Perşembe, Temmuz 24, 2014

 

Selimiye Bir Yokuştur



Oktay Akbal Türk öykücülüğünün büyük ustalarındandır. Uzun zamandır öykülerini, romanlarını kitaplaştırmıyordu. Son öykü kitabı “Hücrede Karmen” 1998’de, son romanı “Batık Bir Gemi” 1997’de yayımlanmış. Öykü ve denemelerinden oluşan “Selimiye Bir Yokuştur” (2014, Cumhuriyet Kit.) bir doksanıncı yaş hediyesi olarak geldi.
Oktay Akbal 20 Nisan 1923 doğumlu. Öykü yazmaya ilkokuldayken başlamış. Saint Assomption’da okuyor. İlk öyküsü “Chez nous il ya un lion” (Bizim Evde Bir Aslan Var) öğretmeninin beğenisini kazanmış. Daha sonra çocuk dergilerinde öyküleri yayımlanmış. İlk roman denemesini ilkokul dördüncü sınıfta izlediği bir filmden esinlenerek yazmış. 1939’da, lise öğrencisiyken İkdam Gazetesi’nde yayımlanan “Ana Katili” adlı öyküsü ile edebiyat dünyasına girmiş. Akbal’ı destekleyen edebiyat öğretmeni Zahir Güvemli öyküyü resimlemiş. İkdam ve Yeni Sabah gazetelerinde hemen her gün öyküleri yayımlanmış. Esat Mahmut Karakurt, Kerime Nadir gibi dönemin popüler yazarlarına özeniyormuş. Edebiyat anlayışı Sait Faik’in Semaver kitabını okuyunca değişmiş. “Sait Faik’le Sabahattin Ali’nin öykü anlayışına yakındım” diye anlatmış Asım Bezirci’ye. “Toplumun bir kesitini, toplumdan bir atmosferi, sokakları, insanları anlatmaya çalışıyordum” diye ekliyor (bkz. “Oktay Akbal”, Asım Bezirci, Altın Kit. 1991).   
1946’da ilk öykü kitabı “Önce Ekmekler Bozuldu” yayımlanmış. İlk romanı “Garipler Sokağı” 1950, ilk anı kitabı “Şair Dostlarım” 1964, ilk deneme kitabı “Konumuz Edebiyat” 1967’de yayımlanmış. Yazarlığının yanı sıra birçok da kitap çevirmiş. İlk çeviri kitabı Memet Fuat ve Tuna Baltacıoğlu ile çevirdikleri “Kıymetli Taşlar Fabrikası” 1947’de yayımlanmış. Gazetecilik yaşamı da aynı yıllarda Servetifünun Dergisi’nde sekreterlik görevi ile başlıyor. 1956’dan beri de köşe yazarlığı yapıyor. 1969’da Cumhuriyet’te yazmaya başlamış.
İlk dönem öykülerine bakıldığında anlatımının ve işlediği konuların Sait Faik’e, gerçekçi bakış açısının Sabahattin Ali’ye yakın olduğu görülüyor. Bir İstanbul yazarı Oktay Akbal. İstanbul’un küçük mahallelerinde kıt kanaat yaşayan insanları konu eder anlatılarında. Bunu yaparken de çocukluk ve gençlik anılarından, kendi yaşadıklarından, gözlemlerinden yola çıktığını belirtir. Hayata, olaylara sevgi ile yaklaşır. İyimser bakış açısını en kötü olaylarda bile yitirmez. Öykülerinde belirli bir olayı konu etmez, ancak anıştırır. Olay yoktur ama atmosfer vardır. Kahramanın ruh halini kısa ve öz cümlelerle öyle bir çizer ki ne yaşadığını, ne hissettiğini daha ilk satırlarda kavrarsınız. Anlatımı ile de bu anlayışı güçlenir. Sakin, duru, kısa cümlelerle gelişen bir anlatımı vardır. Bazı cümlelerin bitmediği, eksik kaldığı duygusuna kapılırsınız sık sık. O kısa cümlelerin birleşiminden büyük bir atmosfer oluşur. Oktay Akbal’ı öykücü olarak diğerlerinden ayıran Sait Faik – Sabahattin Ali çizgisinden koparıp kendine haslaştıran bu özellikleridir. Tahir Alangu Akbal’ın ilk dönem eserlerini “pasif bir gözlemci gerçekçilik” diye tanımlamış. Attilâ İlhan da olaydan da dramdan da çekindiğini, insanları sevdiğini ve bize de sevdirmekle yetindiğini yazmış. Dönemin katı gerçekçi anlayışına göre değerlendirmişler Oktay Akbal’ı. Oysa Akbal bu akıma katılmak yerine kendi anlatımını kurmayı yeğlemiş.
Şükran Kurdakul, Akbal’ın ilk kitabından itibaren kendine has cümle yapısı ve “lirik” anlatımı ile dikkati çektiğini yazıyor. Kendine özgü biçimi ile denge ve uyum özelliklerinin göze çarptığını belirtiyor. Oktay Akbal’ın Büyük Doğu Dergisi’ndeki yazılarıyla Türkiye’de varoluşçuluk akımını tanıtan ilk yazarlardan olduğunu belirtiyor Ahmet Oktay. Ben bu bilgiyi de gözönüne alarak Oktay Akbal’ın öykü ve romanlarının varoluşçuluk açısından değerlendirilmemiş olmasını önemli bir eksiklik olarak görüyorum. Özellikle 50’li yıllarda yayımladığı eserlerinde Kurdakul’un altını çizdiği “tedirginlik, sıkıntı, çıkışsızlık” duyguları ile yaşama tutunmaya çalışan kişilerin öykülerini yazmış. Fahir Onger’in belirttiği kendi “duyum ve algı”larına böylesine yoğun eğilmesinin nedeni de belki bu varoluşsal sorunlardır. Necatigil’in ustaca gözlemi ile “mutluluğu çocukluk yıllarında kalmış, şimdi bir boşluk duygusunu sürdüren” tanımlaması da bunu işaret ediyor.
Necatigil’in 1967’de yayımlanan “Yalnızlık Bana Yasak”la ilgili eleştirisi sanırım Oktay Akbal’ın yazarlığının kısa ve öz yorumu. “Anıların, algıların tutsağı kalabalık kişiliğinden kurtulamayan yazarın, değişik pozlarda kendisiyle karşılaşırız hep. Geçmiş’le şimdi’yi iç içe yorumlayan, şimdi’nin boşluk ve tedirginlikler yüzünden geçmişin mutluluklarını da bir anlığına duyulmuş, geçilmiş şeyler diye solduran, acılandıran, içe dönük bir psikoloji; ümitlerden başka her şeyin acıtıcı olduğu, hayallerin gerçeğe dönüşmesinde bile hep bir şeylerin kırıldığı, bozulduğu inancı; sürekli bir sıkıntı alternatifini belirtmeye çok uygun kısa kısa cümlelerle, düzyazı şiir gibi bir anlatıma bürünmüştür.” (Edebiyatımızda Eserler Sözlüğü, 1971).
16 yıl aradan sonra Oktay Akbal’dan yeni bir öykü kitabı okuyoruz; “Selimiye Bir Yokuştur”. Kitabın ilk öyküsü de aynı adı taşıyor. Selimiye askeri darbelerin simge yapısıdır. Özellikle 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 darbelerinde birçok aydın, yazar, akademisyen belirli bir suçlama olmaksızın evleri basılmış, kitaplıklarında suç unsuru olarak gösterilebilecek kitaplar aranmış ve sonra belirsiz bir süre tutulmak üzere Selimiye’ye hapsedilmeye götürülmüştür. “Selimiye Bir Yokuştur”da Oktay Akbal 12 Eylül’de evine gelen sivillerle birlikte Selimiye’ye gidişini anlatıyor. Daha önceki Selimiye konukluklarını düşünüyor. Her zaman sivillerin eşliğinde hapsedilmek üzere gelmemiş Selimiye’ye. Oradaki paşaların konuğu olduğu, izzet ikram gördüğü ziyaretleri de var. Paşa’nın kahve ısmarlayıp, çıkarken paltosunu tuttuğunu hatırlıyor. Selimiye’de görülen davaları, yapılan duruşmaları izlediğini de hatırlıyor. Gözlerini bile kırpmadan idama yürüyen gençleri düşünüyor. Onlara destek olursa belki cezaları azalır, kurtulurlar diye ziyaretine gelen ana babaları... “Bu gençleri anlamaya çalışmak... Baba ana bile anlamıyor. Toplum anlamıyor... Ne istediklerini, ne aradıklarını, idam sehpasına bile gururla yürüdüklerini...” Çağrışımlar çocukluk yıllarından polisli bir anısına kadar uzanıyor. Ve Selimiye’nin kapısında sivil polisler Akbal’ı teslim edip ayrılıyor. Sonra ne oldu? Tutuklandı mı? Neyle suçlandı? Anlatmıyor.
50 – 60 yıl önce yapılan yorumlara bakıp bu öyküyü nasıl değerlendirebiliriz? Oktay Akbal’ın öykücülüğünde aradan geçen onlarca yılda neler değişmiş, diye “Selimiye Bir Yokuştur” öyküsüne baktığımızda anlatımında, öykülemesinde pek değişiklik yokmuş gibi görünse de artık çok daha sert bir gerçekçi çizgide olduğunu söyleyebiliriz. Siyasi iktidarların, darbecilerin tavrını sadece kendi üzerinden değil araya giren küçük öykülerde idamlık gençlerin, hiçbir suçlama yapılmadan günlerce hapis yatan gazetecilerin, mahkeme salonlarında yaşanan adaletsizliklerden de söz ederek anlatıyor. Ama üslubu her zamanki gibi dingin. Cümleleri kısa kısa, kesik kesik.
“Nar Çiçekleri” başlıklı denemesindeki “Bir serüveni baştan sona okumak ne saçma! Aç ortasından, sonundan oku, sana neyi verirse onu al, gerisini bırak” sözleri sanırım Akbal’ın öykücülük anlayışını da açıklıyor. O yaşamdan küçük kesitler sunuyor. Başı sonu olmayan ama çok şey anlatan kesitler. Okurun da o öyküye katılmasını, kendince tamamlamasını, yorumlamasını istiyor. “Nar Çiçekleri”ni izleyen “Mahmutpaşa’da Devrimci” tam böyle bir öykü. Eskinin en hızlı militanlarından bir arkadaşını Mahmutpaşa’da elinde bir kadın donu satmaya çalışırken görüyor. Sonrası bölük pörçük anılar. Eski eylemci şimdiki işportacı geçmişi silip geçmiş, oysa yazar onun sesini duyduğu andan itibaren anılara boğuluyor. Küçük, başı sonu olmayan ama kıssadan önemli hisseler çıkartılacak anılar...              
“Selimiye Bir Yokuştur” 80 sayfalık küçük bir kitap. Kısa öykülerden, öyküye dönmeye eğilimli denemelerden oluşuyor. Oktay Akbal ustanın 90. yaşı şerefine okurlarına getirdiği bir armağan. Hem Akbal ustanın kendine has öykücülüğünün tüm ögelerini taşıyan hem de yaşadıklarımızı daha iyi anlamamızı sağlayacak kadar gerçekçi öyküler... 
24.07.2014

Etiketler: ,


Comments: Yorum Gönder



<< Home

This page is powered by Blogger. Isn't yours?