Pazartesi, Ağustos 29, 2016

 

“Kendine ait bir odası bile olmayacaktı”



Son zamanlarda kitapların kapaklarına yazılanlara, arka kapaklarındaki tanıtımlara takılıyorum. Bu yazıların okura kitabı aldırmak gibi bir amaçları var kuşkusuz. Ama ne kadar doğru yönlendirici olduklarını da merak ediyorum. Doris Lessing’in “Son Aydınlık Yaz”ının ön kapağında “Bir başyapıt... Lessing’in yazdığı belki de en iyi roman” ibaresi var. “The Economist” dergisinden alınmış. Yazarı belli değil. Economist de adı üzerinde ekonomi dergisi. Ama cümle güzel, çarpıcı ve iddialı.
Nobel Edebiyat Ödüllü, büyük bir yazar için böyle bir tanıtım gerekli mi? Gerekli olduğu anlaşılıyor. Çünkü günümüz okuru için kapakta vurgulansa da “Nobel Edebiyat Ödülü” yeterli bir çağrı değil, kitabı satın almasını sağlamıyor. Alıntılanan cümle “başyapıt” ve “en iyi roman” vurguları ile çok daha etkili. Aradaki “belki” de diğer kitaplar için bir pay bırakıyor.
Genel kanı Doris Lessing’in başyapıtı’nın “Altın Defter” (Can yay.) olduğudur. 700 sayfalık bu dev eserde Lessing bir kadının yaşamının neredeyse tüm evrelerini, her boyutuyla anlatır. Benim için de unutulmaz eserlerdendir. Lessing’in diğer eserlerini okumamda da etkili olmuştur.
“Yaşamının çökmekte olduğu duygusu” ile kadının kendisiyle hesaplaşması, geçmişini özeleştirel bir bakışla gözden geçirmesi Doris Lessing’in ana temalarından. Ailenin, özellikle evliliğin kadın için bir hapishane olduğu teziyle kadınların bu durumlarının farkına varması ve toplumda bir birey, bir kadın olarak yer almanın mücadelesini vermesi, bu mücadeleden bazen başarılı bazen yenik çıkması farklı boyut ve konumlarda sıkça işlediği bir konu.
“Son Aydınlık Yaz”da (Temmuz 2016, çev. İdil Dündar, Kırmızı Kedi yay.) da bu konuyu işlediği görülüyor.  
“Dışarıdan bakıldığında nörolog kocası ve dört çocuğuyla ideal bir orta sınıf ailesine sahip olan Kate, yaşamının bir hapishaneye dönüştüğünü hissetmektedir. Sürekli güzel ve şık olmak, evini idare ederken hem kocasının hem çocuklarının sorunlarıyla ilgilenmek zorundadır. Ve kendisinden bütün bunları ‘doğası gereği’, yani karşılıksız yapması beklenmektedir. Uluslararası bir konferansta çevirmenlik yapmak üzere İstanbul'a giden Kate, orada tanıştığı gençle sürpriz bir yolculuğa çıkar. Bu yolculuk, Kate'in içsel dönüşümünün de başlangıcı olacaktır.” Arka kapakta romanın konusu güzelce özetlenmiş, ama romanda bu özetten çok daha fazlası olduğunu tahmin edebilirsiniz. Kate’in evini ve işini terk edip bir kaç gün önce tanıdığı kendinden genç adamla İspanya’nın içlerine doğru yola düşmesi, bir anlamda özgürlüğünü ilan etmesi ile roman bitmiyor, aksine yeni başlıyor. Arka kapakta “içsel dönüşüm” denmiş, kendisiyle büyük hesaplaşması da denilebilir Kate’in yaptığına. Üstelik bu hesaplaşmada çok da kararlı değil. En küçük bir işarette, tereddütte hemen evine, eski düzenine dönebilir. Doris Lessing’in açık sözlü, hatta dobra anlatımını, toplum ve aile hakkında ince gözlemlerini, sert eleştirilerini bir yana koyarsak romanın güzelliği de, benzerlerinden farkı da buradan kaynaklanıyor.
Doris Lessing, Türkiye’de sevilen yazarlardan. Milli Kütüphane kayıtlarına göre 1990’ların başından itibaren neredeyse bütün eserleri Türkçeye çevrilmiş. “Son Aydınlık Yaz”ın orijinalinin 1973 yılında yayımlandığını gözönüne alırsak “başyapıt” sayılan bir eserin neden bu kadar geç, 43 yıl sonra Türkçeye çevrildiğini merak etmemek elde değil. Zira 80’li yıllarda yayımlansa, o zamanlar Türkiye’de yeni başlayan feminizm tartışmalarında önemli bir kaynak olurdu. Çünkü kitabın arka kapağında belirtildiği gibi “feminist bir manifesto” olarak niteleniyor. New York Times Book Review da "Cinsiyetçilik ve feminist bilinç üzerine yazılmış en iyi roman" diye nitelemiş. Gazete ve dergilerin anonim yazarlarının övgüde kantarın topuzunu sık sık kaçırdığını kaydedip feminist anlayış üzerinde durmakta fayda var.
Kate eğitimini yarım bırakıp genç yaşta evlenmiş. Kendisi 45, çocukları Stephen 23, kızı Eileen 22, James 21 ve en küçükleri Tim 19 yaşında. Kocası başarılı bir doktor. Dünyanın çeşitli yerlerindeki konferanslara katılıyor. O yaz da üç aylığına ABD’ye gidip görev yapacak. Kate hayatını sadece onlara ve evine adamış. Sonuçta orta halli, düzgün bir ev, iyi yetişmiş çocuklar ortaya çıkmış ve tüm bunlar tek başına Kate’in eseri. Kate eseriyle gurur duyuyor onu büyük bir inançla koruyup geliştirmeye çalışıyor, ben bu kadar fedakarlık yapmasam bunlar olmazdı diye düşünüyor ama ufak da olsa ailenin diğer fertlerinden beklediği takdiri görmediği kuşkusunu da taşıyor. O eviyle, ailesiyle bu denli ilgilenmesiydi ne olurdu? Geçen yirmi yılı aşkın zamanda bunu durup hiç düşünmemiş, düşünmeye istekli olmadığı gibi düşünmeye zamanı da olmamış.
Çocuklar uzun yaz tatillerine, kocası ABD’ye giderken tesadüfen gelen bir teklif yaşamını değiştiriyor. Uluslararası bir kongrede acil çevirmen ihtiyacı vardır ve zaman zaman küçük çeviriler yapan Kate’e bu iş teklif edilir. Kocasının desteği ile işi kabul eden Kate çevrimenlikte başarılı olmakla kalmaz, organizasyon yeteneği ile kongreyi düzenleyen uluslararası gıda örgütünün daimi elemanı haline gelir. İkinci iş olarak da İstanbul’a gider. İstanbul’da tanıştığı genç adamla da İspanya yoluna düşer.
Kendinden genç sevgiliyle, İspanya içlerinde muhafazakâr bir köyde geçirmek zorunda kaldığı günler kendiyle hesaplaşmasını başlatmakla kalmaz, ürkekliğini üzerinden atıp radikal kararlar verebilemesini de sağlar. Genç sevgiliyi hasta yatağında bırakıp Londra’ya döner ama evine gitmek yerine önce lüks bir otelde, sonra da kiralık bir odada günlerini geçirir.
Kendisine evinin bir odasını kiralayan Maureen’le ilişkileri ona evini, ailesini ve özellikle kızı ile ilişkilerini hatırlatır. Genç, güzel, özgür ruhlu Maureen çeşitli damat adayları arasından kendine uygun kişiyi seçmeye çalışırken Kate’i fahri danışman olarak kullanır. Maureen’in yaşadıkları Kate’e kendi evlilik kararını ve bir anlamda yitip giden onlarca yılını düşündürür. Ama yeni bir başlangıç yapıp bu kez her şeyi daha farklı, kendini daha az ihmal edip, özgürlüğüne daha çok önem vererek yaşamak da onun elindedir.
“Son Aydınlık Yaz” büyük bir yazarın, Doris Lessing’in iyi bir romanı. Konuyu işleyişi, anlatımı, sorguladığı sorunlarla okunmaya değer bir eser. 
25.08.2016

Etiketler: ,


Perşembe, Ağustos 25, 2016

 

Mimar Sinan’ın Eserlerini İtinayla Yok Etmişiz



“Mimar Sinan 92 cami, 52 mescit, 55 medrese, 7 darül-kurra, 20 türbe, 17 imaret, 3 darüşşifa (hastane), 6 su yolu, 10 köprü, 20 kervansaray, 36 saray, 8 mahzen ve 48 de hamam olmak üzere 365 eser vermiştir” (mimarsinaneserleri.com). Bu eserler tek tek listelenmiş.
“İstanbul Azapkapı’da Mimar Sinan’ın yaptığı yaklaşık 450 yıllık Sokollu Mehmed Paşa Camii’nin duvarı delindi” haberine rastlıyorum T24.com’da (11.07.2016). “Daha önce yakınına çakılan çelik kazıklar yüzünden temelleri zarar gören, metro yüzünden yaklaşık 5 cm kayan ve zeminden çıkan kaynak suları yüzünden etrafı göle dönen caminin şimdi de esrarengiz bir şekilde duvarı delindi.”
Bir haber daha; “Mimar Sinan'ın 56 hamamından biri olan Samatya Kapıağası Yakup Ağa Hamamı satışa çıkarıldı.” Hamam 13 yıl restorasyon görmüş. Satış fiyatı 20 milyon dolar. Aynı haberden Mimar Sinan’ın 56 tane hamam yaptığını, bu hamamlardan 32'sinin tamamen yok olduğunu, 24'ünün günümüze intikal ettiğini, bunlardan da sadece 14 tanesi özgünlüğünü koruduğunu öğreniyoruz (14.08.2016, yeniakit.com.tr).
32 tamamen yok olmuş hamam... 24 hamamın sadece 14 özgün haliyle kalabilmiş. Dehşet verici bir bilgi, demeyeceğim. Bildiğimiz bir şey, artık şaşırtmıyor. En büyük mimarımızın eserlerini bile korumuyoruz.
Mimar Sinan’ın kaç eseri vardı? 365 mi, 375 mi, 477 mi? Bunda bile görüş birliği yok. Anlaşılan tam bir liste de yok. Çünkü yüzyıllar boyu yok edilen eserleri tespit etmek pek kolay değil, var olan ile yetiniyoruz.
İBB Kültür AŞ İstanbul hakkında önemli kitaplar yayımlıyor. “İbrahim Hakkı Konyalı’nın Kayıp Arşivinden İstanbul’da Mimar Sinan Eserleri” bu yayınların en yenilerinden. İbrahim Hakkı Konyalı için biyografisine göre “tarihçi, yazar, kitabe uzmanı”. “Özellikle yazdığı şehir tarihleriyle meşhurdur” deniyor. Çok sayıda yayımlanmış eseri var ve bunların bir çoğu İstanbul ve İstanbul’daki mimari eserler hakkında. 1896’da doğmuş, 20 Ağustos 1984’de vefat etmiş. Konyalı’dan geriye bir çok yayımlanmamış eser kalmış. Bunların arasında “II. Dünya Savaşı yıllarında üç cilt halinde hazırladığı Mimar Sinan adlı kitabı” da sayılıyor (bkz. islamansiklopedisi.info).
İbrahim Hakkı Konyalı 1941 – 42 yıllarında Mimar Sinan’ın İstanbul’da inşa ettiği cami, mescit, türbe, kütüphane ve okulları tespit etmiş, ziyaret etmiş, gözlemlerini yazmış ve fotoğraflarını çektirmiş. Ama bu çalışma yayımlanmadan kalmış ve ölümünden sonra da kaybolmuş.
Gazeteci Faik Şenol’un İstanbul fotoğrafları arşivinde çalışılırken “İstanbul’da Mimar Sinan Eserleri” başlıklı iki fotoğraf albümü bulunmuş. Bu fotoğrafların İBB Atatürk Kitaplığı’nda “Mimar Sinan’ın Eserleri” adlı 473 varaklık Konyalı’nın yayınlanmamış çalışmasının görselleri olduğu anlaşılmış.
Konyalı Mimar Sinan’ın eserlerini tanıtırken, yapı tekniğinden, yapıların nasıl değiştirildiğinden ve tahrip edildiğinden de söz ediyor. Bir çoğunun içindeki değerli eşyanın, hatların, çinilerin çalındığını, yok pahasına “enkazcı”lara satıldığını anlatıyor. Ot ambarı, ağıl, depo, karakol ve pansiyon olarak kullanılanlar var. Yıkıcıya verilen eserleri var. Birçok yapı da kaderine terk edilmiş, çöküp tarihe karışmak üzere. Yıl 1940. Daha sonra Menderes döneminde cadde, bulvar ya da meydan yapmak üzere birçok cami, medrese. mescid, çeşme vb. yıkıldığı biliniyor. 
“İstanbul’da Mimar Sinan Eserleri” önemli bir belgesel eser olmasının yanısıra Mimar Sinan’ın İstanbul’daki eserlerini tam olarak tespit edip mevcut durumlarını anlamak için iyi bir kılavuz.
24.07.2016

Cuma, Ağustos 19, 2016

 

“Her insan biraz tuhaftır”



Haruki Murakami, “Sputnik Sevgilim”de bir aşk üçgenini anlatıyor. Bu bir karşılıksız aşklar üçgeni. Üçgeni oluşturanlar da romanının anlatıcı kahramanı Tokyo^da yaşayan bir ilkokul öğretmeni olan 25 yaşındaki genç erkek K., onun karşılıksız bir şekilde sevdiği üniversiteyi bırakıp romancı olmaya çalışan 22 yaşındaki genç kız Sumire ve Sumire’nin ilk görüşte âşık olduğu kendisinden 17 yaş büyük evli bir iş kadını olan Myu.
Sputnik, Sovyetler Birliği’nin uzaya yolladığı dünyanın yapay uydularının ortak adı. 4 Ekim 1957’de Sputnik 1 uzaya yollanmış, ertesi ay da içinde Laika adlı bir köpeğin yer aldığı Sputnik 2 fırlatılmış. Laika böylece uzaya yollanan ilk canlı olmuş. Sputnik 2 geri dönemediğine göre de Laika uzay çalışmalarının ilk kurbanı aynı zamanda.
Sputnik Rusça’da “yoldaş”, “yol arkadaşı” anlamına geliyormuş. “Sputnik Sevgilim” deyimi de kuzininin düğününde Sumire ve Myu ilk kez karşılaştıklarında yaptıkları sohbetten kaynaklanıyor. Sumire en çok sevdiği yazar olan Jack Kerouac’tan söz ederken “Beatnik”lerden de bahsediyor. Beatniklerden haberi olmayan Myu da beatnik’i sputnik olarak anlıyor. Sumire de Myu’yu “Sputnik Sevgilim” diye anıyor.
Tabii ki Haruki Murakami sputnik’i de, beatnik’i de, Kerouac’ı da boşuna ya da hoşluk olsun diye anmıyor hepsinin romanda, romanın mesajının oluşmasında birer anlamı var. Sumire’nin yanında hep Kerouac’ın “Yolda” ve “Yalnız Gezgin” romanlarını taşıması da boşuna değil. Kerouac’ın Yalnız Gezgin’i ile Sputnik’in yalnız yolcusu Laika arasında bağ bile kurabiliriz, istersek.  
Sumire pek de güzel denemeyecek bir genç kız. “Yanakları içe çökük, ağzı fazla büyüktü. Burnu küçük ve yukarı kalkıktı” diye anlatıyor K. Kısa boylu, “savaş dönemi çocukları kadar zayıf”, gözleri kocaman... Kendini bir Kerouac’ın romanlarındaki kahramanlara benzetmek için kara plastik gözlükler takıyor, siyah saçları dağınık, ikinci el dükkanlardan alınmışa benzeyen, üzerine bol gelen ve hemen hiç değiştirmediği giysiler giyiyor.  Bağırıyor gibi konuşan, biraz dik başlı, alaycı, dünyada olup bitenlerle ilgilenmeyen bir genç kız. İnsanlarla pek dostluk da kurmuyor, konuşmuyor, nadiren hoşlandığı birisine rastlarsa çenesi düşüyor, durmaksızın konuşuyor.
Sumire gittiği özel üniversitenin edebiyat – sanat bölümündeki öğrenimini umduğunu bulamayınca yarıda bırakmış, kendisini tamamen roman yazmaya adamış. Günlerini yazarak ve K. ile görüşerek geçiriyor.
K. Sumire’de insanları çeken özel bir yan bulmuş ve ilk görüşte âşık olmuş. Ama bir türlü aşkını ifade edememiş. Sumire’nin cinsellikle ilgili olumsuz sözleri, aşk konusuna ilgisizliği de onu iyice içine kapamış. Başka kadınlarla ilişkiler kurarken Sumire ile yakın dost olmaya devam etmiş. Sumire’nin tek arkadaşı ve sırdaşı.
Myu, Sumire’nin tam tersi denilebilecek bir görünümde ve çok farklı yaşam tarzına sahip. Japonya’da büyümüş bir Koreli. Korece bilmiyor ama Fransızca ve İngilizceyi çok akıcı konuşuyor. Fransa’da müzik akademisinde eğitim görmüş. Çok iyi bir piyanist olacakken iş kadını olmuş. Güzel, alımlı bir kadın. Çok şık giyiniyor, minik, pahalı mücevherler takıyor ve bir Jaguar kullanıyor.
Myu’ya ilk görüşte âşık olmasının Sumire’nin yaşamında olumlu ya da olumsuz önemli etkileri oluyor. Myu, genç kıza âşık olmasa da arkadaşlığından hoşlanıyor ve ona kendisi ile çalışmasını teklif ediyor. Myu Fransa ve İtalya’dan şarap ithal etmektedir. Sumire de Myu’nun özel asistanı olacak, bürosunda onun yazışmalarını takip edecek, diğer işlerinde yardımcı olacaktır. Bu düzenli iş onun yaşam biçimini değiştirmesini gerektirir. Artık çoğunlukla evde oturup gündüzleri uyuyup geceleri yazması mümkün değildir. Bir işyerinde çalışacağı için giysilerine de dikkat etmelidir.
Sumire âşık olduğu kadının yanında olabildiğince çok zaman geçirebilmek için her şeye razı oluyor. Fosur fosur içtiği sigarayı bırakıyor, evini değiştirip daha konforlu ve işine yakın bir yere geçiyor ve Myu gibi şık giyiniyor. Tüm bu değişimle birlikte artık yazamaz oluyor. Bir tür “writers block” yaşıyor.
Sumire ve Myu Avrupa’ya uzun bir iş gezisine çıkıyorlar. Neler yaşadıklarını Sumire’nin K.’ya yazdığı mektuplardan öğreniyoruz. Fransa’ya, İtalya’ya gidiyorlar. Daha sonra seyahatlerini uzatıp bir süre bir Yunan adasında tatil yapmaya karar veriyorlar. İki kadın birlikte, hoş zamanlar geçiriyor. Her şey aşk için uygun. Zaten öyleymiş gibi yaşıyorlar, tek eksik cinsellik. Sumire Myu’yu arzuluyor ama karşılık bulamıyor. Karşılık bulmadığı için de Sumire cesaret edip bir türlü Myu’ya açılamıyor. Myu da tüm güçlü işaretlere rağmen Sumire’nin aşkını görmezden geliyor. Çok yakın dost oluyorlar ama iki âşık olamıyorlar. Çünkü Myu’nun yaşamını derinden etkilemiş, saçlarını bir gecede tamamen beyazlatmış, aşktan, cinsellikten tamamen uzaklaşmasına neden olmuş bir sırrı var.
Öğrenim yılının başlamasına bir hafta kala Myu K’yı arıyor ve Sumire’nin kaybolduğunu bildiriyor ve Yunan adasına gelip kendisine destek olmasını rica ediyor. K zorlu bir yolculuktan sonra adaya gidiyor. Myu ile konuşmalarından ve daha sonra Sumire’nin bilgisayarında bulduğu iki dosyadan hem ne olup bittiğini hem de Myu’nun sırrını öğreniyor.
Murakami’nin minimalist, sakin ve dingin anlatımıyla gelişiyor roman. Diğer romanlarından bildiğimiz temaları işliyor, benzer sorunlara değiniyor. Kişinin toplum içindeki yalnızlığı, en yakınına, sevdiğine bile kendini ifade edememesi, topluma yabancılaşması, daha çok yalnızlaşması ve bunu yaşam biçimi olarak kabullenmesi... Bütün bunlar olduktan sonra yine diğer romanlarındaki gibi düş ve gerçek arasındaki sınırın belirsizleştiği bir noktaya doğru kayıyoruz. Alice gibi aynanın ötesine geçiveriyorlar, bir süre için ya da tamamen. Myu’nun yaşadıklarında, Sumire’nin duman gibi kaybolmasında “paralel evren”in varlığı” gündeme geliyor. Murakami’nin “Sputnik Sevgilim”deki (Temmuz 2016, çev. Ali Volkan Erdemir, Doğan Kit.) Kerouac göndermeleri de, Sputnik de bağlamına oturuyor. Modern dünyada yalnızlığa mahkûm insanın Sputnik’te dönüşsüz yolculuğa çıkan Laika’ya benzediğini düşünmeden edemiyoruz. 
18.08.2016

Etiketler: ,


Çarşamba, Ağustos 17, 2016

 

Kemal Kılıçdaroğlu ile neler konuştuk?



CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu geçen Perşembe (11.08.16), İzmir Seferihisar’da partinin “Bilim, Yönetim ve Kültür Platformu” organizasyonu, Seferihisar Belediyesi’nin evsahipliğinde sanatçı ve yazarlarla buluştu.
“Türkiye Sanat Çalıştayı” adıyla düzenlenen toplantıda CHP’yi Kemal Kılıçdaroğlu ile birlikte Genel Sekreter Kamil Okyay Sındır, Genel Başkan Yardımcısı Zeynep Altıok, Bilim, Yönetim ve Kültür Platformu Başkanı Prof. Onur Bilge Kula ve Seferihisar Belediye Başkanı Tunç Soyer temsil etti. Doğan Hızlan, Adnan Binyazar, Ahmet Ümit, Erendiz Atasü, Gürsel Korat, Orhan Alkaya, Levent Üzümcü, Tilbe Saran, Mehmet Aksoy ve Hanefi Yeter gibi edebiyat, tiyatro, resim, müzik, sinema, heykel ve fotoğraf sanatlarını temsil eden sanatçı ve yazarlar davet edilmişti. Sonradan öğrendiğime göre İzmir’den yazar, sanatçı davet edilmemesi kırgınlık yaratmış.  
Çalıştay Kemal Kılıçdaroğlu’nun konuşması ile başladı. Kılıçdaroğlu sanat hakkında görüşlerini, partisinin yaklaşımlarını kısa ve öz bir biçimde anlattı. “Bizim amacımız sanatçıları parti yandaşı yapmayı değil, onları özgürleştirmeyi ve üretkenleştirmeyi sağlamaktır. Sanatın var olabilmesi için sanatçıların insanca ve özgürce yaşayabilecekleri koşulların oluşturulması gerekir. Sanat, sanat dışı etkilerle yönlendirilmez” sözlerinin altını çizdik.
Karşıyaka Belediyesi Erkin Quartet’in kısa dinletisinden sonra çalıştay basına kapalı olarak çalışmalarına devam etti. Karşıyaka Belediyesi Rengim Gökmen süpervizörlüğünde Karşıyaka Oda Orkestrası’nı kurmuş. Bununla da yetinilmemiş orkestra üyelerinden Türk Beşleri’nin adlarını taşıyan Quartet’ler kurulmuş. Bu küçük konser bir anlamda CHP’li belediyelerin yaptıkları sanat çalışmalarına iyi bir örnek oldu.
Çalıştayda ilk gündem maddesi mevcut iktidarın sanata, sanatçıya yönelik olarak yaptığı uygulamalardı. Özellikle darbe girişiminden sonra ilan edilen OHAL’le birlikte yoğunlaşan sansür, sanatçılara uygulanan baskılar, işten çıkarmalar konuşuldu. İstanbul Şehir Tiyatroları’nda yaşanan işten çıkartmaların hukuksuzluğu anlatıldı. CHP’li Bakırköy Belediye Tiyatrosu’nda da durumun pek içaçıcı olmadığı belirtildi. Yayın yasaklamalarından, tiyatro ve sinema eserlerinin salon bulamamasından, iktidarın yasaklı sanatçı listelerinden söz edildi. CHP’nin ana mıhalefet partisi olarak sadece meclisteki girişimleri ile yetinmemesi, zor durumda kalan sanatçıların her an yanında olması gerektiği, hukuki desteğin de çok önemli olduğu belirtildi.
CHP’li belediyelerin sanat faaliyetleri de önemli bir gündem maddesiydi. Çalıştaya ev sahipliği yapan Seferihisar, Bursa Nilüfer, Ankara Çankaya, İstanbul Kadıköy, İzmir Konak, Antalya Muratpaşa gibi belediyelerin örnek çalışmalar yaptığı belirtildi. Diğer CHP’li belediyelerin de onlar gibi çalışması gerektiği, kültür merkezlerinin nikah salonu olarak kullanılmaktan vazgeçilip gerçek işlevlerini kazanması, belediyelerin sanatçılardan oluşan uzman komiteleri kurarak onların önerileri ile sanat çalışmalarını planlamaları, kültür müdürlüklerine atamalarda liyakatin esas alınması, her büyükşehirde bir şehir tiyatrosu, bir orkestra kurulması, kütüphanesiz mahalle bırakılmaması gerektiği belirtildi. İzmir belediyesinin şehir tiyatrosu olmamasının büyük bir eksik olduğu örnek verildi. Yani CHP’nin yerel yönetimlerde bir sanat politikası oluşturması istendi.
Kemal Kılıçdaroğlu sekiz saat boyunca sanatçı ve yazarların görüşlerini dikkatle dinledi, not aldı. Toplantı sonunda da dile getirilen sorunlarla ilgili olarak ana muhalefet partisi olarak neler yaptıklarını, CHP’li belediyelerde neler yapabileceklerini kısa bir konuşma ile anlattı.  
17.08.2016

Cuma, Ağustos 12, 2016

 

Beyoğlu’nun geleceği karanlık mı?



Her zaman alış veriş ettiğim büfede bir hareketlilik… Taşınma telaşı… Durup ne olup bittiğini soruyorum. Yandaki iki dükkân kapanmış. Tahliye edilmeyi bekliyorlarmış. Direneceğiz diyorlar. Yeni bir yer bulmaları, yüksek kiraları ödemeleri mümkün değil. İşsiz kalacaklar.
Son bir-iki aydır İstiklâl Caddesi gözle görülür bir biçimde boşalıyor, dükkânlar kapanıyor.
Birkaç yıl içinde Beyoğlu’nda yirmiden fazla kitapçı kapandı. Kitapçılara sanat galerileri eklendi. SALT Beyoğlu geçici olarak faaliyetine ara verdiğini açıklayalı neredeyse bir yıl oluyor. Borusan Sanat’ın da kapanacağı konuşuluyor. Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi evlendirme dairesi olarak görev yapıyor. Muammer Karaca Tiyatrosu kapandı. Alkazar ve Sinepop sinemaları tarihe karıştı. Atatürk Kültür Merkezi’nin açılması yönünde umut ışığı yok. Bir hayalet gibi Taksim Meydanı’na bakıyor.
Beyoğlu esnafı, İstiklâl Caddesi üzerinde bu kadar çok dükkânın aynı anda kapandığını ilk kez gördüklerini söylüyor. Taksim’den Tünel’e dek yirmi kadar kapanmış dükkân saydım. Bunların arasında ünlü markalar da var. Teknosa, Kiğılı, Media Market, Starbucks, Paşabahçe… (bkz. “İstiklal Caddesi’nde Topyekün Değişim”, 140journos.com)
Dükkânların kapanma nedenlerinin başında ranta yönelik girişimler geliyor. Beyoğlu’ndaki binalar hızla el değiştiriyor. “Kentsel dönüşüm” adı altında eski binanın yıkılıp yenisinin yapılmasını, afete karşı güçlendirilme bahanesi ile kiracıların çıkartılmasını kolaylaştıran yasa değişiklikleri ve eski kiracının kolayca çıkartılmasını sağlayan Borçlar Yasası değişikliği bu rantsal dönüşümü hızlandırmış. Çünkü İstiklâl Caddesi’nde kiralar çok yüksek. Eski kiracıların az kira ödediğini düşünen mülk sahipleri bu yasalardan faydalanıp kiracılarını çıkartıyor. Bu mülk sahiplerinin çoğunluğunun “hayır” amacıyla kurulmuş vakıflar olması da dikkati çekiyor. Yüksek kira umuduyla boşaltılan bu dükkânların çoğunun yeni kiracı bulamadığı görülüyor.  
Geçen yıl Temmuz ayından beri ardarda gelen canlı bomba eylemleri, bunlardan birinin İstiklâl Caddesi’nde yaşanmış olması yabancı turiste yönelik çalışan tüm işletmeleri derinden etkilemiş.  Atatürk Havalimanı’na canlı bomba saldırısı ve 15 Temmuz Darbe Girişimi ile yerli ve yabancı turist iyice ayağını çekmiş Beyoğlu’ndan. Birçok otelin, Asmalı Mescit gibi gözde eğlence bölgelerinde birçok restoran ve barın kapandığını söylüyor Beyoğlu Eğlence Yerleri Derneği (BEYDER) eski Başkanı Tarkan Konar. Otto, The House Cafe, Bibuçuk, Babylon, Hardal, Delicatessen gibi tanınmış mekânların yerini özellikle Arap turiste yönelik nargile kafeler alıyor. Sokaklara masa konulmaması konusunda katı yasakları ile bilinen Beyoğlu Belediyesi’nin nargile kafelere oldukça müsamahalığı davrandığı da belirtiliyor. Gerçekten de birçok ara sokakta masa ve sandalyelerden yürümek olanaksız.
Fuhuş ve uyuşturucu ticaretinin Tarlabaşı’ndan İstiklâl Caddesi’nin ara sokaklarına doğru uzandığını, savaştan kaçan mülteci Arapların, Arap turistlere pazarlandığı mekânların sayısının da hızla arttığı belirtiliyor. 80’li yılların fuhuş ve uyuşturucu ile içiçe batakhaneleri ile dolu karanlık günlerine doğru bir gidiş olduğu söyleniyor.
On yıl kadar önce başlatılan Beyoğlu’nun kültür ve eğlence merkezi yapısını değiştirip yabancı turiste yönelik olarak AVM’ler ve ünlü markalarla lüksleştirme ve bundan rant elde etme projesinin geri teptiği anlaşılıyor. Kültür ve eğlence yerleri gitti ama onların yerine gelen ünlü markalar da barınamadı. Yani rantseverlerin beklediği gibi cazibe merkezi olmadı. Bakalım milyonlarca dolar verip binaları alanlar, esnafı yerinden edip Beyoğlu’nun görüntüsünü bozanlar bu gelişmeye karşı ne yapacak? 
10.08.2016

This page is powered by Blogger. Isn't yours?