Pazartesi, Kasım 27, 2017

 

“Boşluğa düşüşümü anlattım”



Yeraltı romanının kendine has bir yapısı hatta prototipi var. Kahraman hep erkek. Zaten yazar da erkek. Eserler otobiyografik ya da o havada. Kahramanla yazarı kolayca birbiri ile karıştırabiliyorsunuz. Yazar süreç içinde kahramanın yerini alıyor. Olaylar kahraman-anlatıcının gözünden anlatılıyor.
Yeraltı edebiyatının başyapıtı Jack Kerouac’ın Yolda’sına uygun olarak esas olarak bir yol hikayesi anlatılıyor. Bu katedilen bir mesafe olarak yol olabildiği gibi bir zaman dilimi yani katedilen bir zaman da olabiliyor. Yeraltı romanının prototipini Yolda’nın oluşturduğunu söyleyebiliriz.   
Kahraman yalnız. Varoluşsal sorunları var. Bunları dillendirmiyor ama anlattıklarından anlıyoruz. Bu varoluşsal sorunları nedeniyle insanlarla iletişim problemleri var. Toplumla da ailesi ile de anlaşamıyor. Çok az ama sıkı arkadaşları var. Aşk esas olarak varoluşsal sorunlarının en önemli kaynaklarından biri oluyor. Kadınlarla ilişkisi de aynı şekilde sorunlu. Çünkü topluma ve insanlara karşı aldırışsızlığı maço tavırlarının da gerekçesi oluyor.
Ama hayatında en az büyük bir aşk ve candostu olacak bir kadın var. Bu kadınla da birçok ilişkide hayal kırıklığına uğradıktan sonra buluşuyor. Hiçbir şey ifade etmediği, sorunlarını paylaşmadığı, kendi içine kapanıp kaldığı için onunla iletişim kuramayan kadınlar bir süre sonra yanından uzaklaşıyor. Büyük aşkının odağı olacak kadın ise ya onun kadar “arıza” ya da tam antitezi, her şeyiyle “düzgün” bir kadın. İdeal kadının tipik bir örneği.
Yeraltı romanının, bir adım ileri gidersek yeraltı edebiyatının esasını “kaçış” oluşturuyor. Kaçışın somutlanması da “yol”. Egemen kültürü, verili yaşam biçimini, dayatılan ahlakı reddeden kişi kaçıyor. Kaçıyor çünkü başkaldırısı bireyseldir hemen hiç toplumsallaşmaz. Çünkü yeraltı romanının kahramanını diğerleri ilgilendirmez. O kendi benliği ilgilidir. Kendini kurtarmaya ya da olduğu gibi kabullendirmeye çalışmaktadır. O nedenle bir başkaldırıdan da, gerçek anlamıyla bir muhalefetten de söz edemeyiz. Herhangi bir siyasi ideolojiye bağlanmaz. Çünkü onlara da karşıdır. Eleştirdiği yönetim, ahlak anlayışı ya da yaşam biçimi karşısında alternatif bir sistem önerisi de geliştirmez. “İkiyüzlü olarak gördükleri ahlâk anlayışına karşı ahlâksızlığı, göstermelik iyiliğe karşı kötülüğü, popülere karşı aykırıyı ön plana çıkararak bir karşı çıkış gerçekleştirirler” (bkz. Tuncay Bolat “Türk Edebiyatı’nda Yeraltı Romanı Üzerine Bir Araştırma” Yüksek Lisans Tezi, 2013) .  
Onun muhalefeti kendinedir, kendindedir. Muhalefeti en çok muhatapları tarafından anlaşılamayan ve polisiye anlamda suç olarak değerlendirilen eylemlere dönüşür. Kavga çıkarmak, hırsızlık, kaba kuvvet uygulamak, tahrip etmek... Sonuç olarak da mağlup olacaktır. Ne de olsa “bu yolda galip sayılır mağlup.”
Kaçtığı yer de “yeraltı” yani toplumun dışladığı altkültürler oluyor. Peki o altkültüre dahil olduğunda kahramanımız aradığı yaşam biçimini bulabilecek midir? Hayır. Çoğunlukla o altkültürdeki ilişkiler ağının verili düzenden pek farklı olmadığını bir süre sonra anlayacak hızla uzaklaşacaktır.
Deniz Utlu’nun adını ilk kez yazar arkadaşım Yavuz Ekinci’den duydum. Onun tavsiyesi ile de Utlu’nun ilk romanı Savrulanlar’ı okudum. Kısa biyografisi şöyle; “Deniz Utlu
1983’te Almanya’nın Hannover kentinde doğdu, şu an Berlin’de yaşıyor. Freie Universtiät Berlin’de iktisat bölümünü bitirdi. 2003’ten 2014’e kadar Freitext edebiyat dergisinin editörlüğünü yaptı. 2012 senesinde NSU adlı neo-nazi üçlüsüyle ilgili ilk oyununu yazdı (Fahrräder könnten eine Rolle spielen). Denemeleri Almanya’nın önemli dergi ve gazetelerinde yayımlandı. Ödüller aldı. Yazar Peru, Kolombiya ve Polonya’da birçok söyleşi yaptı. Maksim Gorki Tiyatrosu yazarın ilk romanı Savrulanlar’ı 2015 yılında uyarlayıp sahnelendi.”
Deniz Utlu Türkiye kökenli bir Alman yazarı. Eserlerini Almanca kaleme alıyor. Savrulanlar’ın Türkçe çevirisi “Yeraltı Edebiyatı” dizisinden yayımlanmış (Eylül 2017, çev. Tarık Kayakan, Ayrıntı Yay.). Roman bu dizide yayımlanarak ilk aşamada kategorize edilmiş. Arka kapakta da bu yönde bilgiler var. “Aşırı öfkeli, melankolik, hayata tutunamamış Elyas ardında kötücül bir ruhla Berlin sokaklarında hayatın ve aşkın anlamını aramaya çıkar. Deniz Utlu, Savrulanlar’da hayata boş vermiş Elyas’ın ve dostlarının, aşkların, birinci, ikinci kuşağın, yıkılan duvarın, yıkılan hayallerin, yakılan hayatların, yıkılmayan “öteki”liğin hikâyesini anlatıyor, çarpıcı bir dille...” Ama aynı arka kapak yazısında “Elyas, kökleri Almanya ile Türkiye arasında bölünmüş, bütün hayatı Almanya’da geçmiş, anadili Almanca bir ikinci kuşak insan” da deniyor. Elyas bu özelliği ile alışılageldik yeraltı romanlarının kahramanlarından bir nebze farklılaşıyor.
Savrulanlar tipik bir yeraltı romanı gibi başlıyor. Elyas da tipik bir yeraltı romanı kahramanın gösterdiği özelliklere sahip ve onlar gibi davranıyor. Romanı farklılaştıran Elyas’ın kökeni. Türkiye’den göç etmiş bir ailenin çocuğu. Ama bu niteliği nedeniyle sıkça rastlandığı gibi peşinen bir kaybeden olmamış, toplumdan dışlanmamış. Hukuk eğitimi görüyor. Annesi Alman kurumlarında görev yapmış bir tercüman, babası siyasi geçmişi olan bir işçi emeklisi. Elyas’ın en yakın arkadaşı da Cemo dediği Cemal Amca. Cemal Amca babası ile birlikte Almanya’da ilk Türk işçi grevini gerçekleştirenlerden. Devrimci geçmişi olan biri.
Elyas babasının ölümü ile mevcuttaki kaybeden adayı halinde farklı bir aşamaya geçiyor. Tamamen kaybetmiş değil çünkü biraz gayret gösterse üniversiteyi bitirip avukat olabilir. Üstelik internet siteleri düzenleyerek geçimini pek fazla çaba göstermeden sağlayabiliyor.    
Elyas’ın hayatına doktor Aylin (İdeal kadının tipik bir örneği) girdikten sonra işler daha da farklılaşıyor. Aylin kendisi gibi ikinci kuşak bir göçmen ve yaşamda başarılı olmuş. Ama onun da ötekileştirmeden kaynaklanan sorunları var.
Yeraltı romanlarının prototipine uygun olarak pek de amaçları olmadan yola çıkıp önce İstanbul’a sonra Trabzon’a gidiyorlar. Yolda, kendi geçmişleriyle hesaplaşıp geleceklerini belirleyecek yolu tespit etmeye çalışıyorlar. Geleceğe birlikte yürüyeceklerini umabiliriz.
Savrulanlar yeraltı romanıın tipik özelliklerini gösterse de temelinde yatan toplumsal ötekileştirme ile özellikle Fatih Akın’ın Duvara Karşı’sında belirginleşen bir soruna da değiniyor; Alman toplumunda Türkiye kökenli olarak var olmak. Almanlar bu yeni kuşağı benimsemekte zorlanıyor çünkü artık bu Türkiye kökenliler onların bir parçası ve kolayca dışlamak, görmezden gelmek mümkün değil. Ama ötekileştirme konusunda azimli oldukları da bir gerçek. Üçüncü kuşağın aşması gereken merhale de bu ötekileştirmeyi tamamen yıkıp birer Alman vatandaşı olarak ayrımcılığı en ince bir ayrıntıda bile hissetmeden yaşamlarını sürdürmek. 23.11.2017  

Etiketler: ,


Comments: Yorum Gönder



<< Home

This page is powered by Blogger. Isn't yours?