Pazartesi, Şubat 25, 2013

 

Ölmeyi Bilen Adam



Muhsin Ertuğrul Türk tiyatrosunun, sinemasının kurucularından. İstanbul Şehir Tiyatroları’nın, Devlet Tiyatrosu’nun, Konservetuar’ın kurulmasında öncü olmuş, ilk sesli filmi çekmiş, Türk filmlerinde ilk defa müslüman kadınları oynatmış, ilk çocuk tiyatrosunu kurmuş... Sanat yaşamındaki ilkler ve yenilikleri aynı zamanda Türkiye’nin ilkleri ve yenilikleri.
Ayşegül Çelik Ölmeyi Bilen Adam’da (Ocak 2013, Can yay.) Muhsin Ertuğrul’un soluk soluğa geçen uzun sanat hayatını anlatıyor. Muhsin Ertuğrul 1892’de İstanbul'da doğmuş. Çocukluk yıllarında tiyaro ile ilgilenmeye başlamış. 13 yaşındayken sahneye çıkmış. Tiyatrocu olmasına karşı çıkılınca ailesinden ayrılmış ve bir daha onlarla görüşmemiş. Beş parasız, yoksul günler geçirmesine rağmen tiyatrodan caymamış. 1911’de tiyatroyu yerinde öğrenmek için Paris’e gidince sanat anlayışı oluşmaya başlamış. 1912’de İstanbul’a döndüğünde Paris’te görüp öğrendiklerini sahnede uygulamaya başlamış. Çocukluk arkadaşı Galip Arcan’la kendi tiyatrosunu kurup Türkiye’de ilk kez Hamlet’i sahnelemiş.
Ayşegül Çelik, Muhsin Ertuğrul’un hayat hikayesini anlatırken Türk Tiyatrosunun tarihini de anlatıyor. Böylelikle tuluata, hafif komedilere alıştırılmış seyircinin Hamlet gibi bir esere gösterdiği tepkiyi de daha iyi kavrıyoruz. Muhsin Ertuğrul, ezberi, dramaturjiyi, yönetmenliği, sahne düzenini, makyajı yani tiyatronun temel gereklerini uygulamaya sokarak geleneksel anlayışı kırıyor. Darülbedayi’nin (Şehir Tiyatroları) kurulması ve orada hangi tiyatro anlayışı ile oyunlar sahneleneceği tartışmalarında Muhsin Ertuğrul en önemli taraflardan biri oluyor. 1. Dünya savaşının da etkisi ile Darülbedayi’nin bir tiyatro okulundan sıradan bir tiyatroya dönüşmesi üzerine 1916’a Berlin’e gidiyor.
Muhsin Ertuğrul her yurtdışı çıkışını tiyatro bilgisini artırmak için fırsat olarak kullanıyor. Berlin gezisi onu sinema sanatıyla tanıştırıyor, filmlerde rol alıyor. Yurda dönüşünde tekrar Darülbedayi’de görev alacak, Berlin deneyimini tiyatro sahnesine aktaracaktır. 1917’de sahneye koyduğu Halit Fahir Ozansoy’un Baykuş’unda canlandırdığı ihtiyar köylü ile yıldızı parlıyor. Ama onun gönlü hep Avrupa’da. 1917’de askerlik görevini yaparken izin alıp tekrar Berlin’e gidiyor. Filmlerde rol alıyor. Darülbedayi bu seyahate karşıdır ve izin almadan gittiği gerleçesi ile kurumla ilişkisi kesilir.     
1918’de İstanbul’a dönünce Berlin deneyimini sahneye aktarmak için kendi tiyatrosunu kuruyor Muhsi Ertuğrul. Darülbedayi’ye çağrılıyor ama onun çağdaş tiyatro anlayışı kurumun anlayışı ile bağdaşmıyor. Muhsin Ertuğrul’un Darülbedayi ile git gellerle dolu bir ilişkisi var. Darülbedayi onsuz da yapamıyor onunla da...
Afife Jale’nin ve onu izleyerek birçok müslüman Türk kadınının sahneye çıkışındaki Darülbedayi’nin ve geleneksel tiyatrocuların yaklaşımı bu çelişkiyi örneklemek açısından önemli.
1920’lerde Muhsin Ertuğrul tiyatronun bitmeyen tartışmalarından kopup Türkiye’de çok yeni olan bir sanat dalına sinemaya yöneliyor. Berlin’de filmlerde rol almış, yapımcılık yapmıştır. Berlin deneyimi ile ilk Türk filmlerini çekiyor. 1923’de Halide Edip’in Ateşten Gömlek’ini sinemya uyarlıyor. Kurtuluş Savaşı henüz kazanılmışken bağımsızlık mücadelesinin ilk filmini çekmiş oluyor.
Ayşegül Çelik, kitabın girişinde “Bu kitapta isimlere, tarihlere, durumlara sadık kalarak çalışmaya gayret ettim. Fakat asıl yapmak istediğimin “hikaye anlatmak” olduğunu yinelemem gerek” diyor. Çelik, dediği gibi de “isimlere, tarihlere, durumlara sadık” kalıyor ama biyografi sadece Muhsin Ertuğrul’un sanatını anlattığı için “hikaye” eksik kalıyor. 1920’lerde Kurtuluş Savaşı yaşanırken Muhsin Ertuğrul İstanbul’dadır. Çektiği filmlerden bağımsızlık mücadelesine sempati duymakla kalmayıp desteklediğini de hissediyoruz ama siyasi bakışını bilemiyoruz. 1925’de Moskova’ya gidişinde de siyasi tavrının nasıl bir etkisi olduğunu merak etmemek elde değil. Zira o zamanlarda her isteyenin Sovyetler Birliği’ne gitmesi mümkün olmadığı gibi Muhsin Ertuğrul gibi sanat çevreleriyle sıkı ilişkiler kurabilmesi için de siyasi açıdan da kabul edilmiş olması gerekir diye düşünüyorum.
Muhsin Ertuğrul’un yönettiği Leblebici Horhor’u (1923) Mümtaz Osman takma adıyla yazan Nazım Hikmet. Nazım Hikmet, Ertuğrul’a yönetmen yardımcılığı da yapıyor. Ayşegül Çelik, Nazım Hikmet’in Moskova seyahatindeki katkısından söz etmiyor. Çelik’in anlatımına göre Muhsin Ertuğrul yalnız ve ilişkileri kendi kuruyor. Memet Fuat, Nazım Hikmet (Ağustos 2000, Adam yay.) biyografisinde Hikmet’in Muhsin Ertuğrul’la ilişkisinden birçok sayfada söz ediyor. “1925-1927 yılları arasında Sovyet Tiyatrosu’nu yöneten dünyaca ünlü sanat adamlarının uygulama çalışmalarını görmek amacıyla Moskova’ya gelen Ertuğrul Muhsin’in, en iyi koşullarda ağırlanması, özlediklerini elde etmesi için Nazım büyük çaba harcamış, onu Lunaçarski ile tanıştırmış, filmler çekmesini sağlamış, çok değer verdiği bu sanat adamını hiç yalnız bırakmamıştı” (s.77).
1930’larda sinema filmleri çekerken Muhsin Ertuğrul’un yanında yönetmen yardımcısı olarak Nazım Hikmet var. Necip Fazıl’a ilk tiyatro eserlerini verdiren, Bir Adam Yaratmak’ı sahnelemekle kalmayıp başrolünde oynayan Muhsin Ertuğrul, daha 1925’de Moskova’dayken Nazım Hikmet’i tiyatro oyunları yazması için özendiriyor. 1930’larda komünistlik suçlamasıyla aranırken Nazım Hikmet’e Kafatası’nı yazdırıp, 1932’de, Nazım Hikmet’in deyimiyle “antikomünist terör havası içinde” Darülbedayi’de sahneye koyuyor ve oyun beş kez sahnelendikten sonra komünist propagandası yaptığı gerekçesiyle kaldırılıyor (age. S. 111).     
Sanatla dopdolu bu hayat içine Muhsin Ertuğrul’un nasıl bir özel hayatı olduğunu bilmiyoruz. Ayşegül Çelik Muhsin Ertuğrul’un çocukluk yıllarından sonrasını hikaye etmiyor. Örneğin Türk sinemasının ilk kadın oyuncularından Neyyire Neyir ile evliliği bir cümle olarak geçiyor. Neyyire Neyir’in Muhsin Ertuğrul’un hayatındaki yerinden söz edilmiyor. Oysa başka biyografilerde birlikte verdikleri mücadeleden, Muhsin Ertuğrul'un 15 Şubat 1930'dan itibaren çıkarmaya başladığı "Darülbedayi" adlı dergide yazdığı yazılardan, yazı işleri müdürlüğü sırasında yargılanmasına neden olan yazılardan söz ediliyor. Aynı şekilde Ertuğrul’un Neyyire Neyir’in ölümünden birkaç yıl sonra Handan Uran’la nasıl evlendiği de anlatılmıyor, bir cümle ile geçiliyor. Bu durumda 90 yıla varan yaşamında başka hangi insanlar vardı, nasıl dostluklar, aşklar gelişti gibi bir soru da kuşkusuz sorulmadan kalıyor. Muhsin Ertuğrul’un imajı bir yalnız adam olarak beliriyor.    
Özel hayatın es geçilmesi, anlatımın sadece sanat faaliyeti üzerinden gelişmesi Muhsin Ertuğrul’un kişi olarak kafamızda canlandırmamızı önlüyor. Muhsin Ertuğrul için “zor adam” diyorlar, kafasındakileri hayata geçirirken paylaşmadığını, tartışmadığını, görüşünü dayattığını, Darülbedayi gibi kurumlarla yaşadığı sorunlarda bu halinin de olumsuz etken olduğunu söylüyorlar ama biyografiden bu iddiaların doğru mu yanlış mı olduğunu çıkartamıyoruz.  
Muhsin Ertuğrul Darülbedayi’de sanat yönetmenliği, Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü yapıyor. Tiyatroyu Anadolu’ya yayıyor. İlk çocuk tiyatrosunu kuruyor. Tiyatro okulu açıyor... Sanat hayatında o kadar çok ilke imza atıyor, o denli yenilikler yapıyor ki ne kadar anlatılsa sayfalar yetmez. Ölmeyi Bilen Adam’ın 238 sayfası da Muhsin Ertuğrul’un bu uzun ve başarılar dolu hayat hikayesini tüm ayrıntıları ile anlatmaya yetmemiş, bazı yerlerde yüzeyde kalınmış, bazı yıllar hiç anlatılmamış.  
Ayşegül Çelik’in Ölmeyi Bilen Adam’ı ileTürk tiyatrosunun ve sinemasının kurucusu, Türkiye’nin modernleşmesinin mimarlarından biri olan Muhsin Ertuğrul’u tanımak yolunda ilk adımı atmış oluyorsunuz. Muhsin Ertuğrul kitabın adının aksine Yaşamayı Bilen Adam olarak, dolu dolu yaşayıp çok iş yapmasıyla örnek bir hayat olarak da belleklerde yer ediyor.     
14.02.2013

Pazartesi, Şubat 18, 2013

 

Nasıl “Pop-Yazar” Olunur?



Kitap yazarak da müzikte ya da sinemada olduğu gibi ün ve para sahibi olabilirsiniz. Yeter ki doğru taktikleri kullanın ve oyunu kurallarına göre oynayın. Feyza Hepçilingirler Nasıl “Pop-Yazar” Olunur?’da (Ocak 2013, Everest yay.) kitap yazarak kısa yoldan popüler olmak, üne, paraya kavuşmak isteyenlere nasıl bir yol izlemeleri gerektiğini anlatıyor.
Kültürün de maddi bir değer taşıdığı, herhangi bir ürün gibi alınıp satılabileceğinin keşfi yirminci yüzyılın başına sanat eserinin çoğaltılmasının yöntemlerinin bulunduğu zamana dayanıyor. Sesin, görüntünün ve tabii yazının plak, film ve kitap olarak çoğaltılması ile endüstrileşme düşüncesi de hayat buluyor. Eğer iyi tanıtır, iyi pazarlarsanız herhangi bir sanayi ürünü gibi bir sanat eserini de çok satmanız, ondan büyük gelirler elde etmeniz mümkün. Çok satmak için çok alıcıya ulaşmak ve kolay tüketilebilir olmak gerekiyor. Kitap açısından bakarsak çok alıcıya ulaşmak için öncelikle eser kolay anlaşılabilmeli. Bu da edebi düzeyin ve tabii anlatımın, dilin ortaokul düzeyine düşürülmesi demek. Kolay tüketmek de hızlı ve kolayca okunan, bir daha okumak gerektirmeyen yayınlar yapmakla mümkün ki okur o kitabı tüketip yenisini satın alsın.
Müzikte, sinemada çok önceden endüstrileşme başlamış olmasına rağmen kitabın kültürün taşıyıcısı olduğu, yayıncılıkta esas amacının gelir değil kültür hizmeti yapmak olduğu inancı uzun süre ağır bastığı için Türkiye’de ancak 1980’lerde gerçek anlamda ticari nitelik taşıyan yayınevleri kuruldu. Adam Yayınları’nın kurulması ile ilk reklam kampanyaları yapılmaya, yazarlar lanse edilmeye başladı. Orhan Pamuk’un hem edebi hem de maddi açıdan başarıya ulaşması birçok genç için yazarlığın ideal meslek olarak algılanmasını sağladı. Kuşkusuz Orhan Pamuk’un edebi açıdan değerli eserleri tam anlamıyla tanıma uygun endüstri ürünü değildi. Çok daha kolay okunacak, tüketilecek eserlere ihtiyaç vardı. Yayıncılar bu tip yazarları bulmakta gecikmedi. Çünkü kapılarında uzun bir yazar adayı kuyruğu vardı.
Kültür endüstrisinin edebiyat alanındaki amiral gemisi romandır. Çünkü roman tıpkı sinema filmleri  ve televizyon dizileri gibi öyküler anlatır. İyi bir tanıtımla sinema ve televizyon dizilerinin seyircilerini romana çekmek mümkündür. Yeter ki oyunu kuralına göre oynayın, pop yazarı yaratın. Yıllarca Türk yazarlarından ortalama 30-40 roman yayımlandıktan sonra 2000 yılında 144, 2010’da 557 ve nihayet 2012’de 780 romana ulaştık (bkz. Her Açıdan Kötü Geçti, Ömer Türkeş, Birgün Kitap, 5 Ocak 2013).
Kuşkusuz sadece roman türünde üretim yaparak kültür endüstrisinin büyümesini, dev cirolar yapmasını sağlamak mümkün değil. Üstelik 780 yeni roman yayımlasanız da 15-20 bin seviyesini aşıp çoksatanlar listesine girebilen Türk romanı sayısı 10’u geçmiyor. Diğerleri ortalama bin baskı ve 300-500 satış ile yazarını da yayımcısını da üzüyor. Dünya çapında çoksatanları yakından izleyip özellikle İngilizceden yapılan çevirilerle ve diyet kitaplarından tarih araştırmalarına uzanan yelpazede ürün çeşitlemesine giderek açık kapatılmaya çalışılıyor. Türkiye’nin en büyük kitabevi zincirlerinden DR’nin “2012 Yılının En Çok Satanları” listesindeki (bkz. www.dr.com.tr/Main/Home/PageContent/2012encoksatanlar) 20 kitabın sadece dört tanesi yeni Türk romanları (Ahmet Ümit’in Sultanı Öldürmek, Ayşe Kulin’in Gizli Anların Yolcusu ve Bora’nın Kitabı, İhsan Oktay Anar’ın Yedinci Gün). Listede ayrıca dört çeviri roman, üç köşe yazısı derlemesi, iki diyet kitabı ve “self help” psikoloji kitapları var. 12 kitap Türk yazarlarından 8 kitap çeviri. Liste geçtiğimiz yıl yayıncılık endüstrisinde hangi türde kitapların çoksattığını somut olarak gösteriyor. 
Feyza Hepçilingirler  Nasıl “Pop-Yazar” Olunur?’da mizahi bir anlayış ve ironik bir dille nasıl popüler yazar olunacağını anlatırken bu yapının iyi bir fotoğrafını çekiyor ve kültür endüstrisinin yayıncılık alanına sıkı bir eleştiri getiriyor.
Hepçilingirler, popüler yazar olmanın en kısa yolunun roman yazmak, bunun en kolay yolunun da hayatınızı yazmak olduğunu söylüyor. Anlatmak için bir yaşam dilimi seçin ve o yaşam diliminde mutlaka aşk bulunsun diyor. Eski Yeşilçam filmlerini düşünerek şablonlar kullanmaktan kaçınmamak gerektiğini, romanı mutlu sonla bitirmek gerektiğini söylüyor. Popüler olmanın ilk koşulunun anlatımı basitleştirmek, herkesin anlayabileceği düzeye getirmek olduğunu belirtiyor. Olay örgüsünün de çok karmaşık olmaması gerektiğini söylüyor. İfade yanlışlarına, yazım hatalarına aldırmadan oturup yazın, diye ekliyor.
Romanın satış şansını artırmak için yazarın genç, güzel/yakışıklı, bakımlı ve çekici görünmesi ilk şart. Yazar bir film yıldızı kadar “ince, zayıf, sportmen, zarif ve yakışıklı” olmalı. Çünkü roman okurunun büyük bir bölümü kadınlar. Bu okurun idealindeki erkek olmak ya da güzelliğiniz ve zekanızla ona rol modeli olmak çok okunmak için gerekenlerden.
Kadınlara seslenen aşk romanları yazmak başarının ilk anahtarlarından. Siyasetle ilgilenmemek ama gündemi yakalayan boş ama etkili konuşmalar yapmak da gerekli. Bu konuşmalardan tam olarak bir şey anlaşılmaması da bir avantaj. Tabii ki reklam şart. Yayınevinizin tüm yolları kullanarak reklamınızı yapması ve sizin de ayrım yapmadan gazetelerde, televizyonlarda etkileyici imajınız ve karizmatik bakışlarınızla boy göstermeniz gerekli. Batılı gibi görünmek, batıyı övmek de yüzü Batı’ya dönük toplumumuzun sizi benimsemesi için önemli.
Feyza Hepçilingirler, polemik yaratmamak için mümkün olduğunca örnek vermiyor, yazar adlarından söz etmiyor ama yaptığı önerilerin kişiye özel olduğunu, kimi kastettiğini tahmin edebileceğinizi söylemeliyim. “Gamzeli olun”, “kendiniz beğenin”, “mistik olun”, “İslamcı olun”, “İngilizce yazın” ya da “New York’da yaşayın” dediğinde aklınıza isimler gelmemesi olanaksız. Üstelik bunlar tekil örnekler bunları tekrarlayarak başarıya ulaşacağınız garanti değil.
“Popüler olmanın yolu, halkın beğenisine seslenmekten değil, parasını sizin için harcamasını sağlamaktan geçer” diyor. Rüzgarı doğru zamanda ve yerde yakalamak önemli. Zamanı gelir içinde hiç cinsellik olmayan aşk romanlarına okurun ilgisi çektirilir. Zamanı gelir neredeyse pornografik denebilecek romanlar bu kitapları hiç almaz denen kadın okura okutturulur. Grinin Elli Tonu üçlemesi ve yazarı E.L.James bu durumun son örneği. Yazar 49 yaşında bir ev hanımı olarak lanse edildi. Oysa bir televizyon yapımcısı, işi nedeniyle hedef kitleyi tanıyor ve ne istediklerini biliyor. Roman da bir ev kadınının yazdığı “anne pornosu” olarak sunuldu. Aslında batıda çok popüler olan romansların bol erotik soslu bir örneğiydi. Merakı en üst düzeye yükseltmek için de kitabı yayıncıların basmak istemediği o nedenle ilk kez e-kitap olarak yayımlandığı bir yol izlendi. 37 ülkede 40 milyon satışa ulaşıldı ve “muhafazakar sanat”ın bildirgesinin yazıldığı bir ülkede de çok satanlar listesinin en üst üç sırasını haftalardır işgal ediyor.
“Kitap, saygı gösterilecek değil, satılacak bir şeydir” diyor Feyza Hepçilingirler. Kültür Endüstrisi Grinin Elli Tonu örneğinde bunu kanıtladı. Satılan şeyin içeriğine bakılmaz esas olan çok sayıda satmak ve çok kar etmektir. Roman, yayıncılığın ve pop yazarlığın en ışıltılı alanı gibi görünse de Canan Karatay gibi bir diyet kitabı yazarak da çoksatan listelerine girmek mümkün ama bunun için azim ve sebat kadar, alanında uzman ve yenilikçi de olmak gerek. Feyza Hepçilingirler, siyaset, tarih, polisiye, sağlıklı yaşam, burç, yemek ya da diyet kitabı yazarak da üne nasıl ulaşıldığını anlatıyor. Bence esas başarı yüzbinler satan bir gazetede yayınlanan köşe yazılarınızı, internetten tümüne ücretsiz ulaşmak mümkünken kitaplaştırıp yüzbinlerce okurun almasını sağlamaktır ki geçen yılın çoksatanlar listesinde bu tür üç kitap vardı.
İroniden, mizahtan anlamayan bir gençlik yetişiyor. Dört sözcüklük düz bir cümleyi bile ilk okumada anlamakta sıkıntı çekiyor, genellikle yanlış anlıyorlar. Korkarım, Feyza Hepçilingirler’in kapağına karikatür konarak mizahi olduğu vurgulanan Nasıl “Pop-Yazar” Olunur?’unu bu okurlar ciddiye alacaktır. Çünkü Hepçilingirler eleştirirken çok önemli ipuçları da veriyor. Yeni popüler yazar adaylarına hazır olalım. 07.02.2013                  

Salı, Şubat 12, 2013

 

James Joyce ve Ulysses



James Joyce çığır açan bir yazar. Bilinç akışı tekniği ile yazdığı eserleriyle modernizmin en büyük ustalarından. Eserleri postmodern edebiyatın en önemli örneklerinden olarak değerlendiriliyor. Başta Ulysses ve Finnegans Wake olmak üzere eserleri üzerinde en çok çalışılan, tartışılan yazarlardan.
Richard Ellmann’ın James Joyce Hayatı ve Eserleri (Mayıs 2012, çev. Zafer Avşar, Kabalcı yay.) çalışması biyografi alanında bir başyapıt olarak kabul ediliyor. Ellmann 966 sayfalık kitapta James Joyce’un hayat hikayesini ve eserlerinin yazılış sürecini en ince ayrıntılarına kadar belgelerle, ilk kez günışığına çıkan mektuplarla ve tanıklıklarla anlatıyor.
James Augustine Aloysius Joyce, 2 Şubat 1882’de Dublin'de doğmuş. Birkaç gün sonra 131. yaş günü kutlanacak. On çocuklu yoksul bir ailenin en büyük çocuğu. Baba Joyce çalışmayı pek sevmeyen, borçlarını yeni borçlarla kapatarak hayatını sürdüren biri. Joyce, altı yaşındayken yatılı olarak bir Cizvit okuluna yollanmış. İrlanda’nın koyu dindar yaşamı kadar Cizvit okullarında yaşadıklarının da Hıristiyanlığa ve kurumlarına bakışını etkilediği anlaşılıyor. Dublin'deki University College'de felsefe ve modern diller eğitimi alırken bol bol kitap okuyor, edebiyata ilgisi artmaya başlıyor. Şiirler yazıyor. Ibsen’i keşfediyor. Onu ana dilinden okuyabilmek için Norveççe öğreniyor. 18 yaşındayken Londra’daki Fortnightly Review dergisinde yayımlanan ilk yazısı da Ibsen'in "Biz Ölüler Uyanınca" oyunu üzerine. Böyle önemli bir dergide yazısının yayımlanması Dublin’in küçük edebiyat ortamında tanınmasını sağlıyor. Derin bilgisini sakınmadan kullandığı için ukala bulunuyor ve pek sevilmiyor. Aynı şekilde yazıları da dergi yöneticilerine anlaşılmaz geliyor. Kitap tanıtma yazılarında bile sözünü sakınmıyor, eleştirileri oldukça ağır. Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi’nde (çev. Murat Belge, İletişim yay.) gençlik yıllarında yaşadıklarını anlatır. İlk gençlik çağlarını yaşayan kahraman bir yandan yazar olmaya çalışırken bir yandan da “hayal gücünü boğan ve yaratıcılığını sindiren kiliseye, okula ve topluma başkaldırışını anlatır.” Roman aynı zamanda bilinç akışı tekniğinin kullanıldığı ilk eserlerdendir.    
İrlanda’daki devlet, aile ve din kaynaklı yasakçı anlayış tüm kurumlara ve tabii hayatın her alanına sızmıştır. Joyce ne yazsa ya dine aykırıdır, ya ahlak dışıdır ya da o dönem ülkede yaygın olan milliyetçilikle çelişmektedir. Dublinliler’de (çev. Murat Belge, İletişim yay.)  sade bir dille “Dublin’li olma” halini tematik olarak birbirine bağlı öykülerde işlerken tabu sayılan tüm konuları nazik bir dille ele alır. Daha gazetede yayımlanırken öykülere tepkiler gelmeye başlar. Gündelik hayatta, edebiyat çevrelerinde yaşadıkları Joyce’un nihai kararını vermesini sağlar; İrlanda’yı bir daha dönmemek üzere terk edecektir. 1902’de Dublin’den ayrılıp Paris’e gider. Ertesi yıl ölüm döşeğindeki annesini ziyaret için tekrar İrlanda’ya döndüğünde Nora Barnacle’a aşık olur. Nora’yı da alıp Pola, Roma, Trieste, Paris’te geçecek ve Zürih’te noktalanacak sürgünlüğüne doğru yola çıkar.
James Joyce’un cebinde hayatını sürdürecek, ailesine bakacak parası yoktur. Bir şekilde geçinmesi gerekmektedir. Önce Pola’da daha sonra Trieste’de yıllarca İngilizce öğretmenliği yapar. Kısa bir süre Roma’da bankada da çalışır.  Ulysses'i 1906’da Roma'da bir bankada çalışırken kısa bir öykü olarak tasarladığı söylenir. 1914'te Ulysses'i roman olarak yazmaya başlar. 1916’da Birinci Dünya Savaşı’nın etkilerinden kaçmak için “ikinci vatanım” dediği Trieste’yi terk edip Zürih’e taşınırlar. Trieste’de yaşadığı 11 yılı çok verimli geçirmiş, şiir kitabı Oda Müziği’ni yayımlatmış, Dublinliler’i bitirmiş, İlk romanı Stephen Hero’yu Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi olarak yeniden kaleme almış, tek tiyatro eseri Sürgünler’i (çev. Bora Komçez, Kabalcı yay.) yazmış ve Ulysses’e başlamıştır.  
Ulysses kalın bir roman olacaktır. Daha önceki eserlerinde karşılaştığı sorunlar romanın yasaklamalardan kurtulup kitap olarak yayımlanabileceği konusunda Joyce’u kuşkuya düşürür ve ABD’de bir dergide parça parça yayımlanmasını kabul eder. Böylelikle romanın yazımı da hızlanacaktır. Ulysses'i Homeros'un destanı Odysseia’nın yapısına uygun olarak “maceralara bölünmüş öyküler” olarak yapılandırmış ve Dublin’de tek bir günde geçmesine karar vermiştir. O nedenle parça parça yayınlanması fikrine karşı çıkmaz. Kraliyet Edebiyat Fonu’ndan alacağı burs da evi geçindirmek için para kazanmaya uğraşmak yerine eserine yoğunlaşmasını sağlayacaktır. Ulysses'de Odysseia’nın yapısını kullanır ama romandaki tüm kahramanları tanığı kişilerden esinlenmekte, tüm öyküler Dublin, Trieste ve tabii Zürih’deki yaşadığı olaylardan kaynaklanmaktadır. Richard Ellmann, yazılış öyküsünü anlatırken iyi bir çalışmayla Ulysses'in esin kaynaklarını da belgelerle gösteriyor.
Joyce kağıt parçalarına aldığı notları birleştirerek Ulysses'i yazarken bir yandan da gözündeki sorunlarla uğraşıyordu. Kolay okuyup yazamıyor, siyah gözlükler takmadan sokağa çıkamıyor, sancılar çekiyordu. Tedavi süreci de bitmek bilmeyen göz ameliyatları ile sürecekti.
Maddi sıkıntılarının azalmasında ve kitaplarının yayımlanmasında hamisi Miss Weaver’ın ve kendisiyle mektupla tanışan Ezra Pound’un büyük katkıları oldu. Pound, bir menajer gibi ona ABD ve İngiltere’de yayıncılar buldu. Ulysses'in ABD’de Little Review’da tefrika edilmesini de Pound sağladı. Little Review’da 1921 Ocak ayına kadar 18 bölüm yayımlandı. Ve nihayet yayın hakkında dava açıldı ve tefrikaya ara verildi. İngiltere’de ise yargılanırız korkusuyla matbaacılar dizmek istemediği için tefrika edilemedi. Ulysses yayıncısını ancak James Joyce Paris’e taşındığında, 1922’de bulacaktır. Ulysses Fransa’da uzun süre yargılanmaktan korkmayacak matbaacı arandıktan ve entelektüel bir dizgici bulunduktan sonra Joyce'un yaş günü olan 2 Şubat'ta Paris'te Shakespeare and Co. kitabevinin sahibesi Sylvia Beach'in çabalarıyla yayımlanabildi. Bir yıl sonra Joyce Ulysses’e gelen eleştiriler arasında son romanı olan Finnegans Wake'e başladı. Finnegans Wake yapısı itibariyle başta hamisi olmak üzere en yakın dostları tarafından bile anlaşılamayacak, daha tefrika edilirken ağır eleştiriler alacaktır. Joyce çok üzülse de eleştirilerden yılmaz ve göz hastalığı körlük aşamasına varsa da Finnegans Wake’i tamamlar. 13 Ocak 1941'de Zürih'te ölürken hala Finnegans Wake’in edebi niteliğinin anlaşılamamasından şikayetçidir. 
Ulysses’in baskısı Joyce’un okunaksız el yazısı ve düzelti aşamasında yaptığı ekleme ve çıkarmalar nedeniyle sayısız düzelti hatası içeriyordu ve her baskıda bu hatalar giderilmeye çalışılıyordu. Ulysses’in aslına uygun, hatasız baskısının ancak 1984’de yapılabildiği söylenir ama eleştirmenler henüz tek bir metin üzerinde uzlaşabilmiş değil. Ana dilinde kolayca çözümlenemeyen ve her sözcüğün birçok anlam taşıması ve sayısız gönderme bulunmasına, söz sanatları, ses oyunları, ritm ve en önemlisi anlatımdaki müzikaliteye rağmen Avrupa dillerinden başlayarak Çince dahil birçok dilde çevirisi var eserin. Türkçede ise ancak 1996 yılında Nevzat Erkmen’in büyük emeği ile okuyucuya ulaştı Ulysses.             
2012’nin son günlerinde Ulysses’in Türkçe’de yeni bir çevirisi yayımlandı (Çev. Armağan Ekici, Norgunk yay.). Armağan Ekici, Kırtıpil Dergisi’nde (sayı 2, Aralık 2012- Ocak 2013) Ulysses’in Çeviri Sorunları Üzerine başlıklı yazısında hangi edisyonu çevirisinde kaynak olarak aldığından başlayarak çeviri macerasını anlatıyor. Ekici, Ulysses’in çevrilmesinin zorluğunun en önemli nedeninin “Joyce’un dilin müziğini ve çokanlamlılığını büyük bir zenginlik olarak kullanması” olduğunu vurgulayarak sözcüklerin çok anlamlılığının, gizli alıntıları, göndermeleri ses oyunlarının, aliterasyon, kafiye ve vezin gibi unsurların yarattığı zorlukları nasıl aştığını örnekliyor. En önemli sorun olan İngilizce ve Türkçe arasındaki yapısal farkları nasıl çözdüğünü anlatıyor.
Armağan Ekici çevirisi ana metnin edebi ve dilsel niteliğini yitirmemeye çalışan ama oldukça akıcı, kolay okunan bir metin. Bir James Joyce hayranı olarak Armağan Ekici’nin çevirisinden Ulysses’i keyifle okuyorum. Tavsiye ederim.    
31.01.2013 


Salı, Şubat 05, 2013

 

Bir Acı Hikaye



Bir Acı Hikaye, oğlunu yitirmiş bir babanın feryadı, olup biteni anlama, varsa suçluyu ortaya çıkarma ve hiç değilse yazı yoluyla teşhir etme, vicdanlarda yargılama isteğiyle yazılmış bir kitap. Halid Ziya Uşaklıgil, otuzlu yaşlarında genç bir diplomat olan sevgili oğlu Halil Vedat’ın intiharı ile sarsılıyor, yıkılıyor. Bu büyük acıyı yazarak paylaşmasa belki de yaşadıklarının üstesinden gelmesi mümkün olmayacak.
Halid Ziya daha önce üç çocuğunu küçük yaşlarda toprağa vermiş bir baba. Bir yönüyle evlat acısının ne olduğunu biliyor. Onların acıları da derin olmuş. O kayıplarda da acısını yazarak dindirmeye çalışmış. Sadun için “Kırık Oyuncak”ı, Güzin için “Kırık Hayatlar”ı yazmış. Ama bu kez durum daha farklı. Vedide, Sadun ve Güzin’i henüz bebekken kaybetmiş. Oysa oğlu Vedat’la birlikte birçok şey yaşamışlar. Birlikte değillerse sürekli haberleşiyor, haftada iki kez mektuplaşıyorlar. Onu idealindeki gibi yetiştirmiş. Kültürlü, birkaç dil bilen, iyi piyano çalan, iyi dans eden, çok okuyan, zevk sahibi, yakışıklı ve etkileyici bir genç. Başarıdan başarıya koşması, devlet katında önemli görevler alması bekleniyor. En özenilen mesleklerden birinde diplomaside görev alıyor. Yurtdışı görevlerine gidiyor.
Bir Acı Hikaye’de (Aralık 2012, Özgür yay.) Halid Ziya oğlunun öyküsünü doğumundan başlayarak anlatıyor. Ana eksen baba oğul arasındaki ilişkiler. Halid Ziya ünlü bir yazar olmasının yanında devlet katında da önemli görevlerde bulunmuş bir bürokrat. İttihat Terakki Cemiyeti üyesi. 1909’da Sultan Reşat’ın Mabeyin başkatibi olmuş. Ayan üyeliği yapmış. Temmuz 1912’de İttihatçı olduğu için görevinden uzaklaşmış. Tütün İnhisarı’nın idare meclisi başkanı olmuş. Vedat’la yakından ilgilenmesi bürokratik görevlerinin azaldığı bir döneme rastlıyor. Belki de daha önce hiçbir çocuğu ile böyle yakın olma fırsatı bulamamış. Önceki çocuklarını kaybetmiş olan anne ve baba Vedat’ın üzerine titriyorlar. Aşırı ilgi hem ruhen hem de bedenen hassas bir çocuk olmasına neden oluyor. “Vedat bir buçuk yaşında cılız, koca kafalı, ince boyunlu, daima üşüyen, ayaklarına galoş, sırtına kalın palto giydirilen, boynuna bir atkı sarılan, daimi takayyüd (sürekli gözetim) altında bulundurulacak bir çocuktu,” diye anlatıyor Halid Ziya. Bir erkek çocuklarının (Bülent) daha doğması Vedat’ın üzerine titremelerini engellemiyor. Kısa bir süre devam ettikten sonra üşüyüp hasta olacağı endişesi ile Vedat okuldan alınıyor ve kardeşi ile birlikte evde dersler almaya başlıyor. Fransızca, İngilizce, Almanca dersleri alıyor, piyano çalmayı öğreniyor. Halid Ziya’nın saraydaki görevinden alınması, Balkan Savaşı gibi gelişmeler bu düzeni bozuyor. Nişantaşı’ndan Yeşilköy’deki köşke taşınılıyor. Halid Ziya bir süre çocuklara kendi ders verdikten sonra, Vedat’ı ve Bülent’i yatılı olarak Galatasaray’a yazdırıyor.
1915 Temmuzunda Halid Ziya, İttihat Terakki hükümetince resmi ilişkiler kurmak üzere Almanya’ya gönderiliyor. Bu uzun bir seyahat demek. Halid Ziya karısını ve çocuklarını alıp Almanya’ya doğru yola çıkıyor. Balkanları geze geze geçip Almanya’ya ulaşıyorlar ve Almanya’yı da bir baştan bir başka konaklayarak geziyorlar. Anne ve çocuklar İstanbul’a dönüyor, Halid Ziya beş ay daha Almanya’da kalıyor. Vedat Galatasaray Sultanisi’nden mezun olurken Birinci Dünya Savaşı bitiyor. Almanya’nın yenilmiş olmasının ne gibi sonuçlar doğuracağına aldırmadan Halid Ziya, Vedat’ı ve üç yeğenini Almanya’ya öğrenim görmeye götürüyor. Yeğenler lise öğrenimini tamamlayacak, Vedat Berlin’de üniversitede okuyacaktır. Halid Ziya hemen hiç tarih vermediği gibi, birçok konuyu da üstü kapalı geçiyor. Çocukları yurtdışına götürmelerinin sebebini de açıklamıyor. Sanırım, onlar için Türkiye’yi güvenli bulmuyor. Ülkenin başına gelecekleri fark edip bir tedbir alıyor. Vedat yaşının küçüklüğüne rağmen üniversiteye kaydoluyor. Baba oğul Berlin’de yaşamaya başlıyorlar. Vedat bir pansiyonda, Halid Ziya bir otelde kalmaktadır. Almanya yenilmek üzere, müthiş bir yokluk yaşanıyor. Yeğenler İsviçre’ye gidiyor. Spartakistler ayaklandığında Halid Ziya ve Vedat Berlin’deler. Vedat İsviçre’de okumaya başlıyor. Baba, İstanbul’a dönüyor. Halid Ziya bir süre sonra oğlunun gizli bir aşk nedeniyle acı çektiğini fark ediyor. Nasıl bir ilişki olduğunu çözmeye çalışıyor, ama durumu anlayamıyor. Aşığından usanan Vedat, İsviçre’yi terk edip Paris’e gitmek istiyor. Baba bu isteği hemen kabul ediyor. Ama aşığı Vedat’ın peşini Paris’te de bırakmayacak Vedat bir daha dönmemek üzere, üniversite öğrenimini yarıda bırakıp İstanbul’a gelecektir. Halid Ziya, Vedat’ın aşığının kendinden yaşça büyük soyluluk taslayan bir kadın olduğunu tahmin ediyor ama bir türlü gerçekleri öğrenemiyor.
Vedat, Osmanlı Bankası’nda çalışmaya başlıyor. İki arkadaşı ile bir trio kurup konserler veriyor. Acı kaderini de bu müzik merakı ile Ankara’ya konser vermeye gitmesi belirliyor Halid Ziya’ya göre. Konser başarılı oluyor. Vedat, kuzeni Latife ile evlenen Atatürk’ün huzuruna Çankaya’ya çıkıyor. Atatürk önce piyano çaldırıyor, sonra da İngilizce, Fransızca, Almanca gazetelerden çeviri yaptırıyor Vedat’a. Pek beğendiği Vedat’a hariciyeci olmasını teklif ediyor. Belki de nezaketen söylenmiş bu cümle Vedat için bir hedef oluyor. Yine Atatürk’ün bir emri ile Vedat Ankara’ya geliyor, Çankaya Köşkü’nün bir misafir dairesine yerleşip Dışişleri Bakanlığı’nda çalışmaya başlıyor. Latife Hanım’la Atatürk’ün boşanmalarının ardından Vedat’ın üçüncü katip olarak Londra’ya tayini çıkıyor. Osmanlı Bankası’nda çalışan kardeşi de Londra’ya geliyor. Askere çağrılınca Ankara’ya dönüyorlar. Bülent de hariciyeci olacaktır. Bülent diplomatlık mesleğinde ilerlerken Vedat’ın peşini talihsizlikler bırakmaz. Başarılı bir memur olmasına rağmen bakanlıktan birileri, Halid Ziya’ya göre bizzat bakan onunla uğraşmaktadır. Beklediği terfileri alamaz, bir türlü yurtdışı göreve verilmez. Bülent hemen tayin olurken Vedat bekletilir. Prag’a tayini çıktığında da dört ay sonra görevden alınıp Ankara’ya çağrılır. Yenik düşen Vedat Ankara’ya gitmez babasına sığınır. Yarım kalan üniversite öğrenimini hukuk okuyup tamamlar. Dışişlerindeki görevine dönmek ister. Bakan, Atatürk emir verirse yeniden işe alırız der. Halid Ziya Ankara’ya gider durumu izah eden bir dilekçe yazar. Atatürk gerekli emir verir. Vedat, Dışişlerinde eskisinden daha iyi bir pozisyonda göreve başlar. Bir süre sonra Brüksel’e tayin edilir. Orada umduğu göreve gelemeyip bir de ağır iş yükü altında kalınca arkadaşı büyükelçi Ali Türkgeldi’nin yanına Tiran’a tayinini ister. Feci son da Tiran’da yaşanacaktır. Vedat’la uğraşanlar kimse peşini bırakmamışlardır. İmzasız mektuplarla bunaltmış, son darbeyi de işten el çektirerek vurmuşlardır. Vedat, telgrafla Ankara’ya dönmesi emrinin geldiği gece intihar eder.
Bir Acı Hikaye’yi okurken Vedat’la intihara sürükleyecek denli uğraşanlar kimlerdi diye merak etmemek elde değil. Halid Ziya, ilk sorumlu olarak dönemin değişmez Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras’ı işaret ediyor. Halid Ziya’nın çok sevdiği yeğeni Latife Hanım açıkça söylenmese de ikinci şüpheli. Latife Hanım, boşanması sırasında Halid Ziya’nın ve Vedat’ın kendisinden yana tavır almamasına, köşkten ayrılmasını söylemesine rağmen Vedat’ın kalmaya devam etmesine kızmış ve amcasına küsmüş. Aras’la Latife Hanım’ın da akraba oldukları söyleniyor. Vedat’ın ölümü sis perdesinin ardında kalıyor. Cenaze törenine devlet ilgi göstermiyor hatta son maaşına el konmak isteniyor. Yine Atatürk’ten bir emir gerekiyor.
Bir Acı Hikaye sisli, puslu bir kitap. Halid Ziya oğluyla yaşadıklarını, felakete giden yolda başına gelenleri anlatmış, feryad etmiş ama birçok gerçeği de kendine saklamış. Bir Acı Hikaye önce 1940’da Son Posta gazetesinde bir süre tefrika edilmiş, sonra 1942’de kitap olarak yayımlanmış. Tefrika da bir müdahale ile mi kesildi merak etmemek elde değil. Kitabın ikinci baskısı 1991’de yapılıyor.
Selim İleri Kırık Deniz Kabukları’nda (1993, 5. Baskı 2009 Everest yay.) ana eksene Vedat’ın öyküsünü yerleştiriyor. Anlatıcının piyano öğretmeni ile söyleşileri ile gelişen roman bir anlamda Bir Acı Hikaye’nin eleştirel okuması olarak da kabul edilebilir. Rahim Tarım’ın dikkati çektiği gibi Selim İleri “Bir Serveti Fünun yazarına yakışır titizlikle, satır aralarını, imaları, suskunlukları irdeler, kurcala”r ve “bir üstkurmaca ile postmodern bir eser oluştu”rur. Selim İleri çok önemli sorular sorduğu gibi birçok bilinmedik bilgi de veriyor. Bir Acı Hikaye’nin anlaşılmasında Kırık Deniz Kabukları’nın önemli bir işlevi var. 
24.01.2013    

This page is powered by Blogger. Isn't yours?