Pazar, Ocak 10, 2010

 

Karagöz ile Boşverinbeni

Beyoğlu'nda yalnız yaşayan bir adam... Karaköy'de bir pazarlama şirketinde çalışıyor. Hayatı evi, işi ve "Eve En Yakın Lokanta" arasında geçiyor. Hiç arkadaşı yok. Bir gün, aydınlığa bakan mutfak penceresinin denizlik denilen dışa doğru çıkıntısına iki kumru yuva yapıyor. Kumrulardan biri iki yumurta yumurtluyor, kuluçkaya yatıyor. Yumurtalar çatlayıp yavrular doğduktan sonra da kumrular ortadan kayboluyor. İki yavru yuvada çaresiz kalıyor. Ferhan Şensoy'un son romanına adını veren Karagöz ile Boşverinbeni (Aralık 2008, Ortaoyuncular yay.) bu kumrular. Kahramanımız bu yavruları yaşatması gerektiğine karar veriyor. Onları su ve ekmek kırıntısı ile besliyor.

"Beyoğlu'nun taşla kaplanıp daha sonra o taşların kırılarak yeni taşlarla kaplan"dığı bir dönem. İstiklal Caddesi'nde yürüyememe de önemli bir olay. Kahramanımızın Eve En Yakın Lokanta'ya ulaşma mücadelesini de İstanbul Belediye Başkanı Mimar Kadir Topbaş’ın kulaklarını çınlatarak okuyoruz, zira kırık taşları onarmak için döşenen taşlar hala kırık ve çökük. Lokanta aslında city'li pub'lı bir ismi olan lokanta bar karışımı bir yer. Müdavimleri var. Onları Ferhan Şensoy'un kendine has tanımlamaları ve sıfatlamaları ile tanıyoruz. Sadeceensedesaçprof, Bağlantılı Fikret, Çengelbulmaca Nuri, garson Ambülans'tan kısaltılarak Ambül, barmen Dublesitek gibi… Kahramanımız hemen her akşam onları ve diğer müşterileri izleyerek, konuşmalarına kulak misafiri olarak şarabını yudumluyor, peynirini yiyor. Böylelikle günümüz İstanbullularının hayatlarına kısa anlar için de olsa şahitlik etmiş, onların nasıl yaşadıklarını, neleri dert edindiklerini, olaylara bakış açılarını hafif mizahi bir anlatımla öğrenmiş oluyoruz. Sahnede Ferhangişeyler’de bu olayları anlatan Ferhan Şensoy'u dinliyormuş gibi oluyoruz. İstiklal Caddesi'ndeki ve Kahramanımızın Eve En Yakın Lokanta'daki gözlemler, hayatın dönüştürülmeye çalışıldığının işaretlerini veriyor. Sokaklarda türbanlı kızlarla birlikte barların, cafe’lerin de sayısı artıyor. Kahramanımız bu durumdan hoşnut değil ama sesini çıkartmıyor, sadece içinden söyleniyor.

Kumruların apartmanın aydınlığına yerleşmesi komşuları rahatsız ediyor. Giriş katında oturan Çıtistememhanım, üçüncü kattaki Genelgiderlerekatılmambey, en üst katta oturan apartman yöneticisi Terasbenimbey kumruların guruldamasından rahatsız oluyorlar.

İşyerinde ise sıradan bir şirket havası var. Şirket müdürü Keldoğan bey, sekreter Kimdevarbumemeler, çaycı Azdemçoksu başlıca şirket çalışanları. Sekreter Kimdevarbumemeler, kahramanımıza ilgi duyuyor ama karşılık bulamıyor. Kadının çıkma teklifleri, flört girişimleri nazikçe geri çevriliyor.

Kahramanımızın başından kısa bir evlilik geçmiş. Ablasının gönlü kardeşinin yalnız yaşamasına razı değil, kardeşine iyi bir eş bulmaya çalışıyor. Sık sık arayıp yeni bulduğu gelin adaylarını bildiriyor. Onların özelliklerini ve güzelliklerini ballandırarak anlatıyor, buluşmalarını öneriyor. Ama kahramanızın yaşam rutinini değiştirmeye niyeti yok. Ablasını çeşitli bahanelerle atlatıyor.

Kumruları besledikçe yavaş yavaş kahramanımıza alışıyorlar. Kahramanımız için de onları beslemek hayatının önemli bir parçası halini alıyor. Kumruların tek başlarına uçup uçamayacaklarını, uçmayı öğrenince de yuvalarına dönüp dönemeyeceklerini merak ediyor. Onları ailesi gibi hissetmeye başlıyor. Hayatını kumrularıyla daha çok ilgilenebileceği bir hale getirmek, işte daha az çalışıp evde daha çok bulunmak istiyor ama bu mümkün değil. Aksine, müşterileri ziyaret edip satış yapması için bir Anadolu turu yapması gerekiyor.

İki hafta sürecek bu iş gezisinde kumruların nasıl besleneceği onu endişelendiriyor. Ama nedense aklına eve temizliğe gelen Nafiye Hanım'a bir anahtar verip kumrulara yem vermesini söylemek gelmiyor. Pencerelerin denizliklerine bol ekmek kırıntısı ve su koyup yola çıkıyor.

On dört günü kötü otellerde, hüzünlü akşamlarda kumrularını düşünerek geçirdikten sonra İstanbul'a dönüyor. Beyoğlu'nda değişen bir şey yok, taş döşeme sürüyor. Döşenen taşlar göçünce yeniden kırılıp döşeniyor. Ama Karagöz ve Boşverinbeni ortada yok. Ertesi gün, denizliğe konmuş ekmek kırıntılarını görünce kumrular dönüyor. Kahramanımız guruldayarak onlarla konuşmaya, derdini anlatmaya çalışıyor ama kumrular ne dediğini anlamıyor. Ferhan Şensoy, bir hoşluk olarak kumruların kendi aralarında konuşup, kahramanızın tavırlarını yorumlamaların da eklemiş.

Bu arada günler geçmiş, havalar ısınmış, Dünya Kupası başlamış, bardakiler tatil planlarından ve futbol maçlarından söz ediyor. Kahramanımızın da tatile çıkması gerek. Kumruları da yanında götürmeye karar veriyor. Kocaman bir kafes alıyor. Ama tüm uğraşmalarına rağmen kumruları kafese girmeye razı edemiyor. Bunun üzerine arada gelir beslerim diye düşünerek, Ayvalık'a değil de yakınlarda bir yere gitmeye karar veriyor. Karadeniz kıyısındaki Kıyıköy'e gidiyor. İnternetten bulup gittiği Sahil Pansiyon sahilde değil, görüntüsü de internettekilere hiç benzemiyor. Kahramanımızın hayat düzeni burada da değişmiyor. Günlerini şarap içip peynir yiyerek ve çevredekileri izleyerek, dinleyerek geçiriyor. Denize girmkiyor, yakına bile gitmiyor. Kıyıköy, daha çok dar gelirlilerin geldiği bir yer. Kahramanımızın kaldığı pansiyon da en ucuzlarından. Ona rağmen, bir odada beş kişi kalıp, kendi yemeklerini pişirerek insanlar tatili daha da ucuza getirmeye çalışıyor.

Kahramanımız kumrularını merak ettiği için tatilini kısa kesip İstanbul'a dönüyor. Neyse ki kumrular ortadan kaybolmamış. Kendisini affettirmek için onlara sıcak simit alıp ufalıyor.

Havalar serinliyor. Sonbahar geliyor. Kumruların göç mevsimi ama Karagöz ve Boşverinbeni sıcak ülkelere göç etmiyor.

Rutini bozan Eve En Yakın Lokanta'nın yandaki café'ye devredilmesi oluyor. Lokantanın yapısı bozuluyor, kafeleşiyor. Çalınan müzik değişiyor. Gürültücü gençler gelmeye başlıyor. Kahramanımız da kendine yeni bir yer aramaya başlıyor. Nedense, Nevizade'nin, Asmalımescit'in klasik meyhanelerine gidip oturmuş bir düzende rahat etmeyi tercih etmiyor. Lokanta-bar tarzında bir yer arıyor yine. Gittiği yerler, Eve En Yakın Lokanta'nın yeni halinden de beter. Hiçbir yerde rahat edemiyor, hepsine kusur buluyor. Bu arada yeni insanlar tanıyoruz, onların dünyalarına giriyoruz.

Kumruların kalıcı olduğu anlaşılınca komşular daha çok şikayet etmeye başlıyor ama kahramanımız onları doyurmaktan vazgeçmiyor. Yönetici kapıya dayanıyor, hatta polis geliyor ama kumruların evde değil dışarıda yaşadıklarını öğrenince bir şey yapmadan gidiyor. Bu arada Karagöz, kardeşi Boşverinbeni ile çiftleşmiş. Kuluçkaya yatıyor. Kahramanımız dede olacağım diye seviniyor. Ama Karagöz kuluçkaya yatmasını bilmiyor, sık sık yuvadan uçuyor. Kahramanımız yavru doğmayacak diye telaşlanıyor, haklı da çıkıyor. Kısa süre sonra Karagöz, iki yumurta daha yumurtluyor. Onlara Aşk ve Meşk adını koyuyor. Aşk ve Meşk de bir kaç ay sonra yavruluyorlar; Bırt ve Dırt. Kahramanımızın kumrulara bağımlılığı gün geçtikçe artıyor. Bu sırada tekrar bir Anadolu turuna çıkması gerekiyor. Yola çıkıyor ama aklı hep kumrularında. Eve dönüşte kumrularını bulamıyor. Büyük bir hüzünle, içki içerek bekliyor. Gelmeyeceklerini inanınca çıkıp aramaya başlıyor. Komşuların kumrulara bir şey yapmış olabileceğini düşünüp kapılarını çalıyor. Çıtistemem Hanım'ın boğazına sarılıyor. Kadın canını zor kurtarıyor. Karakola gidip polise başvuruyor. Kimsenin kendisine yardım etmeyeceğini anlayınca da kumruları kendi aramaya karar veriyor. Bunun yolu da uçmaktır. Bu tepki patlamasını anlamak kolay değil.

Ferhan Şensoy'un önceki kitaplarından bildiğimiz tatlı dilli, abartıya kaçmayan, dozunda mizahı bu kitabında da var. Yalnız, içine kapanık, kendine kurduğu düzene bağlı bir insanın kumruseverliğinin hastalık halini alması süreci 389 sayfa sürüyor. Hayatı, insanları iyi gözlemleyip abartmadan mizahla anlatılması, akıcı anlatım ile birleşince kitabı sonuna kadar okuyoruz.

5 Şubat 2009, Cumhuriyet Kitap

Etiketler: ,


 

Halide

Timaş Yayınları "Belgesel Kitap" başlığı altında "fotoğraf ve belgelerle desteklenmiş, kolay ve zevkle okunan" kitaplardan oluşması amacında yeni bir dizi başlatmış. Dizinin ilk kitabı Halide (Ocak 2009). Amaç, "kolay okunan üslubu, zengin görsel materyalleri ve ilk defa günyüzüne çıkan fotoğraf ve bilgilerle" kadın hareketi tarihini ve Halide Edip'in hayatını incelemeyi düşünen okurlar için bir giriş kitabı olması. Kitabın yazarı, Halide Edip belgeseli de çeken Kemal Öztürk. Kitabın içeriğinde ve görsel malzemelerinde bu belgesel film hazırlığının kaynak sağladığı anlaşılıyor. Halide Edip'in torunu ve torununun oğlu da bu çalışmaya arşivleri ve hatıraları ile destek vermişler.

Kitap görünümüyle gerçekten de hedeflenen amaca uygun. Bol fotoğraf kullanılmış, özel bir mizampaj çalışması yapılmış. Daha iyi kağıda, renkli basılabilseymiş sanırım amaca daha da çekici olacakmış. İçeriğe gelince, Kemal Öztürk, 19. Yüzyıl'da Osmanlı'da kadının durumunu anlatarak başlıyor. Giriş yazısında söylediği gibi amacı kadın hareketi ile Halide Edip'in yaşam öyküsünü birlikte anlatmak. Ama bol resimli, az yazılı bir yapıda böylesine derinlikli bir konuyu anlatmak mümkün olmuyor. Kadın hareketinin gelişimi bir yana Halide Edip'in hayat hikayesini bile tam anlamıyla öğrenemiyoruz. Ansiklopedik bilgilerin ve resmi tarihin verilerinin dışına çıkılmıyor. Halide Edip'in pek fazla fotoğrafı olmadığından olsa gerek görsel materyalde de sık sık tekrarlar yapılmak, aynı fotoğrafı çeşitli kadrajlarla kullanmak durumu ortaya çıkmış ya da konuyla pek yakın ilgisi olmayan dönemin kadın fotoğrafları kullanılmak durumunda kalınmış. İşin belge kısmı ise tamamen aksıyor. Halide Edip'le ilgili olarak çalışma yapmış bir çok yazarın, akademisyenin görüşlerine kısa kısa yer veriliyor ama bunların hangi kaynaktan alındıklarına dair bir bilgi yok. Fotoğraflar dışında yazılı pek bir belgeye de rastlayamıyoruz. Halide Edip'in tüm eserlerinin bir listesinin, yıl yıl biyografisinin kitapta yer almasında fayda var. Okurun kitaptaki metinden tam bir Halide Edip biyografisini kavraması zor.

Etiketler: ,


 

Şairini Arayan Mektuplar

İnternet çağıyla birlikte mektup hayatımızdan çıkıp eski bir hatıra olmaya başladı. O biçim/yöntem, e posta ile birlikte yitmek üzere. Şeyh Galip, "Mektup yaz alışkanlıkların tazelensin" demiş ama, sanırım mektup yazma alışkanlığımızı hızla kaybediyoruz. Erol Özyiğit'in yayına hazırladığı Şairini Arayan Mektuplar (Ekim 2008, Dönence yay.), şairlerin şairlere yazdığı mektuplardan oluşuyor. Bu anlamda biraz nostaljik bir yaklaşım. 76 şair, şimdi hayatta olmayan 76 şaire mektuplar yazmışlar. Kitabın girişinde projenin neden, nasıl oluşturulduğuna dair bir giriş yazısı olmadığı için tahminde bulunuyorum; şairler kendi seçtikleri şairlere mektuplar yazmışlar. Sevdikleri, hayran oldukları ya da dostluk ettikleri şairlere hitaben, daha çok onların şiir kimliklerini ortaya çıkaran yazılar bunlar. Yazılar diyorum, çünkü çoğunda bildiğimiz mektup havası yok. Daha çok denemeye benziyorlar. Bir çoğunda biçimsel bile olsa mektup olma çabası bile görülmüyor. İnsan kimin hangi şairi neden seçtiğini merak ediyor ister istemez. Örnek vermek gerekirse; Altay Ömer Erdoğan A. Kadir'e, Nurduran Duman Anne Sexton'a, Seyhan Erözçelik Aprın Çor Tigin'e, Sina Akyol Cenk Koyuncu'ya, Yavuz Özdem Fuzuli'ye, Metin Cengiz Tevfik Fikret'e yazmış.

Mektup olup olmama kısmını bir yana bırakırsak şairlerin bir başka şaire nasıl baktığı, andığı, değerlendirdiğini görmek açısından iyi bir örnek Şairini Arayan Mektuplar. Tabii ki sadece, mektup yazılan şairlerle, ya da mektubu yazanla ilgili konular yok bu yazılarda, ayrıca şiir, edebiyat, hayat, Türkiye'nin durumu gibi bir çok konu ve soruna da değiniliyor.

Etiketler: ,


 

Rimbaud'ya Akıl Notları

küçük İskender, bilgisini, deneyimi paylaşmayı seven şairlerden. Uzunca bir süredir Varlık'ta, Yasak Meyve'de ilk şiirlerini yazan, şiire adım atan gençlere yol gösterici önerilerde bulunuyor, tüyolar veriyor. Onlardan şiirler seçiyor, yayınlıyor. Bir anlamda şiir yolunda ilerlerken işlerini kolaylaştırmaya çalışıyor. Rimbaud'ya Akıl Notları (Ocak 2009, Sel yay.), İlhan Berk'in kendisine Rimbaud diye hitap ettiği küçük İskender'in aynı hitapla genç şair adayları ile yaptığı bu söyleşilerden bir seçme.

Entrika eksperi Kara Adamlar'dan, İmitasyon şairler'den, dedikodu ve magazin kokan Orta Halli Şairler'den, Kenar Mahalle Şairleri'nden, Kasabalılar'dan, Sözlük Şairleri'nden söz ediyor. Bir anlamda isim vermeden, anıştırmalarla günümüz Türk Şiiri'nin sosyolojik görünümünü gözler önüne seriyor. Şair adayına şiir toplumunda nasıl varolacağının tüyolarını veriyor. "Şair" sıfatıyla gezinenlerin niteliklerini anlatıyor. Kendi şiire başlama öyküsünü anlattığı 34. Bölüm de tüm anlattıklarının isimlerle somutlaştığı bir örnek. Destek ve köstek olanlar… Memet Fuat'ın özendirici yaklaşımı…İskender, anılarını hikaye etmekte başarılı… Belki erken ama, ben hayat hikayesini açık açık anlatmaya bir yerden başlamalı diye düşünüyorum.

Rimbaud'ya Akıl Notları, şair adayı için bir rehber olmasının yanında, şairin, küçük İskender'in Türk Şairler toplumunu tahlili olarak da merakla okunabilir.

Etiketler: ,


 

Eski Yazı

Haydar Ergülen, çoktandır şiirin yanına denemeyi de koydu. Belki de şiirden çok deneme, düzyazı yazıyor. Yeni kitabı Eski Yazı da (Ekim 2008, Turkuvaz) bir denemeler toplamı. Trenler, vapurlar, Eskişehir, Ankara… Çocukluk, gençlik anıları… Avlular, ahşaplar, evler…Yetmiyor, dünya kentlerinde gezdiriyor bizi Haydar Ergülen. Nar'ı, ışığı, mektubu bu kentlerde anılarını şiirlere kararak anlatıyor. Kendi deyimiyle, yaşadığı, sevdiği, bağlandığı, en önemlisi özlediği şeyleri yazıyor.

Haydar Ergülen'in denemede çıkış noktası, referansı her zaman şiirdir. Özellikle Çağdaş Türk Şiiri'nden örnekler vermeyi sever. Okuduğu, sevdiği şiirleri paylaşır. O şiirlerin yarattığı imgeleri, düşünceleri, anıları anlatır. Zaman zaman da kendi şiirlerinin yazılış öykülerine getirir sözü. Anlatımında da şiirsellik vardır. Ama bunu abartmaz. Şiire kendini kaptırmaz. Denemenin hakkını verir. Akıcı anlatımı, temiz türkçesi ile yazdıklarını okutmasını bilir.

Etiketler: ,


 

İnsan Yüreğine Yolculuk

Emin Özdemir, İnsan Yüreğine Yolculuk'u (Kasım 2008, Can yay.) "Denemesel Anlatı" olarak nitelemiş. Denemenin hoşluğu da bu olsa gerek, yazara geniş bir alan açıyor, "deneme" türünün ucu açık. Övünmeyi pek sevmeyen Emin Özdemir, "Yazarlığıma bir şey diyemem, ama iyi bir okur olduğumla övünebilirim" demiş. İyi yazarlığın yolu iyi okurluktan geçiyor.

İnsan Yüreğine Yolculuk, Emin Özdemir'in iyi okurluğunun bir kanıtı gibi. Dikkatli, özenli, okuduğunun üzerinde düşünen, çıkarımlara varan bir okur. Kitapların yol göstericiliğiyle insanı keşfetmek istiyor. Bu yolculukta okurunu da yeni okumalara, okudukları üzerinde düşünmeye yönlendiriyor. Ölüm, sevgi, tutku ana başlıkları altında kitapların kılavuzluğunda hayat felsefesini tartışıyor da diyebiliriz.

Denemenin anlatı yanına gelince… Emin Özdemir, denemelerini küçük anlatılarla içiçe geçirmiş. Örneğin, ilk deneme "Adlandırılamayan"da bir köpeğin intiharı haberini okurken bu olayın çağrıştırdığı delikanlılık çağından bir anıyı hatırlıyor, anlatıyor. "Homeros'un Dedikleri"nde Homeros'u odasına konuk edip, onunla sohbet ediyor. Emin Özdemir'in sohbet havasında ama tatlı dilli bir anlatımı var. Denemeye katılan anlatı tadı, okunurluğu daha da artırıyor.

Etiketler: ,


 

Gece Bufalosu

Guillermo Arriaga, Meksikalı bir yazar. Cannes Film Festivali'nden ödüllü Üç Defin filminin senaryosunu yazmış. Yönetmen Alejandro Gonzalez Inarritu ile Paramparça Aşklar Köpekler, Babil ve 21 Gram filmlerini yapmışlar. Phoneix Yayınları Arriaga'nın üç romanını arka arkaya yayınladı. Arriaga, üçlü bir aşk hikayesini anlatıyor. Sıkı iki arkadaş olan Gregorio ve Manuel, aynı kıza, Tania'ya âşıktır. Daha doğrusu Manuel, Gregorio'nun ruhsal bunalıma griip akıl hastanesine yatırılmasından sonra Tania ile birlikte olmaya başlamıştır. Gregorio'nun hastaneden çıktıktan hemen sonra intihar ettiği haberi, Manuel'i alt üst eder. Kendiyle hesaplaşmaya başlar. Gregorio'nun ölümü aslında üstünden bir yük kalkmasına neden olmuştur. Gregorio, varlığı ile Manuel'in üzerinde iktidar kurmuş, hayatı boyunca yönlendirmiştir. Manuel, Gregorio'nun kızkardeşiyle girdiği gizli ilişki nedeniyle de suçluluk hissetmektedir. Onunla arkadaşlığını sürdürse belki o da çıldıracak, akıl hastanesine yatacaktır.

Ama Gregorio'nun ölümü onu rahatlatmaz. Gregorio'nun miras bıraktığı kutudaki mektuplar, fotoğraflar birer mesaj gibidir. Onları imha eder ama bu kez de sanki Gregorio yaşıyormuş gibi mektuplar gelmeye başlar.

Gece Bufalosu, Bukowski'den alıntılarla başlıyor. Arriaga'nın anlatımı Bukowski tarzında, ama kahramanı tam anlamıyla bir Bukowski değil. Daha çok Bukowski olma yolunda diyebileceğimiz bir tip. Hayattan kaçmaya çalışıyor, gerçeklerle yüzleşmek istemiyor, suç işlemeye eğilimli ve kolayca içkiye sığınıyor.

Gece Bufalosu, rahat, kolay okunan bir roman. Özellikle Bukowski ve Fanteseverler için Arriaga yeni bir keşif olabilir.

Etiketler: ,


 

Gizliajans

Alper Canıgüz, Gizliajans'ta (İletişim, 2008) Dünyanın şahsına karşı kurulmuş bir komplo olduğuna inanan genç ve avare metin yazarı Musa'nın başından geçenleri anlatıyor.

Musa askerlik dönüşü reklam metin yazarlığı işine dönememiş, metin yazdığı televizyon şovu da programdan kaldırılmıştır. Askerlik arkadaşı Şaban'la aynı evde yaşamakta, kirayı paylaşmaktadır. Şaban köyden ayrılmış, İstanbul'a gelmiş, alım satım işleri yapmaktadır. Biraz garip sayılabilecek alışkanlıkları vardır ama Musa'ya çok hoşgörülü davranmakta, kira için zorlalamamakta, yediğini, içtiğini paylaşmaktadır. İşssizliğinin üzerinden bir mevsim geçmiş, iş bulma umutları iyice tükenmişken Gizliajans adlı bir reklam ajansından aranmıştır. İş görüşmesine çağrılmaktadır.

Daha önce adını duymadığı, iş başvurusunda da bulunmadığı bir ajanstır bu şirket. Gizliajans, Beyoğlu'nda Asmalımescit'te bir vakfı binasında son derece modern döşenmiş bir yerdir. Kapıdan girişte içerisinin aşırı soğuk olduğu dikkati çekmektedir. İş görüşmesinde kendisini arayan sekreterin söylediği gibi üç kişi yerine iki adam ve bir kedi vardır. Musa, sonradan "Şeytan Bey" denilen bu kara kedinin şirketin patronu olduğunu öğrenecektir. Gizliajans, tek bir müşteri ile çalışmaktadır ve ne tesadüf ki Samanyolu Mutluluk Okulu adlı bu şirket Musa'nın oturduğu apartmanın en üst katındadır.

Musa, ertesi gün işe gider ve karşısındaki masada oturan sanat yönetmeni, menekşe gözlü Sanem'e gördüğü anda âşık olur. Sanem de onun ilgisini karşılıksız bırakmaz, kısa zamanda yakınlaşırlar. Sanem'den bir dağ tırmanışı sırasında ölen Albatros Holding'in patronu Barbaros Albatrosu'un tüm servetini bir vakıf aracılığıyla bir kediye bıraktığını öğrenir. O kedi, şimdi patronları olan Şeytan'dır. Reklam ajansı da bu vakfın paralarını tanıtım harcaması adıyla almak (hortumlamak) amacıyla kurulmuştur Sanem'e göre.

Alper Canıgüz, neşeli bir dille, diyaloglarla gelişen rahat bir anlatımla, yavaş yavaş Musa'nın çevresinde bir gizem ortamı yaratıyor. Binanın üst katındaki dinlenme yerinin aşırı soğukluğu, elektronik kumanda sistemi ile kilitli kapalı bölüm… Devamlı buzlu bir şeyler için, hatta buz yiyen insanlar… Canıgüz, oturdukları binanın terasında yapılacak parti için izin almaya gelen Mutluluk Okulu yöneticisi Savuray Beyle yaptıkları sohbette olduğu gibi bazan anlatmanın büyüsüne kapılıp sözü uzatıyor ama sıkmadan keyifle okuyorsunuz.

Ajans yöneticisi Gürcan beyin e-posta ile Musa'yı evine davet etmesi ile birlikte roman hareketlenmeye başlıyor. Musa, öğle arasında görüşmeye gidiyor ve tam kapıyı çalacakken Gürcan dördüncü kattan uçarak aşağı düşüyor, ölüyor. Olayları izlerken şirket sekreteri Mehtap'ın apartmanın kapısından çıktığını görüyor. Bu olaydan sonra Musa'yı şirket sahibi Barbaros'un karısı adına çalışan bir özel araştırmacı Fezai Aydıntürk buluyor. Musa'yı şirketteki gariplikler konusunda uyarıyor, "Attığın her adıma dikkat et" der ve zor durumda kalırsa kendisini aramasını söylüyor.

Apartmanın terasında yapılan ve Gizliajans çalışanlarının da katıldığı parti bir dönüm noktası oluyor. Çok fazla içip dağıtan Musa, sabahleyin terasta uyanıp eve döndüğünde arkadaşı Şaban'ın odasının savaş alanına döndüğünü görüyor. Şaban ortada yoktur. Duvarda kan lekesine benzeyen kıpkırmızı bir leke, yatağın yanında yerde üzerinde elektonik göstergeler ve tuşlar bulunan ahşap bir kutu…

Pazartesi günü işe gittiğinde haftasonu ajansın boşaltıldığını öğreniyor, ajans kapanmıştır. Cep telefonundan Sanem'i arıyor, ulaşamıyor. Arkadaşı Şaban gibi sevgilisi Sanem'in de kaçırıldığını ve onların da Gürcan bey gibi öldürülmüş olabileceğini düşünüyor. Fezai Aydıntürk'ü arıyor. Birlikte boş ajans binasında araştırma yapıyorlar. Fezai, üçüncü kattaki kapalı bölmenin bir tür yatakhane olduğunu söylüyor. Daha sonra gititkleri Boğaz kıyısındaki yalıda Barbaros beyin hanımı Dürnev hanımla birlikte ajanstakilerin aslında uzaylı olduklarını açıklıyorlar. Dünya kaynaklarını kendi amaçları için kullanmak isteyen uzaylılardır bunlar. Onlara karşı da dünya Savunma örgütü kurulmuştur. Büyük bir olasılıkla Musa'nın arkadaşı Şaban bu örgütün üyesi olduğu için uzaylılarca kaçırılmıştır. Evlerinin üst katındaki mutluluk okulu da uzaylılarca Şaban'ı yakalamak amacıyla açılmıştır. Ajansın soğuk olmasının nedeni de uzaylıların dünyanın sıcaklığına alışık olmamasıdır. Ajansta çalışanların uzaylı olduğunu kendilerine seçtikleri Ayberk, Berkay, Sevilay gibi isimlerden de anlamak mümkündür. Musa’nın sevgilisi Sanem de uzaylıdır, çünkü onun da ikinci adı Hilal'dir. Musa, geçmişi, Sanem'in garip davranışlarını, ayrılarken cep telefonunu sürekli kapalı olması gibi işaretleri düşünür ve uzaylı olabileceğine ikna olmaya başlar. Ama yine de ona sırılsıklam aşkıtır ve ne olursa olsun onu bulup görmek, belki de tutsak olduğu uzaylıların elinden kurtarmak ister. Eve dönen Musa, mutluluk okulunun da boşaltıldığını öğrenir. Bu cinayet şebekesini ortaya çıkartmak, sevgilisini ve ev arkadaşını kurtarmak artık ona düşmektedir. Şimdi kayıp olan Gizliajans'ın kendisinden önceki metin yazarı Kaan Sezyum'un internet sitesindeki rakamlarla verilen şifreyi çözerek uzaylıların yerini tespit eder ve Fezai Aydıntürk'le birlikte yola çıkarlar.

Ne kadar absürd görünse de bir avantür macera olarak gelişen romanın sonunu anlatmayacağım ki okuyacak olanların keyfi kaçmasın. Ama roman, anlattığım bu bölümden sonra iyice absürdleşiyor. Olaylara ortodoks kilisesi, Başpiskopos Makarios, Prens Charles, Süpermen gibi isimler de katılıyor. Biraz hızlıca anlatılmış bu sayfalarda roman da iyice avantürleşiyor ve saçmanın şahikalarına doğru tırmanıyor. Ama bütün olarak hiçbir zaman mantıksallıktan kopmuyor. Kendi içinde bir mantığı var. İyi bir kurguyla ayrıntılarda verilen işaretlerle gelişiyor roman. Amerikan filmlerinin şaşkın ajanlarına benzeyen Musa ile birlikte gelişmeleri yaşarken hem eğleniyor, gülümsüyor, hem de bu işin sonu nereye varacak diye merak ediyorsunuz. Olayların çözülüp her şeyin anlaşıldığının sanıldığı sayfalar bence hızlı geçilmiş. Baştaki gibi daha da tadı çıkartarak anlatılabilirdi.

Sonuç olarak Gizliajans, Alper Canıgüz'ün mizahi ve neşeli anlatımıyla keyifle ve hızla okunan bir roman.

Etiketler: ,


 

Haliçli Köprü

Emine Sevgi Özdamar, Türkiye'de ismi bilinen ama eserlerini okuma olanağı bulamadığımız Almanca yazan Türk kökenli bir yazar. Almanca'ya yaptığı katkılardan dolayı edebiyat ödülleri almış. Eserleri 14 dile çevrilmiş. Dört tiyatro oyunu, dört romanı, iki öykü kitabı yayınlanmış. Türkçede sadece Hayat Bir Kervansaray (1993, Varlık yay.) yayınlanmıştı. Turkuvaz Kitap hem bu romanın yeni baskısını yaptı, hem de Berlin - İstanbul üçlemesinin ikinci kitabı olan Haliçli Köprü'yü İlknur Özdemir'in çevrisi ile yayınladı.

Emine Sevgi Özdamar, Hayat Bir Kervansaray'da anlatmaya başladığı yaşam öyküsünü Haliçli Köprü'de sürdürüyor. Yıl 1966, romanın ana kahramanı 18 yaşında bir genç kızdır. İstanbul'da altı yıldır bir gençlik tiyatrosunda oynamış, bu sırada okulunu ihmal etmiş, derslerine çalışamadığı için liseyi terk etmek durumunda kalmıştır. Okulu bırakması annesi ile arasında bitmeyen bir çekişmeye neden olur. Genç kız, gazetede gördüğü bir haber üzerine Almanya'ya işçi olarak gitmeye karar verir. Orada çalışacak, sonra tiyatro okuluna yazılacaktır. Berlin'deki Telefunken fabrikasında radyo lambası üretmek için bir yıllık sözleşme ile işe alınır. Uzun bir tren yolculuğu sonucunda Almanya'ya ulaşır, hemen fabrikada çalışmaya başlar ve hepsi radyo fabrikasında çalışan kadınlarla birlikte bir yurtta kalmaya başlar. Fabrika, yurt ve zaman zaman gidilen çarşı ile sınırlanmış bir hayattır bu. Kadınlar, hem ilk kez yurtdışına çıkmanın verdiği çekingenlikle hem de Almanca tek bir kelime bile bilmedikleri için hayata katılmakta çekingen davranırlar. "İlk haftalarda hayatımız wonaym'ın kapısı, Hertie'nin kapısı, otobüsün kapısı, radyo lambası fabrikasının kapısı, fabrikadaki tuvaletin kapısı, wonaym'daki odamızın masası ve fabrikadaki yeşil demir tezgâh arasında geçti" diye anlatır. Türk yurt müdüresinin Türkiye'den kadınlara gelen sucukları alıp yatağının altında sakladığı anlaşılıp işten atılması ile genç kızın hayatı değişir. Yeni yurt müdürü komünist bir Türk tiyatrocudur. Adam gündüzleri oyun provası seyretmek için Brecht'in Berliner Ensemble'ine gider ve sürekli Brecht'ten söz eder. Bu konuşmalar genç kızın tiyatro tutkusunu tekrar ateşler. Bu arada kadınlar da yabancılıklarını yavaş yavaş üstünden atar, Berlin'i daha çok dolaşmaya başlar. Anlatıcımız da komünist yurt müdürü ile birlikte Türk İşçi Derneği'ne gider. Türk erkek işçilerle tanışır. En kıymetli şeyi olduğuna inandığı için elmasım dediği bekâretini korumaya çalışarak, babalarının soluğunu enselerinde hissederek Berlin sokaklarında dolaşırlar. Ama elmaslarını kaybetmeye de, kadınlar yurdunu terk etmeye de teşebbüs etseler de cesaretleri yetmez. Aşk gecesi bekâret verilmeden biter, kız arkadaşla tutulan ev hemen terk edilip yurda dönülür. Bunlar yaşanırken, Doğu Almanya'nın ortasında bir özgürlük adası gibi duran Berlin'de Vietnam Savaşı protestoları ile öğrenciler sokaklara dökülmüş, polişlerle çatışmaya başlamıştır. Kahramanımız Engels'in Ailenin Kökenleri'ni (nedense Ailenin Asılları diye çevrilmiş), Gorki'nin Ana'sını okur. Komünist olabilir miyim, diye düşünür. Bu arada kahramanımız evini, annesini özlemiştir, bir yıl tamamlanıp, sözleşme yenilenmeyince İstanbul'a döner.

İstanbul'a döndüğünde babası Almanya'ya dönüp Almanca öğrenmesini önerince de teklifi hemen kabul eder. "almanca öğrenecek, sonra iyi bir oyuncu olmak için Almanya'da elmasımdan kurtulacaktım. Burada her gece eve dönmem ve annemle babamın gözlerinin içine bakmam gerekecekti. Almanya'daysa değil." Almanca öğrenir, sonra Berlin'de Siemens'de iş bulur. Türkiye'den gelenlere çevirmenlik yapacaktır. Artık evli aileler de Almanya'ya gelmeye başlamıştır ve yurtlarda bambaşka bir hava vardır. Evli erkekler bekar kadınların hayatına karışmaya, onların namus bekçisi olmaya çalışırlar. Sadece çevirmenlik yapmakla kalmaz bu insanların aralarındaki ilişkilerde de tercüman, arabulucu olur. Bir süre sonra bu işler dayanılmaz olur, işi bırakır Paris'e gezmeye gider. Üniversite kantininde İspanyol öğrenci Jordi ile tanışır, ona âşık olur. Aşk dolu bir kaç gün geçirirler. Sevişirler. Çok sonraları elmasını Jordi'ye verdiğini anlar, sevinir. Berlin'e dönüşünde solcu öğrencilerle yaşamaya başlar. Gelişen öğrenci hareketlerini, 68 olaylarını içeriden izler. Ama aktif bir eylemci olmaz. Bir otelde temizlikçilik yapar, tiyatro okuluna gider. Gebe kaldığını anladığı günlerde babasından "Kızım, annen hasta, hemen İstanbul'a dön" diyen bir mektup alır. Annesinin öleceği korkusu ile hemen İstanbul'a döner. Böylelikle, Berlin günlerinin anlatıldığı ilk bölüm "Küskün İstasyon" biter ve İstanbul günlerinin anlatıldığı "Haliçli Köprü" adlı ikinci bölüm başlar.

Annesi, kızının İstanbul'a hiç dönmeyeceğini düşünerek, hasta olduğu yalanını söylemiştir. İstanbul'da da, evde de annesinin saçlarının rengi dışında bir şeyin değişmediğini fark eder. Almanya'ya dönmeye, tiyatro öğrenimine devam etmeye karar verir. Ama gebe olduğu için işçi olarak gitmek için gerekli sağlık kontrolünden geçemeyeceğini öğrenir. Bebekten kurtulmaya karar verir. Şizofren olmuş bir arkadaşını ziyaret ettiğinde tanıştığı Hüseyin'in yardımıyla sürrealist gençlerin topluluğuna katılır. O gruptaki bir kızın yardımıyla kürtaj olur. Hüseyin onu, Türkiye'nin en iyi tiyatrocularının ders verdiği bir tiyatro okuluna götürür. Tüm zamanını tiyatro öğrenimine vermişken, okuduğu gazetelerde Türkiye'de gelişen işçi ve öğrenci hareketlerinin haberlerini görür. Dershanelerinde Hamlet çalışırken sokaklarda yürüyen işçilerin sloganlarını duyarlar.

Film izlemeye gittiği Sinematek, onun solcu entelektüellerin dünyasına girmesine vesile olur. Sinematek'te izledikleri filmlerden sonra onlarla Kaptanın Lokantası'na gitmeye başlar. Tartışmalarını izler. Aşklar yaşar. Dünyaya bakışı değişmeye başlar. Yoksulluğu, haksızlıkları fark eder. İşçi Partisi'ne kaydolur. Bir gün Avrupa'da sinema okumuş, Marksist olmuş bir gençle, Kerim'le tanışır. Bir hafta sürekli birlikte olduktan sonra Kerim askerlik görevi için bir başka kente gider. Kerim mektuplar, dağ çiçekleri yollar.

Gazetede gördüğü bir haber üzerine Türk-İran-Irak sınırındaki açlık çeken köylüleri bulup, onlarla röportaj yapmaya karar verir. İki erkek arkadaşı ile yola çıkarlar. Yanında Marx'ın Kapital'i ve Lenin'in Devlet ve Devrim'i vardır. Peşlerinde altı sivil polisle Hakkari'ye ulaşırlar. Açlık çeken köye ulaşamazlar ama oradan gelmiş bir köylü ile görüşürler. Solculuk çocuk oyunu olmaktan çıkmış, sonu hapiste bitecek bir ciddiyet kazanmıştır.

"Hakkari Türkiye'yi arıyor" başlıklı röportajı gazetede yayınlanır. Bu arada İşçi Partisi üyeleri üç ayrı fraksiyona bölünmüştür. Kahramanımız politikadan soğur, Almanya'ya ilk gidişinde tanıştığı yurt müdürünün yönettiği Ankara Sanat Tiyatrosu'na oyuncu olarak girer. Onlar Anadolu'da turne yaparken Deniz Gezmiş ve arkadaşları Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu'nu kurmuş, silahlı mücadeleye başlamıştır. Solcu gençler eylemler yapar. Onları arayan polis kitabevlerini basar, Sinamatek ve tiyatro komünist yuvası diye kapatılır. Askerden dönen Kerim ve arkadaşları ile birlikte Beyoğlu'nda yaşamaya başlar. Polis evlerini basacak diye endişelenen Kerim'in uyarısına rağmen ne kitaplarını ne de mektuplarını yakmaz. Polisler evi basar ve mektuplarla, kitaplar delil olur. Üç hafta, işkence feryatlarının, kan izlerinin arasında gözaltında tutulurlar. Deniz Gezmiş ve arkadaşları asılmış, Kerim, solculuktan vaz geçmiştir. Annesi, "kaç git"der. Berlin'e gidip tiyatro çalışmaya karar verir.

Emine Sevgi Özdamar, Haliçli Köprü'de 60'lı yılların Türkiye'den Almanya'ya işçi göçü ile başlayıp Almanya ve Türkiye'deki 68 olayları ile evrilen gençlik yıllarını anlatıyor. Haliçli Köprü, romandan çok bir anı kitabı yapısında. Kronolojik bir akışı var. Berlin ve İstanbul bölümleri anlatım hızı açısından tam örtüşmüyor. Berlin'de hayat yavaş, İstanbul'da hızlı. Tarihi gelişmeler ve olaylar daha çok ikinci bölümde yoğunlaşıyor. Belki bu iki bölüm iki ayrı roman olsaymış ve ikinci bölüm hakettiği gibi daha fazla ayrıntı ile yazılsa imiş daha da güzel bir kitap çıkarmış ortaya.

İlk bakışta, yazarın tüm anlattıklarının başka yazarlarca da konu edildiğini düşünebilirsiniz ama Özdamar'ın farkı anlatımında. Kendine has, gerçeküstü dille yoğrulan, tekrarlarla gelişen, şıkır şıkır akan bir anlatımı var. Tüm roman masalsı ama gerçekçi bir dille gelişiyor. İkinci Yeni'nin, Cemal Süreya'nın ilk şiirlerini anımsatan ama ayağını hep yere sağlam basan bir anlatım bu. Haliçli Köprü'nün girişindeki önsözde John Berger'in söylediği gibi, "anlatılan öyküden değil, anlatan sesten tür"üyor. Geç de olsa Türkçede bu ilginç yazarla tanışmış olduk. 68'i ve Almanya'ya işçi göçünü farklı bir anlatımla okuyoruz. Üçlemenin son romanı "Seltsame Sterne starren zur Erde" de umarım gecikmeden Türkçede yayınlanır.

Etiketler: ,


 

Tuna Boyunca

Claudio Magris, günümüzün önemli yazarlarından. Alman dili ve edebiyatı eğitimi görmüş. Önemli Alman yazarlarının eserlerini İtalyanca'ya çevirmiş. Avrupa edebiyatı üzerine yazdığı eleştirileri ve incelemeleri ile tanınmış. Corriere Della Serra başta olmak üzere gazete ve dergilerde eleştirileri, denemeleri yayınlanıyor. Avrupa edebiyatına yaptığı katkılardan dolayı ödüller almış, Nobel Edebiyat Ödülü adayı olmuş. Tuna Boyunca (Ağustos 2008, çev. Leyla Tonguç Basmacı, Turkuvaz Kitap) yayınlandığında ilgi toplamış, ödüller almış bir kitap. Magris bu kitapta Tuna Nehri'nin kaynağından başlayıp Karadeniz'e döküldüğü yere kadar uzayan bir gezi yapıyor. Tuna boyunca, 2888 km süren bu gezi aynı zamanda bir baştan bir başa geçilen bir kıta, Avrupa da demek.

Kitap, Tuna'nın kaynağının neresi olduğu tartışması ile başlıyor. Parkında "Tuna buradan doğar" yazan Fürstenberg'e karşı Furtwangen'in mücadelesinin anlatımındaki derinlik de bize ilk sayfadan nasıl bir kitapla ve tabii yazarla karşılaştığımızı bildiriyor. Magris, gerçekten de Tuna'nın öyküsünün ve akıp geçtiği ülkelerin, kentlerin izini sürerken Avrupa edebiyatının ve kültür tarihinin de derin bir kazısını yapmış. Ama Tuna Boyunca, tüm bilimsel derinliğine ve yetkinliğine rağmen kuru bir araştırma kitabı değil, renkli, hoş ve akıcı anlatımlı bir gezi kitabı. Uğur Kökten gibi Magris de gezdiği gördüğü ile bilgi birikimini ustaca karıp onlara bir de anılarını ekleyip edebi yanı güçlü bir gezi kitabı ortaya çıkartmış.

Orijinalinde de böyle midir bilmiyorum, ama kitabın bir içindekiler bölümüne, bir de dizine ihtiyacı var. Daha doğrusu bunların eksikliğini hissediyorsunuz. "Oluk Meselesi", "Mühendis Neweklowsky'nin Evrensel Tuna'sı" gibi ana bölüm başlıkları var ama "Bir Tabela", "Donaueschingen, Furtwangen'e karşı" gibi alt başlıklarla gelişiyor metin. Tuna'nın geçtiği Viyana gibi şehirlerin nerede anıldığını bilmek ve kendi içlerinde bütünlük arz eden o bölümleri okuyabilmek için dizin zaruri. Belki de Magris'in tercihi kitabın bütünüyle okunmasıdır ama özellikle bu kitabı kaynak olarak kullanmak isteyecek araştırmacılar için içindekiler ve dizin olmaması zorlaştırıcı etken. Kitabın tek eksiği de bu, hem Avrupa'yı tanıtan gezi edebiyatının seçkin bir örneğini okumak hem de denemenin tadını almak için iyi bir örnek Tuna Boyunca.

Etiketler: ,


 

Leman Gölü Yalnızı

Gezi Edebiyatı, ülkemizde pek yazarı olmayan bir tür. Zamanında kayda değer birçok eser verilmişse de sanıyorum 70'li yıllardan sonra bir kopma yaşanmış ve edebi anlamda gezi eserleri yazılmaz, yayınlanmaz olmuş. Belki de bunun nedeni Türk okurun kolayı tercih edip televizyon belgeselleri ile yetinmesidir. Son yıllarda, gezgin olarak Dünya'nın çeşitli yörelerine yolculuk yapanlar ve bu yolculukların notlarını kitaplaştıranlar çoğaldı ama edebi anlamda eser verenler çok az. Aklıma gelenler, Nedim Gürsel, Enis Batur, Şavkar Altınel, Buket Uzuner… Uğur Kökten de edebi anlamda gezi yazıları yazanlardan. Yeni kitabı Leman Gölü Yalnızı (Temmuz 2008, Yapı Kredi yay.) İsviçre gezisinin (ya da gezilerinin) ürünü. Denemeler değil, "Deneme" alt başlığını taşıyor. Çünkü bütünlüklü bir kitap... Kökten, İsviçre gezilerinin tanıklıkları, gözlemleri, anıları ile araştırmalarını karıp bir deneme kitabı oluşturmuş.

İsviçre doğal güzelliklerinin yanı sıra, tarihi, resmi ve edebiyatı ile de yazarı çekmiş. Bu çekimin içinde belki kitabın adının anıştırdığı başka bir giz var. Giriş sayfasında da sorulduğu gibi "Leman Gölü Yalnızı kim acaba? 'Cenevre Vatandaşı' J-J. Rousseau mu? Coppet Şatosu'nun 'mahkûm'u, 'konuğu' ve 'sahibi' Bn. De Stael (Germaine Necker) mi? Yahut sürgün sanatçı Coubert mi? Ya da, kendisini Pully'de bir 'Martı'nın yüreğine gönüllü olarak hapsetmiş yazar Ramuz mü? Yok, hiçbiri değilse 'Barış' adlı çocuk mu?" İsviçre çok önemli yazarların, sanatçıların, düşünürlerin ülkesi olması yanı sıra, dünyaca ünlü yazarların, sanatçıların, düşünürlerin de sığındıkları, yaşadıkları, konuk oldukları bir ülke. Özellikle gönüllü ya da zorunlu sürgünlerin ilk akla gelen sığınağı. İsviçre, Dünya savaşlarında konuksever bir ev sahibi olmuş sürgünler için.

Uğur Kökten, "Leman Gölü Yalnızı kim acaba?" sorusunun izini hem gezilerinde onların yaşadıkları yerleri, evlerini, dolaştıkları sokakları, oturdukları cafeleri, parkları ziyaret ederek, hem de edebiyat tarihinde, o kişilerin verdikleri eserlerde sürmüş. Uğur Kökten'in tatlı dilli bir anlatımı var. Bir deneme ustası olarak, edebi niteliği, anlatımı gözönünde bulunduruyor, ama sahip olduğu bilgiyi de anlatmayı, paylaşmayı ihmal etmiyor. Üstelik bunu yaparken yazıya bilgileri boca etmeyerek gerektiği kadar anlatmasını da biliyor. Leman Gölü Yalnızı'nı hem edebi tad alarak, hem de bilgi sağlayarak okuyorsunuz. Gezi izlenimleri, gözlemleri de cabası…

Etiketler: ,


 

Yerel Renkler

Truman Capote'nin Yerel Renkler'i de (Ekim 2008, çev. Süha Sertabiboğlu, Sel yay.) anlatı tadında bir kitap. Capote, New Orleans, New York, Brooklyn, Hollywood, Haiti, Venedik, Roma, Londra, Paris ve Tanca için yazdığı yazıları biraraya getirmiş Yerel Renkler'de. Capote, şehirleri, mekânları, yerleri anlatmıyor. Kişilerden söz ediyor. Kaldığı ya da gelip geçtiği şehirlerde tanıdığı insanları anlatıyor. Onları kendi hayatı ile bağlantılandırıyor. Mekân da yapı da insanlarla ve özellikle Capote ile var oluyor. Capote'nin anıları ile sınırlanıyor. Capote, anlattığı kentleri anıları, yaşadıkları ve gözlemleri ile var ediyor, yargılıyor.

Yerel Renkler'deki yazılar Capote'nin güçlü ve tasvirci anlatımı ile birer öyküye dönüşüyor. Öykü tadından söz etmiyorum, düpedüz ve doğru tanımla öykü yazdıkları. Eğer kitap bize gezi yazıları olarak bildirilmese rahatlıkla öykü kitabı diye okuyabiliriz. Yerel Renkler, Capote'nin yazılarına konu olan dönemlerden (40'lar, 50'ler) fotoğraflarla desteklenmiş. Ama kitabın herhangi bir yerinde bu fotoğrafları kimin çektiğini bulamadım. Capote mi çekti, başkası (başkaları) mı anlaşılmıyor. Aynı şekilde bu yazılar ne amaçla yazıldıkları, ilk kez bu kitapta mı biraraya geldikleri, yoksa örneğin bir dergi için mi yazıldıkları da belli değil. Künye sayfasında kitabın orijinal baskısının ilk kez ne zaman yapıldığı da bildirilmemiş. Kitabın çevirmeni Süha Sertabiboğlu açıklayıcı bir önsöz ekleseymiş, iyi olurmuş. Yerel Renkler, edebiyatseverlerin zevkle okuyacakları bir kitap.

Etiketler: ,


 

Mekân Ruhu

İskenderiye Dörtlüsü ile tanıyıp sevdiğimiz bir yazar Lawrence Durrell. Çağdaş Dünya Edebiyatının önemli isimlerinden. Gönüllü sürgün mekânı olarak Akdeniz'i seçmiş, sonra da Akdenizli olmuş. Yaşam öyküsünü bilmeseniz, İngiliz değil, Akdeniz ülkelerinden bir yazar sanabilirsiniz. Eserlerinde İngilitere hemen hiç yer bulmaz. Başta Yunanistan olmak üzere, Mısır, Rodos, Kıbrıs, Yugoslavya, Fransa yaşadığı ve eserlerine yansıttığı yerler. Türkçede yayınlanan kitabı Mekân Ruhu (Eylül 2008, çev. Ülker İnce, Can yay.), Akdeniz Yazıları alt başlığını taşıyor ama kitap kapakta da belirtildiği gibi mektuplar, denemeler ve gezi yazılarından oluşuyor. 537 sayfalık bu kitap, bildirilen içeriği ve kalınlığı ile okuru kendine kolayca çekemeyecek bir yapıda. Yazardan miras kalan, daha önce yayınlanmamış terekenin bir araya getirilmesi ile oluşturulmuş izlenimi veriyor. Ama önsözünü okumaya başladığınızda farklı bir yapı ile karşılaştığınızı anlıyorsunuz. Kitabı yayına hazırlayan Alan G. Thomas mektuplar, denemeler, gezi yazıları ile Durrell'in Akdeniz'ini kurgulamış. Sonuçta ortaya Durrell'in de katkısı ile yazarın yaşam öyküsünden bir kesit çıkmış. Kitap, Lawrence Durrell'in çocukluk ve ilk gençlik döneminin anlatıldığı bir bölümle başlıyor. Daha sonra mektupları ve açıklayıcı bölümleri izleyerek 1930'lardan itibaren yazarla birlikte Akdeniz'de yaşamaya, dolaşmaya başlıyoruz. Ülkeden ülkeye, kentten kente, adadan adaya bir yolculuk bu. Bir gezgin değil kalıcı bir ziyaretçi olmuş Lawrence Durrell; gittiği yerlere bakıp geçmemiş, oralarda yaşamış. Hayata karışmış, "yerleşik yabancı" olmuş. Sonuçta daha önce başka amaçlarla da yazılmış olsa Alan G. Thomas'ın kurgusu ile mektuplar, denemeler, gezi yazıları, açıklamalar, roman parçaları biraraya gelmiş ve yeni bir anlatı oluşmuş. Ülker İnce'nin usta işi özenli çevirisi ile Mekân Ruhu'nu bir anlatı, bir roman gibi keyifle okuyorsunuz.

Etiketler: ,


 

Karanlık Çökerken Neredeydiniz

Mario Levi'nin son romanı Karanlık Çökerken Neredeydiniz'in (Ocak 2009, Doğan Kitap) girişinde "Bu ülkenin değişebileceğine inanan '78 Kuşağı'na… İsyanların saflığı için…" cümlesi var. Bu cümle, 78 Kuşağı hakkında bir roman okuyacağımızı düşündürüyor ister istemez. "Masumiyetini ve saflığını kaybetmemiş o son romantik kuşaktan" altı kişininin, İzak, Necmi, Şebnem, Niso, Yorgo ve Şeli'nin hikâyeleri anlatılacak.

Roman bir baba oğul öyküsü ile başlıyor. "Üniversiteyi yeni bitirmiştim ve bana verilmek istenen, daha da doğrusu dayatılan hayatı reddetmek için elimden geleni yapıyordum. Boyun eğmek bir çeşit ölümü kabullenmek demekti. Yenilmek, isyanını kaybetmek, en kötüsü de uzlaşmak… Buna ne o zamanki duygularım izin veriyordu, ne de siyasi görüşlerim… Yaşadığımız günler, gücünü değiştirme, hatta yıkarak değiştirme ruhundan alıyordu çünkü…" gibi cümleleri olan anlatıcı, babasının ondan beklediği hayatı sürdürmememek için umduğumuz gibi devrimci mücadeleye katılmak yerine Londra'ya gitmeyi seçiyor. Bu seçim de, dönüp dolaşıp, kendisininden bekleneni yapması, babasının yanında dükkanda çalışması sonucunu doğuruyor. İsyancı ruh, okulda kalıyor. Durumu "Savaş bitmişti. Üzerimizden kamyon geçmişti sanki. (…) Yaşamak zorundaydık yine de" cümleleriyle izah ediyor. Oysa herhangi bir devrimci faaliyeti olmamış, dolayısıyla ne işkence görüp hapse düşmüş, ne de kaçıp gizlenmek zorunda kalmış. Babasının istediği işte çalışıyor, ailesinin istediği gibi bir evlilik yapıyor. Başarılı bir iş adamı, iyi bir baba oluyor. Bu durumundan rahatsız olduğunu söylese de değiştirmek için hiçbir şey yapmıyor. "Hayatımdan her geçen gün biraz daha çok uzaklaşan bir oyunun kahramanlarıyla, yaşadığım günlere hiç bitmeyecekmiş gibi görünen bir heyecanla bakmamı sağlayan arkadaşlarımla, daha doğrusu insanlarımla da bağlarımı iyiden iyiye koparmış ya da koparmak zorunda kalmıştım. Hepimiz bir yerlere savrulmuştuk. Onların da benim gibi, yeni hayatların izini sürdüklerini, o izlerde kendilerini daha çok bulmayı umut ettiklerini düşünmekten başka çarem yoktu" diye anlatıyor. Lisede kurduğu sağlam dostlukları, üniversite sonunda tamamen yitirmiş, sonra da hayatın akışı içinde bir zamanlar içtiği suyun ayrı gitmediği arkadaşlarını aramaz sormaz olmuştur. Aynı şekilde arkadaşları da onu arayıp sormamıştır.

"Artistler Takımı" adını verdikleri bu grubu İzak, otuz yıl sonra yeniden bir araya toplamak istiyor. Lise yıllarında birlikte yazıp oynadıkları, İstanbul'da tüm din ve ırklardaki insanların birarada dostça yaşayabileceğini anlatan 'İstanbul Hayatım' oyununu yeniden oynama planının hayata geçirecek. Aslına bakarsanız romanda çok kullanılmış bir yapı bu. Anlatıcı, eski arkadaşlarının izini sürecek, bu iz sürme romana bir macera hissi katacak... Arkadaşlar bulundukça onların daha önce bilmediğimiz dünyalarına girecek önce aradan geçen zamanda neler yaşardıklarını öğreneceğiz, sonra anılar yad edilirken eski defterler açılacak varsa kahramanla hesaplaşılacak, o zaman yanlış anlaşılanlar, gizlenenler, bilinmeyenler öğrenilecek, geçmiş yeni bir görünüm kazanacak. Sonunda buluşma gerçekleşecek ya da gerçekleşmeyecek ama bu arama-bulma süreci romanı oluşturmuş olacak.

Roman sanatı açısından bildik bir yapıyı kullanmanızın hiçbir sakıncası yok. O yapının içinde neyi, nasıl, hangi üslupla anlattığınız önemli. Burada bir fark yaratıyorsanız yapının eskiliği önem arz etmiyor.

Mario Levi'nin baştaki cümlesi, giriş bölümünde anlatıcının babasıyla ilişkisi üzerinden düzene uyması öyküsünü anlatırken safr ettiği cümleler 70'li yıllarda yaşanan devrimci mücadeleyi konu edinen bir roman okuyacağımız beklentisini yaratıyor. En azından anlatıcının böyle bir mücadele dönemi yaşadığı izlenimine kapılıyoruz.

"Adım İzak" diye başlayan, anlatıcının hikayesine devam ettiği bölüm, yenik devrimciliğin yanına kendi ülkesinde "yabancı" konumuna düşürülmenin de anlatımı. "(…) acılarla yüklü o antiemperyalist savaşı her hatırlayışımda, bu topraklara tüm varlığımla bağlanmaktan gurur duydum. Vatanlardan çok, kültür iklimlerine ve coğrafyalara innadığım halde… Bir ülkeye sahip çıkmanın, içi boş milliyetçiliğe saplanmaktan geçmediğini bildiğim halde… Sadece ve sadece Yahudi olduğum için gerçek anlamda bir Türk gibi kabul edilmediğimi birçok kez gördüğüm, daha da doğrusu görmek zorunda kaldığım, bırakıldığım halde… Kendimi öncelikle duygularımla bağlı hissettiğim bu ülkede kimilerine göre Türküm daha açık söyleyişle, kimilerine göreyse Türkiye Cumhuriyeti kimliği taşıyan bir Yahudi. Bu "yabancılığı" farklı şekillerde yaşamama yol açmış o kadar anım, bilgim ve tanıklığım var ki artık…" 500 yıldır birlikte yaşansa da Müslüman ve Sünni olmayanların Türk sayılmaması bir politika. Cumhuriyet tarihi boyunca çeşitli kereler "yabancı" olarak tanımlananlar ülkelerinden koparılıp atılmış, sürülmüş. Bunun son örneklerinden biri de 80 Darbesi yönetiminde yaşandı. Mario Levi'nin İzak'ın hikayesini anlatırken kısa bir bölümünü alıntıladığım cümleler, romanın kahramanlarının adlarının çağrıştırdıkları, uzak ülkelere gittiklerinin söylenmiş olması o pek dillendirilmeyen göç dönemini de anlatabileceğini düşündürüyor bana. Okuduğum satırlar bu beklentileri yaratıyor. Ama anlatmıyor.

Aslında İzak ve babasının öyküsü çok yoğun ve "yabancılık" sorunu açısından da simgesel. Sondaki İzak'ın oğlu ile yüzleştiği bölümle birlikte bu romandan ayrı, yeni bir romanda değerlendirilip daha çok ayrıntı ile anlatılmayı hak ediyor. Zaten, sonraki sayfalarda İzak, arkadaşlarıyla karşılaştıkça bazı şeyler tekrar edildiği için çok da gerekli görünmüyor bu giriş. Roman 55. sayfadaki "Her şey o sarsıntıyla bir daha başladı, evet" cümlesiyle başlayabilirdi.

Okurun beklentisi ile yazarın anlatacağının tam uyması beklenemez. Bazan tamamı karşılanır, bazan da çok azı. Mario Levi, ilk bulduğu arkadaşı Necmi'nin bir çok romanda, hikayede rastladığımız klişeleşmiş öyküsünü bir yana bırakırsak 78 Kuşağı'nın mücadelesine ya da yaşadıklarına pek girmiyor. Çünkü onun "Artistler Takımı" mücadeleye teğet geçenlerden. Şişli'de bir Fransız Lisesi'nde (isim verilmiyor ama Saint Michel olması gerek) okuyorlar. Siyasetle ilgileri futbola meraklarından daha az. Satır aralarında o dönem mücadeleye katıldıklarını anıştırılsa da İzak arkadaşlarını tek, tek bulduğunda bu konular konuşulmuyor. Bireysel öyküler, kahramanların kendi aralarında yaşadıkları konu ediniliyor.

İzak, fazlaca zorlanmadan, arkadaşlarını buluyor. Bakırköy Akıl Hastalıkları Hastanesi'nde bulduğu, konuşmayan, tepki vermeyen Şebnem'in dışında hemen hepsi öykülerini büyük bir açık yürekle İzak'a anlatıyorlar. Bu öyküler ayrı yapılar halinde romanın ana eksenini oluşturuyor. Herhangi bir öykü çıkartılabilir ya da yenisi eklenebilir, yapıda bir bozu olmaz. Mario Levi, düz, birbirine çok karışmayan, okurun kolayca kavrayacağı bir yapı ve anlatımı tercih etmiş. Anlatıcı İzak da her cümleyi, davranışı, jesti, mimiği tahlil eden, altlarında başka anlamlar arayan şüpheci bir kişilikte. Sohbetler sırasında kısacık anlarda nasıl becerebiliyorsa her cümleyi sorguluyor, kendi deyimiyle "derinlikli yorumlar" yapıyor. Önemli gördüğü olguları da sık sık tekrar ettiği için okurun anlayamayacağı, okuma hızında atlayıp geçebileceği hiçbir boşluk bırakmıyor. Böylelikle "Artistler Takımı"nın kahramanlarının, aralarında bazı hesaplaşmalar olması beklentisine rağmen (örneğin Şeli ile Yorgo'nun kırık aşkı) hiç nazlanmadan bir araya gelip yeniden aynı oyunu oynamayı kabul ettiğini görüyoruz.

Yıllardır susup oturan ve Necmi'nin, doktorların tüm çabalarına rağmen tepki vermeyen Şebnem'in İzak'ın eski günlerin müziklerini dinletmesi, çiçek götürmesi, sohbet etmesi gibi bir kaç küçük girişimi ile tekrar konuşmaya başlaması, iletişim kurması ve nihayetinde oyunda oynaması pek inandırıcı değil. Uzun uzun maç öyküleri anlatacak kadar ayrıntıya düşkün anlatıcının bu süreci daha derinlikli işlemesi gerekirdi.

Sonunda tüm kahramanlar İstanbul'da buluşuyor. Anılar yad ediliyor, heşaplaşmalardan dostluklar tazelenerek çıkılıyor, oyun tekrar başarıyla sahneleniyor. Onlar erdi muradına biz çıkalım kerevetine derken finalde kötü bir sürpriz yaşanıyor ama sonuç olarak herkes başta onları bulduğumuz noktaya dönüp hayatlarını sürdürmeye devam ediyor.

12 Şubat 2009, Cumhuriyet Kitap

Etiketler: ,


 

Ben ve O

Alberto Moravia, merakla izlediğim romancılardan. Türkçede yayınlanan hemen her kitabını okuyorum. İki cinsin aşk temelinde gelişen ilişkilerinden yola çıkarak insani olan hemen her duyguyu ve davranışı ele alan 20. Yüzyılın önemli yazarlarından. Bir dönem Türkçede çok okunmuş, sevilmiş. Sonra unutulmaya terk edilmiş. Bir kaç yıldır tekrar kitapları yayınlanıyor.

Türkçede yeni yayınlanan Ben ve O (Ekim 2008, Çev. S. Faralyalı, Alkım Yay.), Moravia'nın en önemli romanlarındanmış. Romanın kahramanı sıradan filmlere senaryolar yazan Federico. İyi bir entelektüel olduğunu, sinemada da artık bir yere vardığını düşünüyor, bir film yönetmek istiyor. Yönetmeyi arzu ettiği film de yazdığı son senaryoya konu olan İtalyan devrimci gençlerinin başarısız olmuş bir soygun eylemi. Federico bir yandan yönetmenlik işini alabilmek için devrimci örgüte 5 milyon liret bağışlamak, yapımcının yaşlı karısı ile ilişkiye girmek gibi olmadık fedakârlıklarda bulunurken, diğer yandan da cinsellik kaynaklı ruhsal sorunları ile boğuşuyor. Federico'nun normal ölçülere göre oldukça büyük bir cinsel organı var. Zaman zaman büyüklüğü ile övündüğü bu cinsel organ, Federico'nun benliğinde ikinci bir kişi gibi var oluyor. Bu ikinci benlik, Federico'nun tüm davranışlarını cinsellik temelinde geliştirmesini, cinsel organının büyüklüğünü hissettirerek gördüğü tüm kadınlarla, yaşlı, genç, çocuk, şişman, zayıf, çirkin, güzel ayırmadan ilişkiye girmesini söylüyor. Federico sürekli "O" dediği cinsel organı ile tartışıyor. Onun cüretkâr cinsel isteklerini gemlemeye çalışıyor. Hatta bunun için bir tür inzivaya çekiliyor, evden, karısından, çocuğundan ayrı bir yere yerleşiyor. Ama başaramıyor, cinsel organının isteklerine çoğu zaman boyun eğiyor, onun sesi oluyor. Teşhircilik, taciz, tecavüz girişimi gibi birçok sonuçsuz eyleme giriyor. Federico ve konuşkan cinsel organının diyalogları, tartışmaları ile Moravia, cinsel sorunlar düzleminde günümüz insanın modern yaşam içindeki varoluşunu gözler önüne seriyor. Federico'nun "o" istiyor diye yaptığı birçok eylem, aslında yücelmişler ve ezikler olarak ikiye ayırdığı ve kendini hep ezik olarak hissettiği toplumda bu şekilde ezilmişlikten kurtulma çabası. Ama sonuç olarak, bu yüz kızartıcı girişimleri onun ezikliğinin sürmesinden, her defasında kendini daha fazla ezik hissetmesinden başka bir işe yaramıyor. Sonunda yönetmenlik sevdasından da, organına ve dolayısıyla topluma kendini yüce gösterme çabalarından da vazgeçiyor, yenilgiyi kabul edip evine dönüyor.

Etiketler: ,


 

Kasırganın Gözü

Çağdaş Türk Hikâyeciliği'nin önemli yazarlarından Necati Tosuner'in yeni kitabı Kasırganın Gözü (Ekim 2008, Kanat Kitap), 66 sayfalık bir kısa "roman". Ama daha ilk sayfaları okumaya başladığınızda kitabın türü hakkında tereddüte düşüyorsunuz. Tereddütte kalmamızın nedeni eserin bildik romanlar gibi gelişmemesinde. Daha da önemlisi anlatımında, dilinde roman havası yok. Hikâye ağır basıyor. Tek bir kahramanın, anlatıcının bakış açısından küçük küçük parçalar okuyoruz. Bu parçaları birleştirdiğimizde, ortaya bir karakter ve onun yaşamından bir kesit çıkabilir. Ama bir romanı oluşturacak bir anlatı oluşmadığı kesin. Tosuner de bunun farkında olmalı ki, "Bu yazdıklarım için 'roman değil' diyen biri olacaksa, şimdiden bıraksın okumayı!" diyor (s.31).

Tosuner, özellikle son hikâye kitabı Yakamoz Avuna Çıkmak'da geliştirdiği az ve öz sözle, minimalist diyebileceğimiz anlatım tekniği ile yazmış Kasırganın Gözü'nü. Her bir parça kendi içinde bir hikâye oluşturuyor. Okur, boşlukları doldurup, kendi belleğinde geliştirebilsin diye özellikle verilmiş esler, bilinçli olarak anlatılmamış yerler var. Bir zaman parçası, belki bir an anlatıcının bakışı, görüşü ile iletiliyor.

Yalnız bir adam... "Yaşadığım sevinçler tükenmişti. Gençken katlandığım sıkıntılar artık hiç katlanılmaz olmuştu. Yorgunluk… bezginlik, umudun yerini almıştı" diye anlatıyor. Yapacak pek işi yok. Canı sıkılıyor. Evinin penceresinden sokağı, dışarıyı gözlüyor. Geçmişten belli belirsiz anlar hatırlıyor. Ama ayrıntıya girmiyor. Eski arkadaş, eski sevgili o an parçası ile sınırlı olarak kalıyor, karakter olarak var olmuyor. Geçmişi ve geleceği belirmiyor.

Necati Tosuner'in isteğine rağmen bu kitaba roman diyemiyorum ama okumayı da bırakmıyorum. Çünkü herhangi bir tür tanımlamasına girmeyip okunduğunda edebi bir metin olarak değerli bir eser Kasırganın Gözü.

Etiketler: ,


 

Angelacoma'nın Duvarları

Cemil Kavukçu, İnegöl'de doğmuş, büyümüş. Üniversiteye kadar da hep orada yaşamış. Kavukçu, yeni kitabı Angelacoma'nın Duvarları'nda (Kasım 2008, Can yay.) çoçukluk ve gençlik yıllarını anlatıyor. Angelacoma, İnegöl'ün eski adıymış. İnegöl, Marmara bölgesinde, nispeten gelişmiş bir ilçe olsa da sonuç itibariyle kasaba. Eni boyu, sınırları belli… Bir çocuğun, özellikle bir gencin zamanını geçirebileceği çok yeri yok. Sinema, kahvehane, meyhane üçgeninde geçiriliyor günler. Zaman zaman kasabaya gelen panayırlar geçici bir şenlik havası yaratıyor. Ama kısıltırılmışlık, kapatılmışlık duygusu hep var.

"Kâğıt ya da tavla oynamadığım, sinemaya gitmediğim, yapacak bir şey bulamadığım gecelerde, tek başıma pencere kenarındaki bir masada oturup çayımı yudumlarken, ilçenin en geniş ama o saatlerde ıssızlaşmış caddesine buraya ait olmadığımı, harcandığımı, kendimi kandırdığımı, hiçbir zaman ressam olamayacağımı, benim için yaşamın başka yerde olduğunu düşünürdüm." Arka kapağa da alıntılanan bu cümleler aslında kitabın ana fikri. Altıncı yıldır okuduğu liseyi bitirip üniversiteye girme aşamasına gelmiş delikanlı, bu kasabaya kısılıp kalmış olduğunun bilinciyle bir an önce bir yolunu bulup kaçma arzusu ile dolu. "Ben ne olacağım?" diye soruyor. Ama bir yandan da oradan çıkamayacağını Angelacoma'nın Duvarları'nı delip dışarıdaki dünyaya ulaşamayacağını düşünüp kederleniyor. Çünkü çevresinde bunun birçok örneği var. Hayallerini gömüp sıradan işlerde kendini tüketmiş birçok örnek.

Birkaç kez duvarı delme, öte yanına geçme fırsatı doğmuş. İlki, orta okul son sınıfta girdiği parasız yatılı ziraat okulu sınavı. Toprakla içli dışlı bir hayatı özlemesine, o okulda okumak istemesine rağmen sınavı kazanamıyor. İkinci fırsat, liseyi İstanbul'a okuyacak olması. Küçük dayısı İstanbul'da üniversitede okuyor. Dede ile anneane İstanbul'a taşınmış. Pertevniyal Lisesi'nin sınavına giriyor. Bu kez kazanıyor. Duvarı delmeyi başardığını düşünüyorsunuz. Ama talihsizlik hastalık olarak geliyor. Sürekli uyuyor, yüzü, ayakları şişiyor ve bir gün tuvallette kanlı idrar yapıyor. Doktora gidiliyor, teşhis "Nefrit". Çok geçmeden yatağa düşüyor. Çok sevdiği İstanbul'u, lisesini terk edip, İnegöl'e baba evine dönüyor. Koca bir kış, evde, kitap okuyarak, resim yaparak ve odasının pencerisinden Uludağ'a bakıp hayaller kurarak geçiyor. Resim yapmak, hayatının amacı halini alıyor. Güzel Sanatlar Akademisi'ne gitmeyi, ressam olmayı kuruyor. Ama cebir-geometri derslerini geçip liseyi bitirmek konusunda pek istekli değil. Arkadan gelip kendisine yetişen kardeşi ile aynı sınıfta okuyacak olmak bir kabus. Kendisi gibi, sınıfları çift dikişle geçemeyen arkadaşları ile aylaklık günleri başlıyor. "Çok coşkulu bir erkekler topluluğu" oluşturuyorlar. İçkiler içiliyor, şarkılar söyleniyor, içte biriken sıkıntı, yalnızlık duygusu naralarla, haykırışlarla ifade ediliyor.

Sürpriz bir biçimde cebir-geometri derslerini geçip liseyi bitirmesi ve üniversite sınavında kopya çekmeyi sağlayan hoş rastlantı Angelacoma'nın Duvarları'nı delmek için son fırsatı veriyor. İlçeden sınava giren öğrenciler arasında en yüksek ikinci puanı alıyor. Şimdi bir karar vermesi gerek, ya hayalini kurduğu gibi Güzel Sanatlar Akademisi'ne gidip ressam olacak ya da bu yüksek puanı değerlendirip Tıp fakültesi ya da mühendislik gibi önemli bir okula…

Cemil Kavukçu, Angelacoma'nın Duvarları'nda kitabın alt başlığına uygun olarak "otobiyografik bir anlatı" kurmuş. Ortaokul ve lise çağlarını, kasabanın verdiği çıkışsızlık duygusunu, duvarı delme arzusunu anılarla yoğurarak anlatmış. Kitabı okuyup bitirirken, keşke daha çok ayrıntıya girseymiş, daha çok anı anlatsaymış diye düşünmeden edemiyorsunuz. Tabii, duvarı delip kendini kasabanın dışına atmayı beceren gencin İstanbul'da başına neler geldiğini de merak ediyorsunuz.

Etiketler: ,


 

Dünyanın Uğultusu

Behçet Çelik'in ilk romanı Dünyanın Uğultusu (Ocak 2009, Kanat), bir kriz dönemi romanı. 2001'de yaşadığımız kriz sırasında geçiyor. Romanın kahramanı Ahmet üniversite bitirmiş, iyi işlerde çalışmış, iyi para kazanmış, harcamasını bilmiş. Şimdi de kriz nedeniyle işşiz kalmış... Günlerini dolduran mesai saatlerinin yerinde koskoca bir boş zaman vardır artık. Zaten daha işte çalışırken "kıpırtısızlık" dediği bir ruh haline girmiştir. Hiçbir şeyi önemsemez, acele etmez, hayatı oluruna bırakır. Dünya bir uğultudan ibarettir. Bu halinden ilk rahatsız olan sevgilisi Özlem'dir. İlişkilerine bir süre ara vermeyi teklif eder. Ahmet de aynı kıpırtısızlık içinde bu teklifi hemen kabul eder.

Tam anlamıyla yalnız bir adamdır Ahmet, pek fazla arkadaşı yoktur, olanları da aramaz. Ailesi, anne babası ise bir başka şehirdedir. İşten atıldığı için iyi bir tazminat alacaktır. Zaten biraz birikmiş parası da vardır. O parayı hesaplı bir şekilde harcarsa uzun zaman çalışmadan yaşayabilecektir. İş bulmak için çok fazla ısrarcı olmayacak, işsizliğin tadını çıkartacaktır. Sürekli hesaplar yaptığını, az para harcamaya çalıştığını görürüz. Param bitecek korkusu onu panikletmez, bir - iki teşebbüs dışında iş aramaz. Tembellik Hakkı'nı sonuna kadar kullanmaya niyetli gibidir.

İşsizliğin ilk günü, ısıtmayan güneşin altında soğukta boş boş gezerken yolu bir çay bahçesine düşer. Orada kendi gibi işsiz olan Ayla ile tanışır. Sohbet ederler. Uzun süredir işsiz olan Ayla'nın girişkenliği ve güzelliği Ahmet'i etkiler. Ayla, Ahmet'in falına bakar ve onun durumunu tam olarak tahlil eder. "Bir yol kavşağındasın. Çoktandır oradasın. Hayatın kavşaklarda geçmiş senin. Bir tarafa dönmek yerine kavşağın sıkılıp sana yol olmasını beklemişsin" diye anlatmaya başlar. Hayatındaki insanları azalttığını, en son bir kadını uzaklara yolladığını söyler. İşsizliğinin de diğer işsizlerden farklı olduğunu, Ahmet'in kendi seçimi olduğunu anlatır. Kendini hep yalnız hissettiğini, arkadaşlarını aramadığını çünkü onları kendine denk hissetmediğini söyler. Ayla'nın fal aracılığıyla yaptığı bu tahlil, biz okurlara Ahmet'in kişiliğini, nasıl bir ruh halinde olduğunu da anlatır. İlerleyen sayfalarda Ayla'nın bir iki paragrafta anlattıklarının örneklendiğini, yaşandığını görürüz.

Ayla'dan sonra Ahmet'in hayatına giren ikinci kadın Aynur... Aylak, aylak gezerken ne amaçla yapıldığını bilmeden katıldığı bir yürüşte tanışıyor Aynur'la. Aynur, üniversiteden arkadaşı Buket'in kardeşi. Tanışmaları da Aynur'u Buket sanması ile oluyor. Aynur, kronik bir işsiz… Üniversiteyi bitirdikten sonra bir türlü iş bulamamış. Ailesi ile birlikte yaşıyor. Yirmili yaşlarda hoş bir kız, canlı. Kırk yaşındaki Ahmet'le aradaki yaş ve tavır farkına rağmen onun yanında kendini rahat hissediyor.

Ahmet, sıradan gibi görünse de aslında ayrıksı bir tip. Yalnızlığının, kendini yalnızlaştırmasının yanında, iş dışında hemen hiçbir ilgisi, uğraşı olmayan biri. Sokaklarda avare avare dolaşmak dışında bir şey yapmıyor. Futbol, siyaset, kağıt oynamak, at yarışı gibi merakları yok. Erkeklerin boş zamanlarını tüketmek için gittikleri kahvehanelere yolu düşmüyor, meyhane birahane gibi yerlere de çok takılmıyor. Takılsa da orada tek başına oturuyor, dostluklar kurmuyor. Kitap, dergi de okumuyor, sinemayla, tiyatroyla ilgilenmiyor. İçki içiyor. Biraz da kadınlara düşkün. Günün büyük bir bölümü yeni tanıştığı Ayla'yı ve Aynur'u düşünmekle, acaba arasam mı, aramasam mı diye tereddütler geçirmekle tükeniyor. Bu iki kadın hakkındaki düşünceleri, kararsızlıkları kişiliği hakkında da önemli ipuçları veriyor. En önemli özelliği ise tüm boş vermiş görünümüne rağmen her şeyi ince ince düşünmesi. Aslında hemen her şey hakkında biraz aykırı fikirleri var. Bunları söylemeyi, tartışmayı da seviyor. En azından bir zamanlar tartışmadan, münazaracılıktan haz almış. İşsizlik hakkında düşünürken de iş hayatını sorguluyor, sıradan insanın rutininin büyük bir kısımını oluşturan işin insan hayatını gereksiz olarak kapladığı yargısına varıyor. İş ve aile en aykırı, isyancı ruhları bile kendine uyduruyor. Normalleştiriyor. İnsanların kendilerine daha çok zaman ayırmaları gerektiğine inanıyor. İşsiz kalmış olması "kendine zaman ayırma" için bir fırsat. Ama, Ahmet'in bu fırsatı değerlendiremediğini görüyoruz. Günler hemen hiçbir şey yapmadan akıp gidiyor. Yavaş yavaş boş oturmanın, işsizliğin verdiği sıkıntılar başlıyor. Hiçbir yerde çok fazla duramıyor, evde sıkılıyor dışarı çıkıyor, dışarıda evi özlüyor.

Dünyanın Uğultusu ana kahramanı Ahmet'in üzerinden, bakış açısından gelişen bir roman. Ahmet'in çocukluğuna, öğrencilik yıllarına kadar uzanıp geçmişiyle hesaplaşmaları ile derinlik kazanıyor. Anılarını yad etmesi ile kıpırtısızlık haline nasıl geldiğinin ip uçlarını buluyoruz. Taşralı bir genç olarak İstanbul'da okuyup iş sahibi olma mücadelesinin onda ne gibi ruhsal yaralar açmış olacağını seziyoruz. Araya zaman zaman Aynur'lu bölümler giriyor, onun hayatını, Ahmet'le birlikte yaşadıklarına bakışını öğreniyoruz. Dar gelirli bir ailenin kızı olan, hayatın zorluklarını yakından tanıyan Aynur da aslında Ahmet'ten pek farklı bir durumda değil. Aksine ailesi ile birlikte yaşadığı için bir takım kısıtlamalara da tabi. İstediği zaman evden çıkamıyor. Her istediğini yapamıyor. Görüştüğü tek arkadaşı Aslı ile de pek anlaşamıyor. Alımlı bir kız olmasına rağmen bir sevgilisi yok. İnsanlarla ilişki kuramıyor. Sürekli iş arama, bulamama hali sıkıntısını artırıyor. O da ince ince düşünüyor, ayrıntıları didikliyor. Ahmet'le karşılaşmış olması yeni bir ilişki için iyi bir fırsat ama onu da değerlendirmek konusunda çekingen. Ahmet'ten hamle bekliyor. Ama Ahmet'in de araması kolay olmuyor.

Ayla ise bir sır olarak kalıyor. Ayla'nın bölümleri yazılmamış. Romanın üç kahramanından biri olmasına rağmen ne Ahmet'e kısmen anlattığı geçmişini, ne de tanıştıktan sonra yaşadıklarını öğrenemiyoruz. Kolayca ulaşılamıyor. Sık sık ortadan kayboluyor

Kaçan kovalanır derler. Ahmet, Ayla'yı merak ediyor. Sürekli telefon açıyor ama evde bulamıyor. Ayla sadece kendi istediğinde ortaya çıkıyor. Ama her defasında Ahmet'e daha sıcak ve yakın davranıyor.

Günler tekdüze bir şekilde akıp gidiyor. Ahmet daha çok içine kapanıyor. Ayla'nın ortaya çıkışı, Ahmet'i bir otele götürüp, orada yaptığı konuşmayı dinletmesi bir dönüm noktası oluyor. Ne amaçla buluştukları anlaşılmayan, son aylarda işsiz kalmış insanlardan oluşan bu grubun lideri görüntüsünde Ayla. İnsanlara öğütler veriyor. Farklı, özel olduklarını, kendilerine güvenmelerini söylüyor. Ahmet, Ayla'nın sırlarını çözmek istiyor, bu grubun neden kurulduğunu, amacını merak ediyor. Toplantı sonrası birlikte yemeğe gittikleri Ayla'dan pek net cevaplar alamıyor. Toplantıları organize eden adamın telefonunu ediniyor. Ama cesaret edip adamı arayamıyor. Bunu Aynur'dan istiyor. Aynur da hemen bu işin içinde bir gönül ilişkisi olduğunu hissediyor. Ahmet'le iyice yakınlaşmak üzereyken kendini geri çekiyor. Ama hafiyelik oyununa da katılıyor. Adamı bulup konuşuyor. Ahmet'in bildiklerinden daha fazlasını öğrenemiyor. Bu grubun varlığı, Ahmet ve Aynur'un arama, öğrenme çabaları bence romana pek fazla bir şey katmıyor. Zaten sonuçta bulunan, öğrenilen kayda değer bir şey de yok. Ne grubun gerçek amacı ne de Ayla'nın rolü açıklığa kavuşuyor.

Çok benzerlik yok ama, Dünyanın Uğultusu bana 50 Kuşağı’nın varoluşçu romanlarını, öykülerini hatırlattı. Özellikle Yusuf Atılgan'ın Aylak Adamı'nı... Aylak Adam da Ahmet de "Dünyanın Uğultusu"ndan sıkılıyorlar. Uğultu biraz dinse huzura kavuşacaklar. Ahmet'in Aylak Adam'dan farkı, daha sorgulayıcı olması ve gelecek endişesi. Aylak Adam gibi maddi sıkıntısı olmasaydı herhalde onun gibi davranırdı. Ekonomik kriz ortamında iç sıkıntısı, hiçbir şey yapmadan yaşama arzusu Ahmet gibi bir karakterde inandırıcı oluyor. Onun ataletini Aylak Adam'ınkinden daha kolay kavrayabiliyoruz.

Yeni yıla yeni kararlarla başlamak yerine Ahmet de, Aynur da "Başkalarının prim verdiği, önemsediği, uğruna öbür insanları itip kaktığı hiçbir şeye yetişmemekle hiçbir şey kaybetmeyeceğine" inanır. "Kendini çoğu gün yokmuş gibi hissetmenin iyi yanının hiçbir yarışın içinde olmamak olduğunu fark eder". Uzayda bir yer kaplayacak, Dünyanın uğultusunu dinleyerek varolacaklardır.

26 Şubat 2009 Cumhuriyet Kitap

Etiketler: ,


This page is powered by Blogger. Isn't yours?