Cuma, Ekim 30, 2015

 

Hammadde



Jörg Fauser’in “Hammadde”si (Eylül 2015, çev. Levent Konca, Sel yay.) bildik bir yerde, İstanbul’da, Sultanahmet’te ucuz otel odalarında başlayıp soğuk savaş yıllarının Berlin’inin işgal evlerinden geçip Frankfurt’un alkolik müdavimleriyle tanınan birahanelerine uzanıyor. Jörg Fauser Alman Yeraltı Edebiyatının öncü yazarlarından sayılıyormuş. Biz adını “Hammadde” ile duymuş olsak da Google’da arattığınızda 2004’de Radikal Kitap’ta yayımlanmış “Tutunamayanlardan” başlıklı bir yazıda (sanırım Ümran Kartal’ın yazısı, ama belirtilmemiş.) “Jörg Fauser, öldüğü günden bu yana Almanların altkültür kahramanı olarak kaldı” ifadesi ile karşılaşıyoruz. Hızlı yaşamış, genç ölmüş.
Fauser 1944 Frankfurt doğumlu. Uzun süre İstanbul ve Londra’da yaşamış. Havaalanında bagaj işçiliği, üniversitede gece bekçiliği, merkez bankasında memurluk gibi işler yapmış. Eski bir uyuşturucu bağımlısı. Büyük bir irade ile uyuşturucu alışkanlığından kurtulmuş ama bu kez de alkole bağlanmış. 1974’de otuz yaşındayken yazarlık ve çevirmenlik yaparak geçinmeye başlamış. Roman, öykü ve şiirleri yayımlanmış. 43. yaşını kutladığı gece sarhoşken kullandığı arabasıyla bir kamyonun altına girerek yaşamını noktalamış.
Bu yaşam öyküsünü okuduğunuzda Jörg Fauser’in “Hammadde”de kendi yaşamını anlattığını anlıyorsunuz.
Cağaloğlu’nda beş katlı eski bir binanın çatı katındaki sefil bir odada arkadaşı Ede ile birlikte kalıyorlar. Ede sürekli resim yapıyor kahramanımız da keçeli kalemlerle durmaksızın yazıyor. Beş paraları yok ama otelde kalmayı da, tek tutkuları olan uyuşturucuyu temin etmeyi de başarıyorlar. 1960’ların sonu. Vietnam Savaşı bitmek üzere, Çiçek Çocukları’nın yerini 68 Kuşağı’nın devrimci gençleri alıyor.
Polisin bir operasyonu sonucunda soluğu önce hapishanede sonra da Edirne’de sınırın öte tarafında alıyor. Bu gelişme severek yaşadığı İstanbul’dan kapı dışarı edilmesini getirdiği gibi hayırlı bir şeye vesile oluyor ve Harry uyuşturucu kullanmayı bırakıyor. Doğu Almanya’nın ortasında bir özgürlük kalesi gibi duran Berlin’e gidiyor. İşgal evlerinde komün hayatı yaşarken hayatını yazar olarak sürdürmeye karar veriyor. Bu noktadan itibaren de roman yeraltı edebiyatının seçkin bir örneği olmanın yanında bir varoluş ya da kendini yetiştirme (bildung) romanı halini de alıyor.
İstanbul’dan beri not defterine yazdıklarını sevgilisi Sarah’nın hediye ettiği daktilo ile temize çeken Harry yazdıklarının çok farklı şeyler olduğunun, edebiyat dünyasına kolayca kabul edilmeyeceğinin farkında ama işinin ne kadar zor olduğunu bilmiyor. Yazdıklarını sürekli yayınevlerine yolluyor ve sürekli red cevabı alıyor. Çünkü yanlış adreslere başvuruyor. Onun kendine has yazım biçimini bildik büyük yayınevleri değil ancak kendisi gibi insanların kurduğu küçük, marjinal yayınevleri anlayabilir. Bir süre sıkıntı çekip, yazarlıktan vazgeçme aşamalarına gelse de sonunda kendine uygun yayınevini buluyor ve yazdıkları basılıyor. Ama yayımlanmakla iş bitmiyor, aksine yeni başlıyor. Bundan bir adım ötesi kitabınıza okur bulmaktır. Ne yazık ki bu yazım türüne okur bulmak da kolay değildir ve Harry’nin çilesi bir süre daha devam edecektir.
Jörg Fauser’in “Hammadde”si ve kahramanı Harry’nin “yeraltı edebiyatı”nın neresinde durduğu sorusunu sormamak elde değil. İlk bakışta Jörg Fauser’de bir Bukowski hali var. Devamlı içki içiyor, devamlı yazıyor, yayınevleri yazdıklarını sürekli reddediyor. Bukowski’yle benzer bir şekilde kendi yaşam öyküsünden yola çıkarak eserlerini yazıyor. Onun gibi yaşamda, aşkta ve işte dikiş tutturamıyor. Jack Kerouac gibi junki’likten alkolikliğe geçmiş. Yine Kerouac gibi aslında toplumun ve ailenin değerlerine saygılı, onlara saldırmıyor ama onların da kendi yaşam biçimine ilişmemesini istiyor. Bukowski ve Kerouac’da olan Jörg Fauser’de hissedemediğimiz “yaşam felsefesi” eksikliği. Yazma tutkusunu bir yana bırakırsak aslında dayatılan yaşam biçimiyle, o yaşam biçiminin insanları ile bir meselesi yok. Bukowski ve Kerouac’ın aksine hâlâ arayış içinde. Sıradan bir yaşama, düzenli bir işe, aile yaşamına razı olabileceğini de düşündürüyor.
Jörg Fauser “Hammadde”de 60’lı yılların sonundan başlayarak bir yazarın varolma savaşını anlatırken gençliğin ve tabii Avrupa’nın nasıl bir değişim yaşadığını da konu ediniyor. Fauser’den Türkçeye çevrilecek yeni kitapları merakla bekleyeceğim.
29.10.2015

Etiketler: ,


 

Buraları Rüzgâr Buraları Yağmur



Selçuk Altun “Buraları Rüzgâr Buraları Yağmur”da 90. yaşına karısının acı sürpriziyle, ölümüyle giren bir adamın kendiyle hesaplaşmasın anlatıyor.
Selçuk Altun iyi bir şiir okuyucusu, sıkı bir Oktay Rifat hayranıdır. Romanlarının adları Oktay Rifat’ın dizelerinden gelir. “Buraları rüzgâr, buraları yağmur / Sol omzuna güneşi asmadan gelme!” dizelerinden oluşan “Buraları” şiiri de son iki romanının adı oldu. “Sol Omzuna Güneşi Asmadan Gelme!” geçen yıl yayımlanmıştı (Sel yay.). O romanda 30. yaş gününde dedesinin armağan ettiği tuhaf bir günlüğü okuyup o günlüğün yazarının izini süren Alp’in ve yanlarında çalışan ve kardeşinden de yakın olan Mem’in mahkemelerin uygulamadığı adaleti bizzat gerçekleştirmek, cezayı vermek için Mardin’e gidişinin ve sonrasında yaşananların öyküsünü okumuştuk.
Alp’in otuz yıl enerji sektöründe çalıştıktan sonra emekli olup Üsküdar’daki konağına çekilmiş, yazar, bibliyofil ve koleksiyoner dedesinin, Soner Aykan’ın romanda belirleyici bir rolü vardı. “Buraları Rüzgâr Buraları Yağmur”da (Ekim 2015, T. İş Bankası yay.) dedeyi daha yakından tanıdığımız gibi, önceki romanda yaşanan ve önemli bir bölümü açıklanmadan kalan olayların nedenlerini onun bakış açısından öğreniyoruz.
“Buraları Rüzgâr Buraları Yağmur” arka kapakta “Sol Omzuna Güneşi Asmadan Gelme’nin devamı!” diye nitelenmiş ama ben kuşkuluyum. Eğer girişteki 10 sayfalık açıklama bölümü olmasa önceki romanla bir bağ aramadan da okunabilecek nitelikte bir kitap. Selçuk Altun okuru önceki romanla bağ kurup kurmamakta özgür bırakmamış, hem arka kapaktaki cümle ile hem de girişteki açıklama ile önceki romanı okunması gerektiğini vurgulamış. İradi davranmış ki bu “gerçekçi” yazım anlayışına uyuyor. Ama bu romanlarındaki “postmodern” tavırla çelişiyor. Açıklama bölümünü atlarsanız şiirde olduğu gibi önce “Buraları Rüzgâr Buraları Yağmur”u okuyup sonra isterseniz “Sol Omzuna Güneşi Asmadan Gelme”ye geçebilirsiniz.
Romanın konusuna gelirsek, 90 yaşını karısının ölümü ile idrak eden Soner Aykan kendi yaşamı ve önceki romandan sonra yaşananlara odaklanarak bir ailenin karmaşık ilişkilerini anlatıyor, söylenmeyen, saklanan gizlerini açığa çıkartıyor. Çocukların ya da torunların hayrına olduğu düşünülerek saklanan gizler ailenin de oluşumunu belirlemiş. Oğlu Alper’le neden “ideal baba-oğul ilişkisi içinde olamadı”ğı, anne babasının Alp’i neden dedesi Soner Aykan’a bırakıp gittiklerini, komşu köşkle kurulan şaibeli ilişkileri, gayri meşru çocukları, faili meçhul cinayetleri, Soner Aykan’ın büyük bir iradeyle belirlemeye çalışıp başarılı olamadığı yaşamların öyküsünü okuyor, onların Soner Aykan’ın yaşamlarını belirleme çabası nedeniyle nasıl acılar çekmiş olabileceğini düşünüyoruz.
Şunu da eklemeliyim romanın anlatıcısı konumundaki Soner Aykan yine her şeyi tamamen açıklamıyor. Üçüncü bir devam romanı için kapıyı açık bırakıyor. Çünkü Soner Aykan’ın yorumlarının ne kadar doğru olduğu da şüpheli. Olaylar bir kez de dedenin pek de sevmediği hatta yer yer suçlayıp, şüpheli konumda bıraktığı kişilerin ağzından, örneğin torunu Alp’in karısı Lale’nin bakış açısı ile anlatılsa nasıl bir devam romanı çıkar merak ediyorum.
Selçuk Altun 103 sayfada büyük bir aile romanı kurmuş. “Buraları Rüzgâr Buraları Yağmur” kısa öz anlatımlı ama derin anlamlar, göndermeler içeren iyi bir novella. 
29.10.15

Etiketler: ,


 

Polisiyenin Gücü



Geçen haftasonu Pera Palas’ta “İstanbul Kara Hafta” polisiye edebiyatı festivali vardı. Türkiye Ekonomi Bankası TEB ana sponsorluğunda yapılan festivalde üç gün boyunca okurlar polisiye edebiyatının yerli ve yabancı yazarları ile buluştular.
“Kara Hafta” dünyada çeşitli şehirlerde birbirinden bağımsız olarak gerçekleştiren polisiye festivallerinin ortak adı. Pera Palas Genel Müdürü Pınar Timer’in açılış konuşmasında söylediğine göre Agatha Christie’nin 125. yaşını kutlamak için ne yapalım diye danışırken öneri Adnan Özer’den gelmiş. Ahmet Ümit de destekleyince karar verilmiş, sonra da Doğan Hızlan’ın başkanlığında yürütme kurulu oluşturulmuş.
Açılış töreninden önce Türkiye’nin polisiye edebiyatının tarihini yazan Erol Üyepazarcı’ya bir şükran plaketi sunuldu. Üyepazarcı konuşmasında polisiyeye yapılan üvey evlat muamelesinden söz etti. Polisiyenin popüler bir tür olarak görülüp edebiyat olarak kabul edilmediğini, oysa iyi edebiyatın çoğunlukla polisiye niteliğini taşıdığını söyledi. Shakespeare’in “Hamlet”inin de Dostoyevski’nin “Karamazof Kardeşler”inin de aslında tipik birer polisiye olduklarını anlattı.
Üyepazarcı Türkçede romanın çok geç, icadından yüz yıllar sonra yazıldığını ama Dünya’da yazılan ilk polisiye ile Türkçede yazılan ilk polisiye arasında sadece 40 yıl olduğunu belirtti.   
Polisiye ilk bakışta edebiyatın bir alt türü olarak görünüyor. Genel kanı polisiyenin belirli bir meraklı kitlesine hitap ettiği ve Türkiye’de polisiye meraklılarının pek de çok olmadığı yönünde. Oysa Dünya’da da Türkiye’de de en çok okunan yazarlar arasında çok sayıda polisiye yazarı var. Dan Brown’ın ya da Ahmet Ümit’in kitaplarının satış rakamları yüz binlerle ifade ediliyor.
Polisiye edebiyata yönelik pek fazla etkinlik yapılmıyor. “İstanbul Kara Hafta” sanırım Türkiye’de polisiye konusunda yapılan ilk festival. Polisiyenin gördüğü üvey evlat muamelesini düşününce festivalin izleyicisinin de çok fazla olmayacağı düşünülüyordu. Üstelik insanlar Ankara’daki Katliam nedeniyle üzüntülüydü, zoraki de olsa bir seçim havası vardı ve İstanbul’da o kadar çok kültür ve sanat etkinliği yapılıyordu ki okurların hafta sonlarını böyle bir etkinliğe ayırmalarını beklemek büyük bir hayaldi. Üstelik İstanbul’da insanı sokağa çıkmaktan kolayca vazgeçirecek şiddetli sağanak yağışı ve fırtına vardı. Bu olumsuz şartlarda festivalin pek çok olmayacağı düşünülen izleyici sayısının daha da azalacağını öngörmek mümkündü.
Festivalin artılarına gelince; Dünya’dan Alexander McCall Smith, Leslie S. Klinger, Mathew Prichard, Türkiye’den Ahmet Ümit, Sevil Atasoy, Celil Oker, Osman Aysu gibi hemen hepsi önemli ve tanınmış yazarlar konuşmacıydı. Agatha Christie’nin 125. yaşı kutlanacaktı. Festivalin mekânı da birçok polisiye romana esin kaynağı olmuş simge bir mekân, Pera Palas’tı.
23 Ekim Cuma Günü Pera Palas’ın büyük salonunun camları fırtına ile sarsılırken polisiyenin gücünü gördük. Tüm olumsuzluklara rağmen, yağmura, fırtınaya aldırmadan okurlar salonu doldurmuştu. İlave sandalyeler getirilmesine rağmen birçok izleyici ayakta kaldı. Festival izleyicilerinin büyük çoğunluğunun kadın okurlar olması da bir başka dikkati çeken noktaydı. Her yaş grubundan izleyiciler vardı.
İkinci gün ilk oturuma başlarken “Dünkü gibi salon dolmayacak herhalde” diye konuştuk Pera Palas Pazarlama Müdürü ve festival koordinatörü Dilşat Alkan’la. Yağmur hafiflemişti ve insanlarda Cumartesi telaşı vardı. Polisiye okuru bizi yine yanılttı. İlk oturumda tamamen dolan salon son oturumda artık izleyicilere yetmiyordu. Dışarıda salona girmek için bekleyen bir çok okurun olduğu da söyleniyordu.
“İstanbul Kara Hafta”ya polisiye okurunun gösterdiği müthiş ilgi ile Türkiye ilk polisiye edebiyat festivalini kazanmış oldu. Umarım uzun ömürlü olur. 
28.10.2015

Cuma, Ekim 23, 2015

 

Bana Yardım Et



Aslı E. Perker  “Bana Yardım Et”de (Eylül 2015, Everest yay.) sürekli uykusuzluk çeken, bir türlü yeni romanını yazmaya başlayamayan bir yazarın Avusturya’daki bir yazar programı için gittiği küçük şehirde yaşamına giren 130 yaşında bir kadın, bir kedi ve yürüme engelli bir genç adamla yaşadıklarını anlatıyor.
Romanın yazarıyla aynı adı taşıyan Aslı, doktor anne babasının kendisine vakit ayıramaması nedeniyle anneannesi tarafından büyütülmüştür. Anne-babası Cihan Hanım’la Cihan Bey belki de ebeveynlik görevlerini yerine getiremediklerinin bilincinde olduklarından kızlarının gönlünce yaşamasına, istediği işi yapmasına destek olmaktadır. Aslı’nın yapmak istediği iş de yazarlıktır. Çok satmasa da kendisini yazar olarak nitelendirebileceği iki kitabı yayımlanmıştır. Arzu ettiği başarıya ulaşamamıştır ama yazmaktan da vazgeçmeye niyeti yoktur. “Yazarın yazamama hali veya yazar tıkanması” söz konusudur. Aslı anneannesini kaybetmesi, yalnızlık, uykusuzluk, İstanbul’daki yaşamın hızının ve karmaşıklığının dikkatini toplamaya ve yazmaya odaklanmasını engellemesi gibi nedenleri olabileceğini düşünür. “Tebdili mekânda ferahlık vardır.” Bir yazar programı ile Avusturya’daki adı verilmeyen küçük kente de bu duygularla gider. Hatta hiç kedi sevmemesine rağmen tek seçenek olduğu için evdeki kediye bakmak koşuluyla kiraya verilen daireyi tutar.  
Sessiz sakin bu küçük kentte tek başına kalınca yapacak tek iş olarak yazmaya başlar ve yavaş yavaş “yazar tıkanması”nı aşar. Üstelik bu kentte anneannesinin ölümü ile boş kalan anne sevgisi gereksinimini karşılayacak yaşlı bir dost, kalbindeki boşluğu doldurabileceği bir sevgili de bulacaktır.
İki aylığına kiraladığı Hemşire Julia’nın evinde kendisini evin kedisi Suzi karşılar. Hiç kedi sevmeyen Aslı hızlı bir şekilde kediye alıştığı gibi onunla dostluk kurar ve kedinin söylediklerini anladığını fark eder. Bir süre sonra da Suzi’nin anneannesinin reenkarne olmuş hali olduğuna inanmaya başlar, onunla dertleşmeye, sırlarını paylaşmaya başlar. Ama anneannesinin yerine dolduracak asıl kişi Hemşire Julia’nın bakımını yaptığı Daniella’dır. 
Daniella daha ilk görüşte Aslı’yı etkiler ve kendine bağlar. İyi bir müzisyen ve öğretmen olan Daniella’nın evinde gördüğü fotoğraflardan ihtiyar kadının en az 130 yaşında olması gerektiğini hesaplar. Daniella defalarca intiharı denemesine rağmen bir türlü ölmemektedir.
Daniella’nın evinin bahçesinde ise ilk görüşte âşık olacağı Hakan’a rastlar. Hakan yürüme engelli bir gençtir ve bahçıvanlık yaparak hayatını kazanmaktadır. Engelli olmasını sorun etmeden kendisine yürekten bağlanmış bir sevgilisi vardır ve onunla uyum içinde bir gelecek planlamıştır. Evlilik hazırlıkları yapmaktadır. Durumu, gelecek planları Hakan’ın da ilk görüşte Aslı’ya âşık olmasını engellemez.
Aslı gözlerinin altında gün geçtikçe büyüyen kara halkalar, tarak yüzü görmemiş saçları ve hemen hiç değiştirmediği giysilerle çok kötü görünümdedir.  Ruhsal durumunun pek de iyi olmadığını ve gün geçtikçe daha da kötüleştiğini düşündürmektedir. Bu haline rağmen Aslı uzun zamandır aradığı aşkı bulmuş olsa bile durumu mantıksal açıdan analiz etmeyi ihmal etmez. Yani hemen kendini aşka bırakmaz. Hakan ne kadar yakışıklı, etkileyici bir adam olsa da engellidir ve birliktelikleri birçok pratik sorunla karşılaşacaktır. Tekerlekli sandalye ile dolaşan birinin İstanbul’da yaşaması çok zordur. Ama Aslı aşkı için bu küçük sıkıcı kentte kalmayı da aklından geçirmez. Yani aşka hazırdır ama fedakârlığa değil. Üstelik Hakan’ın sevgilisi Sophie güzel bir kadındır ve kendi hali ile karşılaştırıldığında Aslı geçici bir heves de olabilir Hakan için.
Aslı E. Perker özellikle ilk bölümlerde yazarlık tıkanmasına örnek olabilecek bir anlatımla olsa da romanı üç boyutta geliştirdikten sonra yani giriş bölümünü biraz uzunca tutarak aşmayı başarsa da gelişme bölümünü es geçip tek bir boyutta hızla sonuca ilerliyor.
Daniella’nın fark ettirmese de ağır bir kanser hastası olduğu ortaya çıkıyor ve onun teklifi ile iki kadın ve kedi bir konseri izleme bahanesi ile Viyana’ya gidiyorlar.  Beklenen final de geliyor. Oysa biz okur olarak “Aslı uykusuz gecelerde kapıldığı derin depresyonla tüm bunları hayal etti ve roman olarak mı yazdı, yoksa yaşadı mı? Yaşadı ise, satır arasında anıştırıldığı gibi anneannesini öldürdü mü? Kediyi anneannesi yerine koymasını göz önüne alarak ruh hali ne duruma geldi? Bu ruh hali ile Hakan’la ilişkisini yürütmeyi nasıl başardı?” gibi sorularla baş başa kalıyoruz.  
22.10.2015

Etiketler: ,


 

En Çok Onu Sevdim



Gamze Güller “En Çok Onu Sevdim”de “kentsel dönüşüm” adı altında yıkılan binalarla birlikte anılarımızın, alışkanlıklarımızın ve birçok güzel şeyin yok edilmesine sessiz bir direniş öyküsü anlatıyor. 
Asuman evlilik hazırlıkları yapan genç bir kadın. İyi bir işi ve geliri olan nişanlısı Mete’nin yönlendirmeleri ile Ankara’nın yeni inşaat projelerinden kendilerine göre bir ev seçmeye çalışıyorlar. Hepsi ideal, çok lüks, çok kullanışlı ve yeni gözükse de hiçbir konut projesi Asuman’ın içine sinmiyor. Bu yeni binalarda aradığı ama tanımlayamadığı için bulamadığı bir şeyler eksik.
Sonunda Mete’nin çok beğendiği kendi içine hiç sinmeyen pahalı bir siteden daire almaya razı oluyor. Şehrin dışında, hemen her şeyi düşünülmüş bir konut projesi bu. İnsan içinden hiç çıkmadan yaşamını orada geçirebilir. Ama içinden çıkıp örneğin işe gitmesi gerektiğinde yollarda çile çekeceği de bir gerçek.
İnşaatın bitmesine bir yıl vardır. Asuman’ın evinden çıkması gerektiğinden geçici de olsa birlikte bir ev tutmaya karar verirler. Şehrin içinde çeşitli dairelere bakarlar, bunlar da bir türlü Asuman’ın içine sinmez. Hep eksikler bulur. Sonunda, daha kapısından girerken “işte burası” diyeceği bir ev bulurlar. Eski, yorgun bir apartmanın, hemen her şeyi kırık ya da bozuk, çok bakım gerektiren bir dairesidir burası.
Asuman aradığı evi bulmanın mutluluğu içindedir. İçindeki eski eşyayı atmaz ve eve uyumlu şeyler satın alır. Mete geçici olacaklarını düşünürken Asuman için bu ev sürekli yaşamak istediği bir mekândır. Evin duvarındaki çatlak, ahşabının dokusu, eski berjer koltuğun içindeki böcekler hep bir şeyler anlatır ona. Onların seslerini dinler, huzur bulur.  
“En Çok Onu Sevdim” (2015, İletişim yay.) arka kapağında “Marazi bir aşk hikâyesi…” diye tanımlanmış. Bu tanımı okuyunca ister istemez iki insan arasında yaşanacak bir aşk öyküsü okuyacağınızı düşünüyorsunuz ama öykünün kahramanı Asuman “marazi” olarak evine âşık oluyor. Eve öylesine tutkuyla bağlanıyor ki Mete’yle yapacağı evlilik, birlikte sürdürecekleri yaşam önemini yitiriyor. Zaten Mete de modern, gelişime açık, yeniyi arayan biri olarak evi hiç benimsemediği gibi Asuman’ı da anlayamıyor ve zamanla ondan soğuyor. 
“En Çok Onu Sevdim” halen yaşamakta olduğumuz değişime tanıklığın kitabı. Roman olarak tanımlanmış ama bence uzun öykü yapısında. Tek bir kişinin bakışından tek bir konuya odaklanıyor. Dilinde, anlatımında da öykü tadı var.
Gamze Güller, değişen yapı dokusunun yaşamımızı nasıl etkilediği, yaşam biçimimizi nasıl değiştirdiğini, anılarımızı yok edip nasıl yeni bir yaşam biçimi önerdiğini kahramanı Asuman’ın bakışından başarıyla anlatmış. Asuman’ın eve karşı bu marazi aşkının nedenlerini ise kavrayamıyoruz. Belki de dillendirilemeyen bir şey bu, Asuman da kendi kendine bu tavrını izah edemiyor. Ama kentsel dönüşüm projeleri kapsamında depremde riskli bahanesi ile yıkılmaya çalışılan eski apartmanlardan en son ana kadar çıkmayan, evlerini, yaşam biçimlerini savunmaya çalışan insanların nasıl bir ruh halinde olduklarını Asuman’ın öyküsünden anlıyor, hissediyoruz. 
22.10.15

Etiketler: ,


This page is powered by Blogger. Isn't yours?