Perşembe, Haziran 28, 2012

 

Kitaba dokunma, yanarsın!


Düşünce ve ifade özgürlüğü alanında birbirinden iç yakıcı gelişmelerle geçti yıl. Yazarlara, yayıncılara, gazetecilere ve aydınlara yönelik tutuklamalar, yayınlama özgürlüğüne yönelik yasaklamalar, sansür anlamına gelebilecek uygulamalar, oto sansürü kökleştirecek baskılar daha önce görülmemiş boyutlara ulaştı.
12 Eylül Darbesi günlerindeki gibi hakkında yasal bir karar olmayan kitapların suç delili olarak silahlarla birlikte sergilendiğini gördük. Daha da ileri gidilerek yayınlanmamış kitap ve çeviri taslakları örgüt dokümanı olarak sunuldu. Hatta kitap listeleri bile suç delili olarak gösterildi. Hiçbir yasada yer almamasına rağmen bastığı kitaptan dolayı hapis cezası alan matbaacı, yayınevinin ajandasının sayfa düzenini yaptı diye yargılanan grafikerler var.
Halil Gündoğan’ın cezaevinde yazdığı “Metris’ten Munzur’a Bir Firarinin Öyküsü” adlı kitabın ikinci cildinin taslağı “sakıncalı mektup” olarak değerlendirilip imhasına karar verildi. Gazeteci Zeynep Kuray’ın evinden çıkan flaş bellekde bulunan çeviri taslağı iddianameye delil olarak girdi. Berdan Matbaası'nın sahibi Sadık Daşdöğen'e, 'matbaacının yazarın yerine geçtiği' varsayımıyla, “örgüt propagandası”ndan 1 yıl hapis ve 782 TL para cezası verildi. Birçok üniversite öğrencisinin evlerinde, bazı derneklerin kitaplıklarında bulunan ve haklarında hiçbir yasal karar bulunmayan kitaplar örgütsel döküman olarak gösterilerek terör örgütü üyesi olmakla suçlandı. Kitap bulamadıklarında kitap listesi bile suç delili olabilmiş. Metis Yayınları’nın “inanmama hakkı” konulu “2010 İllallah Ajandası” hakkında açılan davada yayınevi yönetmeni, editörler, grafiker ve düzeltmen yargılanıyor. Herhangi bir yasa maddesinde yeri olmadığı gibi dünyada hiç görülmemiş bir uygulama. Tüm bu davalarda yargılanan kişilere ve onların konumunda olanlara bildirilen mesaj; “kitap okumayın, evinizde kitap bulundurmayın, okunacak kitaplar listesi bile yapmayın”, “yargılanacağından çekindiğiniz kitapları çevirmeyin, editörlüğünü, grafikerliğini yapmayın ve tabii basmayın”, “çünkü yasalarda yeri olmasa da yargılanırsınız!” Yani oto sansür uygulamaları isteniyor. Kitaba dokunursan yanarsın, deniyor.  
Terörle Mücadele Yasası’nın 6 ve 7. Maddeleri en geniş yorumlarla uygulandı ve tüm muhalifleri kapsar hale getirildi, tutuklanan gazetecilerin sayısı yüzü, partili, akademisyen, öğrenci ve avukatların sayısı binleri aştı. Gazeteciler için “basın suçundan değil teröristlik, hırsızlık, tecavüz gibi suçlardan yargılanıyorlar” dendi, sayı azaltılmaya çalışıldı. Oysa o listelerde Ergenekon, KCK, Devrimci Karagah gibi davalarda yargılanan birçok yazar yer almıyordu, yani liste eksikti.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin aleyhte kararlarına rağmen Türk Ceza Kanunu’nun birçok maddesi düşünce özgürlüğünü engelleyici bir biçimde uygulanmaya devam ediyor. 301. Maddeden yargılamalar sürmekte. Türk Ceza Kanunu’nun müstehcenlik suçunu düzenleyen 226. Maddesi ile Dünyanın en ünlü yazarlarından William S. Burroughs ve Chuck Palahniuk’un kitaplarının edebiyat eseri olup olmadığı sorgulanmakta. Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu Başkanlığı 110 bin internet sitesini sahiplerine haber vermek gereği bile görmeden yasakladığını açıklıyor. Sanatı da terörün bir parçası sayan açıklaması ile dikkati çeken İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin, 1952’den bugüne çeşitli mahkemeler tarafından haklarında toplatma, yasaklama ve yayın durdurma kararı verilen yayın sayısının 22 bin 601 olduğunu, toplama kararı kaldırılan yayın sayısının ise 529’da kaldığını bildiriyor. Basın davalarındaki artış ve eleştirilerin hakaret olarak kabul edilip dava açılmasının bizzat başbakan ve hükümet üyeleri tarafından özendirilmesi dikkati çekici boyutlarda. Cumhuriyet yazarı Bekir Coşkun’un “Paşa” başlıklı yazısı üzerine Başbakan “O zatın kaleminde pislik akıyor” diyerek “Tüm paşalar dava açmalıdır” diye çağrıda bulundu ve Genelkurmay da dava açtı (bkz. haber7.com). 
Terörle Mücadele ve Basın Kanunları yanında Türk Ceza Kanunu düşünce ve ifade özgürlüğünü engelleyecek onlarca madde ile dolu. Geçtiğimiz yıl yazarların, yayıncıların, gazetecilerin ve akademisyenlerin sadece Türk Ceza Kanunu’ndaki bazı maddelere dayanarak hangi gerekçelerle yargılandıklarına bakarsak düşünceyi ifade etmenin yolunun kalmadığını da görürüz. “Onur, şeref ve saygınlığı rencide etme, İntihara teşvik ve yardım (Madde: 84), Kamu görevlisine hakaret (Madde: 125), Haberleşmenin gizliliğini ihlali (Madde: 132), Özel hayatın gizliliği (Madde: 134), Suçu ve suçluyu övme (Madde: 215), Halkı kin ve düşmanlığa tahrik (Madde: 216), Basın yoluyla kamu barışına karşı işlenen suçlar (Madde: 218), Soruşturmanın gizliliğini ihlali (Madde: 285), Soruşturma ve kovuşturma işlemlerinde ses ve görüntü kaydı (Madde: 286), Adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs (Madde: 288), Cumhurbaşkanına hakaret (Madde: 299), Temel milli yararlara karşı faaliyette bulunmak için yarar sağlama (Madde: 305), Halkı kanunlara uymamaya alenen tahrik (Madde: 217), Kanunun suç saydığı fiilleri işlemek amacıyla örgüt kurmak ve örgütün propagandasını yapmak (Madde: 220), Şapka ve Türk harfleri hakkındaki kanunlara aykırı davranış (Madde: 222), Müstehcenlik (Madde: 226), Görevi kötüye kullanma (Madde: 257), İftira (Madde: 267), Yalan tanıklıkta bulunma (Madde: 273), Suçluyu kayırma (Madde: 283), Uygulama örneklerine bakarak silahlı örgüt üyesi olmak (Madde: 314), Devletin güvenliğine ilişkin bilgileri temin etme (Madde: 327), Devletin güvenliğine ve siyasal yararlarına ilişkin bilgileri açıklama (Madde: 329), Yasaklanan bilgileri temin (Madde: 334), Yasaklanan bilgileri açıklama (Madde: 336).” (Kaynak; Hüsnü Öndül, İHOP 2012 Raporu).
Diyorlar ki; “Ne var, yargılanırsınız, aklanırsınız!” Mevcut sistemimizde yargılanmak da, aklanmak da pek kolay değil. Birçok yazar, yayıncı, gazeteci, aydın ve yüzlerce öğrenci neyle suçlandıklarını bilmeden, aylarca, yıllarca hapiste yargılanmayı bekliyor. Uzun yargılanma sürelerinin, cezaevlerinde, mahkeme koridorlarında geçirilen sürelerin yargılanmadan cezalandırılmak olduğu ortada. Yayıncı, yazar Ragıp Zarakolu’nun yaşadıkları, Ergenekon, KCK, Devrimci Karargah örgütü gibi içine hemen herkesin dahil edildiği ve insanların neyle suçlandığını bilmeden yıllarca hapis yattığı davalar çarpıcı örnekler.
Düşünce özgürlüğünün engellenmesi sadece yasal yollardan değil toplumun her kesiminde yaygın olarak uygulanan bir alışkanlık haline getirilmeye çalışılmakta. İstanbul Metrosu’nda Zülfü Livaneli’nin Livaneli’nin “Engereğin Gözündeki Kamaşma”sının çizgi roman uyarlaması “Harem”in tanıtım afişlerini kitabın kapağını “müstehcen” bulduğu için sansürleyen müdürden, Samsun 19 Mayıs Üniversitesi'nde "kitap takas standı" açan 7 öğrenci hakkında soruşturma açtıran rektörden,  inançlarına aykırı bulduğu Bahadır Baruter’in karikatürünü yayınlayan Penguen dergisini kundaklayan okura, beğenmediği kitabı satan kitapçıyı basıp tehdit eden partiliye kadar geniş bir yelpaze var. Muhalif hatta yandaş gazetecilerin, köşe yazarlarının hükümetin politikalarını eleştiren yazı ve haberlerinden dolayı işlerinden çıkartılmaları, hedef gösterilmeleri gündelik bir olay halini aldı. Nuray Mert, Banu Güven, Mehmet Altan, Cüneyt Ülsever, Ece Temelkuran, Özdemir İnce, Can Dündar ve Ruşen Çakır ve son olarak Yeni Şafak’tan Ali Akel iktidarın tepkisini aldıktan sonra baskıya uğrayan, işten ayrılmaya zorlanan, programları durdurulan, köşelerinden olan gazetecilerin sadece birkaçı.
Türkiye’deki tepkilere, açıklanan raporlara kulaklar tıkandığı gibi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin aldığı aleyhte kararlara, Avrupa Birliği’nin, ABD’nin yöneticilerinin, Dünya çapındaki Düşünce Özgürlüğü kuruluşlarının verdikleri demeçlerdeki, yayınladıkları raporlardaki çağrılarına da karşılık verilmemekte, uluslararası yükümlülüklere uyulmamakta ve verilen sözler tutulmamaktadır. Paul Auster gibi boş bulunup bu konuda fikir beyan edenlerin sonu da sıkı bir fırça yemektir. Uzun tutuklama sürelerini önleyecek, adil yargılamayı sağlayacak yasa değişiklikleri halen yapılmamıştır. Terörle Mücadele Yasası’nın kaldırılması bir yana düşünce özgürlüğünü açıkça engelleyen maddelerinin değiştirilmesi bile telaffuz edilmemektedir. Bu durum da düşünce ve ifade özgürlüğünü engelleyici uygulamaların artarak süreceğini, gelecek yıllarda daha çok yazarın, yayıncının, gazetecinin, akademisyenin ve öğrencinin tutuklanacağını düşündürmektedir.
Gerçek demokrasinin karşıt fikirlerin serbestçe ifade edildiği, insanların beğenmeseler dahi bu görüşleri hoşgörü ile karşıladıkları bir rejim olduğuna inanıyoruz. Hükümeti, hakimleri, savcıları ve emniyet kuvvetlerini bir kez daha uluslar arası anlaşmaların, Anayasa'nın düşünce özgürlüğüne ilişkin getirdiği hükümlere uymaya; tüm siyasi partilerimizi ve TBMM'ni TCK, TMY, Basın Kanunu ve ilgili diğer yasalarda ifade özgürlüğünün önünü tıkayan tüm maddelerinin acilen değiştirilmesi için göreve çağırıyoruz.

* Türkiye Yayıncılar Birliği Düşünce ve İfade Özgürlüğü Ödül Töreni açılış konuşmasının genişletilmiş metni. 

14.06.2012

Cuma, Haziran 22, 2012

 

Red Kit İstanbul’da


Red Kit, “gölgesinden hızlı silah çeken kovboy” olarak biliniyor. Tam anlamıyla bir efsane kahraman. Belçikalı çizer Morris tarafından 1946’da çizildiğinden beri sürekli okunuyor. Yirmiden fazla dilde yüzlerce milyon okura ulaşmış. Türkiye’deki yayıncısı Yapı Kredi Yayınları “Red Kit İstanbul’da” sergisi ile bize Red Kit’i bir kez daha hatırlattı. Çizgi roman araştırmacısı Didier Pasomonik’in küratörlüğünde hazırlanan sergi 17 Haziran’a karar İstanbul Beyoğlu’nda İstiklal Caddesi’nde Yapı Kredi Kültür Merkezi’nde sürecek. Segi vesilesi ile Red Kit İstanbul’da (Mayıs 2012, çev. Orçun Türkay, Yapı Kredi Yay.) adlı bir de katalog yayımlanmış. Didier Pasomonik’in kaleme aldığı katalog aslında bir kitap niteliğinde ve yalnız kovboy Red Kit’in Dünya’daki ve Türkiye’deki tüm macerasını ayrıtılı olarak anlatıyor.
Red Kit İstanbul’da Belçikalı çizer Morris’le Fransız yazar Goscinny’nin 1950’de New York’da karşılaşmaları ile başlıyor. Morris, 1948’den beri ABD’dir ve Amerikan tarzı çizgi romandan, Walt Disney’den çok şey öğrenmiştir. Dünya’nın en çok satan mizah dergilerinden Mad’in çizerleriyle de iyi ilişkileri vardır. Amerikan çizerlerin olumlu etkisi onun Avrupa’daki başarısının en önemli unsurlarındandır. Ama esas başarıyı Goscinny ile birlikte çalışmaya başladıktan sonra yakalar. Kahramanı Red Kit de altın çağını yaşar.
Düldül, Red Kit’in ilk maceralarının yayınlandığı 1946’dan beri kahramanımızla birliktedir. Güçlü, yürekli, çok zeki ve yetenekli bir at olan Düldül sahibini bir çok tehlikeden korumuştur. En olağanüstü niteliği de konuşmasıdır. Bu ikiliyi “Batı’nın en aptal köpeği” Rintintin tamamlar. Bir antikahraman olarak Rintintin öyle sevilir ki ayrı albümleri yayınlanır. Tabii ki Red Kit’i Daltonlar olmadan düşünmemiz imkansız. Didier Pasomonik, Daltonlar’ın gerçekte varolan bir haydut çetesi olduğunu yazıyor. Morris, Daltonlar’ı gerçek hikayelerine uygun olarak 1954’de yayınlanan Kanunsuzlar’da öldürmüş ama okurdan gelen yoğun istek  ve Daltonlar’ın varlığının satışları artırdığının anlaşılması üzerine Goscinny’i onları 1956’da yayınlanan Joss Jamon’a Karşı adlı macerada ölü Daltonlar’ın tıpatıp kendilerine benzeyen yeğenleri olarak dirilmiş ve herbirine belli bir rol yükleyerek belirginleştirmiş. Jesse James, Billy the Kid, Calamity Jane gibi gerçek kahramanlar da zaman zaman Red Kit maceralarında karşımıza çıkarlar. Pasomonik, bu kahramanların gerçek öyküleri ile Red Kit’in maceralarında anlatılanların genellikle örtüşmediğini yazıyor. Goscinny onları daha sempatikleştirmiş, komikleştirmiş ve ana maceraya uygun hale getirmiş.
Morris’le Goscinny’nin işbirliğinin başarıya ulaşmasındaki en önemli unsur kuşkusuz önceleri çocuk dergisi olan ve1955’de yetişkin okur için yayımlanmaya başlayan Spirou’dur. Red Kit, dergide 25 Ağustos 1955’de ilk macerasının yayımlanması ile Spirou’nun en önemli kahramanlarından olur. 50’lere kadar esas olarak dergiler üzerinden gelişen çizgi roman yayıncılığı Tenten albümlerinin büyük satışlar yakalaması ile yeni bir evreye girer. Red Kit albümü çıkar çıkmaz 100 bin satışa ulaşır ve her yeni baskıda bu rakam katlanır. 1965’de Red Kit albümlerinin ilk baskı sayısı 300 bindir.
Red Kit’in en önemli özelliği “incitmeden alay etmek”. Tenten gibi çizgi romanlar ırkçılıkla suçlanırken Red Kit yazarının ailesinin büyük bölümünü toplama kamplarında kaybetmiş olması ve Arjantin ve ABD’de geçen zorlu göçmenlik yaşamının da etkisiyle olsa gerek hiçbir halkı küçük düşürmemeye çalışır. Aksine ırkçılığın ve yabancı düşmanlığının temelinde yatan nedenlerle alay eder. Tüm bunlara rağmen 70’lerde ırkçılıkla suçlanınca geçmişin hatırlatan, eleştirileri haksız bulan Goscinny tavrını “Ben yalnızca basma kalıp düşüncelerle alay ediyorum” diye açıklar.  
Red Kit, “gölgesinden hızlı silah çeken kovboy” olarak tanınmıştır ama onu ateş ederken hemen hiç göremeyiz. Bunun da nedeni Fransız hükümetinin 1949’da çıkarttığı “Gençlere yönelik yayınlar kanunu”dur. Red Kit silah kullandığında insanları “şiddete yönlendirmek” suçlaması ile karşılaşır. Ondan sonra da insanlara hiç silah doğrultmaz, onun hızlı silah çekmedeki ünü haydutları yıldırmaya yeter. Redkit zamanla dudağından hiç düşürmediği sigarasından da vaz geçecektir. Pasonik, sigaranın yerini bir saman çöpünün almasının nedeninin tüm Dünya’da yaygınlaşan sigara karşıtı yasalar olmadığını yazıyor. Bu yasalardan çok önce, daha seksenlerde Red Kit’in çizgi filmlerini ABD televizyonlarında göstermek gerekince çocuklara yönelik yayınlarda “kahramanın sigara içerek kötü örnek olmasının” yasak olduğu bildirilmiş. Durumu öğrenince Morris kahramanını sigarasız çizmeye başlamış. Red Kit’in sigarayı bırakmasının o yıllarda ülkemiz basınına da yansıyan çok önemli bir haber olduğunu hatırlıyorum. Red Kit sigarayı bıraktıktan beş yıl sonra 1988’de iyi örnek olduğu için Dünya Sağlık Örgütü’nce ödüllendirilmiş.
Red Kit, Türkiye’de ilk kez 1956’da Abdülcanbaz’ın da yaratıcısı olan Turhan Selçuk’un Dolmuş adlı siyasi mizah dergisinde yayımlanmış. 1959’dan itibaren de 32 sayfalık fasiküller halinde yayınlanmaya başlamış. Ancak 1972’de Milliyet Yayınları telif haklarını satın alınca aslına uygun ve düzenli olarak yayınlanmış. Ondan önce telif hakkı ödenmediği için hem macera sırası izlenmiyor hem de hikayelere çeşitli bahanelerle müdahalelerde bulunulabiliyormuş. Ama Tenten’de ya da Tarzan’da olduğu gibi yerli üretim de yok, Red Kit’in Türkiye’de geçen maceraları da çizilmemiş.
Red Kit 2007’den beri de Yapı Kredi Yayınları’nda şair Eray Canberk’in çevirisi ile aslına sadık ve ideal albüm boyutlarında yayını sürüyor. Mayıs 2012’de 55. albüm Haydut Ana yayınlanmış. Ayrıca 1956-57 yıllarının maceraları toplu albümler adıyla yayınlanıyor. 1956’dan beri Red Kit sürekli türkçede yayınlanıyor ama şimdiye dek maceralarını tamamı yayımlanamamış. Sanırım ilk kez Yapı Kredi Yayınları tamamına erdirecek.
Red Kit’i sinemaya uyarlama konusunda ilk adımı bizim sinemacılarımız atmış. Daha anavatanında filmleştirilmeden 1967’de Çifte Tabancalı Damat adıyla sinemaya uyarlanmış ve başrolünde Öztürk Serengil oynamış. 1970’de de Red Kit adıyla İzzet Günay’ın başrol oynadığı bir film var. 1974’de de Atını Seven Kovboy’da Sadri Alışık Red Kit’i canlandırmış. Dünya’da ilk uyarlama ise 1971’de animasyon olarak Fransa’da yapılmış. Pasomonik, Red Kit İstanbul’da da sözünü etmiyor ama internete göre Türkiye’den sonra ancak 1991’de İtalya’da Terence Hill, Red Kit’i sinemada canlandırıyor.
Red Kit’in ülkemizde başına gelenler bununla da kalmıyor. Kahramanımızın asıl adı Lucky Luke. Sanıyorum telif hakları alınmadan basıldığı için Türkçede ilk kez Dolmuş dergisinde yayınlanırken ismi değişmiş. Çizgi romanın siyah beyaz kopyalarını çıkartan Ferdi Sayışman bu adlandırmaları kendisinin yaptığını söylüyor; "O zaman Lucky Luke'un maceraları Fransız Spirou dergisinde çıkıyordu. Burada da yayınlamaya karar verince, Türkçe ne isim koyalım, diye düşünmeye başladık. Bir arkadaşın çıkarmak istediği Red Rider (Kızıl Sürücü) diye bir dergi vardı. Ben de Bil Kit diye başka bir derginin kopyasını yapıyordum. Red kısmını Red Rider'dan Kit kısmını da Bil Kit'ten aldık, Red Kit oldu." (bkz.  http://tr.wikipedia.org/wiki/Red_Kit) Lucky Luke, Red Kit olmakla kalmamış atı Jolly Jumper Düldül, köpeği Rantanplan Rintintin adını almış. Bu adlandırmaların çizgi romanın Türkiye’deki, başarısında payı olduğu kuşkusuz.
Red Kit, 1977’de yazarı Goscinny’i kaybediyor. Morris, yazarını kaybetse de bu çok sevilen kahramanın maceralarını çeşitli yazarlarla devam ettiriyor. Zaten, Morris Red Kit’i çizmeye Goscinny’isiz başlamıştır. Kendisi de iyi bir yazardır ama Red Kit’in bu kadar sevilmesinde Goscinny’inin etkisini inkar etmez. Morris eskisi kadar verimli olmasa da 2001’de ölene kadar çeşitli yazarlarla çalışarak albüm yayınlamayı sürdürür. Morris’in ölümünden sonra da Red Kit yayınlanmaya devam eder. Birkaç çizerle yapılan çalışmalardan sonra Achde çizer olarak görevi devralır. 2010’da türkçede de romanlarını okuduğumuz Fransız romancılar Tonino Benacquista ve Daniel Pennac yazar olarak Achde ile işbirliği yapar ve iki yeni albüm yayınlanır. Yaratıcıları ölse de Red Kit ölümsüzlüğe doğru yolculuğuna devam eder...  
07.06.2012

Salı, Haziran 19, 2012

 

Şeylerin Masumiyeti


Masumiyet Müzesi romandan müzeye uzanan yapısıyla benzeri kolayca bulunamayacak bir proje ya da hayata geçmiş bir yazar düşü. Orhan Pamuk Şeylerin Masumiyeti’nde (2012, İletişim yay.) romanın müzeleşmesinin öyküsünü 1950’lerden 80’lere uzanan zaman diliminde İstanbul’daki gündelik hayatla, kendi yaşamından parçalarla birlikte anlatıyor.
Masumiyet Müzesi’nin romanında Kemal, daha Füsun'la ilk karşılaştığı andan itibaren onun dokunduğu, kullandığı eşyayı toplamaya başlamıştır. Tüm yaşananları da topladığı bu eşyaya bakarak anlatır. Füsun'u tamamen kaybeden Kemal, yıllar boyunca topladığı eşyayı sergileyeceği bir müze açmaya karar verir. Böylece, yaşadığı yıllara bir anlam verebilecektir. Bu müze, Fusünların Çukurcuma'daki evi olacaktır. Dünyanın belli başlı tüm küçük müzelerini dolaşır, en uygun örneği bulur. Masumiyet Müzesi’ni inşa ettirir. Bu müzenin kataloğu da roman biçiminde olacaktır. Yazması için Orhan Pamuk'a başvurur. Orhan Pamuk'un bu teklifi kabul etmesi ile de roman yazılır.
“İlk başlarda resimli bir ansiklopedik sözlük biçiminde hayal ettiğim bu kitaptaki maddeleri sırayla okudukları zaman, okurlar bir roman okuduklarını da anlayacaklardı. (...) Bu ilk haliyle roman, Keskin ailesinin ve Füsun’un eşyalarının üzerinden hikaye edilen ansiklopedi görünüşlü bir aşk ve aile romanıydı.(...) Romanım, 1990’ların sonunda zengin ayrıntılarla uzun uzun notlandırılmış bir müze kataloğu şeklindeydi. Tıpkı notlandırılmış bir müze katalogunda olduğu gibi, önce bir eşyayı bir müzegezere tanıtır gibi okura tanıtıyor, sonra bu eşyanın kahramanımızda uyandırdığı hatıralara geçiyordum” (s.15-17). Yazım sürecinde bu yapı Orhan Pamuk’a yetersiz gelmiş, Kemal’le Füsun’un aşklarını yeterince ifade edemeyeceğini düşünmüş. Ama müze “yapma” fikrinin karara dönüşmesini sağlamış.
Şeylerin Masumiyeti, Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi romanında yapamadığı şeyin yazıya dökülmüş hali. Çünkü artık bir müze ve içinde sergilenen eşya (şeyler) var. Onların öykülerini roman yazma endişesine kapılmadan yazmak da nispeten daha kolay. Çünkü Şeylerin Masumiyeti müzenin katalogu olsun diye kaleme alınmış. Orhan Pamuk, müze hayalini kurmasından başlayarak, müzenin nerede olması gerektiğine karar vermesini, müzenin kurulacağı yapıyı bulmasını, müzenin inşaatının başlamasını, aynı süreçte müzede sergilenecek eşyayı toplamasını anlatarak başlıyor. Müze binasının bulunduğu yoksul, bakımsız Çukurcuma mahallesinin yaşadığı değişimi, antikacılar, kafelerle dolu, sanatçıların bohemlerin ilgisini çeken bir yer halini alışını anlatırken aslında İstanbul’un yaşadığı değişimi de anlatıyor. Bu anlamda Şeylerin Masumiyeti, İstanbul (1. Baskı 2003, Yapı Kredi yay.) kitabı ile de bağ kuruyor.   
Ülkemizde modernleşme bir bellek silme projesi olarak yaşanmış. “Şeylerin Katliamı” başlıklı bölümde Orhan Pamuk, “Cumhuriyetin ürettiği görece laik yeni kuşaklar, Osmanlı kültürüne, onun eşyalarına, eski yazı denen Arap alfabesiyle ve Osmanlıca’yla yazılı, basılı her şeye karşı da ilgisizdiler. Ne bu eski dili ne de eski eşyaları tanıyor, tanımak da istemiyorlardı” diyor. Geçmişten kalan her şeyi “yakarak, yıkarak, eriterek” yok etme tutkusunun sadece modernleşenlere has bir şey olmadığına inanıyorum. En muhafazakârlarımız bile konaklarını kat karşılığı apartman yapılsın diye verdi, dededen kalma bakır kaplar plastik kovalarla, leğenlerle değiştirildi. 50’li yıllardan itibaren yaşanan bu geçmişi tamamen yok etme harekatı top yekün bir şey olmasaydı en azından muhafazakar kesimlerin yaşadığı Fatih ve Üsküdar gibi semtlerde bir yerler, bir şeyler korunmuş olurdu. İstanbul da bugünkü görünümünde olmazdı.
Orhan Pamuk, başlangıçta romanı ve müzeyi birlikte geliştirmeyi planlasa da sonuçta önce roman yayınlanıyor (İlk baskı 2008, iletişim yay.) sonra müze açılıyor (2012). Yani romanın müzesi oluyor. Sanıyorum bunun dünyada bir benzeri yok. Çünkü, roman bir kurmaca. En gerçekçi romanda bile kurmaca yan ağır basıyor, yoksa ortaya çıkan metin roman olmaz anı olur, biyografi olur, en fazla “anı-roman”, “biyografik roman” denilen melez ürünler ortaya çıkar. Oysa müze bir koleksiyonun son aşaması, sergilendiği yer. Sözlüğe göre “Müze, sanat ve bilim eserlerinin veya sanat ve bilime yarayan nesnelerin saklandığı, halka gösterilmek için sergilendiği yer veya yapı.” Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi bu tanıma uymuyor, bir başka deyişle tanımı değiştiriyor. Pamuk müzesinde kalabalıkları temsil etmek değil tek tek bireylerin insanlığını ortaya dökmek istiyor (s.53). Bu noktada tanıma aykırı bir şey yok. Tek tek kişiler için kurulmuş birçok müze var ama bir roman için, o romanın kahramanlarının kullandıkları eşyayı sergilemek için müze kurmak tanıma aykırı. Çünkü bu noktadan itibaren müze “kurmak” yerine “yapma”ya başlıyorsunuz. Zaten Pamuk da hep “yapmak”tan söz ediyor.
Manifestosunu da “yeni müzeler nasıl yapılmalı?” sorusuna cevap verebilmek amacıyla kaleme alıyor. 11 maddede sürekli “tek tek bireylerin hikayelerini anlatma”yı vurguluyor. Ama dediğim gibi yaptığı bu değil. O, kurmaca bir karekterin, bir roman kahramanın hayalini gerçekleştiriyor, romanın müzesini yapıyor. Müzenin yapılma sürecinin belgeselini çeken Demet Haselçin, “Pamuk’un küratörlüğüne ve enstalasyonuna tanıklık edeceğiz bu müzeyle. Bence müzenin kendisi büyük bir enstalasyon,” diyor (Hürriyet Keyif, 6 Mayıs 2012). Gerçekten de Masumiyet Müzesi bir müze değil müze enstalasyonu. Çünkü Orhan Pamuk, romanda sözünü ettiği eşyayı toplamakla kalmamış. 83 bölümlük romana uygun olarak 83 kutuda sergilerken her kutuya yerleştireceği eşyanın sunumunu bir çağdaş sanat iş’i oluşturur gibi tasarlamış. O tasarıya uygun eşyayı bulamadığında imal ettirmiş. Örneğin ikinci kutuda yer alan çantayı “İstanbul’da sanatçılarla çalışarak üretmiş” (s.61). Sonradan üretilen sadece çanta değil, romana uygun gazete haberi, kupürü de üretiliyor, şirket logosu da, hatta 4213 sigara izmariti de... Orhan Pamuk tüm bu üretimi açık yürekle anlatıyor. Yani ne okuru, ne de müze ziyaretçisini aldatmıyor. Müzede izlediğimiz toplanmış ve üretilmiş eşyanın romana uygun olarak yerleştirilmesi, enstalasyondur. Günlük ve doğal malzeme ile birlikte fotoğraf, resim, ses ve videoyu kullanıyor ki bu da günümüz enstalasyon anlayışı ile birebir uyuyor.
Tüm bunları “müze değil enstalasyon” diyerek bir tartışma yaratmak ya da yapılan işi küçümsemek için söylemiyorum. Aksine Orhan Pamuk’un İstanbul Çukurcuma’daki Masumiyet Müzesi bir müzeden öte bir sanat eseridir. Aynı şekilde Şeylerin Masumiyeti de bir müze katalogundan öte bir eser. Masumiyet Müzesi’ndeki kutularda ne anlatıldığını daha iyi anlamak, romanla bağlantısını kurmak, tarihi arka planı hakkında bilgi sahibi olmak açısından müzeyi gezerken bir katalog olarak kullanılabileceği gibi müzeyi hiç görmeseniz de başlı başına bir kitap, bir anlatı olarak da okunabilecek bir nitelikte.
Müze binasının satın alınışının, inşasının, müzenin yapılışının anlatıldığı giriş bölümünü sonraya bırakıp “Katalog” başlıklı bölümden 58. sayfadan okumaya başlarsanız görsel malzemeyle desteklenmiş yarı gerçekçi bir anlatı okumaya başlıyorsunuz. Bazı kutular halen hazır olmadığı için bazı bölümleri henüz yazılmamış 83 bölümlük bir anlatı. Şeylerin Masumiyeti’nde Orhan Pamuk Masumiyet Müzesi için tasarlayıp hayata geçiremediği planı yazıya döküyor. “Tıpkı notlandırılmış bir müze kataloğunda olduğu gibi, önce bir eşyayı bir müzegezere tanıtır gibi okura tanıtıyor, sonra bu eşyanın kahramanımızda uyandırdığı hatıralara geçiyor.” Müzede yer alan kutuların her birinin tasarlanış, yapılış öyküleri, o kutuda sergilenen nesnelerin, fotoğrafların, görsel ya da yazılı malzemenin öyküsü ile karışıyor. Anlatıcı Orhan Pamuk Şeylerin Masumiyeti’nin gerçeklikte var olan kahramanı ise sık sık sözünü ettiği, “danıştığı” (!), “yardımını istediği”(!) Masumiyet Müzesi’nin Kemal’i de kurgusal kahramanı. İki ana kahraman olarak varlar kitapta. Füsun da tıpkı Masumiyet Müzesi romanında olduğu gibi tüm bu müze fikrinin esin kaynağı. Her şey onun için, onun anısının, aşkının yaşatılması için yapılıyor.
Orhan Pamuk müzesini anlatırken resimler, fotoğraflar ve eşyanın yarattığı çağrışımlarla 50’lerden 80’lere İstanbul’u ve o yıllardaki hayatını samimi bir dille anlatıyor. 
31.05.2012

Cuma, Haziran 08, 2012

 

CİVAN


Müge İplikçi, Civan'da (Mayıs 2012, Everest yay.) bir kız çocuğunun kaçırılması ardından bir kasaba halkının girdiği linç psikolojisini anlatırken yabancıya, göçmene yöneltilen öfkenin kaynağını çözümlemeye çalışıyor.
Pınarlı, bir sahil kasabası. İçine kapalı, kendi halinde bir kasaba. Ülkede yaşananlar nedeniyle ya da ekonomik nedenlerle göç almış. Kasabanın kenarına yeni bir mahalle kurulmuş, can havliyle ya da karnını doyurmak amacıyla kaçıp gelenler yerleşmiş. Onların çalışkanlıkları, hayata tutunma çabaları da pek fazla dillenmese de kasabalıları rahatsız ediyor, çünkü onlar pek çalışmayı sevmiyor. Kasabanın kaderi yeni yapılan sahil yolu ile değişmek üzere. Kıyıya bağlanan adada otel inşaatı başlamış, kasabanın girişindeki “turistik tesis” daha fazla müşteri alıyor, gün geçtikçe büyüyor. Kasabanın elindeki ile yetinmeye alışkın halkı sahil yolu ile gelen bu tarihi gelişmeden pay alamayacakları, aslan payını “dışarı”dan gelenlere kaptıracağım endişesi ile tedirgin. Bu tedirgin ruh hali patlamaya yer arıyor.
Roman kasabanın ileri gelenlerinden Saim beyin evindeki konken partisi ile başlıyor. Kadınların yiyip içip dedikodu yaparak konken oynadıkları bu buluşma hem kasabada yaşananları öğrenmek hem de kasabanın önemli kişilerini tanımak açısından uygun bir ortam. Saim beyin karısı Rana, kızları Merih ve Hilal, Rana’nın andığı kız kardeşi Rüya, “fanatik vatansever” Nilgün, Nilgün’ün kocası “esnaftan” Necmettin Boysal, belediye başkanının karısı Fidan, emniyet müdürünün karısı Şermin (Kadife), Rana’nın yardımcısı Solmaz, Solmaz’ın kocası Ramazan, “sorumsuz” erkek kardeşi Halil, turistik tesislerin sahibi Emrullah, emniyet müdürü Yaman, yardımcısı Dumrul Mucip, onun yardımcısı Şükrü... 11 sayfada bizzat tanıdığımız ya da adları anılan 16-17 karakter.
Bu kalabalık kadrodan esas kahramanları seçmemiz gerekiyor. Adını bir efsaneden alan Dumrul ana kahraman sayılabilir. Dumrul ünlü bir polis. Uyuşturucu ile mücadelesiyle tanınmış. Bu mücadelede başından kötü olaylar geçmiş, gözden düşmüş. Emekliliğine kadar zaman geçirsin diye bu sahil kasabasına tayin edilip kızağa çekilmiş. Tayin için bilinçli olarak seçilmediği anlaşılan bu kasabada Dumrul çocukluk, gençlik yıllarını geçirmiş. Şimdi evli iki çocuk annesi olarak bulduğu Rana da ilk ve unutulmaz aşkı.
Rana görücü usulüyle evlendiği, evine, işine bağlı sıradan bir adam olan Saim’den, yaşadığı tekdüze hayattan memnun değil. Dumrul’la karşılaşması onu çok etkiliyor. Onun bir kaçış olabileceğini düşünüyor. Kızını kaybetmiş, karısından ayrılmış, işinde gözden düşmüş Dumrul için de Rana bir umut ışığı. Bu karşılaşma küllendirdikleri aşklarının yeniden alevlenmesini sağlayabilir. Bu yönde bir gelişme de oluyor ama Rana’nın kızı Hilal’in kaçırılması her şeyin iptal olmasına neden oluyor.       
Olağan şüpheli Solmaz’ın kardeşi Halil. Koruculuk yapmış, uyuşturucuya, kumara bulaşmış... Kasabaya geldiğinden beri davranışları ile insanlarda rahatsızlık yaratıyor. Kızı Halil’in kaçırdığı, ona Solmaz’ın kocası Ramazan’ın yardımcı olduğu hem emniyette, hem de kasabalılarca genel kabul görüyor. Halil’e duyulan öfke kasabadaki tüm Kürt göçmenlere yöneliyor. Aradan bir kaç saat geçmesine rağmen polisin suçluları yakalamamasını bahane ederek kasabada yaşayan tüm Kürtleri hedef alan bir hareket başlıyor. İlk hedef her geçen gün büyüyen Çağlar Turistik Tesisleri oluyor.
Bu isyanın bastırılması için kızın ve suçlunun hemen bulunması gerek. Emniyet müdürü de, ona bağlı polisler de bu tür olaylara pek alışkın değil, ne yapacaklarını bilemiyorlar. Dumrul göreve talip oluyor. Rana’nın kızını bularak, onunla aynı yaşlardayken kaçırılıp öldürülen kızının da öcünü almış olacak. Kızını kaçıranı yakalayamanın dengesini bozduğunu, aklının pek de yerinde olmadığını hissediyoruz.
Dumrul tipik bir polis, kafasında suç ve suçlu şablonları var. Bu şablonlara göre davranıyor ve olağan şüphelinin peşine düşüyor. Halil’i bulmak için de Solmaz’ın kocası Ramazan’ı sorguya alıyor, işkence ederek bilgi almaya çalışıyor.
Daha başlangıçta genel çerçeveyi çizmek, karakterleri tanıtmak bana çok klasik gelse de kuşkusuz yazarın tercihidir. Ama, sayfalar ilerledikçe ilk bölümde tanıtılan karakterlerin bazılarının hiç işlenmediğini, bazılarının ise polisiye kurgu nedeniyle olaylar ağır bastığı için derinlemesine ele alınamadığını görüyoruz. Örneğin, Rana’nın kız kardeşi Rüya ile ilişkisi. Rüya’nın neden kasabayı terk ettiği, iki kardeşin aralarında neler yaşandığı ve neden hesaplaşılamamış olduğunun anlatılacağının beklentisini yaratılıyor ama anlatılmıyor. Rüya, kaçırılma olayını duyup geliyor ama belki de akışı bozacağı için diğer kardeşi alıp gidiyor, romana katılmıyor.
Dumrul’un Azrail’le hesaplaşması, ölüme karşı durmaya çalışması ve sonuçta yenilmesi efsanesi romanın ana fikrini, temel göndermesini oluşturuyor. Romanda “Azrail” Nilgün’ün ağabeyi adli tabip Selahattin. Selahattin hem Hipokrat yeminini gönül rahatlığıyla bozup sahte rapor vercek kadar devletin sadık bekçisi hem de halkı Kürtlere karşı isyan ettirecek nitelikte bir önder. Gerçek hayatta böyle bir tip var mıdır, diye sormayacağım. Tek takıldığım, Selahattin’le Dumrul’un yollarının daha önce çakışmış olması. Dumrul’un travmasının temelini oluşturan Trabzon’da yaşanan olayda Selahattin de var ve doktor Dumrul’un polislikten atılmasını önleyen, kızağa çekilmesini sağlayan raporu vermiş. Türkiye küçük mü diyelim. Belki de ben romanlarda hayattaki kadar çok rastlantıyı sevmiyorum.
Romsn, Deli Dumrul efsanesini doğrusal olarak takip etmiyor. Ondan yola çıkıp farklı bir yere varıyor ama efsane etkisi mi bilemem kahramanları sürekli büyük laflar ediyorlar. Ramazan, Solmaz, Dumrul, Azrail sanki birer filozof. Bir komiserle konuşan ya da sorgudaki hemen hiç eğitim almamış sıradan bir insan öyle laflar edebilir mi, o kadar yere sıkı basabilir mi, kuşkuluyum.
Civan'ın ana ekseni ise kitle ruhu ya da psikolojisi. Bir kitlenin içinde yer aldıklarında insanların kolayca kişiliklerini yitirdiklerini, normalde yapmayacakları hareketleri yaptıklarını ve yıkıcı olduklarını biliyoruz. Çok küçük bir olay kitlenin ateş almasını sağlayabiliyor ve kişinin içindeki yakma, yıkma, yok etme gibi duyguları kitle ile birlikte eyleme dökülebiliyor. Tek bir kişinin işlediğine inanılan bir suç tüm bir topluluğa mal edilip, ırkçı bir hal alabiliyor, top yekün yok etmeye yönelebiliyor. Pınarlı kasabasında yaşanan olaylar bu anlamda tipik. Göç alan tüm kasabalarda benzer olaylar yaşanıyor ya da yaşatılmak için hazırlıklar yapılıyor. Müge İplikçi, romanda bu tür olaylarda karşılaşılan belli başlı tipleri işlemiş.   
Civan'da polisiye bir kurguyu denediğini söylüyor Müge İplikçi söyleşilerinde. Olayları soluk soluğa anlatmak, okurun ilgisini sürekli kılmak için iyi bir tercih ama polisiye kurgunun handikapları da var. Olaya bağlı kalmak zorundasınız. Olay ağır basınca da karakterlerde derinleşememek mümkün. İnandırıcı olmanız gerekli, bunun için de somut olmak, hiçbir şeyi muğlak bırakmamak zorundasınız. Edebi açıdan, anlatım açısında da bazı fedakarlıklar kaçınılmaz.
Çoğu polisiyede rastladığımız gibi Civan'ın da sürprizli bir finali var. Ama varlıklı bir emeklilik bekleyerek etliye sütlüye karışmadan görevini sürdürmeye çalışan Yaman’ın bu olayı nasıl çözdüğünün daha etraflıca anlatılmasında yarar vardı diye düşünüyorum. Kuşkusuz Dumrul tüm delilikleriyle o kadar öndeyken ondan bir çözüm beklemiyorduk ama sürekli yanında olan, olayları sesini çıkartmadan izleyen sağduyu sahibi polis Şükrü’den umutluyduk. Tabii olağan şüpheli Halil’in yine şüpheli kalmasının nedenleri de biraz işlenmeliydi. Yaman’ın iki cümlelik izahatı bana yeterli gelmedi (s.223).   
Müge İplikçi, Civan'da ülkemizin en önemli toplumsal sorunlarından birini tüm boyutlarını görmeye çalışarak, iyi planlanmış polisiye kurgu içinde, tempoyu düşürmeyen akıcı bir anlatımla romanlaştırmış, tartışmaya açmış. 
24.05.2012

Salı, Haziran 05, 2012

 

Goethe'nin İnfazı


Viktor Glass, Goethe'nin İnfazı’nda (Nisan 2012, çev. Regaip Minareci, Metis yay.) yeni doğurduğu bebeğini öldürdüğü iddiasıyla yargılanan bir beslemeye verilen idam cezasını tartışmaya açıyor ve bu idamda Goethe’nin rolünü tartışıyor.   
1800’lerin başı, Goethe’nin yaşamının uzun bir bölümünü geçirdiği Weimar bir yanıyla kültür ve sanatın cenneti diğer yanıyla ağır ekonomik koşullar ve yokluklarla halk için bir cehennem. Bu cehennemin en alt katmanından birinin hayatını anlatarak başlıyor roman. Johanna, yoksul babası bakamayacağını anlayınca çocuk yaşta bir değirmencinin yanına besleme olarak verilmiş. Çok ağır şartlarda yaşamaya çalışıyor. Onun yaşamında “karın tokluğu” bile bir lüks. Yarı aç yarı tok günde en az on sekiz saat çalışıyor, hayvanların bile yatmayacağı yerlerde uyuyor ve sık sık değirmencinin tecavüzüne uğruyor. Bu hayatı yaşamaktan başka çaresi de yok. Değirmenden kaçsa, ailesinin yanına dönemez, büyük bir şehre gitse iş bulması imkansız, zaten bir eğitim de almamış, sonu ya ölüm ya da fahişelik. Hamile olduğunu öğrenmesi ile hayatı iyice kararıyor. Çocuğu doğurması, işten atılması, sokaklara düşmesi demek. Hamileliğin çok ilerlediğini, bebeği düşüremeyeceğini anlayınca, kendinden daha tecrübeli hizmetçilerin önerisi ile doğurur doğurmaz öldürmeye karar veriyor.        
“Genç Werther'in Acıları” ile ününün zirvesine ulaşmış olan Goethe, Kasım 1775’de Weimar’a gelmiştir. Yedi senedir Weimar’dadır. Dük'ün en yakın dostuyken birinci bakan ve gizli danışman görevine gelmiştir. Prenslikte onun üstünde bir memur yoktur. Halktan alınan vergilerin oranından, bir suç işlenidiğinde verilecek cezalara kadar hemen her konuda kararlar almaktadır. Altı bin beş yüz nüfuslu başkent Sachsen-Weimar-Eisenach, dükün annesinin çabalarıyla bir kültür sanat şehri olmuştur. Genç Dük Karl August ülke yönetimiyle pek ilgilenmemekte zamanını “balolar, konserler, kır partileri, yaban avı ve köylü kızları” ile geçirmektedir. Bu küçük prenslik hem ekonomik hem de politik açıdan çok zor durumdadır. Goethe, bir yandan kapatılmış maden ocaklarını tekrar çalıştırarak, yolsuzlukları önleyerek yeni gelir kaynakları yaratmaya çalışırken bir yandan da hukuk ve vergilendirmede reformlar yaparak prensliği ortaçağ karanlığından çıkartıp uygar bir ülke haline getirmeye uğraşmaktadır. Tüm bu çalışmalar edebiyat üretiminin tamamen durmasına neden olsa da kendinden yedi yaş büyük, evli ve üç çocuk annesi Charlotte von Stein’la yaşadığı duyugusal yanı ağır basan aşka engel olmaz.       
Johanna'ya “canlı canlı gömülüp üzerine kazık çakmak” suretiyle uygulanacak idam cezası Goethe’nin reformları açısından önemli bir dönüm noktasıdır. Çünkü çocuk katili anneler gittikçe artmaktadır ve muhafazakâr çevreler ancak ağır cezalarla bunun önlenebileceğini savunmaktadır. Goethe’nin telkinleriyle cezaların hafifleştirilmesine ikna olan genç dük de bu olayda onların etkisi altında kalmaktadır. Son karar Gizli Danışma Konseyi’nde alınacaktır ve Goethe’nin görüşü alınacak kararı büyük oranda belirleyecektir.
Goethe, Dünya edebiyatının en çok biyografisi yazılmış, hakkında en çok araştırma yapılmış, hayatının her ayrıntısı belgelendirilmiş yazarlarından. Weimar dönemi de oldukça ayrıntılı olarak araştırılmış. Çevresinde yaşayanlar hakkında bile biyografiler yazılmış. Bu nedenle onunla ilgili bir kurgu yaratmak oldukça zor. Çünkü hemen “gerçekleri çarpıtmak”la suçlanabilirsiniz. Viktor Glass romanın sonsöz’ünde “elinizdeki kitap bir romandır, bu özellliğiyle, bilimsel bir araştırmadan farklı olarak belgelerle kanıtlanmış gerçekleri birebir nakletmek gibi bir görevi yoktur” dese de özellikle Goethe’nin yaşamı açısından gerçeklere oldukça bağlı kalmış. Besleme Johanna için de benzer şeyleri söyleyebiliriz. Goethe’nin Weimar’ında çocuk cinayetleri ve çocuk katili anneler ve tabii onlara uygulanan çok ağır cezalar araştırmalara konu olduğu gibi Johanna Catharina Hölm’ün bu cezalar açısından dönüm noktası olduğu anlaşılan yargılanması ve yaşadıkları da özellikle araştırılmış. Viktor Glass mahkeme kayıtlarını ve bir çok belgeyi kullanmış romanı yazarken. Goethe'nin İnfazı hem Goethe’nin hayatının bir dönemini öğrenmek ve hem de ölüm cezasını tartışmak açısından belgesel niteliğiyle önemli bir roman.
17.05.2012

This page is powered by Blogger. Isn't yours?