Perşembe, Şubat 25, 2010

 

Mokusei

Cees Nooteboom, günümüz dünya edebiyatının önemli isimlerinden. Daha çok gezi edebiyatına yaptığı katkı ile tanıyoruz. Zaten Türkçe’ye çok kitabı çevrilmedi. Mokusei (Çev. Şemsa Yeğin, Sel yay.) 69 sayfalık kısa bir anlatı, uzun bir hikaye ya da novella olarak tanımlanabilir. Kitabın arka kapağında yazdığı gibi; “Hollandalı fotoğrafçı Arnold Pessers resim çekmek için Tokyo'ya gider. Kendisine poz vermesi için seçtiği Japon modelle tutkulu bir aşk yaşar. Batılı adam ile Japon genç kızın sıradan aşkından öteye taşınır ilişkileri. Pessers, güzel kokulu bir Japon çiçeğinin adı olan Mokusei diye seslendiği sevgilisiyle yaşadıklarının ışığında mekân, fotoğraf, dil, doğa, Batı, Doğu, sanat ve felsefeye farklı bir pencereden bakmaya başlar.”

Hollandalı fotoğrafçının bakış açısından Japon kültürüne yaklaşmaya, o kültürü tanımaya çalışırken uzaktan her bakışın yüzeysel kalacağını anlarız. Arnold Pessers’in Japonya ızmanı Belçikalı arkadaşı De Goede ile konuştukları, De Goede’nin gönüllü bir rehber gibi Japon kültürü ve sanatı hakkında verdiği sırlar Arnold Pessers’in aşkına ne kadar katkıda bulunur, ilişkisini kolaylaştırır bilemeyiz ama, biz okurlara bir çok önemli bilgi aktardığı kesin.

Ancak altı ayda bir buluşabilen iki sevgilinin arasında mesafe aslında doğu ve batının düşünce yapıları arasındaki uzaklığı da simgeliyor sanırım. İki farklı uygarlık nasıl birbirini anlayıp buluşamıyorsa aşk ilişkisi de mutlu sonla noktalanamıyor. Mokusei Hollanda’ya gitmeyi kabul etmiyor, Arnold da işini bırakamıyor ve çaresiz ayrılıyorlar.

28 Mayıs 2009, Cumhuriyet Kitap

Etiketler:


 

Poyraza Çare

Dijital çağın getirdiği yeni haberleşme yöntemleri edebiyata da karşılığını buluyor. Elektronik postanın icadının hemen ertesinde bu haberleşme yöntemi ile yazışmalardan oluşan romanlar da yayınlanmaya başlamıştı. Onları sohbet odalarında geçenler, hatta sms mesajlarından oluşanlar izledi. Ama bu romanların çoğu fırsattan yararlanmak amacıyla yazılmış, çok satmayı hedefleyen kitaplardı. İnternet kullanımı yaygınlaştıkça gerçek yazarlar da bu haberleşme yöntemlerini kullanmaya, onlar aracılığıyla ilişkiler kurmaya başladılar. Böylelikle de gerçek anlamda dijital çağın gelişmeleri de edebiyat eserlerine girmeye başladı.

Daniel Glattauer’in Poyraza Çare’si de (çev. Sezer Duru. Kanat Kit.) elektronik posta mesajlarından oluşuyor. 2006 yılında yayımlanan roman aynı yıl Alman Kitap Ödülünü (Deutscher Buchpreis) kazanmış. Dijital gelişmeleri gözönüne alırsak biraz eskimiş bir haberleşme yöntemini kullanıyor diyebiliriz. Ama kitabın içeriği haberleşmenin yöntemini önemsizleştiriyor. Yanlış adrese yollanan bir mesaj, evli bir genç kadın ile yalnızlığını seven bir adam arasında yazışmalar yoluyla bir ilişki kurulmasını sağlıyor. Kadın ve erkeğin birbirlerini tanıma çabası sanal bir aşka doğru evrilirken modern toplumlarda yaşanan ilişkiler, çağdaş aile yapısı, aşk anlayışı, bireyin yalnızlığı gibi sorunlar da tartışılmış, konuşulmuş oluyor. Daniel Glattauer’in alaycı ve akıcı bir anlatımı var. Elektronik postanın kendine has yapısını da iyi kullanmış.

Etiketler: ,


 

Kirpinin Zarafeti

Muriel Barbery’nin yazdığı Kirpinin Zarafeti (çev. Işık Ergüden, Turkuvaz Kit.) de Almadovar Teoremi’ne benzer bir başarıyı yakalamış. 2007’de Fransa’da en çok okunan kitaplar arasına girmiş 1.100.000 adet satmış. O da Firmin ve Almadovar Teoremi gibi edebiyatla felsefeyi buluşturan romanlardan. Daha doğrusu edebiyat aracılığıyla felsefe okutuyor bu kitaplar. Şeker kaplı ilaçlara benzetebiliriz onları.

Romanın kahramanları müzik, resim ve felsefe meraklısı, Rus edebiyatı ve Japon sineması tutkunu elli dört yaşında sıradışı bir kapıcı kadın Renee, hemen her konuda bilgili kibar bir Japon beyefendisi ve bir yıl sonra yaş gününde intihar etmeyi planlayan on iki yaşında, son derece zeki ve üstün yetenekli bir kız çocuğu olan Paloma. Aynı apartmanda yaşayan ve yolları hemen hiç kesişmeyen kız ve kapıcı kadın binada daire kiralayan Japon beyefendi aracılığıyla tanışıyorlar. Onların tanışmalarına kadar geçen sürede, küçük kızın ve kapıcı kadının bakış açılarından apartmanda yaşayan Fransız zenginlerinin yaşam biçimlerine şahit oluyoruz. Bu sırada Renee ve Paloma’nın günlükleri aracılığıyla bol bol felsefi çözümleme de okuyoruz. Zaman zaman felsefe dozunun arttığını söylemeliyim. Özellikle kapıcı kadının hayat felsefesi sayfalarca sürüyor ve yoruyor. Ama bu bile bizi romanın akışından kopatrmıyor. Zaten Japon beyin gelişi ile roman daha da akıcılaşıyor. Bu üçlünün çeşitli biçimlerede biraraya gelmeleri ile roman iyice formunu buluyor.

Özellikle kapıcı kadının apartman sakinlerinden kendini gizleme çabaları, onlar hakkındaki gözlemleri, Paloma’nın evde ve okulda yaşadıkları romanı iyice eğlenceli hale getiriyor.

Etiketler: ,


 

Almadovar Teoremi

İki sevgili arabayla giderken aniden yola fırlayan bir geyik, korkunç bir trafik kazası, kazada ölen bir sevgili, yok olan bir yüz genç matematikçinin hayatını tamamen değiştiriyor. Geçirdiği estetik ameliyatlar yeterli olmamıştır ve o artık insan içine çıkamayacak bir yüzle herkesten uzak yaşamaya başlar. Geçimini internet üzerinden matematik dersleri vererek sağlayan, belki de yaşadığı zorlulları, iç huzursuzluğunu yenmek için sık sık kent değiştiren Almadovar Teoremi’nin (Çev. Öncel Naldemirci, Sel yay.) anlatıcısı hayat hikâyesini yazmaya karar verir. Niyeti kendisini anlayacağını düşündüğü Almadovar’ın hikâyesini filme almasıdır. Almadovar’la haberleşir ve umduğu gibi ünlü yönetmen yüzü olmayan matematikçinin filmini yapmaya karar verir. Bu tanışma, anlatıcının hayatında önemli bir dönüm noktası da olacaktır. Almadovar onu genç transseksüel Lisa ile tanıştırır. Lisa, kahramanımızın yüzünün olmamasından iğrenmez ya da korkmaz, aksine ona sevgiyle yaklaşır. Toplumun dışına itilmiş bu ikili birbirlerine büyük bir aşkla tutulurlar.

Anlatıcı cesaretlenip kendine bir maske edinir ve yavaş yavaş hayatın içine karışır. “Yüzün, şeklin, görünüşün her şey olduğu bir dünya” onu hayatın anlamı üzerinde düşündürecek ve Newton’un teoremlerini hatırlatacaktır. Kahramanımız hayatı Newton teoremleri ve matematik yardımıyla çözümlerken yepyeni bir hayat anlayışına, “Almadovar Teoremi”ne ulaşacaktır.

Yazar Antoni Casas Ros da romandaki gibi hiç ortaya çıkmayan biriymiş. Bu bir pazarlama taktiği midir bilemiyorum ama bu tanıtım ve tabii kapaktaki Almadovar adının da sayesinde olsa gerek Almadovar Teoremi, 2008'de İspanya'da en iyi roman seçilmiş.

Etiketler: ,


 

Vakıf

Lara Berkes, babasından miras kalan para ile kurduğu Yaşamı Sürdürebilme Vakfı aracılığıyla, yine babasının vasiyetine uyarak dünyadaki kötülük ve haksızlıklara karşı mücadele vermektedir. Lara’nın yakın arkadaşı Selin insan ticareti ile ilgili bir çalışma sürdürürken Meksikalı insan tacirlerinin eline düşmüştür. Zapatistalar, FBI ve bir Amerikan gizli servisinin (NSA) işbirliği ile Selin kurtarılır.

İnsan ticaretinin kurbanlarından Bingöllü Ali, Selin'e ilginç bilgiler aktarmıştır. Bu ticaretin içinde Hades adını kullanan zengin bir Türk de vardır. Hades'in izini süren Lara ve arkadaşlarının yolu Irak'ta Erbil'e düşene kadar gerilim dolu bir takip izleriz.

Selim Yalçıner'in ikinci romanı Vakıf (Şubat 2009, Özgür yay.), "Ceset Dökmek Yasaktır" alt başlığını taşıyor. Bu Meksika'da duvarlarda görülebilen bir yazı. Tahmin edebileceğiniz gibi roman boyunca ortalığa bolca ceset saçılıyor. Yalçıner'in ilk romanı Vasiyet'te tanıttığı kahramanı Lara, 68 kuşağından Avusturyalı anne ile büyük bir holdingde üst düzeyde çalışan Türk babanın kızı, genç, güzel, alımlı ve zeki. Üniversitede felsefe master'ı yapıyor. İnsani yardım vakfının başkanlığı ona dünya sorunları ile ilgilenme, deşme, soruşturma fırsatını tanıyor. Böylelikle okurlar onun ve vakfının aracılığıyla olayların görünmeyen yönlerine bakma olanağı buluyor. Bestseller tarzında yazılan roman dünya siyasetinin sorgulanmasında iyi bir araç haline geliyor. Örneğin insan tacirlerinin izini sürerken, organ ticaretini, polis örgütlerindeki çürümeleri, polis-mafya ilişkilerini, Zapatistalar'ı sorgulayabiliyor. Zaman zaman anlatılanlar, yorumlar uzayıp okuru romandan uzaklaştırsa da bu konularda ilginç, bilinmedik bilgilerin sahibi olabiliyorsunuz. Tek sorun Lara'nın konumlanmasında.

Lara, Vakıf'ta isminin de esinlediği gibi iyice Lara Croft halini almış. Lara, gizli servis ajanları ile operasyonlara katılıyor. FBI'ın cesetlerin sokaklara döküldüğü bir yerde bir yardım vakfının başkanını operasyona dahil etmesi pek inandırıcı değil. Lara, olayları otel odasından izleyebilirdi. Lara'nın James Bond'vari bir kahraman olması isteniyorsa da o zaman, yardım örgütlerinin istihbarat teşkilatları ile olduğu söylenen ilişkiler deşilebilir, Lara örneğin yakın ilişkide olduğu NSA tarafından ajan eğitiminden geçirilip yarı sivil bir ajan haline getirilebilirdi. O zaman gizli operasyonlarda Lara'nın varlığını garipsemezdik. Lara'nın olağanüstü güçlere sahip olması, medyumluk yeteneğinin keşfi ise bana pek gerekli gelmedi.

Lara'yı yarı sivil bir ajan olarak benimsersek babasının eski arkadaşı NSA'dan Jack'in Hades'in izini sürmesi de daha çok anlam kazanıyor. Hares, hem legal hem de illegal işler yapan biri. Dünyanın her yerinde iş yapıyor. Doğrudan ya da dolaylı yönettiği birçok şirket var. Bir yandan da silah, uyuşturucu, insan kaçakçılığı yapıyor. Büyük silah kaçakçılarının Roma'da yaptığı gizli toplantının ele geçirilmiş görüntüleri Lara'yı iyice Hades'e doğru yönlendiriyor. İnsan kaçakçılığının izini sürerken silah kaçakçılığına, kara mayınlarının izine ulaşıyor.

Roma'daki toplantının görüntülerinden edinilen bilgiler onları İskenderun’a, Mersin'e, Mardin Kızıltepe'ye oradan da Erbil'e yönlendirecektir. Burada devreye önceki romandan tanıdığımız Türk ajanlar devreye giriyor. Lara da onlarla birlikte silah kaçakçılarının peşine düşüyor. Hem de yanına Meksika'da tecavüz kurbanı olmuş Selin'i ve Bingöllü Ali'nin ağabeyini de alarak… Hares'in silah kaçakçılığı rotasını bulup, işlerini bozuyorlar ama kaçakçıları yakalayamıyorlar. Hares'in yakalanması bir yana kimliği bile çözülememiştir. Finalde, romanın temposunu düşürme pahasına Hares'in yakalanmasının bir sonuç olmayacağı, bu işlerin hep süreceği uzun uzun izah edilse de okur olarak bizim aklımız Hares'de kalıyor.

7 Mayıs 2009, Cumhuriyet Kitap

Etiketler: ,


 

Firmin

Kitap okuyan bir fare Firmin, Sam Savage’in romanına hem adını vermiş hem de kahramanı (Çev. Kemal Küçükgedik, Özgür yay.) 1960’larda Boston’da Pembroke Books adlı bir kitabevinin kitaplardan geçilmeyen bodrumunda dünyaya gelmiş. On üç yavrulu bir ailenin son çocuğu. Çok zayıf. Kendisinden güçlü kardeşleri yüzünden anne sütü emmeyi başaramıyor ve karnını kitap sayfaları yiyerek doyuruyor. Kitapları yerken de okumayı öğreniyor. Kitapevindeki tüm kitapları okuyor ve entelektüel bir fare halini alıyor. Kitaplar ve yazarlar hakkında ilginç değerlendirmeler yapıyor. Sonunda kendi kitabını yazmaya başlıyor.

Firmin hızla okurken bir yandan da kitapçıdaki yaşamı izliyor, çevre sokakları, dükkânları tanımaya başlıyor, insanlarla ilişkiye geçmeye çabalıyor. Ama bu iletişim çabası, kitapevinin sahibi Norman’ın kendisini görüp zehirlemeye çalışmasında olduğu gibi ölümcül boyutlara varabiliyor. Neyse ki Firmin, okuma biliyor ve lezzetli birer yemek sandığı şeylerin birer fare zehiri olduğunu öğreniyor ve daha fazla yemeyerek ölümden dönüyor. Ona gerçek dostluğu gösterecek olan başarısız yazar Jerry Magoon’dur.

Firmin kitapları okudukça entelektüelleşiyor. İnsanlarla ve diğer farelerle ilişki kurma çabası sırasında yaşadıkları entelektüel bir farenin yalnız bir fare olacağını öğretiyor ona. Bir hayat felsefesi oluşturuyor. Dünya kültür tarihinde Firmin soyadını taşıyan birçok felsefeci, bilim adamı, yazar ve sanatçı var. Sam Savage, Firmin’in adından başlayarak kitapta birçok felsefi ve edebi gönderme yapmış. Firmin’in okudukları ve yaşadıklarıyla felsefi ve edebi sorunları lafı uzatmadan tartışmış. Neşeli ve akıcı dili olan bir roman… Okumadan soğuyan yetişkinlere okuma keyfini yeniden aşılıyor. Sözünü ettiği kitapları ve yazarları merak ettiriyor.

Etiketler: ,


 

Çok Uzaklarda Bir Yaz

Çok Uzaklarda Bir Yaz

Mehmet Açar'ın Çok Uzaklarda Bir Yaz'ı (Nisan 2009, Turkuvaz) ilk gençlik çağına özlem duyan bir yazarın anıları gibi başlıyor. İlk sayfalarda anlatıcı okurları 1977 yılının yazına, Kuzey Ege'de yeni gelişen bir tatil beldesi olan Altınoluk'a götürüyor. Çoğunlukla ortasınıfın, memur ailelerinin küçük birikimleriyle yaptırdıkları yazlıklarında geçmek bilmeyen uzun yaz günlerinin sıkıntısını paylaşan üç arkadaşı tanıyoruz; Ali, Mustafa ve anlatıcı. Bu üç arkadaş arasında sıkı bir dostluk olsa da anlatıcı hep kendini Attilâ İlhan'ın ünlü şiirindeki "üçüncü şahıs" olarak hissediyor. Biraz yalnız, biraz dışlanmış… Aralarına bir kızın, Hümeyra'nın katılması bu üçüncü şahıslığı iyice belirginleşir. Hümeyra kendisine yakınlık gösteren anlatıcıyı değil, kendisine ilgi göstermemesine rağmen tüm kızların ilgi odağı olan Ali'yi tercih eder. Ali, Hümeyra ile tam anlamıyla bir aşk ilişkisine girmez, cinsellik temelinde bir bağ kurar ve diğer zamanlarda sıradan bir arkadaş gibi davranır. Ama bu davranışı Hümeyra'nın ona bağlanmasını ve bu durumu kabullenmesini engellemez.

İlerleyen sayfalarda Mehmet Açar'ın romanı anı anlatır gibi kurmayı bilinçle tercih ettiğini anlıyoruz. Anlatıcı, "iki binli yıllarda, Beşiktaş'ın arka sokaklarındaki ucuz, güneş görmez bir bodrum katının rutubetli duvarlarının arasında" geçmişini deşip, bir anlamda kendiyle hesaplaşırken hem hüzünlü, kırık aşk üçgenleri kuruyor hem de geçmiş ne kadar doğru ve doğrusal hatırlanabilir sorusunu sorduruyor. Sonuçta anılar herkesin kendi bakış açısına göre anlatılır. Zaman zaman anlatıcının arkadaşlarıyla anılarını paylaşması ve onların ya bu olayları farklı hatırlamaları ya da hiç öyle bir olay hatırlamamaları bunun bir göstergesi.

Çok Uzaklarda Bir Yaz'ın kahramanları üniversite çağına girerken ülkede siyasi olaylar da ivme kazanıyor. Romanın anlatıcısı da Türkiye İşçi Partisi olduğunu tahmin ettiğimiz, varolan yaşam biçiminin silahla değil de barışçı yollarla değiştirilebileceğine inanan bir örgütlenmenin içinde yer alıyor. Ama o daha devrimci eylemciliğin ilk adımlarını atarken 12 Eylül Darbesi geliyor. 78 Kuşağının siyasi eylemliliğini yaşayamamış ama darbe sonrası kuşağının apolitik sorumsuzluğunu da benimseyememiştir. İçinde hep bir umutla devrimci eylemlerin tekrar başlayacağını bekler ama 90'larda üniversitelerde başlayan sol hareketlerle bir bağlantı kurmaz.

Altınoluk'ta yazları buluştuğu arkadaşları üniversiteye girip İstanbul'da yaşamaya başlayınca hayıtnda yeni bir evre başlar. Bazı günlerini Ali ve Mustafa'nın evinde geçirirken Ali'nin Hümeyra ile cinsellikle sınırlı ilişkisine şahit olacak, belki de bu ilişkiye gösterdiği tepkinin de etkisiyle ama daha çok 78 Kuşağı’nın etkisiyle idealize edilmiş, oldukça da ahlakçı bir aşk anlayışı geliştirecektir. Aşırı ahlakçı, muhafazakar hayat anlayışındaki anlatıcı böyle bir aşkı yaşayabileceği bir partner arayacak sonunda bir kez karşılaşıp vurulduğu Nilüfer'de bu aşkı hayata geçirebileceğini umacaktır. Zengin bir ailenin zeki ve güzel kızı olan Nilüfer'in açık ve rahat davranışlarını doğru yorumlayamaz, ona yeterince içten karşılık veremez. Nilüfer de ilk bir kaç aydan sonra onun kendisine mesafeli durduğunu düşünerek aşkına karşılık bulamadığı kanısıyla uzaklaşmaya başlar. Anlatıcı ise Nilüfer'in kimliğinde idealize ettiği aşkı bir türlü doğru yorumlayıp noktalayamaz. Bu arada, yıllar sonra kısa sürede kendisine sırılsıklam aşık olan ve aşkla, tutkuyla dolu üç gün yaşadığı Hümeyra'yı da anlayamaz, onun aşkına karşılık veremez. Belki de sonunda bulduğu gerçek aşkı Nilüfer'le tekrar birlikte olma umuduyla yaşayamaz, reddeder.

Mehmet Açar, Çok Uzaklarda Bir Yaz'da yitik aşkların izinde kendini kaybeden kahramanının gözünden 80'li yılları, o yılları yaşayan gençliğin ruh halini akıcı bir anlatımla romanlaştırmış. Çok Uzaklarda Bir Yaz, hızla ve keyifle okunurken bölüm başlarında Proust'tan yapılan alıntıların da ışığında okura geçmişin kişiye göre ne kadar değişken olabildiği, hatıraları gerçeğe uygun olarak, tam anlamıyla anlatabilmek mümkün mü gibi sorular da sorduruyor.

7 Mayıs 2009, Cumhuriyet Kitap

Etiketler: ,


 

Sonradan Yaşamak

Önay Sözer, tanınmış bir felsefeci olmasının yanında romanları ve öyküleriyle de biliniyor. İlk denemeleri, eleştirileri, şiirleri 50'li yıllarda yayınlanmış. İlk romanının yayın tarihi de 1981. Belki felsefe çalışmaları nedeniyle edebiyatta sürekli verimli olamıyor ama yazdıklarıyla ilgi çekiyor. Yeni romanı Sonradan Yaşamak (Mart 2009, Yapı Kredi Yay.) bir ressam, bir romancı ve gizemli bir genç kadın arasında bir aşk üçgeni oluşturacakmış gibi görünse de felsefi ve psikolojik derinliğiyle ilginç bir boyut kazanıyor.

Sonradan Yaşamak, tanınmış bir romancı olan Sermet Eser'in annesinden kalan bir tabloyu fark etmesi ile başlıyor. "Yeşilin çeşitli tonlarının, açık ve parlak sarıların egemen olduğu tabloda, üzerinde yalnızca çok dar, bugünkü sliplere benzeyen koyu yeşil bir külot, kolları arkada ve başını hafifçe sağa eğmiş olarak ayakta duran bir kadın vardı." Çocukluğundan beri bildiği bu tablodaki yarı gölgeli, belli belirsiz yüze bakarken onda gizemli bir şey olduğunu düşünmektedir. Kısa süre resim yapmış sonra ailevi nedenlerle resmi bırakmış annesinin resimlerini değerlendirmek için çağırdığı sanat eleştirmeni ile birlikte gelen ressam Zefir de bu tablodan çok etkilenir. Bu tabloya benzer bir resim yapmaya karar verir ve model olarak hayatında bir kez gördüğü, Ankara'da yaşayan Nazire adlı bir genç kadını modellik yapmaya ikna etmesi için romancıdan yardım ister. Sermet Eser, ressamın adını kullanarak mektuplar yazacak ve kadını modellik için ikna edecektir.

Bu arada Sermet Eser, psikoloğunun önerisi ile annesinin anıları ile dolu evden uzaklaşmaya karar. Evdeki tadilat bitene kadar ressam Zefir'in de kaldığı Beyoğlu'nda tarihi kalıntılardan inşa edilmiş Bizans Oteli'nde kalacaktır. Evden ayrılırken son kez tabloya bakar. "Yalnızca iki ampülü yanan avizenin düşürdüğü sarı ışıkta birden bedenin içinde kabaran başka bir vücut gör"ür. Sanki tuvalle renkler arasına sıkışmış bir beden daha vardır ve oradan çıkmaya çalışmak, onu özgür kılması için Sermet Eser'e yalvarmaktadır.

Sermet Eser'in Cyrano'laşıp Zefir imzasıyla modelliğe ikna etmek için yazdığı mektuplar Nazire ile arasında duygusal bağ kurulmasına neden olur. Nazire, belki de bu bağ nedeniyle Sermet'e güvenir ve İstanbul'a gelmeyi modellik etmeyi kabul eder. Nazire İstanbul'a gelince Sermet Eser, mektupları ressamın adına yazdığını açıklamak durumunda kalır. Nazire önce öfkelense de Sermet'in teklifi ile ikna olur.

Sermet, annesinin ölümünün verdiği acıyı onun romanını yazarak aşmayı düşünmüş, beceremeyeceğini anlayınca "artık geçmiş bir olayı, bir anıyı, hatta hayali anıları yazmak istemiyorum, zaten yazamıyorum. Onun yerine, evet onun yerine kendim bir olayı yaratmak, yazmak üzere onu yaratmak ve yazmak istiyorum" (s.88) düşüncesine varmıştır. Nazire ile mektuplaşmalarının bu tür bir olay yarattığına inanmaktadır. Olay devam ettirilecek, Nazire, Zefir'e modellik edecek, sonra da o sırada yaşadıklarını, izlenimlerini hatta düşlerini, anılarını Sermet'e anlatacak, Sermet de bunları yazıya geçirerek romanını yazacaktır. Sermet'in deyişiyle, edebiyat tarihinde ilk defa bir romanın modeli olacaktır. "Böylece bir hayali, gerçekliğin ortasına yerleştiriyor ve buradan yeni, başka, daha hiç kayda geçmemiş bir gerçeklik üretiyoruz. Bir oyun olacak bu. Gerçeklik oyunu" diye açıklıyor amacını Sermet.

Sermet Eser, roman yazma sürecinde çocukluğunda oynadığı "bilinmeyen oyun"u hatırlıyor. "'Bilinmeyen Oyun' bütün kurallarının önceden saptanmış olduğu, yeni kurallar getirilmesinin oyuncuların buluş gücüne bırakıldığı, yeni bir kural getirilince de öbür oyuncuların buna uyarak ona göre kendi bireysel oyunlarını, rollerini geliştirdikleri bir çeşit senaryo oyunuydu." Nazire ile giriştiğinin bu oyuna benzediğini düşünüyor, "romanın konusunu yaşayarak yaratma oyunu." Şöyle açıklıyor; "Ne yalnızca hayal kuruyorduk, ne de yaptıklarımızı gerçekten yapıyorduk. Yazacağım romanı elimdeki taslağa dayanarak yaşamda deniyorduk. Ne hayal ne gerçek, bir oyundu bu. Oyuncular ise Nazire ve bendik" (s.115).

Önce mektuplaşma, ardından resmin yapılması ve romanın yazılması sürecinde anılarını hatırlamaya, düşlerini söze döküp anlatmaya başlayan Nazire geçmişiyle yüzleşmeye başlar. Nazire'nin genç yaşta intihar etmiş Naz adında bir ikiz kız kardeşi vardır. Geçmişte yaşadıklarını hatırladıkça Naz bir hayal olarak geri döner. Nazire'yle ve geçmişin canlanmasına neden olan ressam ve romancıya hayal olarak varlığını hissettirerek bir anlamda hesaplaşır.

Naz'la Nazife'nin ikizliği, Nazire'nin kendinden daha güzel olduğunu, babasının daha çok sevdiğini düşündüğü Naz'ın yerine geçme arzusunun zamanla Naz'ın tüm geçmişini sahiplenmesi, kendileştirmesi halini alması romanın psikiyatrik boyutunu oluşturuyor. Önay Sözer, Naz/Nazife dönüşümlerini anlatırken günümüz felsefesinin ve psikiyatrisinin insanın benliğine ilişkin temel tartışmalarını da roman aracılığıyla ele almış oluyor.

Kişilik dönüşmelerinde, sahiplenmelerinde aynanın önemli bir işlevi var. Nazire ayna aracılığıyla Naz olmaya çalışırken, Üvey dayı K. ile Zefir de bir yerde benzeşiyorlar. Zefir'in modellik teklifi gibi yıllar önce K. yeğeninin kendine çıplak modellik yapmasını istiyor. Nazire, bundan çekinince bir aynaya poz vermesini, kendisinin görünmeyeceği bir noktada durarak aynadaki görüntüye bakarak resmini çizme teklifini yapıyor. Nazire bu teklifi kabul ediyor ama dayısının kendisine tecavüz edeceği korkusu ile oradan kaçıyor. Bu tecavüz bir gece, iki kardeş aynı yatakta uyurlarken gerçekleşiyor. Nazire bağırıp karşı çıkamıyor, dayı tecavüz ediyor.

Nazire, Zefir'e modellik ederken dayısı ile yaşadıklarını hatırlıyor. Zefir'in dayısının gençliğine benzediğini keşfediyor. Yaşanan bazı olaylar tekrarlıyor, örneğin ilk modellik yaptığında tuvalete gidip kusmasını Zefir'le de yaşıyor. Daha sonra Zefir'in eski karalamaları atması ile Nazire'nin babasanın K'nın ölmesi üzerine onun çizimlerini atması gibi tekrarlar var.

Nazire, K'ya poz verirken bir an aynada kendini değil Naz'ı gördüğünü hatırlıyor. Aynada Naz'ın yerine geçmesi, hayatta da onun yerine geçtiğinin bir işareti. Bu yerine geçme de daha sonra tekrarlanacak bu kez Naz hayalet olarak gelip model olarak Nazire'nin yerine geçecektir. Zefir, tıpkı Sermet'in annesinin tablosundaki gibi tuvalle renklerin arasından sıyrılıp gelen beden gibi varlığını hissettiren Naz'ın hayaline dayanamaz ruhsal bunalım geçirir, hastaneye kaldırılır.

Zefir'in hayalet korkusuyla hastanelik olmasının ardından Nazire'nin üvey dayısı K'nın ölüm döşeğinde olduğu haberi, Nazire'nin dayısını ziyareti, onun geçmişini gün yüzüne çıkarmaya çalışmasında anahtar işlevi olur. Anılar berraklaşır. Nazire nerede Naz olduğunu, onu kendileştirdiğini kavrar.

Önay Sözer, akıcı anlatımla, merak unsurunu hep üst noktada tutarak zor bir konuyu anlatmayı başarmış. O nedenle birinci tekil anlatılan romanda Nazire'nin Avcılar'a dayısını ziyarete gidişini neden romanın yapısını bozmak pahasına üçüncü tekil tanrı yazar bakışıyla anlatmış çözemedim. Belki de anlatmak istedikleri bunu gerektiriyordu ama bu bölüm romanın yapısı içinde ayrıksı duruyor. Üstelik bir çok bilinmezin çözüldüğü bir bölüm.

Romanda anlatıcının açıkladığı Nazire'nin adının anlamı, "karşılık olarak, benzetilerek yapılan davranış, söz; başka bir manzume örnek alınarak aynı ölçü ve uyakla yazılan manzume" (s.118) hem Nazife'nin kendiyle yüzleşmesinde, hem de ressam Zefir'in Sermet'in annesinin tablosunu yeniden yapmak ve Sermet'in resmin romanını yazmasını istemesinde hayata geçirilmiş oluyor.

Sonradan Yaşamak'ın gelişimi içinde "romanın konusunu yaşayarak yaratma oyunu" aslında "Önce yazmak, sonradan yazdığını yaşamak" halini alıyor. Romancı Sermet Eser, annesinin yaptığı nü tablonun modelini romanında yaşatırken aynı zamanda yazdığını da yaşatmış oluyor. Sonradan Yaşamak, günümüz felsefi ve psikiyatrik tartışmalarına temel olan soruların tartışıldığı, ama edebi niteliğini de kaybetmeyen, edebiyat zevki veren bir roman.

30 Nisan 2009, Cumhuriyet Kitap

Etiketler: ,


 

Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi

Ayfer Tunç'un yeni kitabı Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi (Şubat 2009, Can yay.) en uzun isimli kitaplar listesine aday olabilir. Karadeniz'in küçük bir kentinde denize sırtını dönmüş bir akıl hastanesinden yola çıkan kitap adında verdiği mesajın aksine "kısa" değil. Küçük punto ile dizilmiş 482 sayfalık bir kitap. Yalan Yanlış'ı okumaya başlamadan önce son dönemlerde yazarlarımız arasında yaygınlaştığı anlaşılan her şeyi uzun uzun anlatma arzusunun Ayfer Tunç'a da bulaşmış olabileceğini düşünüyoruz ister istemez. Okur kitap okuma sürelerini azaltırken yazarlar daha uzun yazıyor… Bu caydırıcı izlenimi aşarsanız daha ilk sayfalarda yazarın sayfa sayısı dışında sözünü ettiğimiz eğilime itibar etmediğini hissediyorsunuz.

Anlatılan da aslında kitabın adında söylendiği gibi sadece Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi (kısaca Yalan Yanlış) değil. Tabii deliler evini kitabın kapağında söylendiği ve kapağa bir fotoğrafının konduğu gibi Karadeniz'in bir kentindeki hastane olarak anlıyorsak. Deliler Evi'nin bildirilenden farklı bir anlamı olduğunu bir kaç sayfa okuyunca hissediyoruz. Zaten kitabın arka kapak yazısında da "Mekân ve zaman sınırı tanımayan, bir ucu 19. Yüzyılda, bir ucu günümüzde, yazınsal bir Türkiye panaroması" deniliyor.

Yalan Yanlış, akıl hastanesinde verilen bir konferansla başlıyor. Konuk konuşmacı Ülkü Birinci 14 Şubat Sevgililer Günü nedeniyle “Aşk: Özveri mi? Benliği Korumak mı?” başlıklı bir konuşma yapıyor. Ülkü beyin hikayesini öğrenirken onun özendiği Profesör Altay Çamur'unki, Çamur'a başhekim Demir Demir, Demir beye Galatasaray Lisesi'nden yatakhane arkadaşı Erdem Bakırcıoğlu ekleniyor.

Karakter çokluğu kitabın kapağına da yansımış. Can Yayınları alıştığımız beyaz yoğun kapağının üzerine renkli bir kap geçirmiş. Bu kaptaki karmaşa nasıl bir kitap okuyacağımızın mesajını vermek istiyor gibi. Kitabın içeriğini bir yana koyarsak tek başına bu kabı beğenmediğimi söylemeliyim. Sanki kitapta anlatılanların tamamı bu kaba da yansısın istenmiş ve ortaya büyük bir karşıklık çıkmış. Can Yayınları'nın alıştığımız sadelikten yola çıkan estetiği ezilmiş. Oysa esas kapakta aynı arzunun çok daha sanatkârane halledildiğini görüyoruz.

Ayfer Tunç, Yalan Yanlış'da laf lafı açıyor diyebileceğimiz bir teknik geliştirmiş. Limitsiz dost söyleşilerinde, özellikle geyik muhabbetlerinde yaşanan sohbetlerin havasında bir anlatım... Hiçbir yerde ve tabii karakterde uzun uzadıya durmuyor, kişiden kişiye atlıyor. Bazı karakterler kısa öykülerde kalıp unutulurken bazılarına dönülüyor, öyküleri gelişiyor. Zaman da aynı şekilde hareketli, anlatı günümüzde gelişmesine rağmen, öyküler bazan çok gerilere kadar gidiyor, kendi içinde de bir ileri bir geri hareket edebiliyor. Doğrusal, kronolojik bir anlatım izlenmiyor. Zaman zaman da bu durum izlemeyi güçleştiriyor.

Yapı anlatıyı dallandırıp budaklandırıyor. Hastaneden şehrin sokaklarına, oradan İstanbul Kanlıca'ya, Erzurum Oltu'ya, Marmaris'e uzanıyor. İlk elli sayfada otuzdan fazla karakter giriyor anlatıya. Romancılığın temel kurallarından biri özellikle girişi oluşturan ilk sayfalarda kahraman sayısını üçü beşi geçmeyen belirli sayıda tutmak ve bir kaçının üzerinde yoğunlaşmaktır. Böylelikle okur, roman kahramanlarını daha iyi tanır, dikkati dağılmaz, okumaya devam etmesi kolaylaşır. Ayfer Tunç tamamen aksini yapıyor, sanıyorum romanda üç yüze yakın karakter var ama okutmayı da başarıyor. Bunun birinci nedeni, anlatım. Çok akıcı bir anlatımı var. Dili sade temiz. Neşeli. Kara mizahı dozunu hiç abartmadan ustaca kullanıyor. Tüm karakterlerine, iyi kötü ayırmadan sevecen bir bakışla yaklaşıyor. Onların çarpıcı yanlarına didkati çekiyor. En sıradan görünen karakterde bile uçuk kaçık bir yan buluyor. Sıradan sandığımız insanların bile kendi içlerinde ne kadar farklı bir yaşamları olduğunu gösteriyor. Bunu da vurucu gözlemlerle, küçük öykülerle sağlıyor. Küçük öyküler zaman zaman büyük olaylara da bağlanıyor. O kişilerin yaşantıları içinde Türkiye tarihini belirleyen savaşlar, Ermeni tehciri, Kürt isyanları gibi önemli olayların kişilerin hayatlarındaki yansımalarını da görüyoruz. Ayfer Tunç, hemen hiç yoruma girmeden sadece yaşananları göstererek bu olayların sırf ülkenin kaderinde değil insan hayatında da ne denli önemli etkisi olduğunu, yaşamları nasıl değiştirdiğini anlatarak aslında yorumunu da yapmış oluyor.

İkincisi de daha ilk on - on beş sayfadan kitap bize bir roman okuduğumuz duygusu vermediği için olaylar nasıl gelişecek, neyi nasıl bağlayacak diye fazlaca merak etmiyoruz. Kendimizi kitabın havasına, edebiyatın tadına kaptırıp okumaya devam ediyoruz. Örneğin bana kitabı okutan tüm bu birbiriyle bağdaşmaz görünen, ama bir şekilde kendi aralarında bağlar bulunan bu öykülerin, nasıl ve nerede birleşeceği, bütünü oluşturacağı merakı oldu.

Bu çok parçalı yapının altında, derine gizlenmiş bir roman yapısı, kurgu var aslında. Parçaları toplayıp biraraya getirince ortaya çıkan son 50 -100 yıllık dönemi kapsayan küçük bir Türkiye tarihi. Küçük küçük öyküler büyük bir ana yapı üzerinde birleşiyor. Onları tek tek birer öykü olarak okuyabilirsiniz belki ama hepsini birbirine bağlayan bir şeyler var. İnsanların yaşantıları, küçük ya da büyük damarlarla, görünür görünmez ilişkilerle, olaylarla, anla, zamanla birbirine bağlanıyor. Kitapta anlatılan hiçbir şey nedensiz değil. Öyküler öyküleri doğuruyor ya da anlamamızı sağlıyor.

Türkiye'nin çeşitli sosyal konumlarda, ekonomik durumlarda ve farklı coğrafyalarda yaşayan insanları bir araya geliyor ve büyük manzarayı oluşturuyor. Tabii ki bu manzarayı romanı tamamladığınızda görmeniz, bütünü kavramanız kolay değil. Tersine bir ülkeyi oluşturan insanların tamamına baktığımızda, hepsinin öykülerini yan yana koyduğumuzda kolayca kavranamayacak bir görüntünün çıktığı da söylenebilir.

Tabii bir yandan da Karadeniz'in bir kentindeki bu hastanenin yapılış öyküsü var. Bu inşaattın uzun yıllara yayılan inşaat öyküsü bile aslında Türkiye tarihini anlatmaya bir vesile olabilir. O kadar uzun ve dallı budaklı bir inşaat bu. Tipik bir kamu inşaatı öyküsü… Tahmin edilebileceği gibi çok uzun sürüyor. Planlar değişiyor, önce genel bir hastane olarak düşünülen, hatta hizmete açılan yapı, daha sonra ruh sağlığı hastanesi halini alıyor. Ortaya denize sırtını dönmüş bir yapı çıkıyor. Bu sırtını dönme durumu bir mesaj vermek amacının sonucu değil. Yeni mezun, tecrübesiz bir mimar olan Çetin Kansız “iyi niyetliydi, bu büyük arsada yapılması istenen binanın çok küçük olduğuna hükmetmiş, kısa süre içinde bir ek bina yapılması gerekeceğini öngörmüştü:” Mimar, "önünde sonunda yapılması gerekecek olan ek bina ana binaya kolayca bitişsin ve denize de bu yeni bina baksın diye arka cepheyi kör hale getirmişti. Tam tersini de yapabilir, ana binayı denize iyice yakınlaştırıp diğer cepheyi kör tutabilirdi. Ama girişi deniz tarafına alması halinde, hastaların ana caddeden hastaneye kadar yürümesi için yol yapılması, çevre düzenlemesi, yok efendim bahçe aydınlatması, bilmem ne gibi şeyler gerekecekti. Oysa bütçe sınırlıydı, binayı bitirmeye bile yetmeyebilirdi." Ama genel hastane ruh sağlığı hastanesine çevrilince hiçbir zaman ek bina ihtiyacı doğmamış. Zekâsıyla takdir bekleyen mimar da, denize sırtını dönmüş bir bina yaptığı için gıyabında alay konusu olmuş. Her öykünün bir bilinen görünen yanı olduğu gibi bir de simgesel yanı var. Hastanenin "Türk insanının denize sırtını dönmüş” halini simgelediği yorumu da yapılabilir. Bir başka yorumla, Türkiye'nin şimdiki görünümünü oluşturan Karadeniz mimarisinin somut bir örneği olarak da değerlendirilebilir.

Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi, hem anlatımı, yapısı, kurgusu ile hem de denize sırtını dönmüş Ruh Sağlığı Hastanesi özelinden yola çıkıp anlattığı Türk halkının öyküleri ile keyifle okunan, edebiyat tadı alınan bir roman.

11 Mart 2009, Cumhuriyet Kitap

Etiketler: ,


 

Yalancı Tanıklar Kahvesi

Vedat Türkali 90. Yaşını Yalancı Tanıklar Kahvesi'yle (Mart 2009, Turkuvaz) kutluyor. Roman, adını bir fıkradan almış. Fıkra şöyleymiş; "Anadolu'da bir kentte, Adliye Sarayı'nın karşısında "Yalancı Tanıklar Kahvesi" varmış. Yalancı tanık arayan iş sahibi gidip biriyle anlaşır, duruşmaya çıkarırmış. Adam girmiş kahveye, bakınırken biri sokulmuş hemen; "Yardımcı olabilir miyim? Nedir sorun?", "Bir alacak davası" demiş adam. "Hâlâ vermedi değil mi, o namussuz herif paranızı!" Adam biraz çekinerek "Para benden isteniyor" demiş. Hemen yetiştirmiş herif: "Kaç kez vereceksiniz beyefendiciğim, kaç kez vereceksiniz!" (s.259) Fıkrayı anlatan roman kahramanı Nedim Hoca sözünü şöyle bağlıyor; "Özgürce düşündüğü kurmacasında bir sürü aydın! Allayıp pulluyorlar gerçek sorumluyu! Çoğu yüreksizliğinden göremiyorlar aslında. Karşılarına dikilen olmuyor mu? Ne yiğitler çıktı, yıkıldılar! İşler iyice zora vardı şimdi. Bir sürü şaşkın kaldı ortada. Pazarlık uyacak bir gün! Ellerinden düşürmedikleri sol kitapların hepsi rafa kalkacak! Bu çirkef dünyaya ne cici yalanlarla tanıklığa kalkışacaklar, bakın görün!"

Yalancı Tanıklar Kahvesi'nin ilginç bir kahramanı var; Muhsin. Bir ağa oğlu. "Hacı Bey" diye anılan babası, Akdeniz kıyısındaki bir kentin tanınmış tücarlarından. Zeytinyağı, peynir, bal gibi yörenin ünlü besinlerini üretimini, alımını, satımını yapıyor. Geniş toprakları var. Karısı da zengin bir aileden gelme. Ailenin tek erkek çocuğu Muhsin, üniversite eğitimi için önce İstanbul'a orda tutunamayınca Ankara'ya gelmiş. Okulda bir illegal sol gruba katılmış. "Başlarken" adlı kısa girişte Hacı Baba'nın ramazanda teravi namazına giderken yaşananlar, düşündükleri Muhsin'nin karakterini de ince çizgilerle belirliyor. Biraz deli dolu, maceracı, sorumsuz ana babasının sözünü dinlemeyen bir genç… Türkali, kitabın girişinde 60'lı yılların Ankarası'nda diye tarihi ve yeri belirliyor ama ilk sayfalardaki izlenimimiz romanın daha çok 50'li yıllara oturduğu, o dönemi hatırlattığı... 60’lı – 70’li yıllar roman boyunca ete kemiğe bürünemiyor.

Muhsin, arkadaşı Salih'le birlikte Dil-Tarih'te okuyor. "Türkiye devrimini nasıl gerçekleştireceklerinin telaşlı arayışı peşine düşmüş gençler arasındaydılar. Ateşli özlemle bekledikleri devrimin yolunu kesmeye kalkışmış faşistlerle savaşmaktan daha önemli ne olabilirdi ülkenin o günkü koşullarında?" diye anlatıyor yazar.

Muhsin'le Salih, o günlerde devrimci akımın öncüsü TİP'e girmiyorlar ama olayları yakından izliyorlar. 15-16 Haziran olaylarını doğuran işçi eylemleri yaşanıyor. "En kötüsü örgütsüzlüktür deyip bir örgüte bağlanmışlardı sonunda." TİP çevrelerinde gelişen, silahlı eylemcilere uzak, işçilere yakın çalışan, daha barışçı bir örgüt bu. Duvarlara yazı yazıyor, bildiriler dağıtıyor, eylemlere giriyor, kavgalara katılıyorlar ama bunların ayrıntılarını okuyamıyoruz, birkaç sözle geçiyor. Salih daha çok içinde işlerin, Muhsin biraz kenarda bırakılıyor ya da kalıyor. Bu gidişat bir gün Salih'in ortadan kaybolması ile değişiyor. Muhsin, Salih'in tutuklanmış olabileceğini değil de, gizli bir görevle bir yere gittiğini düşünüyor. Gizlilik şartına rağmen kendine durumu bildirmemesine içerliyor.

O günlerde bir arkadaşı aracılığıyla diş tedavisi için gittiği Reyhan'dan etkileniyor Muhsin. İstanbul'da Hukuk'ta okurken kaldığı evin beş vakit namaz kılan, dini bütün kızı Nahide'yi hatırlıyor. Vedat Türkali'nin tüm bu olayları ve fazlasını anlattığı ilk paragrafı tam sekiz sayfa. Türkali için bizim "tek bir ana fikir çevresinde kümelenmiş cümleler" diye bildiğimiz anlamından farklı bir anlamı var paragrafın. Önceki romanlarında da rastladığımız kendine has bir özellik. Ama olayları takip etmeyi zorlaştırdığı bir gerçek. Bu zorluğu, akıcı diyaloglarla dengeliyor Türkali.

Aynı uzun paragrafta, romanın bir diğer kahramanı Nedim Hoca'yı da tanıyoruz. Muhsin'nin düşünsel yapısında çok etkili olan, onu sol düşünceye yönelten, lise psikoloji ve felsefe öğretmeni, şimdi Ankara'da kitapçılık yapıyor. Temel Marksist kitapları Fransızcasından okuyor, günlük gazeteleri takip ediyor. İç-dış olayları yorumluyor, eleştiriyor. Ama içine kapanık, pek kimseyle ilişkisi yok, bir örgüte de katılmamış. Nedim Hoca, Muhsin'in yol göstericisi, akıl hocası...

Salih'in Filistin kamplarına eğitime gittiğini öğrendiği, Reyhan'la iyice yakınlaştığı bir günün gecesi Muhsin'nın tutuklanması ile ilk kırılma yaşanıyor. Muhsin, hapiste işkence görmesine rağmen örgüt arkadaşlarının adını vermiyor, direniyor. Bir süre hapis yattıktan sonra babasınını parasını ve nüfuzunu kullanması sayesinde arkadaşları en az onar yıl ceza alırken altı yıl ceza alıyor. Üç yıl yattıktan sonra gelen genel afla kurtuluyor. Dışarı çıkınca örgütle eski yoğunlukta bir ilişki kuramıyor. Onu gizli kararlardan, eylemlerden uzak tutuyor, küçük işler veriyor, daha çok örgüte maddi yardım gerekince başvuruyorlar ona.

Babasının çağrısına rağmen memleketine dönmeyen Muhsin, artık günlerini kitap okuyarak, Nedim Hoca'nın kitabevine gidip onun yorumlarını dinleyerek ve akşamları meyhanelerde kafayı çekerek geçiyor. Babası eskisi gibi çok para yollamasa da, tek oğlunun her yaptığını hoş gören annesi sayesinde bu hayat tarzını zorlanmadan sürdürüyor. Her yere taksi ile gidecek kadar parası var. 12 Mart'ın ertesindeki günler, devrimci hareketlilik tüm hızıyla sürüyor. Eski örgütü ile sıkı bir ilişki kuramayan Muhsin, hemen her gün yeni bir sol örgütün çıktığı bu ortamda bir türlü gönlüne göre olanı bulamıyor, ne illegal ne de açık bir sol örgüte girmiyor. Salih'in Filistin'den dönmesini bekleyerek olayları kıyıdan izliyor. Onunla birlikte tekrar siyasi faaliyete başlamayı kuruyor. Bu arada silahlı mücadele kızışıyor. Hemen her gün gençler öldürülüyor. Olaylar okullara sıçrıyor. Ama okula pek az giden Muhsin bunlarla da pek ilgilenmiyor, okuldaki mücadelede de saf tutmuyor. Kendi deyişiyle "gizli çalışmaya çekme sinsiliğinde" (s.177) çevresinde dolanan öğrencilerden uzak durmayı tercih ediyor. Aslında korkusuna bir kılıf bu davranışı, kendine de itiraf ediyor.

Bohem, hatta avare diyebileceğimiz bir şekilde konumlandırıldığı için Muhsin'le birlikte Nedim Hoca'nın gazetelerden okuyup yorumladığı haberlerle yetiniyoruz. Ülke hızla 12 Eylül Askeri darbesine doğru giderken Nedim Hoca, bu devrimci mücadeleden bir şey çıkmayacağı öngörüsünde bulunuyor. Ona göre çözüm, halka yakınlaşmak, bunun yolu da solcuların dinsiz gibi görünmekten vazgeçip halkın dini değerlerine saygı göstermesi, hatta katılması… O zaman halk da mücadele katılacak, başarılı olunacak. Ama bu yönde bir girişimde de bulunmuyor. İslam'a daha sıcak baktığını söyledikleri Kıvılcımlı izindeki örgütlere de katılmıyorlar. Bu ve benzeri görüşler aslında darbeden sonra dillendirilen, bugünden düne bakışta söylenebilecek sözler. Bir uzak görürüşlülük diye alınsa da o ortamda taraftar bulamayacak, uç görüşler olarak kalıyorlar.

İlerleyen sayfalarda Muhsin'nin Almanya'dan geri dönen Reyhan'la, isterik ressam Zeliş'le ilişkileri daha ağır basıyor. Reyhan'ın sert sağlam kişiliğini, olayları çok daha iyi gözlemleyip, bulaşmamayı tercih etmesini izliyoruz. Muhsin'ninse, Salih'in geri dönüp, bir sendikada çalışmaya başladığı ve onu da aynı sendikaya aldıracağını söylediği için bir beklentisi var. Bu arada memleketine gittiği kısa sürede köylülerden babasının satın aldığı sütün fiyatının yükseltilmesi gibi küçük bireysel eylem yapmış, gördüğü saygı ile mutlu olmuş, ama oradaki devrimcilerin ilişki kurma talebini de reddetmiştir.

Ama mücadele taraf olmaya zorluyor. Faşistler kitabevine gelip tehdit ediyor, kitabevinin Kürt çalışanları ve Muhsin gözaltına alınıyor. Sonunda da kitabevi bombalanıyor. Nedim Hoca, üzüntüden kalp krizi geçiriyor. Memleketine dönmeye karar veriyor. Diğer yandan olayların dışında kalmayı tercih eden Reyhan'ın da babasının Iğdır'daki işyeri Alevi diye basılıp, yıkılacak, baba ağır hastalanacaktır.

Bu arada, Salih, kıyısından da olsa Muhsin'i sendikal çalışmalara katmaya karar veriyor. İstanbul'a çağırıyor. Birlikte çalışmaya başlıyorlar. Ama daha işin başında büyük bir inşaatta çalışan işçileri örgütlemeye çalışırken silahlı saldırıya uğruyorlar ve Salih ölüyor. Bu olaydan sonra gözaltına alınıp bırakılan Muhsin ruhsal sarsıntısını dindirmek için memleketine dönüp dinlenmeye karar veriyor. Bu gidişin dönüşü olmayacaktır. Üniversitede evrim geçiren ve başörtüsünü çıkatıp çekici bir kadın olan Nahide ile karşılaşacak, onunla evlenip, ölen babasının yerine işin başına geçecektir. Bir anlamda o da yalancı tanıklar kahvesinin bir üyesidir.

Vedat Türkali, Yalancı Tanıklar Kahvesi'nde kendine has akıcı anlatımı ile 68'de, 78'de bir yanda devrimci mücadele sürerken kıyıda köşede kalmış, olaylardan bir süre etkilenmiş ama sonra olması gereken yeri bulmuş böyle kişilerin de olduğunu anımsatıyor.

9 Nisan 2009, Cumhuriyet Kitap

Etiketler: ,


 

Fay Kırığı I: Mehmet

"Saçı bitmedik yetimlerin hakkını yiyorsunuz. Halkın cebinden meşru olmayan yollarla para apartıyor ve kara zengin oluyorsunuz. Sizler nasıl Müslümanlarsınız? Müslüman haram yer mi? Müslüman kara para zengini olur mu? Müslüman yolsuzluk, talan, hırsızlık, suistimal yapar mı? Müslüman, ahlâka ve hukuka aykırı rantlar peşinde koşar mı?"

Mehmet Eroğlu, Fay Kırığı Üçlemesi'nin ilk kitabı Mehmet'de (Mart 2009, Agora Kit.) günümüz siyasi ve ekonomik ortamında yaşananlar üzerinde biraz düşünen herkesin aklından geçen bu soruların muhataplarının hayatına bakıyor. "Zenginliğini Anadolu'daki köklerinden alan muhafazakâr Kadıoğulları Grubu'nun, İstanbul'un en eski ve tanınmış şirketlerinden olan Plevneli Holding'i ele geçirme serüveni" romanın ana eksenini oluşturuyor.

Romana adını da veren baş kahraman Mehmet, Hakkari'deki askerliğinin ardından on yıl boyunca hiçbir işte dikiş tutturamamış biri. Kitabın ilk sayfalarında onun kendisiyle bitmeyen bir iç hesaplaşma içinde olduğunu görüyoruz. 1993-94'de askerliğini yaparken yaşadıkları geleceğinin belirleyicisi olmuş. Savaşın verdiği ruh halini üstünden atamamış. Gündelik hayata uyum sağlayamıyor, sıradan bir hayat içinde akıp gidemiyor. Mehmet, bu tipleme ile bizlere Mehmet Eroğlu'nun hemen her romanında rastladığımız baş erkek kahramanları hatırlatıyor. Eroğlu'nun askerlikten, savaştan dönen kahramanları kişilikleri ile dikkati çekerler. İnsanoğlunun çağımızda kaybetmeye başladığı, ahlak, fazilet, dürüstlük, dostluğun kutsallığı gibi birçok değeri savunur onlar. Arkadaşlarını korumak için gözleri kapalı ölüme koşabilirler… Ve savaş sırasında mutlaka yaşadıkları önemli bir olay, omuz omuza savaştıkları arkadaşlarına yaptıkları bir iyilik, ya da onlardan gördükleri bir kötülük vardır. Savaş sonrası günlük hayata dönünce bir şekilde bunun hesaplaşmasına girmek gerekir. Bir gün bir yerde o hesap görülür, ödeşilir.

Mehmet Esen, 2005 Temmuz'unda askerliğini birlikte yaptığı Cenk Plevneli'den iş teklifi alıyor. Bu iş teklifinin ardında, sözünü ettiğim hesap görme, borcunu ödeme var. Ama borcunu ödeyen Cenk değil, bir mayına basıp vücudunun yarısını kaybettikten sonra Mehmet'in ölümden kurtardığı asteğmen Yakup Kadıoğulları'dır. Aynı birlikte savaşmış Cenk ve Yakup'un ailelerinin alış verişinde güvenilir kişi, arabulucu olarak Mehmet akla gelmiştir. İki ailenin yarı yarıya paylaşacağı L&M şirketinin genel müdürü olacaktır.

Mehmet, İstanbul'a, belki de son şansı olarak gördüğü bu işi iyi değerlendirmek, kazanacağı para ile Seferihisar'da bahçe içinde taş bir ev alıp yalnızlığına dönmek arzusundadır. Bu yarınını garantiye alma arzusu, genel müdür olup kazandığı para ile güzel bir evde oturup lüks bir hayat sürmeye başlayınca değişir. Mehmet Eroğlu'nun önceki romanlarının kahramanlarının aksine Mehmet fırsattan istifade etmeye karar verir. Seferihisar düşünü Boğaz'da bir yalı ve zenginlik şeklinde değiştirir. Ama bu fikir değişikliği bir hamlede olmayacaktır. Eroğlu'nun diğer kahramanları gibi o da bol bol kendisiyle hesaplaşacak ve kendisine geçmişini hatırlatacak roman kahramanları ile konuşurken ikilemlere düşecektir.

Askerliğini birlikte yaptığı sendikacı Altan ve özellikle öğretim görevlisi Prof, bol özdeyişli ve alıntılı konuşmalarında Mehmet'e sık sık insanlığın değerlerini hatırlatırlar. Mehmet'in yeni tanıdığı insanlar da birer yaşam filozofudur. Cenk'in kuzeni, "hazza ve günaha inanan" Simin ve onun çevresindekiler, özellikle Üstat diye anılan ünlü şair de özlü sözlerle bol bol hayat dersi veriyor. Üstat bir roman tanımı da yapıyor; “Bence bir romanda itici, sıkıntı veren tek cümle bile olmamalı. Yazarken her cümleyi bir sanat yapıtıymışcasına tekrar tekrar elden geçirmek, yeniden yaratmak gerekir.” Bu cümle, sanırım Mehmet Eroğlu’nun roman anlayışını da özetliyor.

Roman kahramanlarından söz etmişken Mehmet Eroğlu'nun kadın kahramanlarının her zaman alışılmışın dışında tipler olduğunu hatırlamakta fayda var. Bu romanda da kural bozulmuyor. Simin kişiliğiyle, beden yapısıyla ve cinsel tercihleri ile o tiplemelerin en ucunda. Daha çok Attilâ İlhan'ın romanlarındaki kadınları hatırlatıyor. Cenk'le ve Cenk'in eski karısı Şebnem'le girift ilişkileri bu hatırlamayı güçlendiriyor.

Mehmet Eroğlu, sanıyorum bazı olayları üçlemenin diğer kitaplarında işleyeceği için pek açıklamamış. Mehmet'i üç kere terk etmiş, dördüncüsü için de tekrar birleşmenin yollarını arayan saplantılı aşkı Aslı da yeterince işlenmemişliğiyle kalıyor. Belirginleşemiyor. Oya Baydar'ın Kayıp Söz'ündeki töreden kaçan kızla itirafçı gencin bir mağarada buluşmalarını hatırlatan asteğmen Mehmet'le gerilla Rojin'in yaşadıkları da on iki yıl sonra İstanbul'da karşılaşıp dertleşmeleri, bir anlamda barış çubuğu içmeleri anlatılıp bırakılıyor. Derinliğine işlenmediği için de yapıştırma kalıyor. O bölümü romanın Rojin cildine bir gönderme, “teaser” olarak almalıyız herhalde.

Mehmet'in fırsatlardan istifade edip amacına ulaşmasına aracı olacak olan Emine, tip olarak daha oturmuş gibi. Muhafazakâr bir ailenin üyesi başı örtülü bir genç kızın ailesi modernleşirken yaşadığı/yaşamak istediği değişim romana yansımış. Hayallerinde yaşattığı bir kahramanla, ağabeyinin hayatını kurtaran Mehmet'le karşılaşması ve ona saygısının, minnettarlığının hızla aşka evrimleşmesini okuyoruz. Mehmet Eroğlu, son dönem romanlarında sıkça rastlanan "türbanlı genç kızın modern hayata uymak amacıyla değişimi" konusunu olabildiğince nesnel işlemiş. O genç kızları Emine tiplemesi ile anlamaya, ruh hallerini çözmeye çalışmış. Muhafazakâr yaşam biçimini başörtüsü çıkartılarak ya da sevgilinin eli tutularak hemen terk edilebilecek bir şey olmadığını yansıtmış. Emine'nin ikircikliğini, sevdiğine kavuşmak isterken yaşadığı sıkıntıları ise sanırım "Emine" adlı bir sonraki cilde saklamış.

Fay Kırığı Üçlemesi'nin ilk kitabı Mehmet'de Anadolu sermayesinin İstanbul'da yer etme, kabul görme çabasını izlerken bir macera romanı tadı alıyoruz. Abdullah Kadıoğulları ile Japon lokantasında suşi yemek dışında muhafazakâr patron karikatürleşmiyor. Aksine, özel hayatta muhafazakâr, işte liberal tavırları ile günümüz yeni patronlarını iyi yansıtıyor. Ama Kadıoğulları ailesinin biraz daha işlenmesi gerekirmiş diye düşünüyorum. Ailenin büyük oğlu Yakup'un "İslamiyetle kapitalizmin bağdaşmayacağı" görüşünün peşine düşmesi sadece mayına basması sırasında kafasında oluşan, zamanla büyük ve cevapsız bir soru haline gelen inanç karmaşası ile izah edilemez. Çünkü, ailenin büyük kızı Fatma da babasının simgelediği yaşam biçimine uzak, hatta karşıt. İslami değerlere sıkı bağlılığı ve radikalizmi ile dikkati çekiyor. Fatma'nın babasının partisi AKP değil de Saadet Partisi saflarında eylemli olarak çalışması tipik bir örnek ama Fatma tipi bir kaç kez adı anılıp, sadece bir sahnede (Emine ile Mehmet'i çay bahçesinde yakalaması) görünmesi dışında bir kahraman olarak belirmiyor. Oysa Emine ve Fatma'nın bakış açılarındaki zıtlık, Emine'nin modernleşme arzusunu gemlemeye, onu kendi doğrularına çağırmaya çalışan ablanın çabaları muhafazakâr kadının çağın dayattığı değişime karşı aldığı tavırları tartışmak açısından verimli bir alan oluşturabilirdi.

Plevneli ailesinin Anadolu sermayesine bu denli kolay teslim olması, şirketin hisselerinin yarısının devrine bile Mehmet gibi bir arabulucu gerektirecek kadar direnirken holdingi ve ailenin simgesi yalıyı tamamen teslim etmeye kolayca razı olmaları romancının o konuda pek fazla derinleşmek istemediğini düşündürüyor. Bu haliyle romanın o yanı eksik kalmış gibi… Gelecek ciltlerin bu eleştirilerimizi cevaplandırabileceğini de belirtelim. Belki de hırs küpü olduğu izlenimi veren Cenk, kolayca yenilgiyi kabul etmeyecek kadar inatçı Simin ve yalısı ve partileri hayatının anlamı olan Kevser Hanım yeni oyunlar oynarlar.

Mehmet Eroğlu, önceki on romanında geliştirdiği teknikleri ve tabii ustalığını bu romanda her anlamda kullanmış. Hayat derslerini ve sürekli sarf edilen özlü sözleri bir yana koyabilirsek merak unsuruyla gelişen akıcı bir roman. Romanın diğer ciltlerini bekliyoruz.

16 Nisan 2009, Cumhuriyet Kitap

Etiketler: ,


 

Dünyanın Uğultusu

Behçet Çelik'in ilk romanı Dünyanın Uğultusu (Ocak 2009, Kanat), bir kriz dönemi romanı. 2001'de yaşadığımız kriz sırasında geçiyor. Romanın kahramanı Ahmet üniversite bitirmiş, iyi işlerde çalışmış, iyi para kazanmış, harcamasını bilmiş. Şimdi de kriz nedeniyle işşiz kalmış... Günlerini dolduran mesai saatlerinin yerinde koskoca bir boş zaman vardır artık. Zaten daha işte çalışırken "kıpırtısızlık" dediği bir ruh haline girmiştir. Hiçbir şeyi önemsemez, acele etmez, hayatı oluruna bırakır. Dünya bir uğultudan ibarettir. Bu halinden ilk rahatsız olan sevgilisi Özlem'dir. İlişkilerine bir süre ara vermeyi teklif eder. Ahmet de aynı kıpırtısızlık içinde bu teklifi hemen kabul eder.

Tam anlamıyla yalnız bir adamdır Ahmet, pek fazla arkadaşı yoktur, olanları da aramaz. Ailesi, anne babası ise bir başka şehirdedir. İşten atıldığı için iyi bir tazminat alacaktır. Zaten biraz birikmiş parası da vardır. O parayı hesaplı bir şekilde harcarsa uzun zaman çalışmadan yaşayabilecektir. İş bulmak için çok fazla ısrarcı olmayacak, işsizliğin tadını çıkartacaktır. Sürekli hesaplar yaptığını, az para harcamaya çalıştığını görürüz. Param bitecek korkusu onu panikletmez, bir - iki teşebbüs dışında iş aramaz. Tembellik Hakkı'nı sonuna kadar kullanmaya niyetli gibidir.

İşsizliğin ilk günü, ısıtmayan güneşin altında soğukta boş boş gezerken yolu bir çay bahçesine düşer. Orada kendi gibi işsiz olan Ayla ile tanışır. Sohbet ederler. Uzun süredir işsiz olan Ayla'nın girişkenliği ve güzelliği Ahmet'i etkiler. Ayla, Ahmet'in falına bakar ve onun durumunu tam olarak tahlil eder. "Bir yol kavşağındasın. Çoktandır oradasın. Hayatın kavşaklarda geçmiş senin. Bir tarafa dönmek yerine kavşağın sıkılıp sana yol olmasını beklemişsin" diye anlatmaya başlar. Hayatındaki insanları azalttığını, en son bir kadını uzaklara yolladığını söyler. İşsizliğinin de diğer işsizlerden farklı olduğunu, Ahmet'in kendi seçimi olduğunu anlatır. Kendini hep yalnız hissettiğini, arkadaşlarını aramadığını çünkü onları kendine denk hissetmediğini söyler. Ayla'nın fal aracılığıyla yaptığı bu tahlil, biz okurlara Ahmet'in kişiliğini, nasıl bir ruh halinde olduğunu da anlatır. İlerleyen sayfalarda Ayla'nın bir iki paragrafta anlattıklarının örneklendiğini, yaşandığını görürüz.

Ayla'dan sonra Ahmet'in hayatına giren ikinci kadın Aynur... Aylak, aylak gezerken ne amaçla yapıldığını bilmeden katıldığı bir yürüşte tanışıyor Aynur'la. Aynur, üniversiteden arkadaşı Buket'in kardeşi. Tanışmaları da Aynur'u Buket sanması ile oluyor. Aynur, kronik bir işsiz… Üniversiteyi bitirdikten sonra bir türlü iş bulamamış. Ailesi ile birlikte yaşıyor. Yirmili yaşlarda hoş bir kız, canlı. Kırk yaşındaki Ahmet'le aradaki yaş ve tavır farkına rağmen onun yanında kendini rahat hissediyor.

Ahmet, sıradan gibi görünse de aslında ayrıksı bir tip. Yalnızlığının, kendini yalnızlaştırmasının yanında, iş dışında hemen hiçbir ilgisi, uğraşı olmayan biri. Sokaklarda avare avare dolaşmak dışında bir şey yapmıyor. Futbol, siyaset, kağıt oynamak, at yarışı gibi merakları yok. Erkeklerin boş zamanlarını tüketmek için gittikleri kahvehanelere yolu düşmüyor, meyhane birahane gibi yerlere de çok takılmıyor. Takılsa da orada tek başına oturuyor, dostluklar kurmuyor. Kitap, dergi de okumuyor, sinemayla, tiyatroyla ilgilenmiyor. İçki içiyor. Biraz da kadınlara düşkün. Günün büyük bir bölümü yeni tanıştığı Ayla'yı ve Aynur'u düşünmekle, acaba arasam mı, aramasam mı diye tereddütler geçirmekle tükeniyor. Bu iki kadın hakkındaki düşünceleri, kararsızlıkları kişiliği hakkında da önemli ipuçları veriyor. En önemli özelliği ise tüm boş vermiş görünümüne rağmen her şeyi ince ince düşünmesi. Aslında hemen her şey hakkında biraz aykırı fikirleri var. Bunları söylemeyi, tartışmayı da seviyor. En azından bir zamanlar tartışmadan, münazaracılıktan haz almış. İşsizlik hakkında düşünürken de iş hayatını sorguluyor, sıradan insanın rutininin büyük bir kısımını oluşturan işin insan hayatını gereksiz olarak kapladığı yargısına varıyor. İş ve aile en aykırı, isyancı ruhları bile kendine uyduruyor. Normalleştiriyor. İnsanların kendilerine daha çok zaman ayırmaları gerektiğine inanıyor. İşsiz kalmış olması "kendine zaman ayırma" için bir fırsat. Ama, Ahmet'in bu fırsatı değerlendiremediğini görüyoruz. Günler hemen hiçbir şey yapmadan akıp gidiyor. Yavaş yavaş boş oturmanın, işsizliğin verdiği sıkıntılar başlıyor. Hiçbir yerde çok fazla duramıyor, evde sıkılıyor dışarı çıkıyor, dışarıda evi özlüyor.

Dünyanın Uğultusu ana kahramanı Ahmet'in üzerinden, bakış açısından gelişen bir roman. Ahmet'in çocukluğuna, öğrencilik yıllarına kadar uzanıp geçmişiyle hesaplaşmaları ile derinlik kazanıyor. Anılarını yad etmesi ile kıpırtısızlık haline nasıl geldiğinin ip uçlarını buluyoruz. Taşralı bir genç olarak İstanbul'da okuyup iş sahibi olma mücadelesinin onda ne gibi ruhsal yaralar açmış olacağını seziyoruz. Araya zaman zaman Aynur'lu bölümler giriyor, onun hayatını, Ahmet'le birlikte yaşadıklarına bakışını öğreniyoruz. Dar gelirli bir ailenin kızı olan, hayatın zorluklarını yakından tanıyan Aynur da aslında Ahmet'ten pek farklı bir durumda değil. Aksine ailesi ile birlikte yaşadığı için bir takım kısıtlamalara da tabi. İstediği zaman evden çıkamıyor. Her istediğini yapamıyor. Görüştüğü tek arkadaşı Aslı ile de pek anlaşamıyor. Alımlı bir kız olmasına rağmen bir sevgilisi yok. İnsanlarla ilişki kuramıyor. Sürekli iş arama, bulamama hali sıkıntısını artırıyor. O da ince ince düşünüyor, ayrıntıları didikliyor. Ahmet'le karşılaşmış olması yeni bir ilişki için iyi bir fırsat ama onu da değerlendirmek konusunda çekingen. Ahmet'ten hamle bekliyor. Ama Ahmet'in de araması kolay olmuyor.

Ayla ise bir sır olarak kalıyor. Ayla'nın bölümleri yazılmamış. Romanın üç kahramanından biri olmasına rağmen ne Ahmet'e kısmen anlattığı geçmişini, ne de tanıştıktan sonra yaşadıklarını öğrenemiyoruz. Kolayca ulaşılamıyor. Sık sık ortadan kayboluyor

Kaçan kovalanır derler. Ahmet, Ayla'yı merak ediyor. Sürekli telefon açıyor ama evde bulamıyor. Ayla sadece kendi istediğinde ortaya çıkıyor. Ama her defasında Ahmet'e daha sıcak ve yakın davranıyor.

Günler tekdüze bir şekilde akıp gidiyor. Ahmet daha çok içine kapanıyor. Ayla'nın ortaya çıkışı, Ahmet'i bir otele götürüp, orada yaptığı konuşmayı dinletmesi bir dönüm noktası oluyor. Ne amaçla buluştukları anlaşılmayan, son aylarda işsiz kalmış insanlardan oluşan bu grubun lideri görüntüsünde Ayla. İnsanlara öğütler veriyor. Farklı, özel olduklarını, kendilerine güvenmelerini söylüyor. Ahmet, Ayla'nın sırlarını çözmek istiyor, bu grubun neden kurulduğunu, amacını merak ediyor. Toplantı sonrası birlikte yemeğe gittikleri Ayla'dan pek net cevaplar alamıyor. Toplantıları organize eden adamın telefonunu ediniyor. Ama cesaret edip adamı arayamıyor. Bunu Aynur'dan istiyor. Aynur da hemen bu işin içinde bir gönül ilişkisi olduğunu hissediyor. Ahmet'le iyice yakınlaşmak üzereyken kendini geri çekiyor. Ama hafiyelik oyununa da katılıyor. Adamı bulup konuşuyor. Ahmet'in bildiklerinden daha fazlasını öğrenemiyor. Bu grubun varlığı, Ahmet ve Aynur'un arama, öğrenme çabaları bence romana pek fazla bir şey katmıyor. Zaten sonuçta bulunan, öğrenilen kayda değer bir şey de yok. Ne grubun gerçek amacı ne de Ayla'nın rolü açıklığa kavuşuyor.

Çok benzerlik yok ama, Dünyanın Uğultusu bana 50 Kuşağı’nın varoluşçu romanlarını, öykülerini hatırlattı. Özellikle Yusuf Atılgan'ın Aylak Adamı'nı... Aylak Adam da Ahmet de "Dünyanın Uğultusu"ndan sıkılıyorlar. Uğultu biraz dinse huzura kavuşacaklar. Ahmet'in Aylak Adam'dan farkı, daha sorgulayıcı olması ve gelecek endişesi. Aylak Adam gibi maddi sıkıntısı olmasaydı herhalde onun gibi davranırdı. Ekonomik kriz ortamında iç sıkıntısı, hiçbir şey yapmadan yaşama arzusu Ahmet gibi bir karakterde inandırıcı oluyor. Onun ataletini Aylak Adam'ınkinden daha kolay kavrayabiliyoruz.

Yeni yıla yeni kararlarla başlamak yerine Ahmet de, Aynur da "Başkalarının prim verdiği, önemsediği, uğruna öbür insanları itip kaktığı hiçbir şeye yetişmemekle hiçbir şey kaybetmeyeceğine" inanır. "Kendini çoğu gün yokmuş gibi hissetmenin iyi yanının hiçbir yarışın içinde olmamak olduğunu fark eder". Uzayda bir yer kaplayacak, Dünyanın uğultusunu dinleyerek varolacaklardır.

26 Şubat 2009 Cumhuriyet Kitap

Etiketler: ,


This page is powered by Blogger. Isn't yours?