Perşembe, Kasım 30, 2017

 

Hayali binaların mimarı



"Bir Kağıt Mimarının Hayali Dünyası: Nazimî Yaver Yenal" sergisi, 3 Ekim'de İstanbul Araştırmaları Enstitüsü’nde açıldı. “Kağıt mimarı” terimi serginin adında dikkati çekiyor. Benim gibi yazma – yayımlama dünyasında yaşayanlar için ilk çağrışımı sanatçının kağıttan bir şeyler ürettiği yönünde. O nedenle de merak ediyorum.
“Kağıt mimarı”nın sadece kendi için çizen, çizdikleri tasarım olarak kalan, inşa edilmeyen mimarlara verilen ad olduğunu öğreniyorum moda deyimle biraz “googlelayınca”. İtalyan mimar Piranesi, Fransız mimarları Claude-Nicolas Ledoux ve Etienne-Louis Boulle, avangart Rus mimarları, İtalyan fütüristleri, İngiliz ütopyacıları ya da Rus postmodernleri böyle adlandırılmış. İlk başlarda bir küçümseme terimi olarak kullanılırken, zamanla bir taktir sözü halini almış.  
Nazimî Yaver Yenal Sanayi-i Nefise Mektebi’nde çok önemli hocalardan Hikmet Onat, Mimar Kemalettin, Vedat Tek ve Giulio Mongeri’den dersler almış. Daha öğrencilik yıllarında yarışmalara katılmaya başlamış. Üçüncü sınıfta “Greko Romen stilde bir villa” çalışmasıyla ilk sınıf birinciliğini alıp 24 altınla ödüllendirilmiş. Mezuniyetine kadar da öğrencilerarası düzenlenen tüm yarışmaları kazanmış. Okulu birincilikle bitirmiş. 
Nazimî Yaver Yenal’ın mimarlığını Giulio Mongeri, yaşamını yarışmalar belirliyor. Cumhuriyet tarihinde açılan ilk mimari yarışmayı o kazanıyor. İstanbul için ilk yarışma olan Haydarpaşa Garı’nın çatısı proje yarışmasını da kazanıyor. Dikkat çeken bir mimar halini alıyor.
Güzel Sanatlar Akademisi'nin düzenlediği ilk mimari Avrupa konkurunda birincilik alarak Devlet bursu ile gittiği Paris ve Berlin’de öncü mimari akımları incelemiş, mimari anlayışı gelişmiş. Almanya'nın en önemli mimarlarından Hans Poelzig'in atölyesine kabul edilmiş.
Ama onun tercihi akademik hayat. “Serbest mimar” olacakken “memur mimar” oluyor. Kırk seneye yakın eğitimcilik hayatında her çeşit dersi vermiş ama hiçbir zaman proje hocası olmamış ve okulun yönetim kadrosunda yer almamış. “Oldukça sakin, sevilen bir hoca” olarak biliniyor.
Döneminin hakim mimari anlayışları ile uyum sağlayamamış, ya eskimiş bulunmuş ya da çok öncü. Ama projeleri hep beğeni kazanmış, ödüllendirilmiş.    
İçine, akademideki odasına, evine kapanmış. Üretmiş. Mimari projelerle yarışmalara katılmaya devam etmekle kalmamış, iç mimariye de yönelmiş, mobilya tasarımları da yapmış. Eserlerinin inşa edilmemesinin onu küstürüp yıldırmadığı anlaşılıyor. İnşa edilmeyeceğini bile bile sadece kendi için çizmiş.   
Uygulanmış sadece iki projesi var. Bunlardan biri Yıldız Sarayı İstanbul Balkan Konferansı Tefriş Projesi. Tasarladığı mobilya üretilip uzun yıllar kullanılmış. Diğeri Şişli Camisi’nin şadırvanı. Cenazesi Şişli Camisi’nden kaldırılmış.    
Değerli değersiz her şeyin toplandığı bir müze evi olduğu belirtiliyor. Sürekli toplamış. Çizdiği tüm projeleri saklamış, arşivlemiş. Yalnız bir yaşamı var. Hiç evlenmemiş.
Romanı yazılacak bir yaşam öyküsü var Nazimî Yaver Yenal’ın. Yaşamının gizlerini, nasıl bir ruh halinde olduğunu merak ediyorsunuz. Serginin küratörü Büke Uras ve Baha Tanman'ın editörlüğünü yaptığı 241 sayfalık kapsamlı katalogda yer alan yazılar bu gizemli yaşam öyküsünün “kamusal” yanını ayrıntılı olarak gözler önüne seriyor, özel yaşama dair ipuçları veriyor. mimarın önemini vurguluyor. Özelini ise Selim İleri gibi bir romancı yazana kadar merak edeceğiz. 
“Bir Kağıt Mimarının Hayali Dünyası Nazimî Yaver Yenal” sergisi 3 Mart 2018’e kadar Beyoğlu’ndaki İstanbul Araştırmaları Enstitüsü’nde sürecek.29.11.2017

Pazartesi, Kasım 27, 2017

 

“Boşluğa düşüşümü anlattım”



Yeraltı romanının kendine has bir yapısı hatta prototipi var. Kahraman hep erkek. Zaten yazar da erkek. Eserler otobiyografik ya da o havada. Kahramanla yazarı kolayca birbiri ile karıştırabiliyorsunuz. Yazar süreç içinde kahramanın yerini alıyor. Olaylar kahraman-anlatıcının gözünden anlatılıyor.
Yeraltı edebiyatının başyapıtı Jack Kerouac’ın Yolda’sına uygun olarak esas olarak bir yol hikayesi anlatılıyor. Bu katedilen bir mesafe olarak yol olabildiği gibi bir zaman dilimi yani katedilen bir zaman da olabiliyor. Yeraltı romanının prototipini Yolda’nın oluşturduğunu söyleyebiliriz.   
Kahraman yalnız. Varoluşsal sorunları var. Bunları dillendirmiyor ama anlattıklarından anlıyoruz. Bu varoluşsal sorunları nedeniyle insanlarla iletişim problemleri var. Toplumla da ailesi ile de anlaşamıyor. Çok az ama sıkı arkadaşları var. Aşk esas olarak varoluşsal sorunlarının en önemli kaynaklarından biri oluyor. Kadınlarla ilişkisi de aynı şekilde sorunlu. Çünkü topluma ve insanlara karşı aldırışsızlığı maço tavırlarının da gerekçesi oluyor.
Ama hayatında en az büyük bir aşk ve candostu olacak bir kadın var. Bu kadınla da birçok ilişkide hayal kırıklığına uğradıktan sonra buluşuyor. Hiçbir şey ifade etmediği, sorunlarını paylaşmadığı, kendi içine kapanıp kaldığı için onunla iletişim kuramayan kadınlar bir süre sonra yanından uzaklaşıyor. Büyük aşkının odağı olacak kadın ise ya onun kadar “arıza” ya da tam antitezi, her şeyiyle “düzgün” bir kadın. İdeal kadının tipik bir örneği.
Yeraltı romanının, bir adım ileri gidersek yeraltı edebiyatının esasını “kaçış” oluşturuyor. Kaçışın somutlanması da “yol”. Egemen kültürü, verili yaşam biçimini, dayatılan ahlakı reddeden kişi kaçıyor. Kaçıyor çünkü başkaldırısı bireyseldir hemen hiç toplumsallaşmaz. Çünkü yeraltı romanının kahramanını diğerleri ilgilendirmez. O kendi benliği ilgilidir. Kendini kurtarmaya ya da olduğu gibi kabullendirmeye çalışmaktadır. O nedenle bir başkaldırıdan da, gerçek anlamıyla bir muhalefetten de söz edemeyiz. Herhangi bir siyasi ideolojiye bağlanmaz. Çünkü onlara da karşıdır. Eleştirdiği yönetim, ahlak anlayışı ya da yaşam biçimi karşısında alternatif bir sistem önerisi de geliştirmez. “İkiyüzlü olarak gördükleri ahlâk anlayışına karşı ahlâksızlığı, göstermelik iyiliğe karşı kötülüğü, popülere karşı aykırıyı ön plana çıkararak bir karşı çıkış gerçekleştirirler” (bkz. Tuncay Bolat “Türk Edebiyatı’nda Yeraltı Romanı Üzerine Bir Araştırma” Yüksek Lisans Tezi, 2013) .  
Onun muhalefeti kendinedir, kendindedir. Muhalefeti en çok muhatapları tarafından anlaşılamayan ve polisiye anlamda suç olarak değerlendirilen eylemlere dönüşür. Kavga çıkarmak, hırsızlık, kaba kuvvet uygulamak, tahrip etmek... Sonuç olarak da mağlup olacaktır. Ne de olsa “bu yolda galip sayılır mağlup.”
Kaçtığı yer de “yeraltı” yani toplumun dışladığı altkültürler oluyor. Peki o altkültüre dahil olduğunda kahramanımız aradığı yaşam biçimini bulabilecek midir? Hayır. Çoğunlukla o altkültürdeki ilişkiler ağının verili düzenden pek farklı olmadığını bir süre sonra anlayacak hızla uzaklaşacaktır.
Deniz Utlu’nun adını ilk kez yazar arkadaşım Yavuz Ekinci’den duydum. Onun tavsiyesi ile de Utlu’nun ilk romanı Savrulanlar’ı okudum. Kısa biyografisi şöyle; “Deniz Utlu
1983’te Almanya’nın Hannover kentinde doğdu, şu an Berlin’de yaşıyor. Freie Universtiät Berlin’de iktisat bölümünü bitirdi. 2003’ten 2014’e kadar Freitext edebiyat dergisinin editörlüğünü yaptı. 2012 senesinde NSU adlı neo-nazi üçlüsüyle ilgili ilk oyununu yazdı (Fahrräder könnten eine Rolle spielen). Denemeleri Almanya’nın önemli dergi ve gazetelerinde yayımlandı. Ödüller aldı. Yazar Peru, Kolombiya ve Polonya’da birçok söyleşi yaptı. Maksim Gorki Tiyatrosu yazarın ilk romanı Savrulanlar’ı 2015 yılında uyarlayıp sahnelendi.”
Deniz Utlu Türkiye kökenli bir Alman yazarı. Eserlerini Almanca kaleme alıyor. Savrulanlar’ın Türkçe çevirisi “Yeraltı Edebiyatı” dizisinden yayımlanmış (Eylül 2017, çev. Tarık Kayakan, Ayrıntı Yay.). Roman bu dizide yayımlanarak ilk aşamada kategorize edilmiş. Arka kapakta da bu yönde bilgiler var. “Aşırı öfkeli, melankolik, hayata tutunamamış Elyas ardında kötücül bir ruhla Berlin sokaklarında hayatın ve aşkın anlamını aramaya çıkar. Deniz Utlu, Savrulanlar’da hayata boş vermiş Elyas’ın ve dostlarının, aşkların, birinci, ikinci kuşağın, yıkılan duvarın, yıkılan hayallerin, yakılan hayatların, yıkılmayan “öteki”liğin hikâyesini anlatıyor, çarpıcı bir dille...” Ama aynı arka kapak yazısında “Elyas, kökleri Almanya ile Türkiye arasında bölünmüş, bütün hayatı Almanya’da geçmiş, anadili Almanca bir ikinci kuşak insan” da deniyor. Elyas bu özelliği ile alışılageldik yeraltı romanlarının kahramanlarından bir nebze farklılaşıyor.
Savrulanlar tipik bir yeraltı romanı gibi başlıyor. Elyas da tipik bir yeraltı romanı kahramanın gösterdiği özelliklere sahip ve onlar gibi davranıyor. Romanı farklılaştıran Elyas’ın kökeni. Türkiye’den göç etmiş bir ailenin çocuğu. Ama bu niteliği nedeniyle sıkça rastlandığı gibi peşinen bir kaybeden olmamış, toplumdan dışlanmamış. Hukuk eğitimi görüyor. Annesi Alman kurumlarında görev yapmış bir tercüman, babası siyasi geçmişi olan bir işçi emeklisi. Elyas’ın en yakın arkadaşı da Cemo dediği Cemal Amca. Cemal Amca babası ile birlikte Almanya’da ilk Türk işçi grevini gerçekleştirenlerden. Devrimci geçmişi olan biri.
Elyas babasının ölümü ile mevcuttaki kaybeden adayı halinde farklı bir aşamaya geçiyor. Tamamen kaybetmiş değil çünkü biraz gayret gösterse üniversiteyi bitirip avukat olabilir. Üstelik internet siteleri düzenleyerek geçimini pek fazla çaba göstermeden sağlayabiliyor.    
Elyas’ın hayatına doktor Aylin (İdeal kadının tipik bir örneği) girdikten sonra işler daha da farklılaşıyor. Aylin kendisi gibi ikinci kuşak bir göçmen ve yaşamda başarılı olmuş. Ama onun da ötekileştirmeden kaynaklanan sorunları var.
Yeraltı romanlarının prototipine uygun olarak pek de amaçları olmadan yola çıkıp önce İstanbul’a sonra Trabzon’a gidiyorlar. Yolda, kendi geçmişleriyle hesaplaşıp geleceklerini belirleyecek yolu tespit etmeye çalışıyorlar. Geleceğe birlikte yürüyeceklerini umabiliriz.
Savrulanlar yeraltı romanıın tipik özelliklerini gösterse de temelinde yatan toplumsal ötekileştirme ile özellikle Fatih Akın’ın Duvara Karşı’sında belirginleşen bir soruna da değiniyor; Alman toplumunda Türkiye kökenli olarak var olmak. Almanlar bu yeni kuşağı benimsemekte zorlanıyor çünkü artık bu Türkiye kökenliler onların bir parçası ve kolayca dışlamak, görmezden gelmek mümkün değil. Ama ötekileştirme konusunda azimli oldukları da bir gerçek. Üçüncü kuşağın aşması gereken merhale de bu ötekileştirmeyi tamamen yıkıp birer Alman vatandaşı olarak ayrımcılığı en ince bir ayrıntıda bile hissetmeden yaşamlarını sürdürmek. 23.11.2017  

Etiketler: ,


Perşembe, Kasım 23, 2017

 

Nâzım Hikmet’i sansürlemek



“1965’te 21-22 Şiirleri’nin ilk basımı dava konusu olmuştu. Kitabı basıma hazırlayan bendim.
Sorgu yargıcı yüzüme şöyle bir baktı;
- Senin canına okuyacağım, dedi.
Bir yasa adamından beklenmeyen bu aykırı sözün üstümdeki etkisini bir gözledikten sonra da, şakalaştığını belirten bir gülümsemeyle ekledi:
- Ben Nâzım’ın şiirlerini ezbere bilirim, hepsini yanlış basmışsın.”
Memet Fuat sanki kitabın içeriğinden değil de, şiirleri yanlış bastığı için yargılanıyormuş hissine kapılır. Çünkü yargıç iddialıdır. Sonunda Nâzım Hikmet’in kendi daktilosundan çıkmış orijinalleri göstererek yargıcı ikna eder. (bkz. Yayımcıya Güvenmek, Cumhuriyet, 19.09.1994).  
Memet Fuat “Nâzım Hikmet Üstüne Yazılar” (2001) kitabına da aldığı bu yazıları o yıl çıkan bir tartışmayı cevaplamak için yazıyordu. Nâzım Hikmet’in Adam Yayınları’ndan çıkan toplu eserlerinin sansürlü olduğu, doğru baskının zamanında Bulgaristan’da basılan kitaplar olduğu iddia ediliyordu.  
Memet Fuat, Asım Bezirci ile birlikte orjinalleri ile karşılaştırarak Nâzım Hikmet’in eserlerini yanlışlarından arındırarak bir düzene sokarak yayımladıklarını belirttikten sonra “Neyse ‘sansürlü / sansürsüz’ sözü nereden çıkıyor onu açıklayayım: Önce ben, sonra bana uyarak Asım Bezirci yayımladığımız Nâzım Hikmet kitaplarının toplanmaması için büyük özen gösterdik” diye anlatıyor. Memleketimden İnsan Manzaraları’nı basıma hazırlarken ünlü bir ceza hukuku uzmanına başvurduğunu, dava konusu olabilecek 80-90 dizeyi çıkartmak zorunda kaldığını, bu satırların yerini boş bıraktığını da anlatıyor. (bkz., Nâzım Hikmet’in Kitapları, Cumhuriyet,  27.08.1994). 
Nâzım Hikmet’in eserleri 1920’lerden beri yasaklanıyor, davalar açılıyor, dergi ve kitaplar toplanıyor. Şair yazdıkları gerekçe gösterilerek tutuklanıyordu. Hakkında dava açılmamış kitabı yok gibi. Şiirleri elle yazıp çoğaltılarak okurlara ulaştırılabiliyordu. Memet Fuat’ı yargılayan yargıç da böyle bir çoğaltmadan okumuş olmalıydı. Türkiye’de tekrar yayımlanabilmesi 1965’de mümkün olabilmiş. Memet Fuat yayımladığı ilk iki kitap hakkında hemen davalar açıldığını yazıyor. Çünkü 141 -142 maddeler nedeniyle sadece “komünist” sözcüğünü kullanmanız bile yargılanıp hapis cezası yemeniz için yeterli.
141 ve 142. maddeler 1991’de kalktı. 2000 yılında Adam Yayınları bir açıklama yapmış; “Türk Ceza Yasası’ndaki 141-142. maddeleri geçersiz sayıldıktan sonra Adam Yayınları basımları sorumlu hukukçularca yeniden gözden geçirilip daha önce bu maddeler yüzünden şiirlerden çıkartılmış olan dizeler yerine konmuştur.” Ama anlaşılan sansür tamamen kalkamamış. Yargılanılabilecek başka maddeler de var.
Geçen hafta Nâzım Hikmet’in “Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim” adlı romanının 25 ayrı yerde sansürlü olduğu, komünizmle ilgili bölümlerin sansürlendiğini açıkladı Nâzım Hikmet Kültür Merkezi. Nâzım Hikmet’in günümüzdeki yayıncısı Yapı Kredi Yayınları (YKY) da ağır bir dille “sansürcülük”le suçlanıyordu (bkz. Cumhuriyet 15.11.17).
    
YKY kitapların Memet Fuat tarafından hazırlanan Adam Yayıncılık’ın 90’lı yıllardaki baskılarının aynısı olduğunu açıkladı. Şairin bütün eserlerini yeniden gözden geçirmek üzere bir kurul oluşturulduğu, bu kurulun incelemesiyle çıkacak ilk kitabın “Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim” olacağını, Bulgaristan baskısını esas alacaklarını belirtti (bkz. Cumhuriyet 17.11.17).  Memet Fuat sözünü ettiğim yazısında Bulgaristan baskılarının baştan aşağı yanlışlarla dolu olduğunu, kaynak olarak güvenilemeyeceğini belirtiyor. Sansürden arındıralım derken yanlış metinler yayınlanmasın diye anımsatayım dedim.22.11.17

Etiketler: , ,


Cuma, Kasım 17, 2017

 

“Ben daha iyi bir insan olabilirdim”



Ardıç ağacı uzun ömrü ve dayanıklılığı ile biliniyor. Tohumunun ekilmesi için ardıç kuşunun aracılığına gereksinim var. Kolayca tutup, boy vermiyor. Ama bir tuttu mu yüzyıllarca yaşıyor. 700 yıllık ardıç ağaçları var Anadolu’da. Ulu, dalları ve yaprakları ile görkemli görünüşüyle ve insana bir dağın, tepeninin başında yapayalnızken kendisini koruyup esirgeyecekmiş hissi veriyorlar.
Antik Anadolu kültüründe ardıç ağacının önemli bir yeri olduğu belirtiliyor. Anadolu’da ardıç ağaçlarının dağlara tanrı tarafından dikildiği inancı varmış. Bu nedenle de ardıç ağacına hiç dokunulmazmış. Öldükten sonra da yaşadıklarına inanılırmış. Evlerin temel direği ardıç ağacından olurmuş. Ardıç ağacının dibine gömülmek de önemli. Hastalıklarda tedavi için kullanılıyor. Yağmur duası için gidiliyor. Dibinde kurban kesiliyor. Yemeklerde kullanılıyor, rakısı da var (bkz. “Anadolu Kültüründe Ardıç Ağacı”, Hasan Torlak, habitat.org.).
Kızıl Elma’nın İzinde’de (2007, Milenyum yay.) Necati Gültepe Vilayetname’de Hacı Bektaş’ın ardıç ağacına sığınıp ağaçtan yaprakları ve dalları ile kendini örtüp gizlemesini istediğini anlattığını yazıyor. Hacı Bektaş Hırka Dağı’nda ardıç ağacının altında gizlenip 40 gün çile çıkartmış.
Selçuk Altun’un son romanı Ardıç Ağacının Altında’nın (Ekim 2017, İş Bankası yay.) kahramanı Erkan Tirebolu’da dedesinden miras kalan bahçedeki ardıç ağacına günlerce içini döker. Tirebolu’nun tek ardıcıdır bu ağaç. Bir çeşit terapi olur. Kendiyle, geçmişiyle, ailesiyle hesaplaşır. Erkan’ın bu halini Hacı Bektaş’ın ardıç ağacının altında 40 gün çile çıkartmasına benzetiyorum.
Erkan kendi emeği ile zengin olmuş biri. Dışarıdan bakıldığında iyi bir evliliği var. Oğlu ABD’de öğrenim görüyor. Bir başarı öyküsü ve onu tamamlayan mutlu aile tablosu... Ama yakınlaştıkça hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını anlıyorsunuz. Erkan’ın evliliği resmen olmasa da fiilen bitmiş. Karısı boşanmak için çok yüklü bir rakam istediği için halen evliler. Karısından görmediği sevgiyi başka kadınlarda arıyor. 30 yıllık karısının ölüm haberini aldığında da metresinin doğum gününü kutlamak için Londra’da.
Erkan’ın oğlu Taner ile ilişkisi de son derece arızalı. Oğlunu kendi istediği okullarda okutmak istemiş, kendi belirlediği mesleği seçmesini beklemiş ama hiçbir beklentisini karşılayamamış. Sonuç olarak annesi gömülürken Taner ABD’de hapis cezasını çekiyor ve baba oğlunun bu durumuna son derece ilgisiz görünüyor.
Geçmişini öğrendikçe baba oğul ilişkisinin arızalı olmasının nedeninin Erkan’ın kendi babası ile kuramadığı ilişki olabileceğini düşünüyoruz.      
Hayırsız babanın oğlunun oğlu ile ilişkisi bir üvey baba üvey oğul ilişkisinden çok daha sorunlu. Erkan annesinin ölümü ile babasını terk edip dedesi ile birlikte Tirebolu’da yaşamaya başlar. Babanın hayatından çıkması ve onun yerini alan dede ile ancak Erkan bir düzene kavuşur. Dede bir nevi babalık eder. Erkan’ı bir proje çocuk olarak yetiştirir.
Erkan’ın iyi bir eğitim almasını sağlamakla kalmaz kendi de eğitir. Dede ansiklopedi gibi bir adam. Malumatfuruş. Somut rakamlarla bilgiler veriyor. “Dünya fındığının üçte ikisi Karadeniz’de çıkar. Türkiye’de 150 milyon fındık ağacı vardır, ülke olarak yıllık 70 bin ton fındık üretiriz” diyor örneğin (s. 19).
Kafasındaki “ideal insan”ı Erkan’da yaratmaya çalışıyor. İlk bakışta Erkan dedenin tam istediği kişi olmuştur ama gerçek kişiliği çok sorunludur.
Erkan karısının ve en yakın arkadaşının aynı araç içinde öldükleri haberini aldığında tüm dengelerini yitirir. Karısı ve en yakın arkadaşı tanıştıkları günden beri hiç iyi geçinememiş, dostluk bir yana arkadaşlık bile kuramamıştır. Onları aynı arabada ölüme götüren sır nedir? Erkan bunalıma girer. Herşeyden elini eteğini çekip dedesinden miras kalan bahçedeki ardıç ağacına günlerce içini döker.
Tüm bu anlattıklarımız aslında Selçuk Altun’un son romanı Ardıç Ağacının Altında’nın “Erkan” başlıklı ilk bölümünü ya da kitabını oluşturuyor. Bu bölüm başlı başına bir roman oluşturabilir.
İkinci bölümün başlığı “Taner”. Annesinden ve babasından nefret eden, kendisini üvey evlat olarak hisseden Taner “Analı babalı büyüdüğüm halde çocukluğumu yaşayamadım” diye düşünür. ABD’ye gidene dek hayatı kabus gibi geçmiştir. ABD’de sonu hapse düşmeye varacak daha büyük bir kabus yaşayacaktır.
Hapisten çıkıp Türkiye’ye döndüğünde annesi ile babasının en yakın arkadaşının aynı araçta ölmesinin gizemini çözme görevi teklif edilir. Babasını düştüğü bunalımdan kurtarmanın tek yolu budur. ABD’de hem öğrenimi sırasında hem de hapisteyken babasının kendine hissettirmeden nasıl yardımcı olduğunu öğrenince bu görevi kabul eder. Bu sayede babası Erkan Sipahi’nin yaşam öyküsünü de öğrenecektir. Taner babasının yaşam öyküsünün izini sürerken âşık olur, kendine yeni bir hayat kurarak Avrupa’da kalır.
Üçüncü bölümde Erkan’ın has adamı Zihni’yi tanırız. 12 Eylül’ün Diyarbakır zindanından kurtulup Erkan sayesinde ikinci hayatını yaşayan Zihni de patronunu bunalıma sokup hayattan el çektiren bu trafik kazasının sırrını çözmeye kararlıdır. Bu görevi Taner’in bıraktığı yerden sürdürecek, trafik kazasının sakladığı gerçeği öğrenecektir.
Acı gerçekler ortaya çıkar ve son bölümde Erkan bunalımdan çıkar ve yaşamı boyunca bilerek ya da bilmeyerek kötülük yaptığını düşündüğü insanlarla helalleşmeye karar verir. Yaptığı kötülükleri bir şekilde tamir edecektir. 
Selçuk Altun Ardıç Ağacının Altında’yı “Romanımda renkli olduğunu düşündüğüm gerçek yaşamöyküleriyle kurmaca yaşamöyküleri düello etmektedir. Sonuçta gerçek hayat, romanlardan daha tuhaf diyebiliriz, demeliyiz” (Cumhuriyet Kitap, 19.10.2017) diye anlatıyor. Romanda yukarıda bir bölümünün sözünü ettiğim kurmaca yaşam öyküleri kadar birer ansiklopedi maddesi gibi yazılmış “gerçek” yaşam öyküleri de var. Hatta bazılarının fotoğrafları da yer alıyor. Carl Tobey, Rasputin, Feliks Yusupov, Peter Watson, Erje Ayden, James Redhouse, Arif Keskiner... Bu hayat öykülerini okuyunca Selçuk Altun’un “Hayat romanlardan daha tuhaftır…” sözüne katılıyorsunuz.
Roman içinde gerçek ya da gerçekmiş gibi biyografiler vermek postmodernizmin eğilimlerinden. Ama ben çok fazla olmamasından yanayım. Vikipedia çağında merak eden açar interneti bu biyografileri bulur diye düşünüyorum. Romanda yer alan ve belgelere dayanan Edouard Roditi bölümünün ise ayrı bir kitap olarak değerlendirilmesi daha doğru olurmuş. Romanın akışı içinde hak ettiği değeri bulmayabilir.      
Ardıç Ağacının Altında minimalist bir yazar olan Selçuk Altun’un en kalın romanı; 270 sayfa. Roman için “olgunluk dönemi yapıtım demek isterim” demiş. Kitabın kalınlığı, birden çok romana malzeme oluşturabilecek içerikte olması gerçekten de Selçuk Altun’un yeni bir evreye girdiğini gösteriyor.
Ardıç Ağacının Altında gerçek yaşamöyküleriyle kurmaca yaşamöykülerin karıştığı yapısıyla da ilginç olduğu kadar merak unsurunu hiç bırakmayan ve polisiyeye kayan konusu ve anlatımıyla da ilgi çekecek bir roman.16.11.2017

Etiketler: ,


This page is powered by Blogger. Isn't yours?