Cuma, Haziran 30, 2017

 

“Ölümün kapısını açtım”



Mütareke dönemi, 1914 – 23 yılları arası İstanbul için oldukça renkli, hareketli ve acılarla dolu. O dönemde İstanbul’da buluşmuş 72 millet nasıl yaşıyordu? Gündelik hayat nasıldı? Tarihçiler pek fazla yazmamış, edebiyatta da çok konu edinilmemiş. Daha çok Anadolu’daki direnişe İstanbul’un katkısı yönünden bakılmış. Siyasi yönleri ele alınmış.
Mütareke döneminde yaşam ile ilgili iki kitap benim için ufuk açıcı oldu. Biri Stefanos Yerasimos’un çeşitli yazarlardan derlediği İstanbul 1914 – 1923 (1997, İletişim yay.), diğeri de Yerasimos’un derlemesinde sıkça sözü edilen Yorgos Theotokas'ın Leonis'i (2013, İstos yay.).
Yorgos Theotokas'ın Leonis'inde kitaba adını veren ilk gençlik çağlarındaki Leonis’in 1914-1922 yılları arasında İstanbul’da yaşadıklarını roman tadında okuruz. Aslında bu bir tanıklıktır ve yazarın yaşadıklarından kaynaklanmaktadır. Özellikle Beyoğlu ve Taksim civarındaki yaşamı ince ayrıntılarına girerek kahramanının gözünden yansıtır Theotokas.
Türk edebiyatında mütareke döneminde İstanbul’daki yaşamı anlatan pek eser bulamadım. Yakup Kadri’nin Sodom ve Gomore’si, Kemal Tahir’in Esir Şehrin İnsanları gibi çok az örnek var ilgiyle okunacak.
Tamer Erdoğan’ın Türk Romanında Mütareke İstanbul’u (2005, Kana yay.) adlı araştırmasından ise yeni haberdar oldum. Okuma listeme ekleyeceğim. Sanıyorum konu ile ilgili romanların sayısı artacak. Zira kitabın tanıtımında, Erdoğan’ın Ercüment Ekrem Talu, Halide Edip Adıvar, Salahaddin Enis Atabeyoğlu, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Âgah Sırrı Levend, Mehmet Rauf, Peyami Safa, Mithat Cemal Kuntay, Şükûfe Nihal Başar, Hilmi Ziya Ülken, Cevdet Kudret Solok, Ahmet Hamdi Tanpınar, Kemal Tahir, Münevver Ayaşlı, İskender Ohri’nin romanlarına mütareke döneminin nasıl yansıdığını incelediği belirtiliyor. Tamamen o dönemi işleyen pek fazla roman olmadığını biliyorum ama Mütareke İstanbul’una ne kadar değinmişler merak ediyorum.
Suphi Varım, “İzmir Polisiyeleri” yazar. 19. yüzyıl sonu, 20. yüzyıl başı İzmir’inde geçen polisiyelerinde şehirdeki yaşamı da bir tarihçiden bile çok daha ayrıntılı anlatır, adeta canlandırır. Son romanı Karanlığımın Kızıl Geçidi’nde (Nisan 2017, Labirent yay.) kahramanını 1921 İstanbul'una getiriyor. Romanın kahramanı Sergey Andreyev bir Rus. Sovyetler Birliği’nin gizli polis örgütü Çeka’da görevli. Sergey Andreyev’i Kızıl Üçleme'nin ilk romanı "Simirna Kızılı"nda (Labirent yay.) tanımıştık. Mondros Mütarekesi sonrası İzmir’de işgalciler hakkında bilgi toplamakla görevliydi.
Sergey Andreyev dört kişiden oluşan bir grupla İstanbul’da işgal kuvvetlerinin faliyetlerini takip ediyor ve bunları Sovyetler’e rapor ediyor. İlgi alanlarında Rusya’daki devrimden kaçıp İstanbul’a gelen Beyaz Ruslar ilk sırada. Beyaz Ruslar’ın Sovyetler’e karşı faliyetlerini anlamaya ve mümkünse önlemeye çalışıyorlar. Öte yandan İngiliz Karargahını da her an izliyor, hatta gireni çıkanı filme alıyorlar. İlgi alanlarında Fransızlar ve İtalyanlar da var.
Sergey Andreyev kendini Pravda gazetesinin muhabiri olarak tanıtıyor. Gazeteci kimliği bilgi toplamasını da kolaylaştırıyor. Sosyalist eğilimli genç arkadaşı Kâmil Cevat’tan da hem İstanbul’daki sosyalistlerin faliyetlerini öğreniyor hem de Anadolu’daki isyan hakkında bilgiler ediniyor.
Hazırladıkları raporları Moskova’ya ileten, oradan yeni emirleri getiren Çeka kuryesi Nikolayeviç’in öldürülmesi ve Sergey’in katili bulmaya çalışması romanın ana ekseni. Sergey katili ararken hem İstanbul’daki yaşamı gözlemleyip bize aktarıyor hem de işgal güçlerini, onlarla ilişki kuranların karmaşık bağlarını çözüyor.
İşgal altındaki İstanbul’da yokluk karaborsa yaratmış. Bu karaborsadan yararlanıp zenginleşenler var. Karaborsacılar aynı zamanda işgal güçlerinin işbirlikçileri. Bir yanlarıyla da 31 Mart Ayaklanması’nda önemli rol oynayan gericilerle bağları var. Karaborsadan kazanılan para "Kuvvacılara", yani Anadolu’daki isyanı destekleyenlere kıyam peşinde olan padişah yandaşlarına sermaye oluyor.
Sergey Andreyev, ortada hiçbir delil yok gibi görünürken gazete haberlerindeki bilgi kırıntılarından, gazeteci olarak aldığı yarım yamalak bilgilerden yola çıkarak adım adım Çeka kuryesi Nikolayeviç’in öldürülme nedenini anlamaya, katili bulmaya doğru ilerliyor.
Sergey Andreyev’in ilgi alanına çalışma arkadaşları diğer Çeka ajanları da giriyor. Çünkü onların da Nikolayeviç ile bağları var. Geçmişte yaşananlar bugünkü cinayetin nedeni olabilir diye düşünüyor Sergey.
Sabırsız bir polisiye roman okuru olarak Sergey Andreyev’in araştırmasının ağır ilerlediğini belirteyim. Biraz daha aksiyon, belki bir ya da birkaç cinayet daha gerekirmiş gibi geldi.
Suphi Varım kısa bölümler halinde adeta bir film gibi kurmuş romanını. Sadece Sergey’in bakış açısından değil romanda herhangi bir şekilde önemli rolü olacak diğer kahramanların açılarından da anlatıyor olayları. Bu kahramanların romana nasıl eklemleneceklerini de merak ediyorsunuz okurken. Romanın klasik polisiyelerden farklı bir kurgusu var.
Sergey’i de, diğer Çeka ajanlarını da tüm insani yanları, zaafları ile kavrayıp, anlamamız için onların arasındaki ilişkileri de anlatıyor. Ama tam olarak aydınlatmıyor ki oralara da rahat kuşku tohumları ekebilsin. Bir insanın bilebileceği kadar biliyor, paylaşıyor. Tanrı romancı olmuyor.
Karanlığımın Kızıl Geçidi, edebiyatı ihmal etmeyen, konu edindiği tarihsel dönemi ve Mütareke İstanbul’undaki iyi yansıtan bir roman. Suphi Varım’ın romanı yazarken kullandığı kaynakları merak etmemek elde değil. Keşke bir kaynakça da koysaymış kitaba.   29.07.2017

Etiketler: ,


 

Hamburg İstasyonu’nda Belling’e rastladım



“Hamburger Bahnhof” Berlin’den Hamburg’a giden trenlerin kalktığı gar. 1846’da hizmete açılmış. Neoklasik stilde bir bina, Friedrich Neuhaus’un eseri. 1984’de kapanmış. 1996’da çağdaş sanat sergilerine uygun olarak düzenlenip müze olarak açılmış. Erich Marx’ın bağışladığı Andy Warhol, Roy Lichtenstein ve özellikle Joseph Beuys’un eserlerinden oluşan koleksiyonu ana omurgayı oluşturuyor. Müzede Joseph Beuys’un 450, Andy Warhol’dan 60 eser yer alıyor.

Hamburger Bahnhof Müzesi yapılan eklemelerle günümüzde 10 bin metrekarelik bir alanda yer alıyor. Koleksiyondan parçaların yer aldığı sürekli sergi yanında müzede 5 ayrı sergi sürüyor. Girişte, gar binasının çatısı altında Adrian Piper’in “The Probable Trust Registry: The Rules of the Game #1-3” adlı sergisi her birinde bir görevlinin çalıştığı üç resepsiyon bankosundan oluşuyor. İzleyicilerden isteyenlere bir etik sözleşmesi imzalatılıyor bankolarda. Bir sanat eseri mi, tasarım mı?

Minimal ve konseptüel sanatın en önemli adlarından Hanna Darboven’in Korrespondenzen’inde 1967 – 75 yılları arasında kendi kendine, arkadaşlarına, kuratörlere yolladığı mektup, kartpostal, çizmimler, notlar ve günlükler ilk kez sergileniyor.
Raimund Kummer’in 1979 – 2017 arasında yaptığı büyük boyutlu dört heykelden oluşan “Sublunar Interference”, enstalasyonların 1960’lardan bugüne nasıl bir evrim geçirdiğini çok sayıda örnekle sunan “Moving is in every direction” müzenin diğer sergileri.

Beşinci sergi klasik modernizmin en önemli heykelcilerinden Rudolf Belling’in retrospektifi. Belling adı ilk duyulduğunda bir çağrışım yapmıyor ama “Maçka’daki Atlı İnönü Heykeli’nin mimarı” deyince kim olduğunu anımsıyoruz.

Sergide Rudolf Belling’in yaşam öyküsünü izlerek hemen her döneminden örnekler yer alıyor. Sanatçının Türkiye’de geçirdiği yıllar da özel olarak vurgulanmış ve büyük bir ekranda “Maçka’daki Atlı İnönü Heykeli”nin açılış töreninin belgeseli gösteriliyor.
Belling 1886 doğumlu. 1912’de Berlin Güzel Sanatlar Akademisi'ne girmiş. Öğrenciliğinde yaptığı tiyatro dekorları, filmler ve desenlerinin dikkati çekmesi üzerine kendisine özel bir atölye verilmiş. Eserleri Berlin Ulusal Galerisi’nde sergilenmiş. Heykelle mimari ilişkisi üzerine çalışmış. Anıtsal heykellerde bilinen bir ad olmuş.

Hitler'in modernist ve avangard estetiğe karşı açtığı savaş sırasında Belling'in eserleri de yasaklanmış, müzelerden ve kamusal alanlardan kaldırılmış. 1937’de baskılara dayanamayarak Atatürk’ün daveti ile Türkiye'ye gelmiş. Akademi'nin Heykel Bölümü Başkanlığı'na atanmış. “Hacim, mekan, boşluk-doluluk ilişkilerini sorgulayarak non-figüratif anlayışta eserler veren” Belling önce "akademik" eğitimden geçilmesi gerektiğini savunarak "akademizm"de direnince Türk heykel tarihinde Bellingciler ve Bellingci olmayanlar diye iki ayrı kutup oluşmuş. Türk Heykel Sanatı’nın önemli isimlerinin çoğunun onun eğitiminden geçtiğini görüyoruz. 1950’de İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi'nde de dersler vermeye başlamış. 1954’de Akademi'den ayrılmış ve 1965 yılında Türkiye'den ayrılana dek İTÜ'deki görevini sürdürmüş.
Türkiye'de bulunduğu yıllarda Ankara Ziraat Fakültesi bahçesinde yer alan İnönü Heykeli ve Taksim Gezisi için planlanan ama Maçka’ya konulan Atlı İnönü Anıtı gibi eserler vermiş. Birçok anıt onun denetiminde, öğrencilerince yapılmış. Anıtkabir’e yapılacak heykel ve rölyeflerin “teknik hususlarını idare ve kontrol etmek” üzere görevlendirilmiş. 1955'te Federal Almanya Büyük Hizmet Nişanı almış. Berlin Güzel Sanatlar Akademisi'ne üye seçilmiş.
Belling resrospektifi 17 Eylül’e kadar sürecek. 
30.06.2017

Perşembe, Haziran 22, 2017

 

“İki meteliksiz âşık bir gün gezmeye gitmişler…”



Sur lise öğrencisi. Sevgilisi Norma ondan yaşça büyük bir işçi. Genç, güzel bir kadın. Romanın adına uygun olarak gerçekten de Meteliksiz Âşıklar... Norma’nın iş saatleri dışındaki zamanı olabildiğince çok birlikte geçirmek istiyorlar. O birlikteliklerde de yalnız olmak, sevişip koklaşmak...
“İki meteliksiz âşık bir gün gezmeye gitmişler…” cümlesi bu nedenle anahtar cümle sayılabilir. İstanbul’un parklarında, daha çok zaman varsa Adalar’ın kuytu yerlerinde yalnız kalmaya çalışıyorlar. Ama bu arzu hemen hiç gerçekleşmiyor. Sur her zaman çevrelerinde röntgenciler olduğu kanısında. Bu vehiminde çoğunlukla haklı, bazen boşuna kuruntuya kapılıyor ama bu ruh hali aşkını gönül rahatlığıyla yaşamasına engel.
Sur lise öğrencisi ama okula gittiği vaki değil. Gelecek tasarılarında okulu bitirmek değil, bir an önce bir iş bulup sevdiğiyle evlenmek var.
Okul arkadaşlarıyla da ilişkisi kalmamış. Mahalleden arkadaşı olmadığı da anlaşılıyor. İki kardeşi ile de pek bağı yok. Kız kardeşi zamanla ona yakınlaşmaya, destek olmaya çalışsa da Silva’yı fazla meraklı bulduğundan ondan yardım almaya çekiniyor. Yani oldukça yalnız.  
Anadolu’dan gelip İstanbul’da bir dükkan sahibi olabilmiş, Ermeni cemaati içinde saygı duyulan biri olan babası Sur’un en çok çatıştığı kişi. Çünkü sevgilisi ile gezip tozması için cep harçlığından fazlasına ihtiyacı var ve babası vermiyor. Eskiden onu babaya karşı koruyan anne Sur’un kendinden yaşlı, üstelik işçi bir kızla birlikte olmasını istemediğinden babayla birlikte tavır alıyor. Annebabayla oğul arasındaki çatışma romanın ana eksenlerinden birini oluşturuyor.
Zaven Biberyan romanın yapısını Sur’un çevresinde böyle kurduktan sonra halka halka toplumsal eleştirilere girişiyor. Babanın otoritesindeki geleneksel aile yapısı ilk hedefi. Sur ailesine isyan halinde. Evi sadece yatıp uyumak ve karnını doyurmak için kullanıyor. Babasının hiçbir sözünü dinlemediği gibi o yokmuş gibi davranıyor. Annesine de kendinden yana tavır almadığı için düşman. Sur’un kardeşleri de benzer hallerdeler. Dışarıdan bakıldığında ideal görünen aile akşam yemeklerinde aynı masa etrafında bile toplanamayacak kadar dağılmış. Sur’un ailesi ve toplumla iletişimsizliği bir başka boyutu oluşturuyor.
Sur babasının Ermeni Cemaati içindeki konumunu da küçümsüyor, annesinin küçük burjuva özentiliklerini de... İşçi kız Norma ile birlikteliğinin onların yaşam biçimine, muhafazakâr bakış açılarına tepki kaynaklı olduğunu da düşünebiliriz. Gelecek planında Norma’yı alıp eve gelin olarak getirmek değil, bir iş bulup sevgilisi ile kaynanasının yanına yerleşmek var. Yani küçük burjuvalıktan işçi sınıfına geçiş yapmak istiyor. Ama buna cesareti olmadığını, nihai adımı atamadığını da söylemeliyiz.
Romanın geçtiği 1950’ler Türkiyesi, Demokrat Parti dönemi, bir değişimin, tek parti iktidarından çok partili demokrasiye geçişle kapitalistleşmeye evrimleşmenin yaşandığı bir dönem. Norma ile Sur’un İstanbul sokalarında, özellikle Adalar’da yaşadıkları, Sur’un gözlemleri Türkiye’nin yaşadığı değişimi de romanın arka planını oluşturuyor.
Zaven Biberyan toplumcu bir yazar. Çağdaş Ermeni edebiyatının önemli adlarından biri olmasının yanında Türkiye sosyalist hareketinin de önemli kişilerinden. Ermenice gazetelerde yazarlığa başlamış. İlk öyküsü 1945’de yayımlanmış. “Sosyalist düşüncelerinden dolayı gelen baskılar sonucu gazeteden ayrılmak zorunda kaldı” deniyor biyografisinde. Ama aynı zamanda Ermeni aleyhtarı bazı tutum ve yayınlara karşı da mücadele veriyor. Kovuşturmaya uğrayıp hapis yatıyor. Sonra da vatanını terk etmek durumunda kalıyor. 4 yıllık Beyrut sürgününden döndüğünde de mücadelesine kaldığı yerden devam ediyor.
Türkiye İşçi Partisi'nden 1965 genel seçimlerinde İstanbul milletvekili adayı oluyor. 1968 yerel seçimlerinde yine TİP’ten İstanbul Belediye Meclisi üyeliğine seçiliyor ve meclis başkan yardımcılığı yapıyor. Dönemin birçok toplumcu yazarına benzer bir yaşam öyküsü var. Gazetecilik yaparak geçimini sağlıyor, siyasi mücadelede yer alıyor, bir yandan da edebi faaliyetini sürdürüyor, romanları, öyküleri yayımlanıyor.
Zaven Biberyan’ın eserlerini toplumcu edebiyatımız içinde değerlendirebilirdik. Bu değerlendirmeyi yapamamamızın nedeni yabancı dillerden çeviri yapacak kadar iyi bir Türkçesi olmasına rağmen bilinçli olarak kitaplarını Ermenice yayınlatmayı tercih etmesi. Modern Ermeni romanının kurucu adlarından olduğunu düşünüyorum. Ama değerinin anlaşılması ancak ölümünden sonra olmuş.
Zaven Biberyan 40’ların 50’lerin toplumcu edebiyatı içinde ama farklı da. Yine aynı dönemin Dünya edebiyatında gelişen ve Türkiye’de 50 Kuşağı’nın izlediği varoluşçuluğun da eserlerinde izleri var. Meteliksiz Âşıklar’ın kahramanı Sur bir açıdan bakıldığında Albert Camus’ün Yabancı’sı ile Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam’ı ile yakınlıklar kurar. Yusuf Atılgan’ın Aylak Adamı’na oldukça yakındır ama topluma bakışı ve eleştirileri daha bilinçli ve keskindir. İsyan eder, tam ifade edemese de değiştirme, o da olmazsa değişme, işçileşme umudu besler.
Meteliksiz Âşıklar’ın (Haziran 2017, çev. Natali Bağdat, Aras yay.) Türkçe çevirisi’nin girişinde Marc Nichanian’ın sunuşu var. Marc Nichanian’ı ‘Edebiyat ve Felaket’ (İletişim yay.) kitabıyla tanıyoruz. Marc Nichanian’ın Biberyan ve eseri hakkındaki çözümlemelerinin birçoğuna katılıyorum. Ama “Roman yazma ve komünist ütopya aynı dünyanın parçası olamazlar. Biri, diğerinin bir nevi tersidir” anlayışı çözümlemesini tamamen sakatlıyor. Bunun aksi binlerce örnek vermek mümkün. Nichanian yazısının konusu olan Biberyan örneğinde bile bu tezini kanıtlayamıyor.
Meteliksiz Âşıklar’dan Zaven Biberyan’ın toplumcu dünya görüşünü içselleştirdiğini, ideolojik anlayışının eserlerine yansıdığını görüyoruz. Biberyan’ın başarısı toplumcu bakış açısı ve varoluşçuluğu harmanlayarak kendine has, özgün eserler meydana getirmesidir. 50 yıl sonra eserlerini hâlâ merakla okuyorsak bu durum başka türlü açıklanamaz. 22.06.2017

Etiketler: ,


 

Şiir gerçekten okunmuyor mu?



“Şiir en çok okunan tür olmasına rağmen şiir kitapları ya çok az satıyor, ya da hiç satmıyor” diye yazmıştım (07.06.17). Sosyal medya çağında yazılar nasıl bir hızla okunuyorsa “şiir okunmuyor” diye anlaşılmış.
Şiir okunuyor ama okunduğu medya kitaplar değil. Daha önce de yazdım, internette en çok okunan, paylaşılan tür şiir. İş öyle bir noktaya vardı ki mevcut şiirler yetmediği için olsa gerek Can Yücel, Attilâ İlhan, Turgut Uyar gibi sevilen şairlerin adı kullanılarak şiirler uydurulduğunu da görüyoruz.
İnternet ilk giren ve en çok web sitesi yapılan sanat da açık ara ile şiir. Şiir okurunun internetin icadı ile birlikte, yani 90’lı yıllardan başlayarak şiir kitaplarından vazgeçtiğini, şiiri dijital ortamdan okumayı tercih ettiğini söyleyebiliriz. En çok festivali yapılan ve böylece doğrudan okura ulaşan tür de şiir.
Haftasonu, 16 Haziran’da 18. Berlin Şiir Festivali başladı. Festivalin teması “Europe - Fata Morgana”. Avrupa’nın değerleri olan düşünce özgürlüğü, sanatsal özgürlük, çok kültürlülük ve demokrasi konuları işlenecek. Festivale 42 ülkeden 170 şair, yazar ve sanatçı katılıyor. 24 Haziran’a dek sürecek olan festivalde Türkiye’yi üç kadın şair, Müesser Yeniay, Fatma Savcı ve Yıldız Çakar temsil ediyor.
18. Berlin Şiir Festivali’ni düzenleyen “Haus für Poesie” (Berlin Şiir Evi) festival kapsamında iki uluslararası toplantıya da ev sahipliği yapıyor. Bunlardan birincisi 23 ülkeden 32 festival yöneticisinin katıldığı “Festival Yöneticileri Toplantısı”, diğeri de 22 ülkeden 25 şiir ediötürünün katıldığı “Lyrikline Uluslararası Paydaşlar Toplantısı”.
Diyarbakır Kültür Merkezi’nden Övgü Gökçe ve İstanbul Şiir Festivali’ni temsilen benim katıldığımız “Festival Yöneticileri Toplantısı”nda Dünya’da gelişen sağ popülist, milliyetçi ve ırkçı hareketlerin ve partilerin festivaller üzerindeki etkisi konuşuldu. 15 Temmuz Darbe Girişimi ve sonrasında yaşananlar da toplantının ana konularındandı. Almanya’nın gündeminde de Enis Berberoğlu’nun tutuklanması ve Kemal Kılıçdaroğlu’nun öncülük ettiği Adalet Yürüyüşü vardı.
Lyrikline, Dünya’nın en büyük şiir portalı. 77 dilde yazan 1194 şairin 10673 şiiri ve çeşitli dillere çevirileri yer alıyor. Şiirleri şairlerinin kendi seslerinden dinlemek olanağı da var. Türkiye’den şairlerin de şiirleri, çevirileri, ses kayıtları “lyrikline.org”da yer alıyor.
Lyrikline Uluslararası Paydaşlar Toplantısı’nda o yılın istatistikleri de açıklanıyor. Lyrikline’a bir yılda, Haziran 2016- Haziran 2017 döneminde 225 ülkeden erişim olmuş. Lyrikline’nın tıklanma oranları geçen yıla göre % 11,08 artmış. Türkiye 7. sırada. Türkiye’den erişim geçen yıl % 36, 02 oranında artmış. Bunu dijital ortamda şiir okuma oranlarının Dünya’da ve Türkiye’de arttığı şeklinde yorumlayabiliriz.
Lyrikline’nın ilk onu şöyle; 1. Almanya, 2. Avusturya, 3. ABD, 4. İsviçre, 5. Sırbistan, 6. Avustralya, 7. Türkiye, 8. Büyük Britanya, 9. Hindistan, 10. İspanya.
Lyrikline Uluslararası Paydaşlar Toplantısı’nın gündeminde şiirin daha çok okura ulaştırılması için neler yapılması gerektiği vardı. Dünya’nın hemen her yerinde bizdekine benzer bir durum var, şiir kitapları satın alınmıyor ama dijital ortamda şiir çok okunuyor, çok paylaşılıyor.   
1999’da Türkiye PEN’in önerisi ile UNESCO’nun “21 Mart Dünya Şiir Günü”nü ilan etmesinin çok olumlu bir etki yaptığından söz edildi. Dijital ortamı kullanarak bugünün daha da etkin kutlanması kararlaştırıldı. Dijital ortamdaki video paylaşımlarının, canlı yayın olanaklarının şiirin okumasındaki artışı olumlu yönde etkilediği belirtildi. Geleceğin şiir festivallerinin belki birçok ülkede aynı anda yapılacağı ve internet üzerinden canlı yayımlanacağı öngörülüyor. 21.06.2017

This page is powered by Blogger. Isn't yours?