Perşembe, Ağustos 21, 2014

 

Olaylar Boksörün Pazı Sarması Yemesiyle Başladı



Giray Kemer’in “Olaylar Boksörün Pazı Sarması Yemesiyle Başladı” (2014, İletişim yay.) adlı ilk kitabı sanıyorum en garip adlı kitaplar listesinde sadece bu yılın değil son on yılın listelerini altüst edip ilk sırayı alacak nitelikte. Giray Kemer, daha önceden bildiğimiz bir ad değil. Bilinmezde kalmayı tercih etmiş olmalı ki kitabın ikinci sayfasında yer alan biyografisi de çok kısa ve öz; “1987’de Ankara’da doğdu. 2011 Marmara Hukuk Fakültesi mezunu. Ankara’da yaşıyor. Avukat.” İnternette aradığınızda “Mustafa Giray Kemer” adıyla hukuk ağırlıklı ve birkaç satır daha uzun bir biyografisine rastlıyorsunuz (bkz. “www.taskinkemerhukuk.com/index.php/ekibimiz” ama orada edebiyatla ilgisinden bile söz edilmemiş. “Mustafa Giray KEMER, amatör olarak müzik ile ilgilenmektedir” deniyor ki müzik ilgisini kitabı okurken yaptığı göndermelerden de hissediyoruz.
Yazar tanıdık değil, kitabın adı garip hatta itici ama neyse ki en azından beni çekecek bir veri var. Beşinci sayfada “Ustam ve abim Barış Bıçakçı’ya, kardeşim Utku Gürtunca’ya teşekkürler...” cümlesi var. Barış Bıçakçı hemen hiçbir eserini kaçırmadığım, zevkle okuduğum yazarlardan. Utku Gürtunca da şu sıralar televizyon dizileri yazsa da Barış Bıçakçı gibi az ve öz sözle çok şey söyleyebilen bir mizah yazarı. Bir dönem Sabah Gazetesi’nde Hakan Köksal’la birlikte yazdıkları Bizim Duvar’ları hatırlayacaksınız. İkisi de şimdi birer twitter fenomeni. Utku Gürtunca editörlüğünü zevkle yaptığım yazarlardandır.  
“Olaylar Boksörün Pazı Sarması Yemesiyle Başladı” çok kısa ve öz yazılmış, en uzunu üç sayfalık öykülerden oluşmuş bir öykü kitabı havasında. 92 sayfa. Kitap adını da öykülerden (ya da bölümlerden) birinden almış. Beşinci sayfadaki içindekiler bölümü öykü kitabı izlenimini desteklese de sayfalar ilerledikçe aslında bir anlatı okuduğunuzu düşünmeye başlıyorsunuz ki bu tarza Barış Bıçakçı’dan aşinayız. Bir ara kitabın adındaki boksörle soyadındaki kemer arasında bağlantı kurup “Giray Kemer”in takma bir ad olduğunu ve Barış Bıçakçı’nın mahlas olarak kullandığını düşünmedim değil.  
Boks yapan, rock müziğe meraklı, biraz entelektüel, kalbi kırık Ankaralı bir gencin bohem günlerini biraz kopuk kopuk da olsa anlatıyor Giray Kemer. Kasıtlı boşluklar ve cevapsız bırakılmış sorular dışında anlatının bir devamlılığı, bütünlüğü var. Kahramanımız bir arkadaşıyla birlikte yaşıyor. Sürekli içki içiyor, cigaralık sarıyor, müzik dinliyor, barlarda rastladığı yeni kadınlarda kalbini kıran aşkını arıyor, bulamıyor.
Anlatı aynı evde yaşayan ve aynı kıza aşık iki arkadaşın öyküsü olarak ilk bakışta Barış Bıçakçı’nın sinemaya da uyarlanan “Bizim Büyük Çaresizliğimiz”ini anımsatsa da bu sadece bir ilk izlenim. “Olaylar Boksörün Pazı Sarması Yemesiyle Başladı” bir kaybedenin arayışının anlatıldığı bir anlatı olarak Beat Kuşağına daha yakın. Dili de o tarza uygun. “Nerde lan Ahu Tuba?” diye başlıyor. Bukowski havaları bile bulabilirsiniz ama bir Beat Kuşağı öykünmesi değil. Oldukça yerel, Türkiyeli, hatta Ankaralı bir anlatı. Kendine has bakışını, kısa cümlelerini, benzetmelerini, arada sırada ağzı bozulan anlatımın öykü geliştikçe daha çok benimsiyorsunuz. Günümüz Ankarası’nda kalbi kırık bir kaybeden nasıl yaşar, neler yapar, ne gibi olaylara karışır kısacık bölümlerde vurucu bir biçimde anlatılıyor. Şunu da belirtmeden geçemeyeceğim bu kısa bölümler kendi içlerinde birer öykü olarak var olmuyor. Yani bütünden koparıp tek başına okuduğunuzda pek öykü tadı almıyorsunuz.
“Olaylar Boksörün Pazı Sarması Yemesiyle Başladı” keyifle okunan iyi bir ilk kitap. Giray Kemer iyi bir anlatıucı, giderek daha da ustalaşacaktır. Yeni eserlerini merakla bekleyeceğim. 
21.08.2014

Etiketler: ,


 

Sevmek ya da Terk Etmek



“Edebiyatının aykırı sesi”, “feminizmin öncüsü”, “skandallar kraliçesi” gibi sıfatlarla tanınan Colette bu kez roman kahramanı olarak çıkıyor karşımıza. Delphine de Malherbe “Sevmek ya da Terk Etmek”de (Temmuz 2014, çev. Armağan Sarı, Everest yay.) 17 yaşındaki üvey oğlu Bertrand de Jouvenel’le yaşadığı aşktan yola çıkarak Colette’in yaşam öyküsünü kendi ağzından anlatıyor.  
Tam adıyla Sidonie-Gabrielle Colette 28 Ocak 1873’de doğmuş. Emekli bir subayla renkli kişiliği ile tanınmış bir annenin kızı. Burgundi bölgesinde büyümüş. Çocukken piyano dersleri almış. İlkokulu bitirdikten sonra öğrenimine devam etmemiş. 1893’de 20 yaşındayken kendinden 15 yaş büyük yazar ve müzik eleştirmeni Henri Gauthier Villars ile evlenmiş. “Willy” lakabıyla bilinen Henri Gauthier Villars dolandırıcılıkları ile ünlüymüş ve “edebiyat şarlatanı” diye tanınıyormuş. Colette’in ilk eserleri kocasının adıyla yayınlanan “Claudine” (1900-05) dizisi olmuş. Romanlar “Belle Époque” Fransası’nda şok etkisi yapmış ve büyük başarı kazanmış. Kocasının dejenere hayatından ve baskılarından yılan Colette 1906’da evi terk etmiş. Kocasını terk ettikten sonra birlikte yaşadığı, Madam Missy takma adını kullanan III. Napoleon’un yeğeni Marquise de Belboeuf’un desteği ile Paris müzikhollerinde önce şarkıcı sonra da pandomimci olarak çalışıp ün kazanmış. Daha sonra sevgilileri ile ilişkilerini de konu ettiği, aşk ilişkilerini çekinmeden kaleme aldığı otobiyografik yanlar da taşıyan romanlarla öncü ve çok okunan bir yazar olmuş. 1912’de Le Matin gazetesinin editörü Henri de Jouvenel des Ursins’le evlenmiş. “Sevmek ya da Terk Etmek”de anlatılan aşk öyküsünün kahramanı da bu evlilikten üvey oğlu. Bertrand de Jouvenel’le yaşadığı aşk dillere düşünce kocasından ayrıldığı belirtiliyor biyografilerinde. Colette bu aşkı “Cheri” adlı romanında anlatmış. “Cheri”yi Azra Erhat “Cicim” (Can yay.), Vivet Kanetti “Caniko” (Cadde yay.) adıyla türkçeye çevirdiler. İki sevgilinin ayrılıp Caniko’nun evlenmesinden sonra yaşananlar da yine Vivet Kanetti’nin çevirdiği “Caniko’nun Sonu”nda (Cadde yay.) anlatılır.
Delphine de Malherbe “Sevmek ya da Terk Etmek”de Colette’i bir psikanalistin koltuğuna yatırıp hem bu aşk ilişkisini sorgulamasını hem de o güne dek yaşadıklarını tekrar hatırlamasını sağlıyor. Psikanaliste anlatır gibi anlatıyor Colette’in yaşam öyküsünü. Sadece bir seansa hakkı var anlatıcının ve aklından geçen, dert edindiği her şeyi bu seansta anlatıp çözüm bulmak istiyor. Üvey anne ve oğul olmalarının yanında arada büyük bir de yaş farkı var; Bertrand 17, Colette 47 yaşında. Ama Colette genel ahlakın bakış açısıyla değerlendirmiyor, çok farklı bir açıdan kendince bakıyor bu ilişkiye. Onun daha çok kadınlık halinden kaynaklanan gerekçeleri var. Yaş farkını, yaşlanmakta olmasını çok önemsiyor örneğin.
“Sevmek ya da Terk Etmek” bir solukta okunan 112 sayfalık kısa bir anlatı ama okuduktan sonra peşinizi bırakmayan kitaplardan. Bir yandan kadın sorunlarından, aşk ilişkilerinden, karı – koca ilişkilerinden, aile içinde yaşananlardan başlayıp insanlık hallerine, kadın özgürlüğüne uzanacak bir çok soruna değiniyor. Diğer yandan Colette gibi işlediği konular ve anlatımıyla öncü bir yazarı, modern bir klasiği bize bir kez daha hatırlatıyor Delphine de Malherbe. Colette 1954’de Paris’te öldüğünde yayınlanmış 50 romanı varmış. Türkçede ilk kez 1945 yılında yayımlanmış. On kadar romanı Türkçeye çevrilmiş ama bugün sadece dört kitabını kitapçılarda bulabiliyoruz. Bir de Judith Thurman’ın Colette’in yaşamını en ince ayrıntısına dek anlattığı 766 sayfalık dev eseri “Bedenin Sırları” (İnkılap Kit.) var, o da tükenmiş görünüyor.
21.08.2014

Etiketler: ,


 

“Mozaik Bizim Gençliğimizdi”



Yıl 1983. Tüm Türkiye’ye ağır bir karanlık hâkim. Darbe henüz olmuş. Hapis edilenler, öldürülenler, gözaltında kaybedilenler… Sokağa çıkma yasağı, her adım başı kimlik kontrolü. Duvarlarda arananların afişleri… Askeri cunta üç kişinin bile bir araya gelmesine izin vermiyor. Kitapevleri, dergiler, gazeteler kapanmış. Toplanma ve gösteri yapmak diye bir kavram unutulmuş. O karanlıkta en küçük kıpırtı umut ışığı oluyor.
Erdir Zat’ın dediği gibi; “Mozaik böyle bir toplumsal iklimde ortaya çıktı. Hayatımızın üstüne çöken kara bulutları öneren bir çağrısı vardı ve bunu olabilecek en iyi zamanda, 1983 gibi hayli erken zamanda dillendiriyordu: Ölümden Önce Bir Hayat Vardır.”
“Ölümden Önce Bir Hayat Vardır” albümü kaset olarak yayınlandığında 1983’müş. Kasetten önce konser vardı, konserden önce de kulaktan kulağa fısıldanmaya başlamıştı Mozaik’in kurulduğu. Konser verecekleri haberi ise oldukça şaşırtmıştı. Cunta herhangi bir şekilde insanların bir araya gelmesini istemediği için konserlere de izin vermiyordu. İzin almayı başarmışlardı. Ancak üçüncü başvuruda sıkıyönetimden izin çıktığını yazıyor Ayşe Tütüncü.
Mozaik’in ne çaldığını bilmiyorduk ama o konserde olmak geçen yıl Gezi Parkı’nda olmak gibi bir duyguydu. Konsere gidecek, salonu dolduracak ve darbecilere onlar istemese de toplanıp müzik dinleyebileceğimizi, gülüp eğelenebileceğimizi, karanlığı bir nebze aydınlatabileceğimizi gösterecektik. Konser Beyoğlu Küçük Sahne’deydi. Mozaik Latin Amerika’nın Yeni Türkü Akımı’ndan Parra’lardan, Victor Jara’dan, Yunanistan’dan Theodorakis’ten, Farantouri’den, Almanya’dan Brecht’ten şarkılar çalıyordu. Bu müziklere aşinaydık. Yabancı dillerde de olsa devrimci şarkılar söyleniyor, gelecekten, umuttan, özgürlükten söz ediliyordu. Dilimizin dönmediği şarkılara coşku ile eşlik etmiş, neyse demiştik, diktatörler yabancı dil bilmiyor. 
Müzik aletlerini çalanlar, şarkıları söyleyenler yüzlerine aşina olduğumuz kişiler, hatta arkadaşlarımızdı. Ayşe Tütüncü, Serdar Ateşer, Bülent Somay, Mehmet Güreli, Ümit Kıvanç… Oldukça iyi müzik yapıyorlardı. Bizi şaşırtmışlardı.
Mozaik, müzik serüveni boyunca da dinleyicilerini şaşırtmaya devam etti. Mozaik’le aynı dönemde, 80’lerin karanlığında Yeni Türkü, Ezginin Günlüğü ve Bulutsuzluk Özlemi de günümüzü aydınlatmaya başlamıştı. Onların belirli bir çizgileri vardı ve o çizgide gittikçe ustalaşıyorlardı. Ama Mozaik her yeni albümünde farklı bir müzikle geliyordu. Mozaik’e ilk albümünde hayran olan birçok arkadaşımın bu değişiklikleri kavrayamadığını, o zamanlar “özgün müzik” denilen müzik türünden uzaklaşarak rock müziğe yakınlaşmalarına kızdıklarını, küstüklerini bilirim.
Bence Mozaik’in doruk noktası, üçüncü albümleri “Çook Alametler Belirdi”dir. O albümde tam aradıkları müziği buldular. Artık müziklerinde rock tınıları çok kuvvetliydi ve elektro gitarın, davulun sesi güçlü duyuluyordu. Pink Floyd, Deep Purple, Yes gibi rock gruplarına benzer tınıları vardı ama bizdendiler. Kendi bestelerini çalıyor, bizden konuları, sorunları şarkılarına Türkçe söz olarak yazıyorlardı.
Mozaik’in ilk albümü 1983 son albümü Plastik Aşk 1990 tarihini taşıyor. 2014 yılında bu albümleri tekrar dinlemek eski ve iyi bir dostla karşılaşmak gibi iç titretiyor. O yüzden bir dinleyici Facebook’ta “Mozaik Bizim Gençliğimizdi” demiş.
Ada Müzik, “Mozaik Külliyat”ı Erdir Zat’ın sunuşu ve Ayşe Tütüncü’nün grubun tüm öyküsünü içtenlikle anlattığı yazısının da yer aldığı bir kitapçıkla birlikte 6 CD olarak yayımlamış. Son iki CD’de 1983 – 1993 arasında kaydedilmiş ama albümlerde yer almamış şarkılar var. Bilenler için iyi bir anımsama vesilesi, ilk kez dinleyecekler için büyük bir müzik ziyafeti.    
20.08.2014  

Cuma, Ağustos 15, 2014

 

Gözlerini Kaçırma



Irmak Zileli “Gözlerini Kaçırma”da yalnız bir kadının ruh hallerini yansıtırken annelik hallerinden kadınlık hallerine, insanlık durumlarına uzanan bir öykü anlatıyor.
“Gözlerini Kaçırma” (Mayıs 2014, Remzi Kitabevi) merak uyandırıcı bir şekilde, bir teaser’la başlıyor. “Korktuğun başına geldi işte. Bebeğinin üstüne oturdun ve yanmaktan kurtuldun,” diyor. Olayın nasıl olduğuna, ayrıntılarına girmiyor ama ilk sayfadan bir “üçüncü sayfa haberi”nin derinliklerine dalacağımız kansını oluşturuyor. Romanın kahramanının bilerek ya da bilmeyerek küçük kızının ölümüne neden olduğu bilgisi sonraki sayfalarda okumamızı etkileyecek kaçınılmaz olarak. Oysa Irmak Zileli, bu teaser’ı kullanmasaydı bile ilgi çekecek bir öykü anlatıyor. Zaten kendisi de ilerleyen sayfalarda esas konuya yoğunlaşıyor. Teaser da, teaser’ın merak ettirdikleri de geride kalıyor.
“Gözlerini Kaçırma”nın ana kahramanı Didem, tanımadığı bir adamla bir gecelik bir ilişkiden hamile kaldığını öğreniyor ve babası belli olmayan bu bebeği doğurmaya karar veriyor. Babasız çocuk doğurmak da, o çocuğun babasız olarak büyümesi de kolay göğüslenecek bir durum değil. Toplumun nasıl tepki vereceği bir yana ailenin bakışı bile koskoca ve bitmek bilmez sorunlar yumağı demek. “Babasız”lığın çocukta yaratacağı psikolojik ve pedagojik sonuçlar da olayın önemli bir boyutu.
Didem’in ailesi çevresinde gelişen romanın ilerleyen sayfalarında babasız çocuk doğurma kararının anlık bir hevesle alınmadığını anlıyoruz. Didem, nüfus kağıdında babası olan bir çocuk gibi görünse de ve dışarıdan bakıldığında anne – baba ve çocuktan oluşan bir çekirdek ailenin üyesi olsa da aslında “babasız”. Babası yaşamında hep bir otorite simgesi olarak yer almış ama gerçek anlamda var olmamış. Kızıyla ideal aile tanımı içinde ve daha çok dışarıdan iyi bir aile gibi görünme arzusunun dışında ilgilenmiyor, bağ kurmuyor. “Normal” bir aile gibi görünmek ona yetecek, bu görünümü sağlamaya, korumaya çalışıyor.
Didem de babasız çocuk doğurmak da dahil bir çok eylemi ile bu verili “normal” aile yaşantısına tepki olarak yorumlanacak şeyler yapıyor. Evlenmeden baba evinden ayrılıp kendi evini kurması da böyle bir örnek. Aileden ve toplumdan gelen tüm dayatmalara, kurallara karşı çıkmaya çalışıyor. Onları sorguluyor, mantıksızlıkları, akıl dışılıkları ortaya çıkarıyor. Babasına karşı sessiz bir protesto yürütürken, annesi ile açıkça tartışıyor, tavır koyuyor. Anne, baba ile kız arasında bir tampon haline geliyor. 
Annesi babası arasında da bir karı koca ilişkisi göremiyor, hissetmiyor Didem. Babanın ismen var gerçekte yok olmasını, o boşluğu anne sevgisi ile de dolduramamış. Roman boyunca annesinin sevgisizliğinin ardında yatan sırrı çözmeye çalışıyor. Ailede anneanneden başlayan annesi ile devam edip sonuçta kendisine ulaşan, yani kuşaktan kuşağa geçen bir yalnızlık hali var. Didem de insanın doğası gereği yalnız olduğuna inanıyor. Kendini yalnız hissediyor.
Babasızlık, anneden sevgi ve ilgi görememe Didem’in yaşamını, ilişkilerini de etkiliyor, belirliyor. Kendinden yaşça büyük, babası gibi erkeklerle ilişki kuruyor ve bu aşklarla baba sevgisinin eksikliğini telafi edemediği için de mutsuz oluyor. Bu mutsuzluğu gidermek için her şeyi yapabilir, örneğin en yakın arkadaşının kocası ile aşk ilişkisine girebilir.
Cinsel arzularını ifade etmede de çok açık sözlü Didem. Özellikle kadın yazarların romanlarında görülmemiş derecede bir dobralığı var bu konuda. Bir erkeğe arzu duyduğunda açıkça belirtiyor. Cinsel arzularını aşk ya da sevgi – şefkat arayışı olarak yorumlamıyor ya da kamufle etmiyor. Oysa onun kişiliğini oluşturan “sevgisizlik – yalnızlık” halinde tüm bu duyguları sevgi – şefkat arayışı olarak ifade edip, kamufle edebilirdi. Ama o hayatının her alanında olduğu gibi cinsel arzularını ifade ederken de genel ahlak’ın dayattığı söylemin tersine açık yürekle konuşuyor.     
Babasız çocuk doğurma kararı ile hem sevgi eksikliğini hem de yalnızlığını gidermeyi amaçlıyor. Çocuk doğduktan sonra onu aşırı sahiplenişi ile de bunu gösteriyor. Kendine iki kişilik bir dünya kuruyor. Çocuk büyüyüp anneden kopmaya başlayınca da tekrar eski korkuları depreşiyor ve nihayet baştaki ruh haline, teaser’daki olayın nedenine ulaşmış oluyoruz.
Didem’in kızı Rüya ile kurduğu ilişki, birlikte yaşadıkları, yalnız bir anne olarak çocuk yetiştirme deneyimi ile ilgili olarak ayrıntıları yakalayan güçlü gözlemleri var Irmak Zileli’nin.
Tüm olaylar Didem’in çevresinde gelişse de iki farklı boyuta açılıyor roman. Bunlardan birincisi anneanne Kamile Hanım ve anne Hicran’ın öyküleri. Kâmile Hanım “iyi bir eş, iyi bir anne olmak için kendi hayallerinden vazgeçmek zorunda kal”mış. Doğurduğu çocuğun isminde ifade bulduğu gibi onun için “Hicran” olmuş bu durum. Vazgeçişler ve kabullenmelerle yaşamış. Kızı Hicran’ın yaşadıkları da pek farklı değil. O da aşkını kalbine gömüp ailesinin kendisine uygun gördüğü erkekle evleniyor. Didem, evin içinde annesini bir varlık olarak hissetmediğini söylüyor. Kadınlık, annelik görevlerini tam olarak yerine getiren ama bunları yapması gerektiği için yaptığını da hissettiren bir tavırda. Melankolik bir halle evin içinde dolaşıyor ve Madam Bovary gibi klasik romanlara sığınıyor.  
Çocukluk çağlarında annesinin varlığını böyle tanımlayan Didem’in evden ayrılıp çocuk doğurduktan sonra anlattığı Hicran ise daha farklı konumda. Kızının dayatılan yaşam biçimlerine isyan edip evden ayrılmasını, yalnız bir kadın olarak yaşamasını ve nihayetinde babasız bir çocuk doğurmasını ilk anda hep tepki ile karşılıyor ama sonuçta kızını yalnız bırakmıyor. Sürekli onun yanınıda, bilgi ve deneyimlerini aktararak onu doğru yola, verili aile düzenine çekmeye çalışıyor. Yani normalde her annenin davranacağı biçimde davranıyor. Üzerinde çok durulmasa da babanın kızıyla daha evden ayrılışından itibaren ilişkisini kestiğini ve çocuk doğduktan sonra Didem’le hiç görüşmediğini anlıyoruz. Ama Didem bu konuya hiç kafayı takmıyor, örneğin çocuğu babasına göstermek gibi bir teşebbüste bulunmuyor.
Romanın çeperini genişleten ikinci boyut Didem’in arkadaşları. Her birinin kendine has aşk, evlilik ve nihayetinde çocuk doğurma, yetiştirme öyküsü var. 35 - 40 yaşlarındaki bu kadınlar iyi bir iş, iyi bir aile gibi hedeflere ulaştıktan sonra kendilerini ailenin çekirdeğine kısılmış hissetmeye başlayıp yeni arayışlara giriyor. Farklı öykülerle kadınlık hallerinin, aile ilişkilerinin değişik boyutlarını görüp karşılaştırma olanağı da buluyoruz. Bu arada Didem’in babasız çocuk doğurma kararının arkadaş ve iş çevresinde çok büyük bir tepki ile karşılanmadığını da belirteyim. Didem’in bu kararı alırken 35 yaşında olduğunu ya da zaten oldum olası aykırı bir tip olması nedeniyle babasız çocuk sahibi olma kararının da bu aykırılıkların yeni bir örneği olduğunu düşünmüş olabilirler.
“Gözlerini Kaçırma”nın kahramanının ikinci tekilde, kendi kendine “sen” diyen bir anlatımı var. Tüm yaşananları Didem’in bakış açısından ve onun anlatımı ile okuyoruz. Doğrusal bir anlatımı yok. Sondan başa anlatmaya başlıyor sonra araya annesinin, anneannesini öyküleri giriyor. Irmak Zileli iyi bir anlatıcı. Zaman zaman “tekrar mı?”, “sarkama mı var?” gibi hisler uyandırsa da iyi bir yapı kurmuş. Anlatım sıkmadan ve merak ettirerek akıyor. Didem’in bakışının aykırılığı yaşananlara eleştirel ve ironik bir dille bakma avantajı sağlamış, başka bir değişle kahramanını ruh hali anlatıma başarıyla yansımış.  
14.08.2014

Etiketler: ,


 

Sokak Müzisyenime Dokunma!



1940’larda İstanbul Konservetuarı’nda klasik keman eğitimi almış. Ekrem Zeki Ün'ün öğrencisi, Çigan müziğiyle ünlenmiş ama hayatını gazinolarda şarkıcılara eşlik ederek kazanmış. Ünlü assolistlere çalmış, en çok Zeki Müren’e çalmakla övünüyor. Çalış stili Paganini’ye benzetildiği için “Paganini Bülent” diye tanınıyor. Gerçek adı Bülent Öztürk. Beyoğlu’nun en eski sokak müzisyenlerinden biri derlerdi onun için. Bizim tanışmamız işyerimizi İstiklâl Caddesi’ne taşımamızla oldu. 90’lı yılların başıydı. Taşınmamızdan kısa bir süre sonra Paganini Bülent Aznavur Pasajı’nın kapısında çalmaya başlamıştı. Pasajın sahibi, eğlence dünyasının eski patronlarından Behlül Vural kapının önünde çalması için izin vermişti. Paganini Bülent böyle söylüyordu. Belediye Zabıtası ile ilişkisi nasıldı bilemiyorum, ama şikayet ettiğini hatırlamıyorum.
90’lı yıllarda İstiklal Caddesi’nde Demirperde Hakkı, Politik Deli, Çılgın Ressam gibi Oktay Güzeloğlu’nun “Sokak Mobilyaları” kitabına da konu olan birçok renkli sima vardı ama Çiçek Pasajı ve Nevizade’de çalanlar dışında pek sokak müzisyeni olduğunu sanmıyorum.
Paganini Bülent taburesine oturup her zaman takım elbiseli, ciddi görünümü ile şarkılarını çalardı. 70’li yaşlarda olmalıydı. Hastalıklar yoklamaya başlamıştı. Artık tüm gün çalamıyordu. Sadece sabahları çalmaya başlamıştı. Günün geri kalanını Borusan’ın Müzik Kütüphanesi’nde geçiriyordu. Günlerce görünmediği de oluyordu. Tekrar geldiğinde hasta olduğunu anlatıyordu. Sonra tamamen ortadan kayboldu. Öldü diye endişelendik. Ardından “Beyoğlu'nun simgesi kemancı Paganini Bülent, tedavi olmak için kemanını rehin bıraktı” (Sabah, 12.03.2000) haberi çıktı. Daha sonra da öldü diye söylentiler dolaşmaya başladı.
Günümüzde başta İstiklâl Caddesi olmak üzere birçok yerde sokak müzisyenlerine rastlıyoruz. İBB Ulaşım AŞ. de metro istasyonlarının girişlerinde müzisyenlerin çalmasını destekliyor. Geçen yıl metro duraklarında 206 müzisyen çalmış. Ulaşım AŞ bu yıl pek duyurulmasa da bu müzisyenlerle yine metro istasyonlarında “Müzik Seni Taşısın” adıyla küçük bir müzik festivali de gerçekleştirdi. 
“Sokakta Müziğe Darp” başlıklı İstiklâl Caddesi’nde müzik yapan Kararsızlar grubuna zabıta ekiplerince “saldırıldığı” (Cumhuriyet, 7.8.14) haberini okuyunca aklıma önce Paganini Bülent sonra da bunlar geldi. Darp edilen “Kararsızlar” iyi bir grup. Sokakta çalanlardan “Light in Babylon”, “Alatav”, “Oi Vai Voi” gibi çok iyi müzik icra edenler olduğu gibi hayatında ilk defa eline bir müzik aletini eline izlenimi verenler de var. Geçip giderken bir an duymak rahatsız etmiyor ama Beyoğlu’ndaki işyerlerinde çalışanların bu uyumsuz seslere sürekli maruz kalmalarının nasıl bir etki yapacağını tahmin edersiniz. Belediyeye şikayetler olduğunu da biliyorum. Ama caddede yürürken müzik duymaktan, durup izlemekten memnun olanların sayısı daha fazla.
Beyoğlu Belediyesi’nin sokak müzisyenleri ile ilişkisi her zaman iniş çıkışlı oldu. Bir yandan “Beyoğlu Sokak Müzisyenleri Festivali” bile düzenleyecek sıcaklıkta davranan belediye diğer yandan müzisyenlere güç kullanmak, enstürmanlarına el koymak gibi uygulamalar da yapıyor. Bu ilk değil. Geçmiş yıllarda da benzeri şeyler yaşandı. Umarım son olur.
Sokak müzisyenlerine Dünya’nın hemen her yerinde rastlıyoruz. Her aklına esenin enstrümanını alıp sokakta müzik çalamadığını da biliyoruz. Her şehir kendince düzenlemeler yapmış. Sınavdan geçiren de var, diploma isteyen de... Ama önce herkesin sokakta çalmasına gözyumup sonra da “gürültü oluyor, şikayet var” diye darp eden, enstrümanına el koyan yok. Ulaşım AŞ metroda müzik çalacaklar için kendince bir seçme yöntemi bulmuş ve metroda müzik çalınmasını övünç vesilesi yapmış. Çözüm bulmak zor değil. Yeter ki Beyoğlu Belediye Başkanı Ahmet Misbah Demircan güç kullandırmak yerine çözüm bulmak istesin... 
13.08.2014

This page is powered by Blogger. Isn't yours?