Perşembe, Temmuz 24, 2014

 

Selimiye Bir Yokuştur



Oktay Akbal Türk öykücülüğünün büyük ustalarındandır. Uzun zamandır öykülerini, romanlarını kitaplaştırmıyordu. Son öykü kitabı “Hücrede Karmen” 1998’de, son romanı “Batık Bir Gemi” 1997’de yayımlanmış. Öykü ve denemelerinden oluşan “Selimiye Bir Yokuştur” (2014, Cumhuriyet Kit.) bir doksanıncı yaş hediyesi olarak geldi.
Oktay Akbal 20 Nisan 1923 doğumlu. Öykü yazmaya ilkokuldayken başlamış. Saint Assomption’da okuyor. İlk öyküsü “Chez nous il ya un lion” (Bizim Evde Bir Aslan Var) öğretmeninin beğenisini kazanmış. Daha sonra çocuk dergilerinde öyküleri yayımlanmış. İlk roman denemesini ilkokul dördüncü sınıfta izlediği bir filmden esinlenerek yazmış. 1939’da, lise öğrencisiyken İkdam Gazetesi’nde yayımlanan “Ana Katili” adlı öyküsü ile edebiyat dünyasına girmiş. Akbal’ı destekleyen edebiyat öğretmeni Zahir Güvemli öyküyü resimlemiş. İkdam ve Yeni Sabah gazetelerinde hemen her gün öyküleri yayımlanmış. Esat Mahmut Karakurt, Kerime Nadir gibi dönemin popüler yazarlarına özeniyormuş. Edebiyat anlayışı Sait Faik’in Semaver kitabını okuyunca değişmiş. “Sait Faik’le Sabahattin Ali’nin öykü anlayışına yakındım” diye anlatmış Asım Bezirci’ye. “Toplumun bir kesitini, toplumdan bir atmosferi, sokakları, insanları anlatmaya çalışıyordum” diye ekliyor (bkz. “Oktay Akbal”, Asım Bezirci, Altın Kit. 1991).   
1946’da ilk öykü kitabı “Önce Ekmekler Bozuldu” yayımlanmış. İlk romanı “Garipler Sokağı” 1950, ilk anı kitabı “Şair Dostlarım” 1964, ilk deneme kitabı “Konumuz Edebiyat” 1967’de yayımlanmış. Yazarlığının yanı sıra birçok da kitap çevirmiş. İlk çeviri kitabı Memet Fuat ve Tuna Baltacıoğlu ile çevirdikleri “Kıymetli Taşlar Fabrikası” 1947’de yayımlanmış. Gazetecilik yaşamı da aynı yıllarda Servetifünun Dergisi’nde sekreterlik görevi ile başlıyor. 1956’dan beri de köşe yazarlığı yapıyor. 1969’da Cumhuriyet’te yazmaya başlamış.
İlk dönem öykülerine bakıldığında anlatımının ve işlediği konuların Sait Faik’e, gerçekçi bakış açısının Sabahattin Ali’ye yakın olduğu görülüyor. Bir İstanbul yazarı Oktay Akbal. İstanbul’un küçük mahallelerinde kıt kanaat yaşayan insanları konu eder anlatılarında. Bunu yaparken de çocukluk ve gençlik anılarından, kendi yaşadıklarından, gözlemlerinden yola çıktığını belirtir. Hayata, olaylara sevgi ile yaklaşır. İyimser bakış açısını en kötü olaylarda bile yitirmez. Öykülerinde belirli bir olayı konu etmez, ancak anıştırır. Olay yoktur ama atmosfer vardır. Kahramanın ruh halini kısa ve öz cümlelerle öyle bir çizer ki ne yaşadığını, ne hissettiğini daha ilk satırlarda kavrarsınız. Anlatımı ile de bu anlayışı güçlenir. Sakin, duru, kısa cümlelerle gelişen bir anlatımı vardır. Bazı cümlelerin bitmediği, eksik kaldığı duygusuna kapılırsınız sık sık. O kısa cümlelerin birleşiminden büyük bir atmosfer oluşur. Oktay Akbal’ı öykücü olarak diğerlerinden ayıran Sait Faik – Sabahattin Ali çizgisinden koparıp kendine haslaştıran bu özellikleridir. Tahir Alangu Akbal’ın ilk dönem eserlerini “pasif bir gözlemci gerçekçilik” diye tanımlamış. Attilâ İlhan da olaydan da dramdan da çekindiğini, insanları sevdiğini ve bize de sevdirmekle yetindiğini yazmış. Dönemin katı gerçekçi anlayışına göre değerlendirmişler Oktay Akbal’ı. Oysa Akbal bu akıma katılmak yerine kendi anlatımını kurmayı yeğlemiş.
Şükran Kurdakul, Akbal’ın ilk kitabından itibaren kendine has cümle yapısı ve “lirik” anlatımı ile dikkati çektiğini yazıyor. Kendine özgü biçimi ile denge ve uyum özelliklerinin göze çarptığını belirtiyor. Oktay Akbal’ın Büyük Doğu Dergisi’ndeki yazılarıyla Türkiye’de varoluşçuluk akımını tanıtan ilk yazarlardan olduğunu belirtiyor Ahmet Oktay. Ben bu bilgiyi de gözönüne alarak Oktay Akbal’ın öykü ve romanlarının varoluşçuluk açısından değerlendirilmemiş olmasını önemli bir eksiklik olarak görüyorum. Özellikle 50’li yıllarda yayımladığı eserlerinde Kurdakul’un altını çizdiği “tedirginlik, sıkıntı, çıkışsızlık” duyguları ile yaşama tutunmaya çalışan kişilerin öykülerini yazmış. Fahir Onger’in belirttiği kendi “duyum ve algı”larına böylesine yoğun eğilmesinin nedeni de belki bu varoluşsal sorunlardır. Necatigil’in ustaca gözlemi ile “mutluluğu çocukluk yıllarında kalmış, şimdi bir boşluk duygusunu sürdüren” tanımlaması da bunu işaret ediyor.
Necatigil’in 1967’de yayımlanan “Yalnızlık Bana Yasak”la ilgili eleştirisi sanırım Oktay Akbal’ın yazarlığının kısa ve öz yorumu. “Anıların, algıların tutsağı kalabalık kişiliğinden kurtulamayan yazarın, değişik pozlarda kendisiyle karşılaşırız hep. Geçmiş’le şimdi’yi iç içe yorumlayan, şimdi’nin boşluk ve tedirginlikler yüzünden geçmişin mutluluklarını da bir anlığına duyulmuş, geçilmiş şeyler diye solduran, acılandıran, içe dönük bir psikoloji; ümitlerden başka her şeyin acıtıcı olduğu, hayallerin gerçeğe dönüşmesinde bile hep bir şeylerin kırıldığı, bozulduğu inancı; sürekli bir sıkıntı alternatifini belirtmeye çok uygun kısa kısa cümlelerle, düzyazı şiir gibi bir anlatıma bürünmüştür.” (Edebiyatımızda Eserler Sözlüğü, 1971).
16 yıl aradan sonra Oktay Akbal’dan yeni bir öykü kitabı okuyoruz; “Selimiye Bir Yokuştur”. Kitabın ilk öyküsü de aynı adı taşıyor. Selimiye askeri darbelerin simge yapısıdır. Özellikle 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 darbelerinde birçok aydın, yazar, akademisyen belirli bir suçlama olmaksızın evleri basılmış, kitaplıklarında suç unsuru olarak gösterilebilecek kitaplar aranmış ve sonra belirsiz bir süre tutulmak üzere Selimiye’ye hapsedilmeye götürülmüştür. “Selimiye Bir Yokuştur”da Oktay Akbal 12 Eylül’de evine gelen sivillerle birlikte Selimiye’ye gidişini anlatıyor. Daha önceki Selimiye konukluklarını düşünüyor. Her zaman sivillerin eşliğinde hapsedilmek üzere gelmemiş Selimiye’ye. Oradaki paşaların konuğu olduğu, izzet ikram gördüğü ziyaretleri de var. Paşa’nın kahve ısmarlayıp, çıkarken paltosunu tuttuğunu hatırlıyor. Selimiye’de görülen davaları, yapılan duruşmaları izlediğini de hatırlıyor. Gözlerini bile kırpmadan idama yürüyen gençleri düşünüyor. Onlara destek olursa belki cezaları azalır, kurtulurlar diye ziyaretine gelen ana babaları... “Bu gençleri anlamaya çalışmak... Baba ana bile anlamıyor. Toplum anlamıyor... Ne istediklerini, ne aradıklarını, idam sehpasına bile gururla yürüdüklerini...” Çağrışımlar çocukluk yıllarından polisli bir anısına kadar uzanıyor. Ve Selimiye’nin kapısında sivil polisler Akbal’ı teslim edip ayrılıyor. Sonra ne oldu? Tutuklandı mı? Neyle suçlandı? Anlatmıyor.
50 – 60 yıl önce yapılan yorumlara bakıp bu öyküyü nasıl değerlendirebiliriz? Oktay Akbal’ın öykücülüğünde aradan geçen onlarca yılda neler değişmiş, diye “Selimiye Bir Yokuştur” öyküsüne baktığımızda anlatımında, öykülemesinde pek değişiklik yokmuş gibi görünse de artık çok daha sert bir gerçekçi çizgide olduğunu söyleyebiliriz. Siyasi iktidarların, darbecilerin tavrını sadece kendi üzerinden değil araya giren küçük öykülerde idamlık gençlerin, hiçbir suçlama yapılmadan günlerce hapis yatan gazetecilerin, mahkeme salonlarında yaşanan adaletsizliklerden de söz ederek anlatıyor. Ama üslubu her zamanki gibi dingin. Cümleleri kısa kısa, kesik kesik.
“Nar Çiçekleri” başlıklı denemesindeki “Bir serüveni baştan sona okumak ne saçma! Aç ortasından, sonundan oku, sana neyi verirse onu al, gerisini bırak” sözleri sanırım Akbal’ın öykücülük anlayışını da açıklıyor. O yaşamdan küçük kesitler sunuyor. Başı sonu olmayan ama çok şey anlatan kesitler. Okurun da o öyküye katılmasını, kendince tamamlamasını, yorumlamasını istiyor. “Nar Çiçekleri”ni izleyen “Mahmutpaşa’da Devrimci” tam böyle bir öykü. Eskinin en hızlı militanlarından bir arkadaşını Mahmutpaşa’da elinde bir kadın donu satmaya çalışırken görüyor. Sonrası bölük pörçük anılar. Eski eylemci şimdiki işportacı geçmişi silip geçmiş, oysa yazar onun sesini duyduğu andan itibaren anılara boğuluyor. Küçük, başı sonu olmayan ama kıssadan önemli hisseler çıkartılacak anılar...              
“Selimiye Bir Yokuştur” 80 sayfalık küçük bir kitap. Kısa öykülerden, öyküye dönmeye eğilimli denemelerden oluşuyor. Oktay Akbal ustanın 90. yaşı şerefine okurlarına getirdiği bir armağan. Hem Akbal ustanın kendine has öykücülüğünün tüm ögelerini taşıyan hem de yaşadıklarımızı daha iyi anlamamızı sağlayacak kadar gerçekçi öyküler... 
24.07.2014

Etiketler: ,


 

Geçmiş ve Gelecek’ten Çok Sesli’ye



İstanbul Modern’e giderken ilk gözüme takılan 5 no’lu antrepoda süren Resim ve Heykel Müzesi inşaatı oluyor. Yoğun bir yıkım çalışması var. Galataport ihalesini onaylayan İstanbul 2 No’lu Koruma Kurulu 1957’de Sedad Hakkı Eldem’in denetiminde inşa edilen 4 ve 5 no’lu antrepoların yerinde kalması kararını verirken binaların yıkılacağını öngörmüş müydü bilemiyoruz. Ama Emre Arolat’ın mimarı olduğu müze sonuç olarak bir antrepoya benzemeyecek. “Tüm duvarların soyulup ızgara benzeri yapı korunarak şeffaf bir bina tasarlamış ve inşa edi”liyor.
Ben İstanbul Modern’e giderken henüz Müge Akgün’ün “İstanbul Modern’in yerine yapılacak yeni müze binasının altına altı katlı otopark olacak ve teras katı da Doğuş Grubu tarafından restoran olarak kullanılacakmış” haberi yayınlanmamıştı (15.07.14, radikal.com.tr). Sadece 5 no’lu antreponun hemen yanındaki yolda yürürken yıkımdan kafama taş düşer mi diye endişeleniyordum. Hava sıcaklığı otuz derecenin üzerinde nem ise hesap edilemeyecek bir yoğunlukta, öğle sıcağında İstanbul Modern’deki yoğun kalabalık ise şaşırttı, sevindirdi.
Tabanlıoğlu Mimarlık İstanbul Modern’i dış görünümü koruyarak inşa etmiş. Limanın genel görünümünü bozmamış. Galataport’la birlikte tüm liman binaları yıkılacaksa İstanbul Modern’in olduğu gibi kalması anlamlı değil. Tek merakım ihaleyi alan Doğuş Grubu inşaat sırasında 13. yüzyıldan kalma Latin Limanı’nını bulursa o tarihi kalıntıları nasıl koruyacağı?
İstanbul Modern 8.000 m2’lik bir alana sahipmiş. Süreli ve sürekli sergi salonları, fotoğraf galerisi, kütüphane, sinema, restoran ve mağazası var. Sürekli sergi alanında “Geçmiş ve Gelecek”, süreli sergi alanında “Çok Sesli” ve fotoğraf galerisinde Nar Photos’un “Yolda” sergileri yer alıyor.
İstanbul Modern kuruluşundan bu yana geçen on yılda koleksiyonunu oldukça geliştirmiş. “Geçmiş ve Gelecek” adlı yeni sürekli sergi Türk resim tarihinin tüm aşamalarını anlatmakla kalmıyor günümüzün bilinen tüm adlarını da sunuyor. Adındaki vurgulamaya uygun olarak çağdaş sanatın nasıl bir geleceği olacağı hakkında fikir de veriyor. Koleksiyona yeni resimlerin yanında yerleştirmeler ve videolar da eklenmiş. Heykel koleksiyonu da güçlenirse dört dörtlük olacak.
Çelenk Bafra ve Levent Çalıkoğlu’nun kuratörlüğünü yaptığı ‘‘Çok Sesli’’, “Türkiye’de görsel ve işitsel sanatlar arasındaki etkileşimlere işaret etmeyi ve bu alandaki güncel üretimlerden bir seçki sunmayı hedefliyor”. 27 Kasım’a kadar sürecek sergide Semiha Berksoy, Burhan Doğançay, Sarkis, Hale Tenger gibi önemli isimlerden oluşan 17 sanatçının resim, heykel, video ve yerleştirmeleri yer alıyor. Girişteki “Repertuar” adlı çalışma Türkiye’de müziğin gelişimini görsel ve işitsel şekilde anlatarak izleyiciyi sergiye hazırlıyor. Görsel sanatların müzik ve sesle ilişkisini sorgulamaya başlamak için az, öz ve iyi bir seçki olmuş.
Fotoğraf galerisinde “Yolda” sergisi var. 9 Kasım’a kadar sürecek olan ve küratörlüğünü Sena Çakırkaya’nın yaptığı sergi Nar Photos’un 2003 - 2013 arşivinden bir derleme niteliği taşıyormuş. Nar Photos’un amacı “konulara dışarıdan bakmayan, tanıklığın ötesinde müdahil olan, samimi bir yaklaşım” oluşturmak. Hedeflerine ulaşmışlar. Sergide son on yılın olaylarını gerçekçi bakışla ama sanatsal nitelik de yansıtan unutulmaz fotoğraflar var. Tadımlık bir derleme olmuş. Nar Photos sanatçılarının bireysel sergiler açmalarında fayda var.
Oya Eczacıbaşı “Bölgedeki dönüşümde İstanbul Modern’in müze olarak varlığının ve işlevinin büyümesi için gerekli olan her koşulu gözden geçiriyoruz” demiş. Haklı. İstanbul Modern mevcut binasına sığmıyor. Büyümesi gerek. Ama nasıl?    
23.07.14

Cuma, Temmuz 18, 2014

 

Herhangi Bir Gün



Elvis PeetersHerhangi Bir Gün”de (Haziran 2014, çev. Gül Özlen, Alef yay.) artık hayatının sonuna gelmiş bir adamın sıradan bir günü geçirmeye çalışırken geçmişini hatırlamasını anlatıyor. 76 yaşında. Hastalığı iyice ağırlaşıp artık özel bakıma ihtiyaç duyan hayat arkadaşı Simone huzur evine gittikten sonra yalnız yaşamaya başlamış. Simone’un ölümü ile tamamen yalnız kalmış. Sosyal yardım alarak yaşıyor ve o da Simone gibi huzur evine yollanmak isteniyor. Bu teklifi kabul ederse oturduğu ev yıkılıp toplu konut yapılacak.
Zamanla yaşam alanlarını daraltıp kendine belli rutinler edinmiş. Her gün hemen hemen aynı şeyleri yapmaya başlamış. Ölümü bekliyor.  
Emekli bir TIR şoförü. Hayatından iki önemli ve uzun süreli ilişki yaşamış. Biri Erna diğeri Simone. Onlarla var olmuş ama kayıplarıyla da çok fazla sarsılmış gibi değil. Sadece özlüyor. Hatırlamaya böyle başlıyor ve biz okurlar da hem bu yaşlı adama biraz sempati duyuyor hem de bu hayattan roman olacak ne çıkar acaba diye düşünmeden edemiyoruz.
Bu son derece normal ve sıradan görünen adamın kendi yaşamından hatırladıkları ise oldukça ilginç. Bir romandan çok daha fazla şeyi yaşadığı yavaş yavaş ortaya çıkıyor.
Genç yaşta katıldığı bir toplu tecavüz olayı ile yaşamı değişmiş. Komşu kızına arkadaşlarıyla birlikte neler yaptığını öğrenen babası onu Kongo’da yaşayan ablası ve eniştesinin yanına yolluyor. Kısa bir süre bir çiftlik kurup işletmeye çalışan ablası ve eniştesine yardım ediyor. Çiflikteki davranışlarından tam anlamıyla sorumsuz bir tip olduğu, kendini yaşamın akışına bıraktığını, olayların akışına göre yaşadığını anlıyoruz. Ne aile bağımlılığı, ne de dost arkadaş düşkünlüğü var.
Uzun yıllar Belçika’nın sömürgesi olan Kongo’da 1950’lerin sonunda bağımsızlık hareketleri başlamış. 1960’larda da iktidarın sık sık el değiştirdiği oldukça çalkantılı ve kanlı bir dönem yaşanmış. Aynı yıllarda Kongo’nun zengin yeraltı kaynaklarına sahip bölgesi Katanga da isyan etmiş, kısa süre de olsa bağımsızlığı yaşamış.
Elvis Peeters açıkca anlatmasa da kahramanı bu yıllarda Kongo’da yaşıyor. Çiftlikte yaşadıkları sonrasında otomobil tamircisi, pilot, kamyon şoförü, matbaacı ve gemici olarak çalışırken “bağımsızlık” düşüncesinin nasıl dillenmeye başladığını ve sonunda insanların nasıl isyan ettiğine “şahit” oluyor. Çok zor, çok kötü yaşam şartları var ve tahmin edilebileceği gibi insan hayatının hiçbir değeri yok. Hele siyah tenli bir yerliyseniz hak hukuk diye bir şeyden söz etmeniz olanaksız.
Kahramanımız bağımsızlık hareketi başlayınca paralı asker olarak isyanın içinde yer alıyor ama kimin tarafında olduğu onun için önemli değil. O gününü yaşamaya ve yaşadıklarından olabildiğince kazançlı çıkmaya bakıyor. Yaşadıklarını bölük pörçük hatırlıyor ama bunu geçmişiyle hesaplaşmak ya da günah çıkartıp ölüme arınmış olarak gitmek için yapmıyor. Geçmişinden utanmadığı gibi herhangi bir sorumluluk duygusu da yok. Kitap hakkında yorum yapan biri romanın kahramanını “vicdansız” diye tanımlamış. Hak vermemek elde değil.
Elvis Peeters “Düşünceleri bazen birbirine karışıyor, arzuladığı şeyleri sanki gerçekten yapmış gibi hatırlıyordu. Bazen gerçekten yaptıklarını öyle yapmamış gibi, düzelterek hatırlıyordu. Hatıraların kimseye zararı yoktu” dese de romanın kahramanının sevilecek yanı yok.
Asıl şaşırtıcı olan tüm bunları yaşamış ve yapmış olan kişinin aramızdaki herhangi biri olması. Sayısız insanı öldürmüş, birçok kadınla zorla cinsel ilişki kurmuş, toplu ırza geçme olaylarına katılmış sonra da hiçbir şey yaşamamış gibi aramıza dönmüş. Yaşadıklarından kimseye söz etmemiş.             
Elvis Peeters, 1980’lerde bir punk grubu ile müziğe başlayan halen müzik gruplarında solistlik yapan Belçikalı şarkıcı Jos Verlooy’un yazarlık adıymış. Kitaplarını eşi Nicole van Bael’le birlikte yazıyorlarmış. Romanlarının yanında öykü ve şiir kitapları da var. Çocuk kitapları da yazmış. İlk kitabı 1992’de yayımlanmış. Herhangi Bir Gün”ün sade bir dili, kısa cümleleri var. Yapı kronolojik değil. İhtiyar adam yaşamı boyunca yapıp ettiklerinden parçaları bir gün içinde anlatırken zaman akışını gözetmiyor. Normal hayatta nasıl hatırlanacaksa öyle hatırlıyor ama olaylar hızlanınca bu yapı bozulup anlatım doğrusallaşıyor.
Herhangi Bir Gün” aramızda yaşayan sıradan hatta zararsız görünen birinin ne kadar dehşet verici bir öyküsü olabileceğini gösterirken Afrika’nın, Afrikalıların yaşadığı acılara, gördükleri zulmü de anlatan etkileyici bir roman.

 

Nagazaki



Eric Faye “Nagazaki”de evinde gerçekleşen tuhaf olaylar nedeniyle kurallı ve düzenli yaşamı bir anda kesintiye uğrayan yalnız bir adamın yaşadıklarını anlatıyor.
Shimura-san Nagazaki şehrinde yaşıyor. 56 yaşında. Meteorolog. Denizlerin meteorolojik haritalarına son şeklini veriyor. Bir kenar mahallede müstakil bir evde oturuyor. Müzmin bekârlara has alışkanlıkları var. En önemlisi yalnız yaşamaktan hoşnut. Kendine kurduğu steril hayatın bozulmasına da tahammülü yok. Tüm dengeleri evinde bazı nesnelerin yer değiştirdiği, bazı yiyeceklerin kaybolduğunu ya da azaldığını fark etmesi ile bozuluyor. Buzdolabındaki üç kap yoğurttan biri kayboluyor, meyve suyu azalıyor. Bir süre ne olup bittiğini anlamaya çalışıyor. Yanlış hatırladığını, hafızasının zayıfladığını düşünüyor. Sonunda kendini suçlamayı bırakıp eve gizlice birisinin girdiğine ya da evde bir hayalet bulunduğuna karar veriyor.
Alışkanlıklarını değiştiriyor. Örneğin iş çıkışı arkadaşları ile bira içmeye gideceğine erkenden eve geliyor. Niyeti eve birisi giriyorsa suç üstü yakalamak. Kapıları, pencereleri kilitliyor. Dışarıdan bakana paranoyakça gelecek ama yaşayanın çaresizlikten yaptığı eylemler bunlar. Sonunda çareyi eve bir gizli kamera koymakta buluyor. İşyerindeki bilgisayardan bu kameranın çektiği görüntüleri anında izliyor. Evinde bir kadının olduğunu tespit ediyor ve polise ihbar ediyor. Eve giden polis kadını yakalıyor.
Çoktandır sokaklarda yaşayan evsiz bir kadın Shimura-san’ın kullanmadığı bir odasındaki dolabın içine yerleşmiş, bir yıldır orada yaşamaktadır. Shimura-san şikayetçi oluyor ve kadın yargılanmak üzere tutuklanıp hapse konuluyor.
Shimura-san, evdeki gizli konuğun yakalanması ile rahatladığını düşünse de huzur bulamıyor. Yalnız olduğu zamanlarda aslında biri ile birlikte yaşadığını düşünmek uykularını kaçırıyor. Kendi ile hesaplaşmaya başlıyor.
Sonra yaşananları bir de kadının bakış açısından okuyoruz. Evsiz kalma öyküsünü sona saklayıp evde yaşadıkları, evine konuk olduğu adam hakkında düşündükleri ve tabii gizlice yaşamak için neden o evi seçtiğini anlatıyor.           
Eric Faye anlatıyı Japonya’da yaşanmış, gazetelerin konusu olmuş bir olaydan esinlenerek yazmış. “Nagazaki” (Haziran 2014, çev. Nilda Taşköprü, Sel yay.) Fransız Akademisi Büyük Roman Ödülü'nü kazanmış, yirmiden fazla dile çevrilmiş.  
Eric Faye’nin duru ve öz bir anlatımı var. 88 sayfada kitabın arka kapağında belritildiği gibi “suçluluk, utanç, yalnızlık, pişmanlık temalar”a değinen etkileyici bir öykü anlatmış. İşlediği konu kadar anlatımıyla da okunmaya değer bir edebiyat eseri “Nagazaki”.
17.07.2014

Etiketler: ,


 

İlk Türk Filmini Kim Çekti?



Türk sinemasının ilk filmi olarak Fuat Uzkınay’ın “Ayastefanos’taki Rus Abidesinin Yıkılışı” kabul edildiğini hatırlatan Sungu Çapan “‘İlk Türk filmi’ hiç çekilmedi mi?” diye soruyordu cuma günkü yazısında (Cumhuriyet, 11.07.14). Sinemamızın başlangıcı sayıp bu yıl yüzüncü yılını kutladığımız 14 Kasım 1914’de çekildiği söylenen filmin günümüze ulaşmadığını belirtip Uzkınay’ın bu filmi çekememiş olabileceğini de yazıyordu. Bu önemli iddia. Sinema tarihçileri de çoktandır tartışıyor.
Uzkınay’ı “resmen” ilk sinemacımız olarak kabul ediyoruz. Hemen tüm kaynaklarda böyle geçiyor. Bir alanda resmen “ilk” olmak için önemli bir kıstas var “müslüman olmak”. Örneğin ilk matbaayı İbrahim Müteferrika’nın kurduğunu kabul ediyoruz ve matbaacılık ülkemize 234 yıl gecikmeyle geldi diye yakınıp, bu inanış üzerinden kültür teorileri üretiyor, matbaanın gecikmesini cahilliğimizin temel kanıtı olarak gösteriyoruz. Oysa Gutenberg’in 1450'de Almanya'nın Mainz şehrinde metal harflerle basım tekniğini bulup ve matbaaya uygulamasından sadece 43 yıl sonra Osmanlı İmparatorluğu'nda ilk matbaa çalışmaya başlamış. Yahudi kökenli Osmanlı vatandaşlarının matbaasının İstanbul’da kuruluş tarihi 1493. 1567'de Ermeniler, 1627 yılında ise Rumlar ilk matbaalarını İstanbul'da açmışlar. Müteferrika 1728’de matbaa açtığında şehirde çalışan birçok matbaa var. Ama onların sahipleri müslüman olmadıkları için ilk olma şerefi Müteferrika’nın olmuş.
İlk Türk romanında da benzer bir durum söz konusu. Şemsettin Sami'nin 1872 tarihli 'Ta'aşşuk-ı Tal'at ve Fitnat'ı ilk Türk romanı olarak kabul edilir oysa ondan 21 yıl önce 1851’de Hovsep Vartanyan’ın “Akabi Hikâyesi” yayımlanmıştır. Ta'aşşuk-ı Tal'at ve Fitnat'dan önce Hovsep Balıkçıyan, Hovsep Maruş ve Viçen Tilkiyan'ın romanları da vardır ama onlar ilk Türk romanı sayılmaz ve bir “müslüman”ın roman yazması beklenir (bkz. Ana Metne Taşınan Dipnotlar, Laurent Mignon, 2009, İletişim yay.).
Sungu Çapan’ın da belirttiği gibi “Aslında Uzkınay’dan daha önce Sultan Reşat’ın 1911’deki Selanik ve Manastır seyahatleri olmak üzere, çeşitli belge filmler ve haber filmleri çekerek Balkanlara sinemayı yayan, fotoğrafçılıktan yetişme, Manastırlı Yanaki Manaki  (1878-1954) ile Milton Manaki (1882-1964) kardeşlerdir ilk Osmanlı sinemacılarımız.” Manaki kardeşlerin ilk sinemacılar sayılmamasının nedeni “müslüman” olmamaları. Çapan müslümanlık kıstasını kullanmıyor ama onları diğer sinema tarihçileri gibi “Osmanlı” diye niteliyor. Türk saymayıp “Osmanlı” diye nitelemesinin sebebi Manaki kardeşlerin Manastırlı olması olabilir. Çünkü Manastır Makedonya sınırları içinde. Ama o tarihlerde bir Osmanlı Devleti toprağı. Sadece 1923’den sonraki sınırlar içinde doğanları Türk sayarsak Selanik doğumlu Mustafa Kemal Atatürk’ü de, birçok önemli kişiyi de “Türk” sayamayız ve bazı artniyetli tarihçilerin kazdığı kuyuya düşeriz. 
“İlk Türk Filmleri” (2006, Es yay.) adlı kitabın da yazarı eleştirmen Burçak Evren “Manakiler hem çektikleri film kutularının üzerine hem de fotoğraflarının altına her zaman Türkiye ibaresi yazdılar” diyor (Skylife Dergisi, Haziran 2014). Burçak Evren kitabında “resmen” ilk Türk filmi olarak kabul edilen “Ayastefanos'taki Rus Abidesi'nin Yıkılışı”ndan önce çekilmiş Türk filmlerinin listesini de vermiş. “Ayastefanos'taki Rus Abidesi'nin Yıkılışı”nın çekildiğine dair bir kanıt yok ama Manaki’lerin çektiği tüm filmler elimizde diyor Burçak Evren. 
Resmi görüşe göre bir kişinin “Türk” sayılabilmesi için “müslüman” olması gerekiyor. Türk Sinemasının yüzüncü yılı da bu anlayışla 2014’de kutlanıyor. Evet, sembolik olarak kutlanabilir ama bazı gerçekleri de artık kabul etmek ve doğruları kayıtlara geçirmek şartıyla...
17.07.2014

This page is powered by Blogger. Isn't yours?