklerinde yer alan, okuduğu kitaplardan yaptığı alıntılar ve mektup taslakları dışında, her satır, her harf, elinizdeki kitaptadır” deniliyordu. Kağan Önal, bu kitabın kendi onayı alınmadan yayımlandığını, “kesilip biçilme tarzı nedeniyle” eksik olduğunu ve ortaya yanlış bir Nilgün Marmara portresi çıktığını, ölümü hakkında yersiz kuşkular oluştuğunu yazıyor önsözde. 25 yıl sonra olsa bile defterleri tam olarak bastırarak “bütün bu yersiz kuşkulara son vermek” istemiş. Son paragrafta söyledikleri ise can alıcı, “en büyük hatamın ve Nilgün’e karşı tek suçumun zamanında ne yapıp edip defterlerin yayınlanmasını engellememek olduğuna inanıyorum” diyor.
Şairlerin evrakı metrukesinin, yayımlanmış şiirlerinin bulunup kitaplaştırılması gerçekten de heyecan verici. Ama bir de vasiyet var. Vasiyetname bir irade beyanı. Kişinin ölümünden sonra geride bırakacaklarının nasıl değerlendirilmesi gerektiğini bildiriyor. Uyulmazsa hukuki sonuçları olan bir metin. Şairlerin de vasiyetnamelerine uyulması gerektiğini düşünüyorum.    19.10.2016 

Cuma, Ekim 14, 2016

 

“Edebiyat, bir estetik metinler dünyasıdır”



Yıl 1956, İstanbul Hukuk Fakültesi’nin “Haliç’in masmavi sularına bakan muhteşem kantininde” büyük yuvarlak masanın çevresinde buluşan üniversiteli ve liseli gençler derslerden kaytarıp edebiyattan konuşuyor. Erdal Öz, Onat Kutlar, Doğan Hızlan, Konur Ertop, Adnan Özyalçıner, Hilmi Yavuz, Kemal Özer, Ercüment Uçarı, Yılmaz Güney... Dönemin büyük dergilerinde, Varlık’ta, Yeditepe’de, Yenilik’te, Seçilmiş Hikâyeler’de ürünlerini yayımlatmaya çalışıyorlar ama yayımlatamıyorlar. Bu duruma öfkelenip dergi çıkartmaya karar veriyorlar. Harçlıklarını biraraya getirip dergiyi çıkartıyorlar. İsmini de Adnan Özyalçıner buluyor; “a”.
Erdal Öz, 21 yaşında. O da Hukuk Fakültesi öğrencisi. Şiirler, öyküler yazıyor. Diğer arkadaşları gibi o da edebiyatı, yeni çıkan kitapları çok yakından takip ediyor. Erdal Öz de dergide sadece öykülerini değil, yazılarını, eleştirilerini yayımlıyor. En ilgi çeken bölümlerden biri “Cebimdeki Yoğurtlar Ceviz Gibi Şakırdar”. Erdal Öz’ün çoğu yazısı bu bölümde yayımlanıyor. Zaten bölümün adını da o koymuş.   
Türkçede yazılmış en iyi biyografilerden olan “Erdal Öz – Unutulmaz Atlı”da (2009, Can yay.) Ayşe Sarısayın bu dönemi anlatırken “Erdal Öz’ün çoğu yazısının da hırçın, tartışmacı, zaman zaman alaycı bir üslubu vardır” der. Sözünü ettiği ilk yazı da 1956 yılı Sait Faik Hikâye Armağanı’nı kazanan Tahsin Yücel’in Haney Yaşamalı’sı hakkında olandır. Yazının başlığı “Haney Yaşamalı mı?”.
Erdal Öz’ün düzyazılarının toplandığı “Düşünüyorum da, Müthiş Bir Şey!”de (Eylül 2016, Can yay.) derlenen yazılardan biri de “Çağını yaşamayan sanatçıyı yadsıyorum” diye başlayan “Haney Yaşamalı mı?” “Tahsin Yücel eksik, eski ve ilkel bir hikâyecidir” diye bitiyor. Çok sert, sözünü sakınmayan bir eleştirmen olarak çıkıyor karşımıza Erdal Öz. Üstelik yargıları kabul de görüyor. Hilmi Yavuz Ayşe Sarısayın’a şöyle anlatmış: “Ve biz bir kampanya başlattık a dergisi’nde. Hepimizin Tahsin (Yücel) aleyhine, şimdi hatırlayınca yüzümüzün kızaracağı ipe sapa gelmez birtakım laflar ettiğimizi hatırlıyorum. Bu durum Dram Tiyatrosu olayında yazı çizi düzeyinden çıkıp düpedüz protestoya dönüşmüştür. Bugün açık söylemek gerekirse, Tahsin’e ayıp ettiğimizi düşünüyorum.” Tahsin Yücel’se büyük bir yüce gönülllükle “Gençlik işte! Olmuş bitmiş, konu edilmesi bile gereksiz” diye geçiştirmiş Ayşe Sarısayın’ın sorusunu. Erdal Öz’le Tahsin Yücel’in dostlukları da baki kalmış. 
Erdal Öz çoğunlukla çağdaşları, hatta arkadaşlarının kitapları hakkında sert eleştiriler yazıyor. Kitapta yer alan ilk yazı “Günlük Değil Kedi Salçası” adını taşıyor. Salâh Birsel’in Günlük adlı kitabı hakkında. Amerikalılar akla gelen her şeyi karıştırıp yaptıkları yemeğe “Kedi Salçası” adını verirlermiş. Erdal Öz de Salâh Birsel’in Günlük’ünün aynı şekilde olduğunu yani günlük olamadığını uzun uzun anlatmakla kalmıyor, kitaptaki dil yanlışlarına da büyükçe bir bölüm ayırıyor. Salâh Birsel’e “Karikatürist şair” demeyi de ihmal etmiyor. İşin ilginci, yine Ayşe Sarısayın’ından öğreniyoruz. Bu yazıdan kısa bir süre sonra Erdal Öz, “Haney Yaşamalı mı?” hakkında görüşünü almak için Salâh Birsel’in kapısını çalmış. Salâh Birsel de Erdal Öz’ü kibarca kovalamış (s.71). Ama bir kaç yıl sonra Birsel ve Öz’ün yolları TDK’da birleşmiş ve dostça çalışmakla kalmamışlar, Erdal Öz arkadaşlarına yazdığı mektuplarda Salâh Birsel’den övgüyle söz etmiş.
İyi niyet ve içtenlikle yazıyor görüşlerini Erdal Öz. Bu nedenle de kötü karşılanacağını, küslükler yaratacağını düşünmüyor.
En sevdiği, saygı duyduğu, örnek aldığı öykücü Nezihe Meriç. Dostlukları da var. Üstelik Nezihe Meriç, Erdal Öz’ün öykülerini okuyan ve eleştiren yakın arkadaşları dışındaki ilk kişi. İlk öykülerinin de Seçilmiş Hikâyeler’de yayımlanmasını yine Nezihe Meriç sağlıyor. Ama eleştirmen Erdal Öz için bunların hiç önemi yok. Nezihe Meriç’in ikinci kitabı “Topal Koşma” için ard arda üç yazı yazıyor. “Topal Koşma adı hiç gitmemiş kitaba” diyerek başlıyor ve özünü, biçimini, dilini ayrı ayrı yazılarda örnekler vererek kıyasıya eleştiriyor. Son cümle onu kurtarmış mıdır, bilemem. Şöyle diyor; “Topal Koşma’yı bu yıl içinde çıkan en iyi hikâye kitabı olarak sayıyorum. Sanatçıyı bu başarısından dolayı kutlarım.”
Erdal Öz’ün çok dikkatli bir okur olduğunu, okuduğu kitapları her yönüyle tahlil ettiğini “Yarın Nasıl Bir Gün Olacaksın” üst başlıklı Günlükler’inde (Mart 2016, Can yay.) yer alan notlarında görmüştük. Hiç yayınlanmayacağını düşündüğü bir günlükte düşüncelerini sakınmadan yazmak, örneğin bir Andre Gide’i okuduğunu “geriye hiç bir şeye yakın şey kaldığını”, çevirisinin “iğrenç” olduğunu söylemek kolaydır da iş bir dergide yayımlanacak yazıya geldi mi bu düşüncelerinizi kanıtlarıyla yazmanız ve gelecek tepkilere de doğru dürüst cevaplar verecek durumda olmanız gerekir. Erdal Öz’ün hiç sözünü sakınmadığını ama hiçbir zaman da kanıtsız, örneksiz yazmadığını görüyoruz.
Ustası olarak Nurullah Ataç’ı bilmiş. O da Ataç gibi sırf içeriğe, biçime bakmıyor, yazarın dilini de eleştiriyor. Yeni sözcükler kullanılmasını, doğru cümleler kurulmasını bekliyor. Kendi de yeni sözcükler kullanmaya özen gösteriyor, dil konusunda çok titiz.
“Düşünüyorum da, Müthiş Bir Şey” Erdal Öz’ün 1956’dan itibaren yazdığı yazıların geniş bir seçkisi. Erdal Öz 70’li yıllara kadar yoğun bir biçimde dergilerde öykülerinin yanında eleştiriler de yayımlatmış. Feyyaz Kayacan, Attilâ İlhan, Muzaffer Buyrukçu, Yaşar Kemal, Vüsat O. Bener, Adnan Özyalçıner, Kemal Özer, Memet Fuat, Behçet Necatigil eleştirilerinden nasibini alanlardan. Orhan Kemal, Ataç, Nâzım Hikmet, Sait Faik, Edip Cansever, Sevgi Soysal gibi övgüyle söz ettiği yazarlar da var. Ama önemsemediği bir kitap hakkında yazmamış, ciddiye almadığı yazarı eleştirmemiş.
Şiir ilk göz ağrısı. Şiir yazmayı, yayımlatmayı bırakmış ama şiir okumayı, eleştirmeyi bırakmamış. Edip Cansever’e özel bir ilgisi, hayranlığı olduğu anlaşılıyor. Ne de olsa 50 Kuşağı Öykücüleri ve İkinci Yeni Şairleri kader birliği etmiş, omuz omuza bir edebiyat savaşımı vermiştir.
Erdal Öz için yayıncılığının yazarlığını engellediği söylenir. Bence öykücülüğü ve romancılığı da eleştirmenliğini engellemiş. “Düşünüyorum da, Müthiş Bir Şey”i okuyun bana hak vereceksiniz. 
13.10.2016

Etiketler: ,


This page is powered by Blogger. Isn't yours?