Çarşamba, Mayıs 27, 2015

 

Camera Ottomana



“Osmanlı İmparatorluğu’nda modernitenin fotoğrafla olan ilişkisine odaklan”mış Koç Üniversitesi Anadolu Medeniyetleri Araştırma Merkezi’ndeki (Anamed) “Camera Ottomana” sergisi. Başta Ömer M. Koç Koleksiyonu olmak üzere çeşitli arşiv ve koleksiyonlardan derlenen fotoğraf, albüm, obje, yayın ve belgeler yer alıyor sergide. Küratörler Zeynep Çelik, Edhem Eldem ve Bahattin Öztuncay modernitenin fotoğrafla ilişkisi üzerine bir sergi oluşturmuş olsalar da fotoğrafları tarihsel, belgesel, etnografik ya da sanatsal gibi farklı şekillerde de algılamak/okumak olası. Ama nasıl bakarsanız bakın fotoğrafın modernleşmenin önemli araçlarından biri olduğu düşüncesine katılmamak elde değil. Ne de olsa Avrupa’daki endüstri devrimi ile ortaya çıkan bir teknoloji fotoğraf.
Sergi alanına girdiğimizde bizi karşılayan kronoloji ve harita fotoğrafçılığın Osmanlı İmparatorluğu’nda nasıl geliştiğini düşündürüyor ister istemez. Matbaanın aksine fotoğrafın Osmanlı’ya gelişi de yaygınlaşması da hızlı olmuş. Matbaacılıktaki gibi Müslümanlardan önce Ermeni ve Rum Osmanlıları fotoğrafçılık mesleğinin öncüleri olmuş.
1840’larda ilk denemeler yapılmış, 1860’larda hem toplumun üst kesimlerinin hem de devletin benimsemesi ile iyice gelişip yerleşmiş fotoğrafçılık. En yakın ilgiyi saray göstermiş, sergideki panolarda fotoğrafçılığın II. Abdülhamid döneminde yaygınlaştığı vurgulanıyor. II. Abdülhamid’in ve ailesinin fotoğraf albümlerine bakınca sultanın fotoğrafı ne denli benimsediği de ortaya çıkıyor. Modernleşmenin simgesi fotoğrafın muhafazakârlığın simgesi sayılan bir sultan tarafından böylesine sahip çıkılıp desteklenmesi sanırım tartışmaya değer. Öte yandan o zamanlar Osmanlı toplumu böyle miydi, yoksa böyle (modern ya da batılı gibi) mi gösterilmek isteniyordu sorusu da tartışılmalı tabii.
Fotoğraflardaki giyime baktığınızda sergi küratörlerinin vurguladığı modernleşme olgusu önem kazanıyor. Özellikle saray mensupları dahil kadınların çektirdikleri başı açık fotoğraflar, birçok fotoğrafın kızlı-erkekli olması da günümüz tartışmaları için önemli veriler.
Sultan ve devlet fotoğrafın belgelemedeki öneminin de farkına varmış. Sergide devlet daireleri, maden ocakları, hastaneler gibi kurumların fotoğraflarının yanı sıra sokaktan manzaralar, suçlu fotoğrafları ve portreler de yer alıyor. Fotoğrafçılığın propaganda, gazetecilik, eğitim, kriminoloji ve tıp gibi çeşitli alanlarda kullanıldığını görüyoruz.
Anamed’le eş zamanlı olarak açılan Notre Dame de Sion Lisesi’ndeki (NDS) “Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Kadınlar” kartpostal sergisi “Camera Ottomana”daki Osmanlı’da modernliğin fotoğrafla ilişkisinin sorgulaması için önemli veriler sunuyor.
NDS’deki sergide Pierre de Gigord’un koleksiyonundan “kartpostalın altın çağı 1880 ile 1930 arasında”n örnekleri dönemin karikatürleri ve mecmua makaleleri ile kadınların yaşadığı değişim vurgulanıyor. Sergiye kaynaklık eden kitabın son sözünü yazan Liz Behmoaras’ın belirttiği gibi kadınların özgürleşme öyküsünü görüyoruz bu kartpostallarda. Bu yazıyı okuduğunuzda eğer uzatılmadı ise “Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Kadınlar” sergisi sona ermiş olacak. Ama Anamed’in İstiklâl Caddesi’ndeki binasında 19 Ağustos’a kadar sürecek olan “Camera Ottomana” sergisine giderseniz girişteki YKY’nin kitabevinde sergiye kaynaklık eden Christine Peltre’nin kitabını göreceksiniz (Yapı Kredi yay.). “Camera Ottomana”nın da kitabı Koç Üniversitesi Yayınları’ndan çıkmış. Kitapta modernitenin fotoğraf sanatının bir parçası olması ve fotoğrafın Osmanlı İmpartorluğu’ndan yaygın olarak kullanılmasının nedenleri ve sonuçları hakkında önemli makaleler de var. 
27.05.2015 

Cuma, Mayıs 22, 2015

 

Bir Hışımla



Geoff Dyer’in “Bir Hışımla”sından Selim İleri’nin “Sinir Bozucu!” başlıklı kısa ama etkileyici yazısı sayesinde haberdar oldum (Radikal Kitap, 24.04.2015). Yazı “Sinir bozucudan etkileyici bir metin oluşturulabilir mi?” sorusu ile başlıyordu. ““Bir Hışımla” adından başlayarak, tam öyle bir kitap” diye devam ediyordu. Bu iki cümle bana yetti. Hemen kitabı edindim.   
“D.H.Lawrence’ın Gölgesinde” altbaşlığını taşıyan Geoff Dyer’in “Bir Hışımla”sı (Nisan 2015, çev. Seda Ersavcı, Everest yay.) D.H.Lawrence hakkında bir inceleme yazmaya karar veren bir yazarın bu incelemeyi yazamamasının öyküsünü anlatıyor. Yazarın incelemeyi kaleme almaya başlamamak için her zaman bir nedeni var. Yazma koşullarının uygun olmaması da koşulların son derece uygun olması da onu yazmaya başlamaktan alıkoymaya yetiyor. Selim İleri “Sinir Bozucu!” demekte çok haklı, sayfalar boyunca yazarın bu bahanaeleri sanki son derece normal şeylermiş gibi ard arda sıralamasını okuyorsunuz ve siniriniz bozulmaya başlıyor. Öyle ki artık ne zaman yazmaya başlayacak diye değil acaba daha ne bahane uyduracak, uydurulabilecek bahane kaldı mı diye merak ediyorsunuz.
Geoff Dyer okurun sinirlerini sınayan bu anlatının içine D.H.Lawrence hakkındaki araştırmasını gizlemiş. Yazarın yazamama ya da yazmama bahanelerini okurken bir yandan da Lawrence araştırmasını okuduğunuzu fark etmeniz için yüz sayfa geçmesi gerekiyor. Yazar yazmama bahaneleri üreterek İngiltere’den Paris’e, oradan Roma’ya, Roma’dan Yunan adalarına doğru giderken aslında D.H.Lawrence’ın yaşadığı ya da eserlerine konu ettiği yerlerin izini sürüyor, o mekânlardan izlenimlerini yazıya geçiriyor. Bir yandan da bu vesile ile günümüz orta sınıf insanının yaşam biçimlerini, aile düzenini, aşkları, dostlukları tartışmaya açıyor. Yaşamı belirleyen temel kavramları sorguluyor. Başta İngiltere olmak üzere ülkeler ve şehirler hakkında belirttiği görüşleri ise ağır ötesi. Eleştirilerin ağırlığı ve üslubu Thomas Bernhard’ın Avusturya ve Avusturyalılar hakkında yazdıklarını anımsatacak güçte.
D.H.Lawrence’ın bir türlü okuyamadığı ya da okumayı ertelediği eserlerini sıralar, onlar hakkında yazılmış araştırmaları konu ederken de bir yandan Lawrence’ın eserlerini çözümlüyor diğer yandan Lawrence hakkında yazanlardan başlayarak tüm akademisyenlere ve edebiyat eleştirmenlerine ağır eleştiriler yapıyor. Hem de açık açık, ad vererek. Kızgınlıkla duvara çarptığı, parça parça ettiği araştırmalar var. Bu haliyle de Nabokov’u çağrıştırıyor.
Geoff Dyer’in “Bir Hışımla”sı kitabın arka kapağında söylendiği gibi otobiyografik roman mı, gezi kitabı mı, edebiyat incelemesi mi, itirafname mi, taşlama mı, anı mı, anlatı mı, karar vermek kolay değil. Tüm bu türleri içeriyor ama hiçbiri de değil.
Kitap adını D.H.Lawrence’ın “Bir hışımla, Thomas Hardy üzerine yazdığım kitaba başladım. Doğrusu pek az bir kısmı Thomas Hardy hakkında –ne idüğü belirsiz- ama fena değil” cümlelerinden almış ve tam anlamıyla böyle bir kitap olmuş. Sayfalar ilerledikçe D.H.Lawrence’ın bir çok davranışı ile kitabın anlatıcı kahramanı yazarın hal ve tavırlarının benzeştiğini de görüyorsunuz. D.H.Lawrence birçok büyük eser vermesine rağmen özellikle mektuplarından yapılan alıntılardan da anlaşıldığı gibi büyük bir “yan çizme” ve erteleme üstadıymış.
Geoff Dyer, 1958 doğumlu bir İngiliz yazarı. Dördü roman 11 kitabı yayımlanmış 24 dile çevrilmiş. Geçen yıl aralık ayında “Andrey Tarkovski’nin başyapıtı Stalker’in (İz Sürücü) dünyasına maceralı bir yolculuğa çıktığı” “Zona” (Everest yay.) yayımlanmıştı. Ömer Erdem’in ısrarla tavsiye ettiği bu kitabı ihmal etmiştim. “Bir Hışımla”nın okuma keyfinden sonra “Zona” okuma listemde ilk sıraya yerleşti. Geoff Dyer’in diğer kitaplarını da merakla bekleyeceğim.
21.05.2015

Etiketler: ,


 

Yalan Yıllar



Can Kozanoğlu “Yalan Yıllar”da gazetecilik ve televizyonculuk anılarını anlatırken 35 yıllık bir döneme tanıklık ediyor, birbirinden ilginç insan portreleri çiziyor. İlk dergi gruplarının kurulması, ilk özel televizyon kanallları, radyoların yeninden moda olması ve tabii internetin icadı hep bu yıllara rastladı. Can Kozanoğlu da 1981’de Hayat Dergisi’nde başladığı gazetecilik mesleğinden anıları anlatırken bu değişimi de yansıtıyor.
Can Kozanoğlu kitabın ilk bölümünde söylediği gibi büyük olayları anlatmıyor. “Gazetecilik ve televizyonculuk anılarım biraz gariban maalesef” diye söze giriyor, bu ifadeyi pek inandırıcı bulmaksa da saygı duyup okumaya devam ediyoruz. “28 Şubat konusunda haftalar öncesinde Demirel’i ve Çiller’i uyaran ben değildim. Washington-Ankara-Bağdat hattında en kritik sekiz saat yaşanırken Özal beni aramadı. Asil Nadir duvarları yumruklarken odada yoktum. Hürriyet’in kaderi değişirken, geceye benim vurucu cümlemle nokta konmadı. Sabah ve ATV’deki depremlerin en büyüğünde ‘Bakın Dinç Bey...’ diye söze başlayabilecek bir konumda değildim. Cumhuriyet’te bir dönemi bitiren toplantıya katılamadığım için sesler yükselince araya giremedim. DSP ve MHP’yle koalisyon kurarken Mesut Yılmaz benim fikrimi almadı; “Hayırlı olsun Sayın Ecevit” diyemedim. AKP döneminde zaten hiç iplenmedim” diye anlatıyor. Kozanoğlu’nun 35 yıllık gazetecilik yaşamı sırasında büyük ya da önemli birçok olay yaşandı ve bulunduğu görevler itibariyle bunların bazılarına ya da benzerlerine şahit olmuş olma olasılığı çok yüksek. Can Kozanoğlu’nun biyografisinde Yeni Gündem ve Nokta dergilerinde, Güneş, Cumhuriyet ve Milliyet gazetelerinde, TRT, CNN Türk ve NTV’de çalıştığı bilgisi var. Bu listenin eksiği vardır ki kitapta kısa biyografide yer almayan birçok basın kuruluşundan anılar var. Çalıştığı yerlerin bazılarında yazı işlerinde çalışmış, karar verici konumda bulunmuş. Ama Can Kozanoğlu anılarının eksenine büyük olayları değil gazetecilik yaşamından acı ya da tatlı ama hoş bir şekilde ya da özlemle anılacak anekdotları koymuş. Yine yazdığı gibi 1981’den bu yana medyada ortam genel olarak neymiş onu anlıyoruz “Yalan Yıllar”dan (Nisan 2015, Can yay.). “Büyük olayları” ve hemen hiç anlatmadığı CNN Türk ve NTV yıllarını sanırım başka bir kitaba bırakmış.
80’ler basında değişim çağının başlangıcı sayılabilir. 12 Eylül’ün karanlığının hüküm sürdüğü o yıllarda Can Kozanoğlu eskimiş, hatta ömrünü doldurmuş bir yayında Hayat dergisinde çömez muhabir olarak göreve başlarken yeni medyanın da temelleri atılıyordu. Nokta Dergisi ile haber dergiciliğinde yeni bir çağ başlıyor, Gelişim, Karacan gibi gazetelerden bağımsız dergi grupları kurulup kadın ve erkek dergileri yayımlanırken bir yandan da ansiklopedi savaşları sürüyor sobalarda yakılarak yok edilmiş siyasi kitapların yerini evlerde ansiklopediler alıyordu. Türk basını ofset baskı tekniğine geçmiş, yayıncılık hızlanmıştı. Bilgisayarın basında kullanılmaya başlaması ile hem hız iyice artacak hem de baskı kalitesi Avrupa düzeyine ulaşacaktı. Bir yandan da askeri cuntanın tüm baskılarına rağmen bağımsız girişimlerle Yeni Gündem gibi muhalif – sol yayınlar da çıkmaya başlamıştı. 90’larda özel televizyon yayıncılığının başlaması, haber kanallarının açılması, aynı zaman sürecinde özel radyoculuğun gelişmesi basının yeni bir adla “medya” olarak anıldığı günleri getirdi.
Bu zaman sürecinde “Çömez gazeteci” Can Kozanoğlu da “kıdemli bir yönetici” oldu ve kitaptan öğrendiğimize göre muhabir olarak meslek yaşamını tamamladı.
Can Kozanoğlu iyi bir gözlemci, iyi bir anlatıcı. Ben diyerek anlatmaktan çekinmiyor ama kendine de çuvaldızı batırmayı ihmal etmiyor. Defalarca teşebbüs etmesine rağmen bir türlü hayal ettiği romanı yazamaması bunun güzel bir örneği. Kitap hoş bir sohbet olarak ilerliyor, hatta zaman zaman geyik muhabbeti diyebileceğimiz mertebeye erişiyor, konudan konuya, insandan insana bağlanıyor. Zamanında mizah dergilerinin “Sosyolog Ecevit”i olarak yazdığından söz etmese de o hoşlukta, mizah gücünü, kaleminin nasıl kıvrak olduğunu örnekleyen öyküler anlatıyor. Söylendiği gibi bir roman değil ama 35 yıllık bir dönemden küçük küçük anekdotlarla oluşmuş keyifle okunan bir anı kitabı. 
21.05.2015

Etiketler: ,


Çarşamba, Mayıs 20, 2015

 

Depoda Kitap Çürütmek



Geçen hafta Antalya’da “Yayınlama Özgürlüğü Yolunda” projesi kapsamında şair, yazar, çevirmen, yayıncı, kitapçı ve akademisyenlerle sansür, otosansür, kitap yasaklama ve toplatmalar hakkında konuştuk. Bir yazar “Yeni yayınlanmış kitapları hiç satışa çıkarmayıp depoda çüritmek de bir tür yasaklama değil midir?” diye sordu.
Olay geçen yıl gerçekleşmiş, bölge gazetelerinde de haber olmuş. Antalya Büyükşehir Belediyesi eski başkanı Mustafa Akaydın döneminde yayınlanan kitaplar Menderes Türel’in yeniden göreve gelmesi ile depoya kaldırılmış. Bu kitapların arasında okurlarla hiç buluşmamış, yani matbaadan yeni çıkmış kitaplar da varmış.
Depoya konulup çürümeye terk edilen kitapların listesi oldukça uzun. Dr. Attila Erden’in “Andızlı’nın Anlattıkları”, Hüseyin Çimrin’in “Atatürk Antalya’da”, “Antalya’nın Çocuk Oyunları” ve “Antalya Efsaneleri”, Yrd. Doç. Dr. İsmail Gökhan Deniz’in “Antalya Bitkileri”, Cenap Aydınoğlu’nun “Antalya Belediye Tiyatrosu’nun 30. Yıl Kitabı”, Ali Yıldız’ın “Göç Kültüründen Yolda Kalan: Sarnıçlar Seyahatnamesi”, Dr. Tamer Albayrak’ın “Antalya’nın Kuşları”, Evren Dayar’ın “Antalya Belediye Tarihi 1868-1923” ve “Gazetelerde Yazılı Tarih”, Dilek Metin Sert’in “Kentimiz, Kendimiz Geçmişimiz”, Cevahir Özgüler’in “Antalya Sivil Toplum Örgütleri Tarihi”, Mikail Duggan’ın “Siyah Kalem Antalya’da” ve Aksu Köy Enstitüsü ile ilgili yazılarından oluşan “Karanlık Sokakta Aydınlanma/Aksu Köy Enstitüsü” (bkz. antalyakorfez.com/guncel/11778/2/akaydinlikitaplaradepocezasi).
Depoya kaldırılan tüm kitaplar Antalya Kent Müzesi’nin yayınları. Antalya Kent Müzesi Menderes Türel’in önceki dönem yaptığı önemli kültür yatırımlarından. Antalya Kent Müzesi ve Kent Belleği Merkezi “Antalya’nın kültürel değerleri ile tarihini yansıtan öncelikli malzemenin saptanması, toplanması, kataloglanması, onarılması, uygun koşullarda korunması, sergilenmesi ve bunlarla ilgili yayınların yapılması –kentsel kültürel üretimin artırılması” amacıyla kurulmuş. Şehir müzeciliği alanında Türkiye’de bulunan “iyi” örneklerden sayılıyor. Kentin belleğini oluştururken toplanan malzemeyi kitaplar halinde yayımlamak da çağdaş müzeciliğin gereklerinden.
Antalya Kent Müzesi’nin internet sitesinde depoya kaldırıldığı belirtilen kitapların birkaçını görebiliyoruz (bkz. antalyakentmuzesi.org.tr/kitap-kaitapcik-ve-kataloglar). Ama kitapların çoğunun yayınlandığı bile duyurulmamış.
Müzenin kuruluşunda Menderes Türel ve dönemin Akdeniz Üniversitesi Rektörü Mustafa Akaydın birlikte çalışmış. Akaydın Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı olunca projeyi sürdürmüş. Depoya kaldırılan kitaplar da Akaydın döneminde yayımlanmış. İçlerinde Büyükşehir Belediyesi eski Başkanı Mustafa Akaydın’ın önsöz ve fotoğraflarının bulunması nedeniyle kitapların depoya kaldırıldığı görüşü hakim.
Türel’le Akaydın arasında büyük bir kavga olduğu, karşılıklı demeçlerle başlayan sürecin davalaşmaya kadar vardığını biliyoruz. Piyano Festivali’nde yaşananlar, Altın Portakal Şiir Ödülü’nün verilmemesi, Ansan’ın yerinden edilmesi, festivalleri gerçekleştiren Aksav’ın işlevsizleştirilmesi gibi sanat alanında da yansımaları oldu bu kavganın.
Menderes Türel’in iş neden bu noktaya geldi, neden kendi projelerimi Akaydın sürdürdü diye yok ediyorum, neden ben sanat düşmanı, kitap yasakçısı gibi algılanıyorum diye düşünmesinde fayda var. Menderes Türel kendi olumlu imajını yok etmekle kalmıyor bir bölümünü kendi yaptığı Antalya’nın kültür varlığına da yazık ediyor.    
20.05.15

Perşembe, Mayıs 14, 2015

 

Dünya Bu Kadar

Mahir Ünsal Eriş ilk romanı “Dünya Bu Kadar”da hikayeleri “birbirine teyelleyerek” 21. yüzyılın ilk on yılından insan manzaralarını anlatıyor.
“Dünya Bu Kadar”ın bir hikayeler bütünü olduğunu iddia etseniz yanılmazsınız. İlk bakışta bir zafiyet olarak düşünebilirsiniz ya da öykücülüğü ağır bastığından ortaya böyle bir roman çıkmış diyebilirsiniz. Ne de olsa Mahir Ünsal Eriş iki yıl içinde yayımlanan iki öykü kitabından sonra bir “roman”la çıkıyor okur karşısına. Zaten editörü de bu kanıdaki kitabın arka kapağındaki tanıtım yazısını “Dünya Bu Kadar, çarpa çarpa geceye ışıl ışıl hikâyeler bırakıyor. Yeni roman, işte gökyüzü...” diye tamamlamış.
Eski bir iddiadır, roman türünün ortaya çıkışında ortaya atılmış bir iddia. Roman için uzun ya da uzatılmış hikaye ya da hikayelerden oluşmuş bir tür denir. Her iki düşünce de doğrudur aynı zamanda da yanlıştır. Sonuçta roman kendine özgü yapısı ve kuralları olan bir tür. Kısaca “Gerçek ya da kurmaca bir olayı; yere, zamana ve kişilere bağlayarak uzun soluklu anlatan eser” olarak tanımlanıyor roman. Ama bu tanımı “uzun soluklu” kısmı hariç hikaye için de kullanabiliriz, zaten başlangıçta “Latince ile yazılan ilk destan ve halk öykülerine” roman denmiş.
“Bir ikindi kahvaltısı yapacaklardı. Güneş gelmedi.” diye başlıyor “Dünya Bu Kadar” (2015, İletişim yay.). Güneş’in kimliğini, neden bu geç kahvaltıya her zamankinin aksine katılmadığını anlamaya çalışırken hikayeler birbirine bağlanıyor. Eray Ak’ın yazısında belirttiği gibi; “Güneş'in anne babası Turan Bey ve Mükerrem Hanım'dan Kore Savaşı yıllarına, Hasan Fehmi Bey'e; bir devrin meşhur furyası evlere ansiklopedi satan Korhan'la Fevziye'den bu ansiklopedileri basan Nuri'ye; Kaymakam Bey'in kızı Yeliz'den Şelhum Asteğmen'e, Figen'e, İhsan'a, Sadun Bey'e ve onlar paralelinde hikâyenin gidişatına dahil olan daha pek çok kahramana sahne açıyor.” Onlarca kahramanın yaşam öykülerini ya da yaşamlarını belirleyen olayların hikayelerini birbirine bağlanarak okuyoruz. Hepsinin bir şekilde birbiri ile bir bağı var ve sonuçta tek bir olaya bağlanıyor. Mahir Ünsal Eriş’in mahareti de burada, tempoyu hiç düşürmeden, dikkati dağıtmadan öyküleri birbirine bağlayıp sonuca, o tek olaya varıyor. Bu olay düşünüldüğü gibi Güneş’in ikindi kahvaltısına gelmemesi ile de ilintili ama o değil. Kitabın arka kapağına meraklandıracak şekilde alıntılanan Turan Bey, Fikret, İbrahim Hilmi ve Koço’nun bir geceyarısı dağ başındaki bir meyve bahçesinde ellerinde kazma kürekle jandarma tarafından yakalanmasına bağlanıyor tüm hikayeler.
“Dünya Bu Kadar” adını ve anafikrini Ah Muhsin Ünlü’nün “burası dünya ya hu, / burası bu kadar işte!” dizelerinden almış. Kitap hakkında yazılan bir yazıda belirtildiği gibi kullanılan teknik Ayfer Tunç’un “Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi”ni (Şubat 2009, Can yay.) çağrıştırıyor. Ayfer Tunç romanda kısa kısa öykülerle "Mekân ve zaman sınırı tanımayan, bir ucu 19. Yüzyılda, bir ucu günümüzde, yazınsal bir Türkiye panaroması" oluşturuyordu. Mahir Ünsal Eriş de girişte söylediğim gibi 21. yüzyılın ilk on yılından insan manzaralarını anlatıyor. Her iki romanı da öncülleri Nâzım Hikmet’in “Memleketimden İnsan Manzaraları”na saygı duruşu ya da selamlama olarak nitelendirebiliriz.
Mahir Ünsal Eriş Ah Muhsin Ünlü’nün dizesinde olduğu gibi önce “burası dünya ya hu” diyor ve Türkiye’nin 2000’li yıllarından insan manzaraları anlatıyor sonra da “burası bu kadar işte!” dizesinde ifade edilecek biçimde her şeyin birbirine bir şekilde bağlandığını en azından teyellendiğini gösteriyor. Dibini iyi kazarsanız Türkiye’de yaşayan herkesin birbiri ile bir şekilde uzaktan ya da yakından ilintisi vardır, diyor.
İster roman diye tanımlayın ister ustaca birbirine bağlanmış hikayeler bütünü “Dünya Bu Kadar”  günümüz Türkiyesi’ni ironik, mizahi bir dille ama abartmadan anlatan, gerçekçi bir anlayışta, keyifle, merakla okunan bir eser. 
14.05.2015

Etiketler: ,


 

Örgüt



Aurelio Zen maceralarının yeni kitabı “Örgüt”te Vatikan’ın karanlık koridorlarından Milano’nun moda atölyelerine uzanan bir macera bizi bekliyor. 
Aurelio Zen maceralarının ilk kitabı “Fare Kral” Kasım 2013’de yayımlanmıştı. Ardından Şubat 2014’de “İntikam” geldi. Şimdi de “Örgüt” Türkçede (Şubat 2015, çev. Seda Çıngay, Labirent yay.). Aurelio Zen değişik bir polis, bir anti-kahraman. Daha önce de yazmıştım, onu gündelik hayatın içinde, kusurlarıyla, insanlarla kuramadığı ilişkilerle, sahte dostlarla, arkasından iş çeviren meslektaşlarıyla tanıyoruz. Onu farklılaştıran, inandırıcılığını artıran da bu özellikleri.
Başarısızlıkları polis örgütünde ilerlemesini sağlamış, dürüst davranışları kusur olarak görülüp mimlenmiş bir polis. Aykırı yollara sapmak, kuraları esnetmek, görmezden gelmek, hafif derecedeki suçlara ve sahtekârlılara göz yummak ona göre normal hareketler.  
Zaten çoğunlukla bir olayı aydınlatması, katilleri ya da suçluları ortaya çıkartması için değil mevcut iktidarın ya da siyasi yöneticilerin çıkarlarına uygun olarak sonuçlandırması arzusu ile görevlendiriliyor. Bu görevleri de çoğunlukla başarıyla yerine getiriyor ama bu arada biz okurlar Aurelio Zen’le birlikte olayın ardındaki gerçeği ve failleri öğrenmiş oluyoruz.
Michael Dibdin “Örgüt”te Vatikan’da yaşananlara uygun, tam da beklendiği gibi kilisenin gizli işleri, kara para trafiği, casuslar, gizli dernekler ve sahte kimliklerle dolu bir öykü anlatıyor. San Pietro Bazilikası’nın kubbesinden beton zemine düşen prensin kimliği ve çevirdiği işler, üye olduğu gizli dernekler bile bu sır dünyasının ne kadar karmaşık ilişkilerle dolu olduğunu düşünmemizi sağlayabilir.
Aurelio Zen’den istenen de cinayetin neden işlendiğini ve katilin kimliğini ortaya çıkartması değil işin içine mümkün olduğunca Vatikan’ı sokmadan dosyayı kapatmasıdır. Aurelio Zen de böyle yapıyor ama bu cinayete bir yenisi daha eklenip olay gazetelere düşünce dosyanın pek öyle kolay kapanamayacağı anlaşılıyor.
Aurelio Zen ipuçlarının peşine düşüp gizemli örgütlerin içine yuvalanmış gizli örgütlerin kapalı kapılarına dek ulaşıyor ama roman boyunca gözümüzün önünde dolaşıp duran yeni yetme modacı çok daha farklı bir yeri ve çözümü işaret ediyor.
Michael Dibdin “Örgüt”te Vatikan deyince hemen sırların, kilise entirikalarının ve gizemli örgütlerin peşine düşen romancılarla ve onların her türlü gizli ilişkiyi ve sırrı çözebilen detektifleriyle satır aralarında güzelce eğlenip bu komplocu bakış açısını sıkı bir biçimde eleştirirken bir yandan da bizimkine çok benzediğini düşünebileceğimiz İtalyan Polis örgütü ve kendi işlerinden başka her şeyle uğraşıp yetersiz maaşlarına yeni gelirler katmak için girişimlerde bulunan memurları da afişe ediyor.
14.05.2015

Etiketler: ,


This page is powered by Blogger. Isn't yours?