Perşembe, Haziran 22, 2017

 

“İki meteliksiz âşık bir gün gezmeye gitmişler…”



Sur lise öğrencisi. Sevgilisi Norma ondan yaşça büyük bir işçi. Genç, güzel bir kadın. Romanın adına uygun olarak gerçekten de Meteliksiz Âşıklar... Norma’nın iş saatleri dışındaki zamanı olabildiğince çok birlikte geçirmek istiyorlar. O birlikteliklerde de yalnız olmak, sevişip koklaşmak...
“İki meteliksiz âşık bir gün gezmeye gitmişler…” cümlesi bu nedenle anahtar cümle sayılabilir. İstanbul’un parklarında, daha çok zaman varsa Adalar’ın kuytu yerlerinde yalnız kalmaya çalışıyorlar. Ama bu arzu hemen hiç gerçekleşmiyor. Sur her zaman çevrelerinde röntgenciler olduğu kanısında. Bu vehiminde çoğunlukla haklı, bazen boşuna kuruntuya kapılıyor ama bu ruh hali aşkını gönül rahatlığıyla yaşamasına engel.
Sur lise öğrencisi ama okula gittiği vaki değil. Gelecek tasarılarında okulu bitirmek değil, bir an önce bir iş bulup sevdiğiyle evlenmek var.
Okul arkadaşlarıyla da ilişkisi kalmamış. Mahalleden arkadaşı olmadığı da anlaşılıyor. İki kardeşi ile de pek bağı yok. Kız kardeşi zamanla ona yakınlaşmaya, destek olmaya çalışsa da Silva’yı fazla meraklı bulduğundan ondan yardım almaya çekiniyor. Yani oldukça yalnız.  
Anadolu’dan gelip İstanbul’da bir dükkan sahibi olabilmiş, Ermeni cemaati içinde saygı duyulan biri olan babası Sur’un en çok çatıştığı kişi. Çünkü sevgilisi ile gezip tozması için cep harçlığından fazlasına ihtiyacı var ve babası vermiyor. Eskiden onu babaya karşı koruyan anne Sur’un kendinden yaşlı, üstelik işçi bir kızla birlikte olmasını istemediğinden babayla birlikte tavır alıyor. Annebabayla oğul arasındaki çatışma romanın ana eksenlerinden birini oluşturuyor.
Zaven Biberyan romanın yapısını Sur’un çevresinde böyle kurduktan sonra halka halka toplumsal eleştirilere girişiyor. Babanın otoritesindeki geleneksel aile yapısı ilk hedefi. Sur ailesine isyan halinde. Evi sadece yatıp uyumak ve karnını doyurmak için kullanıyor. Babasının hiçbir sözünü dinlemediği gibi o yokmuş gibi davranıyor. Annesine de kendinden yana tavır almadığı için düşman. Sur’un kardeşleri de benzer hallerdeler. Dışarıdan bakıldığında ideal görünen aile akşam yemeklerinde aynı masa etrafında bile toplanamayacak kadar dağılmış. Sur’un ailesi ve toplumla iletişimsizliği bir başka boyutu oluşturuyor.
Sur babasının Ermeni Cemaati içindeki konumunu da küçümsüyor, annesinin küçük burjuva özentiliklerini de... İşçi kız Norma ile birlikteliğinin onların yaşam biçimine, muhafazakâr bakış açılarına tepki kaynaklı olduğunu da düşünebiliriz. Gelecek planında Norma’yı alıp eve gelin olarak getirmek değil, bir iş bulup sevgilisi ile kaynanasının yanına yerleşmek var. Yani küçük burjuvalıktan işçi sınıfına geçiş yapmak istiyor. Ama buna cesareti olmadığını, nihai adımı atamadığını da söylemeliyiz.
Romanın geçtiği 1950’ler Türkiyesi, Demokrat Parti dönemi, bir değişimin, tek parti iktidarından çok partili demokrasiye geçişle kapitalistleşmeye evrimleşmenin yaşandığı bir dönem. Norma ile Sur’un İstanbul sokalarında, özellikle Adalar’da yaşadıkları, Sur’un gözlemleri Türkiye’nin yaşadığı değişimi de romanın arka planını oluşturuyor.
Zaven Biberyan toplumcu bir yazar. Çağdaş Ermeni edebiyatının önemli adlarından biri olmasının yanında Türkiye sosyalist hareketinin de önemli kişilerinden. Ermenice gazetelerde yazarlığa başlamış. İlk öyküsü 1945’de yayımlanmış. “Sosyalist düşüncelerinden dolayı gelen baskılar sonucu gazeteden ayrılmak zorunda kaldı” deniyor biyografisinde. Ama aynı zamanda Ermeni aleyhtarı bazı tutum ve yayınlara karşı da mücadele veriyor. Kovuşturmaya uğrayıp hapis yatıyor. Sonra da vatanını terk etmek durumunda kalıyor. 4 yıllık Beyrut sürgününden döndüğünde de mücadelesine kaldığı yerden devam ediyor.
Türkiye İşçi Partisi'nden 1965 genel seçimlerinde İstanbul milletvekili adayı oluyor. 1968 yerel seçimlerinde yine TİP’ten İstanbul Belediye Meclisi üyeliğine seçiliyor ve meclis başkan yardımcılığı yapıyor. Dönemin birçok toplumcu yazarına benzer bir yaşam öyküsü var. Gazetecilik yaparak geçimini sağlıyor, siyasi mücadelede yer alıyor, bir yandan da edebi faaliyetini sürdürüyor, romanları, öyküleri yayımlanıyor.
Zaven Biberyan’ın eserlerini toplumcu edebiyatımız içinde değerlendirebilirdik. Bu değerlendirmeyi yapamamamızın nedeni yabancı dillerden çeviri yapacak kadar iyi bir Türkçesi olmasına rağmen bilinçli olarak kitaplarını Ermenice yayınlatmayı tercih etmesi. Modern Ermeni romanının kurucu adlarından olduğunu düşünüyorum. Ama değerinin anlaşılması ancak ölümünden sonra olmuş.
Zaven Biberyan 40’ların 50’lerin toplumcu edebiyatı içinde ama farklı da. Yine aynı dönemin Dünya edebiyatında gelişen ve Türkiye’de 50 Kuşağı’nın izlediği varoluşçuluğun da eserlerinde izleri var. Meteliksiz Âşıklar’ın kahramanı Sur bir açıdan bakıldığında Albert Camus’ün Yabancı’sı ile Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam’ı ile yakınlıklar kurar. Yusuf Atılgan’ın Aylak Adamı’na oldukça yakındır ama topluma bakışı ve eleştirileri daha bilinçli ve keskindir. İsyan eder, tam ifade edemese de değiştirme, o da olmazsa değişme, işçileşme umudu besler.
Meteliksiz Âşıklar’ın (Haziran 2017, çev. Natali Bağdat, Aras yay.) Türkçe çevirisi’nin girişinde Marc Nichanian’ın sunuşu var. Marc Nichanian’ı ‘Edebiyat ve Felaket’ (İletişim yay.) kitabıyla tanıyoruz. Marc Nichanian’ın Biberyan ve eseri hakkındaki çözümlemelerinin birçoğuna katılıyorum. Ama “Roman yazma ve komünist ütopya aynı dünyanın parçası olamazlar. Biri, diğerinin bir nevi tersidir” anlayışı çözümlemesini tamamen sakatlıyor. Bunun aksi binlerce örnek vermek mümkün. Nichanian yazısının konusu olan Biberyan örneğinde bile bu tezini kanıtlayamıyor.
Meteliksiz Âşıklar’dan Zaven Biberyan’ın toplumcu dünya görüşünü içselleştirdiğini, ideolojik anlayışının eserlerine yansıdığını görüyoruz. Biberyan’ın başarısı toplumcu bakış açısı ve varoluşçuluğu harmanlayarak kendine has, özgün eserler meydana getirmesidir. 50 yıl sonra eserlerini hâlâ merakla okuyorsak bu durum başka türlü açıklanamaz. 22.06.2017

Etiketler: ,


Comments: Yorum Gönder



<< Home

This page is powered by Blogger. Isn't yours?