Perşembe, Şubat 25, 2010

 

Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi

Ayfer Tunç'un yeni kitabı Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi (Şubat 2009, Can yay.) en uzun isimli kitaplar listesine aday olabilir. Karadeniz'in küçük bir kentinde denize sırtını dönmüş bir akıl hastanesinden yola çıkan kitap adında verdiği mesajın aksine "kısa" değil. Küçük punto ile dizilmiş 482 sayfalık bir kitap. Yalan Yanlış'ı okumaya başlamadan önce son dönemlerde yazarlarımız arasında yaygınlaştığı anlaşılan her şeyi uzun uzun anlatma arzusunun Ayfer Tunç'a da bulaşmış olabileceğini düşünüyoruz ister istemez. Okur kitap okuma sürelerini azaltırken yazarlar daha uzun yazıyor… Bu caydırıcı izlenimi aşarsanız daha ilk sayfalarda yazarın sayfa sayısı dışında sözünü ettiğimiz eğilime itibar etmediğini hissediyorsunuz.

Anlatılan da aslında kitabın adında söylendiği gibi sadece Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi (kısaca Yalan Yanlış) değil. Tabii deliler evini kitabın kapağında söylendiği ve kapağa bir fotoğrafının konduğu gibi Karadeniz'in bir kentindeki hastane olarak anlıyorsak. Deliler Evi'nin bildirilenden farklı bir anlamı olduğunu bir kaç sayfa okuyunca hissediyoruz. Zaten kitabın arka kapak yazısında da "Mekân ve zaman sınırı tanımayan, bir ucu 19. Yüzyılda, bir ucu günümüzde, yazınsal bir Türkiye panaroması" deniliyor.

Yalan Yanlış, akıl hastanesinde verilen bir konferansla başlıyor. Konuk konuşmacı Ülkü Birinci 14 Şubat Sevgililer Günü nedeniyle “Aşk: Özveri mi? Benliği Korumak mı?” başlıklı bir konuşma yapıyor. Ülkü beyin hikayesini öğrenirken onun özendiği Profesör Altay Çamur'unki, Çamur'a başhekim Demir Demir, Demir beye Galatasaray Lisesi'nden yatakhane arkadaşı Erdem Bakırcıoğlu ekleniyor.

Karakter çokluğu kitabın kapağına da yansımış. Can Yayınları alıştığımız beyaz yoğun kapağının üzerine renkli bir kap geçirmiş. Bu kaptaki karmaşa nasıl bir kitap okuyacağımızın mesajını vermek istiyor gibi. Kitabın içeriğini bir yana koyarsak tek başına bu kabı beğenmediğimi söylemeliyim. Sanki kitapta anlatılanların tamamı bu kaba da yansısın istenmiş ve ortaya büyük bir karşıklık çıkmış. Can Yayınları'nın alıştığımız sadelikten yola çıkan estetiği ezilmiş. Oysa esas kapakta aynı arzunun çok daha sanatkârane halledildiğini görüyoruz.

Ayfer Tunç, Yalan Yanlış'da laf lafı açıyor diyebileceğimiz bir teknik geliştirmiş. Limitsiz dost söyleşilerinde, özellikle geyik muhabbetlerinde yaşanan sohbetlerin havasında bir anlatım... Hiçbir yerde ve tabii karakterde uzun uzadıya durmuyor, kişiden kişiye atlıyor. Bazı karakterler kısa öykülerde kalıp unutulurken bazılarına dönülüyor, öyküleri gelişiyor. Zaman da aynı şekilde hareketli, anlatı günümüzde gelişmesine rağmen, öyküler bazan çok gerilere kadar gidiyor, kendi içinde de bir ileri bir geri hareket edebiliyor. Doğrusal, kronolojik bir anlatım izlenmiyor. Zaman zaman da bu durum izlemeyi güçleştiriyor.

Yapı anlatıyı dallandırıp budaklandırıyor. Hastaneden şehrin sokaklarına, oradan İstanbul Kanlıca'ya, Erzurum Oltu'ya, Marmaris'e uzanıyor. İlk elli sayfada otuzdan fazla karakter giriyor anlatıya. Romancılığın temel kurallarından biri özellikle girişi oluşturan ilk sayfalarda kahraman sayısını üçü beşi geçmeyen belirli sayıda tutmak ve bir kaçının üzerinde yoğunlaşmaktır. Böylelikle okur, roman kahramanlarını daha iyi tanır, dikkati dağılmaz, okumaya devam etmesi kolaylaşır. Ayfer Tunç tamamen aksini yapıyor, sanıyorum romanda üç yüze yakın karakter var ama okutmayı da başarıyor. Bunun birinci nedeni, anlatım. Çok akıcı bir anlatımı var. Dili sade temiz. Neşeli. Kara mizahı dozunu hiç abartmadan ustaca kullanıyor. Tüm karakterlerine, iyi kötü ayırmadan sevecen bir bakışla yaklaşıyor. Onların çarpıcı yanlarına didkati çekiyor. En sıradan görünen karakterde bile uçuk kaçık bir yan buluyor. Sıradan sandığımız insanların bile kendi içlerinde ne kadar farklı bir yaşamları olduğunu gösteriyor. Bunu da vurucu gözlemlerle, küçük öykülerle sağlıyor. Küçük öyküler zaman zaman büyük olaylara da bağlanıyor. O kişilerin yaşantıları içinde Türkiye tarihini belirleyen savaşlar, Ermeni tehciri, Kürt isyanları gibi önemli olayların kişilerin hayatlarındaki yansımalarını da görüyoruz. Ayfer Tunç, hemen hiç yoruma girmeden sadece yaşananları göstererek bu olayların sırf ülkenin kaderinde değil insan hayatında da ne denli önemli etkisi olduğunu, yaşamları nasıl değiştirdiğini anlatarak aslında yorumunu da yapmış oluyor.

İkincisi de daha ilk on - on beş sayfadan kitap bize bir roman okuduğumuz duygusu vermediği için olaylar nasıl gelişecek, neyi nasıl bağlayacak diye fazlaca merak etmiyoruz. Kendimizi kitabın havasına, edebiyatın tadına kaptırıp okumaya devam ediyoruz. Örneğin bana kitabı okutan tüm bu birbiriyle bağdaşmaz görünen, ama bir şekilde kendi aralarında bağlar bulunan bu öykülerin, nasıl ve nerede birleşeceği, bütünü oluşturacağı merakı oldu.

Bu çok parçalı yapının altında, derine gizlenmiş bir roman yapısı, kurgu var aslında. Parçaları toplayıp biraraya getirince ortaya çıkan son 50 -100 yıllık dönemi kapsayan küçük bir Türkiye tarihi. Küçük küçük öyküler büyük bir ana yapı üzerinde birleşiyor. Onları tek tek birer öykü olarak okuyabilirsiniz belki ama hepsini birbirine bağlayan bir şeyler var. İnsanların yaşantıları, küçük ya da büyük damarlarla, görünür görünmez ilişkilerle, olaylarla, anla, zamanla birbirine bağlanıyor. Kitapta anlatılan hiçbir şey nedensiz değil. Öyküler öyküleri doğuruyor ya da anlamamızı sağlıyor.

Türkiye'nin çeşitli sosyal konumlarda, ekonomik durumlarda ve farklı coğrafyalarda yaşayan insanları bir araya geliyor ve büyük manzarayı oluşturuyor. Tabii ki bu manzarayı romanı tamamladığınızda görmeniz, bütünü kavramanız kolay değil. Tersine bir ülkeyi oluşturan insanların tamamına baktığımızda, hepsinin öykülerini yan yana koyduğumuzda kolayca kavranamayacak bir görüntünün çıktığı da söylenebilir.

Tabii bir yandan da Karadeniz'in bir kentindeki bu hastanenin yapılış öyküsü var. Bu inşaattın uzun yıllara yayılan inşaat öyküsü bile aslında Türkiye tarihini anlatmaya bir vesile olabilir. O kadar uzun ve dallı budaklı bir inşaat bu. Tipik bir kamu inşaatı öyküsü… Tahmin edilebileceği gibi çok uzun sürüyor. Planlar değişiyor, önce genel bir hastane olarak düşünülen, hatta hizmete açılan yapı, daha sonra ruh sağlığı hastanesi halini alıyor. Ortaya denize sırtını dönmüş bir yapı çıkıyor. Bu sırtını dönme durumu bir mesaj vermek amacının sonucu değil. Yeni mezun, tecrübesiz bir mimar olan Çetin Kansız “iyi niyetliydi, bu büyük arsada yapılması istenen binanın çok küçük olduğuna hükmetmiş, kısa süre içinde bir ek bina yapılması gerekeceğini öngörmüştü:” Mimar, "önünde sonunda yapılması gerekecek olan ek bina ana binaya kolayca bitişsin ve denize de bu yeni bina baksın diye arka cepheyi kör hale getirmişti. Tam tersini de yapabilir, ana binayı denize iyice yakınlaştırıp diğer cepheyi kör tutabilirdi. Ama girişi deniz tarafına alması halinde, hastaların ana caddeden hastaneye kadar yürümesi için yol yapılması, çevre düzenlemesi, yok efendim bahçe aydınlatması, bilmem ne gibi şeyler gerekecekti. Oysa bütçe sınırlıydı, binayı bitirmeye bile yetmeyebilirdi." Ama genel hastane ruh sağlığı hastanesine çevrilince hiçbir zaman ek bina ihtiyacı doğmamış. Zekâsıyla takdir bekleyen mimar da, denize sırtını dönmüş bir bina yaptığı için gıyabında alay konusu olmuş. Her öykünün bir bilinen görünen yanı olduğu gibi bir de simgesel yanı var. Hastanenin "Türk insanının denize sırtını dönmüş” halini simgelediği yorumu da yapılabilir. Bir başka yorumla, Türkiye'nin şimdiki görünümünü oluşturan Karadeniz mimarisinin somut bir örneği olarak da değerlendirilebilir.

Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi, hem anlatımı, yapısı, kurgusu ile hem de denize sırtını dönmüş Ruh Sağlığı Hastanesi özelinden yola çıkıp anlattığı Türk halkının öyküleri ile keyifle okunan, edebiyat tadı alınan bir roman.

11 Mart 2009, Cumhuriyet Kitap

Etiketler: ,


Comments: Yorum Gönder



<< Home

This page is powered by Blogger. Isn't yours?