Perşembe, Ekim 01, 2015

 

Sanatın Sürekli Expo’su / Venedik Bienali İzlenimleri


Havanın hafif bulanık, zaman zaman yağışlı olmasına rağmen Venedik oldukça kalabalık. Bu kalabalığın içinde bayram tatili için Türkiye'den gelenler de önemli bir yekûn oluşturuyor. Doğan Hızlan'ın çağrısına uyup Bienal'e giden olacak mı diye düşünmeden edemiyorum. 
Venedik Bienali 100 dönümlük iki alanda, Giardini ve Arsenale'de gerçekleştiriliyor ama bu alanlarda yer bulamayan ülkelerin pavyonları ve eş zamanlı sergilerle tüm şehre yayılıyor. 
Bienale bu yıl 89 ülke katılmış, 29'u Giardini'de, 31'i Arsenale'de, 29 ülke de şehrin çeşitli yerlerinde pavyonlarını açmış. 44 de eş zamanlı sergi gerçekleştiriliyor. Giardini ve Arsenale'de yer alan ana sergide de 53 ülkeden 136 sanatçının işleri sergileniyor. 159 iş özel olarak Bienal için üretilmiş. Türkiye bu yıl ilk kez Arsenale'deki mekânında pavyonunu kuruyor. Ana sergide de Meriç Algün Ringborg ve Kutluğ Ataman Türkiye'yi temsil ediyor. 
Türkiye pavyonunu karşılaştırmaya örnek olur diye Bienal'i gezmeye Giardini'den başlıyorum. Bienal ülke temsilleri ve "Altın Aslan Ulusal Katılım Ödülü" ile Eurovision'a benzeyip demodeleştiği gerekçesi ile eleştiriliyormuş ama ülke binaları ile genel görünüm "Sanatın Sürekli Expo"su izlenimi veriyor ve bu nitelik olmasa sıradanlaşır.
Giardini bir bahçe, bahçenin içine ülke pavyonlarının binaları yapılmış. Bu binaların mimarileri hakkında bir kitap gördüm. Çeşitli zamanlarda farklı anlayışlarla yapıldıkları anlaşılıyor. Mimari bir karmaşa. Klasik, sütunlu binalar da var (ABD pavyonu) modern anlayışla ve sergileme olanakları düşünülerek yapılmış (İskandinav ülkeleri) olanlar da...
Binaların yerleşimi de pek düzenli değil. Giardini'de yer alan bazı binalar gözden ırak. Örneğin Kore'nin binası Japonya'nın arkasında ve ilk bakışta görünmüyor. Ama iki komşu ülke arasında zamanında yaşananlar unutulmasın diye olsa gerek iki pavyon arasına doğrudan geçişi önlemek için bitkilerden tarh yapıp sınır oluşturmuşlar.
Giardini'de önce ülke pavyonları ardından ana sergiyi gezmek mümkün. Arsenale'de ise ana sergiden geçmeden ülke pavyonlarına ulaşılamıyor. Sergileme mantığı açısından hangisi ideal bilemiyorum ama önce ülke pavyonlarını görüp sonra ana sergiyi ziyaret etmek bana daha uygun göründü. 
İsviçre pavyonu ile başlıyorum. Bel hizasının üzerinde tüm pavyonu kaplayacak büyüklükte bir havuz. İçi kırmızı boyalı su ile dolu ve dikkatle bakılmazsa görülemeyecek iki kağıt gemi yüzüyor. (Pamela Rozenkranz).
İskandinav ülkelerinde kırık camlı dev çerçeveler pavyona yayılmış. Binayı delip geçen yanyana üç ağaç enstelasyona dahil mi, merak etmemek elde değil. (Camile Norment). Ama sanat eseri gibi görünüyorlar.

Japonya'da da tüm alanı kaplayan bir iş var. Chiharu Shiota'nın küçük anahtarlar, kırmızı kurdeleler ve kayıklarla yaptığı yerleştirme herkesi fotoğrafını çekmeye özendiriyor ama tamamını tek kareye sığdırmak olanaksız. 
Büyük Britanya'da Sarah Lucas'ın çoğunluğu kadın modellerden kalıp alınarak oluşturulmuş çıplak heykelleri var. Bienal ana sergisinde ve ülke pavyonlarında güncel tüm sorunlar ele alınmış ama cinsellik, seks ve onların yarattığı sorunlara değinen hemen hiç yok. Sarah Lucas'ın işleri Giardini'de olduğu için dikkati çekmiş olabilir ama benim gördüklerim arasında en tartışmalı iş Estonya'nın şehir merkezindeki pavyonundaki Jaanus Samma'nın Sovyet Estonya'sında eşcinsel olduğu keşfedilen bir kolhoz başkanının sonu ölüme varan cezalandırılışının öyküsü. Belgesel içerikli ve rahatsız etme amaçlı videolarla olayı çok yönlü sorgulamaya çağıran, tartışılması gereken bir iş.
Almanya pavyonunda çoğu kırık kaldırım taşları... İlk bakışta İstiklal caddesinin halini hatırlattı. Daha sonra ana sergide ve diğer ülke pavyonlarında kaldırım taşları ve tuğlaların üst üste dizilerek ya da ortaya saçılarak bolca kullanıldığını gördüm. Brezilya pavyonunda da kırık tuğlalar var. Brezilya pavyonunun bahçesindeki kırık tuğlalar ise sanatçı fikri olmadığı için "bakımsızlık" sayılır herhalde.
"Çağdaş Sanat özgün fikir gerektirir" diyorlar, Özgün fikir bulmak her zaman mümkün değil, bu anlaşılıyor. Daha sonra etrafa saçılmış eski elbiseler ve ayakkabılarla oluşturulmuş birçok işe de rastladım. Bu da başka bir eğilim olmalı. Herkes aynı fikri özgün sanıp uyguluyor mu, yoksa kopyalamak mı söz konusu bunu uzmanları bilir ama sergi kuratörleri daha önce benzeri yapılmış işlere neden sergilerinde yer verir, araştırmak gerek. 
Kanada pavyonu tam Cafe'nin yanında yer alıyor ve bir market şeklinde düzenlenmiş. Gerçek market sandım. Görevliler "burası Kanada pavyonu" demese birçok ziyaretçi girmeyecek. Yunanistan pavyonunda da eski bir deri atölyesi aynen kurulmuş. Belgeseli, orijinal hali de videoda gösteriliyor. Bu da bir eğilim. Bienalde başka örneklerine de rastladım. Çeşitli mekânlar tekrar kurularak sanat eseri halini alıyor.
Avustralya Pavyonundaki diktatörlü kağıt paralardan oluşan işin benzerini de 2014 İstanbul ArtInternational'de gördüğümü hatırlıyorum. Acaba aynı iş mi, benzeri mi, bilemedim.
Giraldi’nin meydanında da bir lunaparktan getirilmiş dönme dolap var. Özgün bir fikir olmadığına eminim ama işlevsel eğlenmek isteyenler araca binebiliyor.
Bir sanat galerisinde karma sergi düzenler gibi düzenlenmiş ülke pavyonları var. Ülke pavyonlarında tuval kullanımı az ama ana sergide bolca tuval var. Heykel sayısı ise az. Sanırım tuval eski itibarına kavuşacak.
Ülke pavyonlarını gezdikten sonra pop art tarzı rengarenk restoranı da bir enstelasyon sanıp es geçince boş yere restoran aramak da benim saflığım olsa gerek. Sanat ve hayat öyle karışmış ki artık ayırdetmek zor. Hele Venedik gibi her yerinden sanat fışkıran ve bakımsızlık ve boş vermişlikten bazı şeylerin enstelasyon sanılabileceği bir şehirde bu iş iyice zorlaşıyor.
Bienal'in Nijeryalı küratörü Okwui Enwezor'un seçimi ve "Dünyanın tüm gelecekleri" teması ile ana sergi savaş, sürgün, kirlenme, şiddet gibi  güncel ve can alıcı tartışma konularında, bir bölümü oldukça belgeci sayılabilecek işlerden oluşuyor. Çok etkileyici işler de çok sıradan yaklaşımlar da konuyla hiç ilgisi olmayanlar da var. 
Fransa pavyonunda Celeste Boursier-Mougenot köküyle birlikte sökülüp getirilmiş çam ağacını yavaşça çember çizdiriyordu. Ana sergide de Robert Simitson'un 1969 tarihli ölü bir ağacı köküyle sökmüş yan yatırıp Ayna sapladığı bir işi var. Arsanale'deki ana sergide de saksıda çiçek sergilemesinden oluşan bir işe rastlıyorum. 
Bolca eski çan ve çan yapımı üzerine enstelasyon ve videolara da rastladım.
Handan Börütecene'nin İstanbul Modern'deki bavullu yerleştirmesi bu kez aynı içerikle "göç" içeriğiyle üst üste  dizilmiş bavullar olarak karşıma çıkıyor.
Eski fotoğraflar, gazeteler, gazete küpürleri enstelasyon olarak sunuluyor. Eski dialar da var. 
Ana sergide videolar az ve öz. Daha çok belgesel anlayışında videolar var. Konulu kısa filmlere de rastladım. Bunlar çağdaş sanatın konusu içinde mi yoksa sinema olarak mı değerlendirilmeli. Teknik ve içerik olarak çok daha iyilerini sinemacıların çektiğini biliyorum. Onlar neden Bienale seçilmez, sinemacı oldukları için mi?
Bir de videolarda İngilizce altyazı kullanımı düşündürdü beni. Alt yazı kullanmak videoların özgünlüğünü nasıl etkiliyor. Çoğunu altyazı olmadan anlamak olanaksız olduğuna göre altyazısız (yani izahatsız) videolar dezavantajlı.
Kutluğ Ataman'ın işi çok ilgi görüyor ama Sakıp Sabancı'nın 10. Ölüm yıldönümü için sipariş edildiği bilinse bu sergiye seçilmesi paradoks olarak değerlendirilir mi sormamak elde değil. Meriç Algün Ringborg'un minimalist yerleştirmesi ise ana serginin karmaşasında içerdiği ev içi gizli şiddetle ayırdediliyor. Ahmet Güneştekin'in San Marco Meydanı'nındaki Bienal programı dışındaki sergisinin de ilgi gördüğünü belirtmeliyim. 
Çağdaş sanatta öncü ülkelerle sanatta henüz emekleme çağında olanlar birarada. Ülke pavyonlarında çok özgün işler de var, benzerini görmüştüm ya da çok sıradan diyeceklerimiz de...
Bu yıl ilk kez kendi sabit mekanında  Yer alan Türkiye Pavyonu Sarkis'in hem Bienal konusuna uyum sağlayan hem de oldukça etkileyici ve güçlü işi "Respiro - Nefes" ile çağdaş sanatta öncü ülkeler arasında sayılabileceğimizi düşündürüyor.
Venedik şehrinin içinde çeşitli yerlerde 29 ülke pavyonu ve onlarca paralel etkinlik var. Bu sergi alanlarını bulmak demek Venedik'i en bilinmez yerlerine dek gezmek anlamına geliyor. Venedik küçük bir şehir ama sokak sokak değil de tüm mahalleyi numaralayarak bir adres sistemi oluşturdukları için herhangi bir adresi bulmak kolay değil. Hele numaraların 3128'den 3876'ya atlayabildiği bir düzende 3324 numaralı binayı arıyorsanız işiniz iyice zorlaşıyor. Yine de ülke pavyonlarının çoğunu bulmayı başardım. 
Ülke pavyonlarından en zor ulaşılanı Ermenistan'ın San Lazzaro Adasındaki pavyonu. Az sayıdaki özel seferle gidiliyor Ve ada bir müze-ibadethane olduğu için uzun süre kalmak mümkün değil.
Eurovision benzetmesi Ödülde kayırmayı da içeriyor mu  bilmiyorum ama San Lazarro Adası'ndaki Ermeni Manastırı'ndaki Ermenistan Pavyonu'nun ödülü hak ettiğini düşünüyorum. San Lazarro hem bir ibadethane hem de müze ve buradaki eserlerle 18 sanatçının işleri karışınca serginin konusu olan "Ermenilik" teması güçlü bir biçimde vurgulanmış. Sarkis'in buradaki işlerinden birinin Türkiye Pavyonu'nundakine doğrudan gönderme yaptığı ve iki ülke pavyonları arasında bağ oluşturduğunu söylemeliyim. 
Hiç bulamadığım ülke pavyonu ise Küba oluyor. San Servolo Adasındaki pavyonu küçücük adanın her yerini dolaşmama rağmen bulamadım. Ama Bienal Kataloğunda varlığı bildirilmeyen Kenya pavyonuna rastladım. Kenya Pavyonunda Çinli sanatçıların işlerinin sergilenmesi de ilginçti.
En gözden uzak ve ulaşması zor ülke pavyonu da bu adada yer alıyordu. Suriye Arap Cumhuriyeti (herhalde Esat yönetimi) az sayıda ve savaşı vurgulayan işlerden bir karma sergi oluşturmuştu. 
İran Pavyonu şehir içinde ama görece uzak bir yerde. Merak edildiği için olsa gerek ziyaretçisi bol. Karmaşık bir sergi ama İslami yasakların aşıldığı, eleştirel bir dilin oluştuğu görülüyor.
Irak Pavyonu ana kanal üzerinde ve çok görünür bir yerde. Fotoğraf ve video ağırlıklı savaşın etkilerini vurgulayan belgesel işler sergileniyor. 
Cami uygulaması ile Bienalde olay yaratıp kapatılan İzlanda Pavyonunu buluyorum. Hiçbir işaret kalmamış. Sanatsal bir iş değil bence ama Venedik'te neden müslümanların ibadet edebileceği bir yer olmaması sorununu provakatif ve güçlü bir dille gündeme getirmesiyle ilginç. Birçok dinin ibadet edebildiği "özgürlüklere saygılı" bir kentte müslümanlar ibadet edemiyor. Acaba bienalin ve sanatçıların bu yasağa tepkisi ne oldu? Ben bir işaret göremedim, aksine olay gömülüp unutulmaya terk edilmiş gibi.
En merkezi yerde ama gizli ülke pavyonu ise Zimbabwe'ninkiydi. Ahmet Güneştekin'in şehrin en merkezindeki, San Marco Meydanındaki sergisine girip arka avluya geçip arkadaki binanın üçüncü katına çıkarsanız Zimbabwe Pavyonuna ulaşıyorsunuz. Aynı binada bienal programına dahil iki sergi ve Ekvator Pavyonu da vardı. 
Bazı ülke Pavyonları ve Bedri Baykam'ın bir işinin de yer aldığı bazı önemli sergiler Bienal bitmeden kapanmış. Bazıları ise işi iyice gevşetmiş. Arap ülkeleri gibi Saatinden önce kapatıp giden de, Azarbeycan gibi kafadan öğle tatili veren de var. 
Sonuç olarak benim için çok farklı ve öğretici bir deneyim oldu. Görmeyenlere öneririm. 
30.09.2015

Comments: Yorum Gönder



<< Home

This page is powered by Blogger. Isn't yours?