Perşembe, Mart 31, 2016

 

Başbakan Davutoğlu ile neler konuşuldu?



Başbakan Davutoğlu’nun sanatçılarla yaptığı toplantıda neler yaşandığının merak edildiğini özellikle sosyal medyada tahminler yürütüldüğünü, dedikodular yapıldığını, önyargılı  yaklaşımlar geliştirildiğini görüyoruz. Ne olup bittiğini, neler söylediğimi yazmak gerekiyor anlaşılan.
Özel Kalem Müdürlüğü’nden ilk arandığımda Başbakan Davutoğlu’nun kültür ve sanat medyasının ve köşe yazarlarının davet edildiği bir toplantı yapacağı, yeni Kültür Paketini açıklayacağı bildiriliyordu. Danıştığım gazeteci arkadaşlarım da bunu teyit ettiler, kendilerinin de davet edildiğini söylediler. Katılacağımı bildirdim. Daha sonra iki kez toplantının günü ve saati değişti.
Cuma akşamı Dolmabahçe’ye gittiğimde kültür paketinin açıklanmasının ertelendiğini, Başbakan’ın çeşitli sanat dallarını temsilen davet edilen konuklardan kültür ve sanata ilişkin görüşleri, sorunları dinleyeceğini öğrendim.
Başbakan Davutoğlu da açış konuşmasında bu toplantının bir dost meclisi olarak kabul edilmesini ve herkesin düşüncelerini paylaşmasını arzuladığını söyledi. Salonda altmış sanat insanı ve Kültür ve Turizm Bakanı Mahir Ünal, Çevre ve Şehircilik Bakanı Fatma Güldemet Sarı, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Sema Ramazanoğlu, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş, bürokratlar ve İskender Pala, Muhsin Kızılkaya gibi başbakanın başdanışmanları da vardı.
Popüler müziğin, sinemanın, televizyonun ünlü isimlerinin yanısıra sinema ve müzik yapımcıları, besteciler, ressamlar, heykeltraşlar, hat, ebru sanatçıları, sanat kurumlarının yöneticileri, koleksiyonerler ve yazarlar toplantıya katıldı.
Toplantı bir akşam yemeği şeklinde düzenlenmişti. Yemekler yenilip, daha sonra çaylar içilirken İskender Pala’nın yönetiminde beş saat süresince sanat insanları söz alıp görüşlerini belirttiler. Başbakana sevgilerini, hükümete destek beyanlarının yanısıra tiyatro ve opera için salon yokluğu, AKM’nin durumu, RTÜK’ün kararları, TRT’de sanatçılara yapılan ayrımcılık eleştirildi, müzik ve sinemada KDV’nin düşürülmesi, koleksiyonerlerin sorunlarının çözülmesi, tasarımcıların desteklenmesi, ses getirici sergiler yapılması, hayvan hakları yasası çıkartılması gibi taleplerde bulunuldu, sosyal medyada linç edildiklerini tedbir alınması istediklerini söyleyenler de oldu. Sanatçıların teröre karşı birlikte tavır alması önerildi. Düşünce ve ifade özgürlüğü ortamının yaratılması ve hapisteki akademisyenlerin serbest bırakılması gerektiği belirtildi.
Kültür ve Turizm Bakanı Mahir Ünal söylenenleri not aldı. Başbakan Davutoğlu taleplerden hangilerinin gerçekleştirildiğini anlatıp, diğerlerini yapmak üzere not ettiklerini belirtti. Kadir Topbaş da İstanbul’la ilgili eleştirilere cevap verdi ve AKM’nin bu haliyle kalmayacağını, yeniden inşa edileceğini söyledi.        
Başbakan Davutoğlu bu masada her türlü görüşten kişinin biraraya gelip sohbet edebildiğini belirterek Türkiye’yi dost meclisi haline getirelim, herkes mahallelerinden çıksın, farklı görüştekiler biraraya gelsin, gerilim ve kutuplaşma bitsin demişti. Söz alıp bu birlikteliğin serbest düşünme ve üretme ortamının yaratılmasıyla mümkün olabileceğini belirttim.             
Türkiye’de tüm kültürlerin yaşanması, mahallelerden çıkılıp herkesin biraraya gelmesi arzu ediliyorsa yazarlar ve sanatçılar arasında ayrım yapılmasından vazgeçilmesinin gerektiğini, ilk adım olarak Kara ve Ak listelerin iptal edilerek tüm sanatçıların başta Kültür ve Turizm bakanlığının etkinlikleri olmak üzere belediyelerin, okulların ve diğer kurumların kültür etkinliklerine katılabilmesinin yolunun açılması gerektiğini söyledim. 
30.03.2016

Cuma, Mart 25, 2016

 

“Yenilgiye ve başarısızlığa uğramaktan usanmıştım”



Elli beş yaşında bir yazar. Hollywood’a senaryolar yazıyor. Ama birçok meslektaşı gibi uzun zamandır işsiz. İşsizlik parasıyla ailesini geçindirmeye çalışıyor. Üçü erkek biri kız dört çocuğu var. Hepsi yetişmiş, artık kendi yaşamlarını kurmaları gerekiyor ama hâlâ evdeler, ya okullarını bitirmemişler henüz ya da askerlik korkusu ile okuyormuş gibi görünüyorlar. Hepsinin birbirinden farklı sorunu ve evden ayrılmama gerekçesi var.
Aslında ev herkese yetecek kadar büyük ama Henry J. Molise artık onlarla uğraşmaktan bıktığını düşünüyor. Çocuklar bir an önce evden ayrılıp kendi yaşamlarını kurarlarsa o da yıllardır düşünü kurduğu şeyi yapacak. Roma’ya gidecek. Kitabın adı da buradan geliyor. “Roma’nın Batısı” (Mart 2016, çev. Avi Pardo, Parantez yay.) John Fante’nin ölümünden sonra yayımlanmış kitaplarından. Kitap birbiri ile bağlar kurabileceğiniz bir novella ve uzun bir öyküden oluşuyor. 
Kitabın ilk bölümünü oluşturan “Dangalak Köpeğim” adlı novella Henry J. Molise’in yağmurlu bir gece eve geldiğinde bahçede büyükçe bir köpek bulması ile başlıyor. Okyanus kıyısında yazlık evlerden oluşan bir mahallede oturuyorlar. “Kayalıklardan ve aşağıda kükreyen okyanustan yüz adım ötede bir dönümlük arazi parçasının üzerinde” ev. Yüz elliye yakın çam ağacının içinde yapılmış Y biçiminde bir çiftlik evi. “Başarılı bir yazarın evi” izlenimi uyandırıyor uzaktan bakanlara.
Bahçedeki köpek bir ayı büyüklüğünde, uyuşuk, sarsak. Garip davranışları var, insanlaracinsel ilişki kurmak amacıyla saldırıyor. Başta karısı Harriet olmak üzere kimse “bu korkunç yaratık”ı istemiyor. Ama Henry ona ilk gördüğü anda bağlanıyor. Köpeği neden istediğini de kitabın arka kapağına da alıntılanan şu sözlerle açıklıyor; “Ben biliyordum o köpeği neden istediğimi. Utanç verici derecede açıktı, ama oğlana söyleyemezdim. Mahcup olurdum. Kendime itiraf edebilirdim ama, bununla ilgili bir sorunum yoktu. Yenilgiye ve başarısızlığa uğramaktan usanmıştım. Zafer açlığı çekiyordum. Elli beş yaşındaydım ve tek bir zafer yoktu görünürde, bir çarpışma bile. Düşmanlarım bile çarpışma isteği duymuyorlardı artık. Dangalak zafer demekti. Yazmadığım kitaplar, görmediğim yerler, hiçbir zaman sahip olamadığım Maserati, arzuladığım kadınlar, Danielle Darrieux, Gina Lollobrigida ve Nadia Grey. Senaryolarımı kan damlayıncaya kadar doğrayan eski konfeksiyoncu patronlarıma karşı zafer demekti. Ünlü üniversitelerde okuyan, dünyaya çok şey vaat eden çocuklara sahip olma düşümdü."
Yaşamında bir köpek olursa bütün dertlerini unutmaktadır. Daha önce de köpekleri olmuştur. Bir pitbull olan Rocco’yu sevgiyle anar. Dangalak’ın da Rocco gibi bitmek bilmeyen günlerin acısını hafifleteceğini, yaralarını saracağını, çocukluğunun yoksululuğunu ve geleceğinin umutsuzluğunu unutturacağını umar.  
Dangalak Henry’nin umutlarına cevap vermez ama evde büyük bir hesaplaşma yaşanmasına neden olur. Karısı Harriet onlarca yılılk evlilikten, her gün yemek, temizlik yapıp dört çocuk yetiştirmek yorgundur. Evi satıp kendilerine yeni bir yaşam kurmaları gerektiği düşüncesindedir. Henry de yeni bir yaşam kurmak istemektedir ama onun yeni bir yaşam düşünde karısı da çocukları da hatta doğup büyüdüğü Amerika da yoktur. O çocukları evden yollayıp her şeyi satıp savıp anavatanına İtalya’ya, Roma’ya gitmek istemektedir. Gerçi orada hiç yaşamamıştır ve birkaç günden fazla geçiremeyeceğine emindir ama bu düş onu yaşama bağlamaktadır.
Dangalak, onun evde yarattığı sorunlar ve özellikle Henry ile ilişkisi ailenin çözülmesini hızlandırır. “Ünlü üniversitelerde okuyan, dünyaya çok şey vaat eden çocuklar” olamamışlardır ve Henry’nin gözünde iyi bir araba ya da sıradan bir köpek kadar değerleri yoktur. Tüm başarısızlıklarının nedeni onlar ve karısıdır. Yeni romanlar yazamamasının, senaryo tekliflerini alamamasının nedeni olarak onları görür. Onları, yapıp ettiklerini idealize etmiştir şimdiye kadar. Ama artık kusurları ile de görmeye başlar ve evden kopuşlarını iyi bir şeymiş gibi görmeye çalışır. 
Çocuklar çeşitli nedenlerle birer birer evi terk eder. Köpek kaçar. Karısı ile evde yapayalnız, birbirlerine uzak odalarda kalırlar. Ama hiçbir şey hayal ettiği gibi olmaz. Yeni bir roman yazmayı başaramaz. Yeni iş teklifleri gelmez.
Kitabın ikinci bölümünü oluşturan uzun öykü “Orji”de 1925’de Colorado’da yazın yaşananlar anlatılır. On yaşında bir çocuk. Babası duvar ustası. İtalya’nın Abruzzi yöresinde kayalıklarla çevrilmiş bir kasaba olan Torcella Peligna’dan göç etmişler. Aşırı dindar, bolca öfkeli bir anne ve babanın en yakın dostu solak tuğlacı Frank öykünün diğer kahramanları.
Anne ne kadar dindarsa Frank de o kadar Ateist. Bu nedenle annenin en büyük düşmanı. Başlarına ne gelirse sorumlusu olarak Frank’i görüyor. Ama babanın en yakın dostundan ayrılmaya niyeti yok. Duvar işleri yaparak geçinmeye çalışıyorlar. Çocuk da onlara sucu olarak yardım ediyor.
Yaşamları bir hisse senedi satışından zengin olan iş arkadaşlarının babasına bir altın madeni bırakması, babasının da kendine ortak olarak Frank’i alması ile değişiyor. Artık iki arkadaş hafta sonlarını altın madenini kazarak geçiriyor. Bir süre sonra anne iki arkadaştan kuşkulanıyor ve çocuğu da onlarla birlikte yolluyor. İki arkadaşın aslında madeni kazmadıkları, hafta sonlarını  bol bol içerek ve de ziyaretlerine gelen bir kadınla hoş zamanlar yaşayarak geçirdikleri ortaya çıkıyor.
Novella ile bu öykü arasında bir bağ kurmak istersek “Orji”yi başarısız yazar Henry’nin çocukluğu olarak okuyabilir. böyle şartlarda yetişen çocuk nihayette öyle bir adam oluyor, diyebiliriz.

 John Fante’nin yaşam öyküsünü biliyorsak taşlar iyice yerine oturur. Fante’den geriye kalmış az sayıda fotoğrafta bir kız dört çocuk ile yaşadıkları o Y biçimindeki ev görülür. Fante’nin başarılı bir yazarlık döneminden sonra uzun yıllar Hollywood’ta senarist olarak çalıştığını da biliyoruz. Yani anlattıklarının otobiyografik yanları da var. Ama Fante’nin esas özelliği anlatımı. Pırıl pırıl cümlelerle, derin bir ironiyle hüznü kararak sözü uzatmadan ama tüm duyguyu okura iletmeyi başararak anlatıyor. Her satırında büyük özeleştiriler var ve en acı sözleri kendi hakkında söylüyor, en beter şeyler onun başına geliyor. Kitabın kötü kahramanı anlatıcısı. Sonuçta anlattıkları da hepimizin bir şekilde yaşadığı şeyler. Yani kolayca kitapla bağ kurup havasına giriyor, o güzel anlatıma kapılıp bir solukta okuyoruz. 
24.03.16

Etiketler: ,


Perşembe, Mart 24, 2016

 

Teröre Karşı Şiir, Savaşa Karşı Şiir



“Bütün dünyayı saran kan, ölüm, sefalet kasırgası içinde, belki bütün bunların temel nedeni olan sevgisizlik, bol söz tüketip hiçbir iletişim kuramama karşısında sığınılacak, hayır, güç alınılacak, kuşanılıp karşı durulucak ne var? Bu soruya ‘Şiir’ diye karşılık veriyorum. Evet, ‘Şiir’” diye başlıyor Güven Turan’ın kaleme aldığı 2016 Dünya Şiir Günü Bildirisi.
Başta şiir olmak üzere tüm sanatların teröre, şiddete ve savaşa karşı uyarıcı, direnişi güçlendirici işlevleri var. Şiirler bize yılların, yüz yılların deneyimlerinden süzülmüş dizelerle doğru yolu, barışı, insanlığı, kardeşliği işaret ediyor, edecek.
Şişli Belediyesi’nin Nâzım Hikmet Kültür Sanat Evi’nde düzenlenen törenle PEN Şiir Ödülü Güven Turan’a sunuldu. Nâzım Hikmet Kültür Sanat Evi tiyatro ve toplantı salonları, sergi alanları ve kütüphanesi ile güzel, işlevsel bir sanat merkezi. Özellikle Nâzım Hikmet Anı Odası görülmeye değer. Nâzım Hikmet’in kişisel eşyası, kitapları, masası ve birçok hatıra burada sergileniyor. Küçük bir Nâzım Hikmet Müzesi gibi. Kütüphane tam anlamıyla hizmete geçmemiş olmasına rağmen okurların ilgi odağı olmuş. Akşamın geç saatinde bile çok sayıda kullanıcı vardı. Duvarlardaki Nâzım Hikmet’le ilgili resimlere bakarak tören için Abidin Dino Salonu’na geçtik.      
Açılış konuşmasını Türkiye PEN Başkanı Zeynep Oral yaptı. PEN’den, ödülün öneminden, 21 Mart’ın Dünya Şiir Günü olarak kutlanmaya başlanmasından söz etti. 21 Mart’ın Dünya Şiir Günü olarak kutlanması önerisi Türkiye PEN’den gelmişti. Tarık Günersel ve şair arkadaşları bu öneriyi Uluslararası PEN Genel Kurulu’na götürdü, orada kabul gördü. Ardından Uluslararası PEN öneriyi UNESCO’ya iletti ve UNESCO Genel Kurulu’nda kabul edilerek 1999 yılından beri tüm Dünya’da kutlanmaya başlandı.
Zeynep Oral, cumartesi günkü Canlı Bomba saldırısından sonra törenin iptal edilip edilmeyeceğini soran birçok telefon aldıklarını belirterek nereden gelirse gelsin teröre, şiddete karşı olduklarını ama töreni iptal etmeyi hiç düşünmediklerini, söyledi. Teröre teslim olmayacağız diyerek sözlerini tamamladı.
Nâzım Hikmet Vakfı’ndan Turgay Fişekçi, PEN Yönetim Kurulundan Tarık Günersel, Haydar Ergülen ile Baki Ayhan T. ve Nazmi Ağıl söz aldılar. Turgay Fişekçi törene ev sahipliği yapan Nâzım Hikmet Vakfı’nın kuruluş öyküsünden, çalışmalarından söz etti. Şairler, Güven Turan’ın 55 yıla varan şiir emeği hakkında görüşlerini anlattılar. Şiirinin geçirdiği evrelerden söz ettiler. Şairliğinin yanında romancı, eleştirmen, çevirmen, editör olarak edebiyata önemli katkıları olduğuna dikkati çektiler.
Güven Turan konuşmasına PEN’in sıradan bir yazar kulübü olmadığını tüm Dünya’da özellikle düşünce ve ifade özgürlüğü konusunda her zaman ilkelerine bağlı olarak önemli işler yaptığını belirterek başladı. Kuruluş döneminde görev almış biri olarak Türkiye PEN’in de örnek bir çalışma gerçekleştirdiğini bu nedenle de ödülü önemsediğini ve almaktan gurur duyduğunu belirtti. Kaleme aldığı Dünya Şiir Günü Bildirisi’ni ve şiirlerinden birkaçını okudu.    
Güven Turan’ın ilk şiiri “Aykırı Yaşantı” 1962’de Yelken dergisinde yayımlanmış. Atilla Özkırımlı, imgenin ve söyleyiş biçiminin ağır bastığı şiirlerinde yalnızlık, hüzün ve aşk gibi temaları etkileyici bir şiir diliyle işlediği, bireysel gerilimlere, küçük ayrıntılara önem verdiği değerlendirmesini yapmış. Titiz bir dil işçiliğiyle, sözcüklerin değerini vererek, gerçek şiirin gerektirdiği gibi kısa dizelerle yazıyor. Doğadan damıttığı az sözcüklü imgelerde derinliğe önem veriyor. Doğadan kente doğru yol alan bir şiiri var Güven Turan’ın. Bu ödül onun usul ve sessiz akan usta işi şiirlerine bir kez daha dikkati çekecektir. 
23.03.2016

Etiketler:


Perşembe, Mart 17, 2016

 

“Bu gece inadına hava yoktu”



Kemal Tahir büyük bir yazar olmasının yanısıra çalışkan bir yazı emekçisiymiş.
1955’de, 45 yaşındayken 13 yıllık mahkumiyetten sonra hapishaneden tahliye olması ile kitapları yayımlanmaya başlıyor. İlk kitabı öykülerinden oluşan “Göl İnsanları”. 21 Nisan 1973’te kalp krizinden 63 yaşındayken vefat edene kadar 14 büyük roman yayımlatıyor. Kemal Tahir’in yazarlığı kuşkusuz daha önceki yıllara dayanıyor. 1931’de 21 yaşında şiirler yayımlatarak edebiyat yaşamı başlamış. Gazetecilik yapmış, dergiler yayımlamış, çeviriler, çıkmış. Dergi ve gazetlerde takma adlarla kısa mizahi romanları ve öyküleri yayımlanmış. 1938’de aralarında Nâzım Hikmet’in de bulunduğu bir grupla birlikte “Donanmayı ayaklanmaya kışkırtmaktan” tutuklanıp 13 yıl hapis cezası alması ile birlikte yazı yaşamı uzun bir kesintiye uğramış. 1944’de Çorum Cezaevi’nde yatarken Sedat Simavi’nin isteği üzerine takma adla serüven romanları yazmaya başlamış. Hapisten çıktıktan sonra da geçimini sağlamak için takma adla romanlar yazmaya, çeviriler yapmaya devam etmiş. Yazar ve çevirmen olarak kullandığı uzun bir takma adlar listesi var. Nurettin Demir, Cemalettin Mahir, İsmail Kemalettin, Körduman, Bedri Eser, Murat Aşkın, Samim Aşkın, Ali Gıcırlı, F.M. İkinci, Celâl Dağlar kullandığı müstear adlardan. Önemli eserlerinin çoğunun ilk baskısı bu takma adlarla yapılmış. Bu arada “Kemal Tahir” adının da bir müstear ad olduğunu, 1955’den sonra kullanmaya başladığını, asıl adının İsmail Kemalettin Demir olduğunu belirtelim (bkz. Tazminattan Bugüne Edebiyatçılar Ansiklopedisi, Yapı Kredi yay.).
Müstear adla yazdığı ve çevirdiği eserlerin en bilinenleri Mickey Spillane'in “Yumruklarıyla Sevişen, Dudaklarıyla Dövüşen; Külhani Amerikan Hafiyesi, Dünyanın En Büyük Kadın ve Katil Avcısı” Mike Hammer. F.M. İkinci takma adıyla beş Mike Hammer romanı çevirmiş. Bunlar büyük ilgi görüp üst üste baskı yapınca “Derini Yüzeceğim”, “Ecel Saati”, “Kara Nâra”, “Kıran Kırana” adlarında Mike Hammer maceraları kaleme almış. Bu kitaplar da yüzbinlerce satmış. Ama 6-7 Eylül olaylarının tertipçisi olarak suçlanıp hapishaneye koyulunca bu üretime devam edememiş (bkz. Erol Üyepazarcı “Kemal Tahir veya nam-ı diğer F.M. İkinci’nin Mike Hammer romanları”, Kitap Zamanı, Mart 2010).
“Halk Plajı”, Kemal Tahir'in Samim Aşkın müstear adıyla yazdığı romanlardan. 1954’de Çağlayan Yayınevi’nin dokuzuncu kitabı olarak yayımlanmış. Mike Hammer’ları da basan Çağlayan Yayınevi’nin popüler kültürün ve yayıncılığın önemli bir vakası olarak incelenmesi gerek. 1953’de Refik Erduran, Ertem Eğilmez ve Haldun Sel’in kurdukları yayınevi Aka Gündüz, Peride Celal gibi dönemin popüler yazarlarını, polisiye, bilimkurgu, tarihi roman gibi popüler türleri cep kitabı boyutlarında basmış, ucuz fiyatla satışa sunmuş, yüzbinlerce okura ulaşmış. Bir yandan da önemli edebiyat eserlerini aynı anlayışla basmış. Yaşar Kemal’in “İnce Memed”inin ilk baskısı da 1955’de Çağlayan Yayınevi’nden çıkmış.   
“Halk Plajı”nın kapağı Çağlayan Yayınevi’nin diğer kitaplarına uygun olarak dönemin film afişlerine benzer bir illistürasyondan oluşuyor. Önde, denize ayaklarını sokmuş bikinili genç, güzel bir kadın var. Arkada bu bikinili kadın figüründen çok daha küçük plajda güneşlenen biri, bir ahşap büfe, büfede ve önünde biri kadın dört kişi görülüyor. Öndeki kadın figürüne bakılarak romanın “hafif ve neşeli” olduğu düşünülmüş. Belki de bu nedenle romanın içeriği üzerinde pek durulmamış. Sanırım bu yargıya da kitap okunmadan varılmış. Çünkü anlatılan ahşap büfenin de önemli rolü olduğu arkadaki kişilerin öyküleri.
Demirtaş Ceyhun’un “Can Çekişen Kitap” adlı kitabında yazdığına göre “Halk Plajı” 35 bin satmış. Bu satış rakamıyla Çağlayan Yayınevi’nin en az satan kitaplarından biri olmuş. Bugün için bile çok büyük olan ama 1950’lerde Çağlayan Yayınevi’ne az gelen bu satış rakamının nedeni romanın kapağı ile içeriğinin birbirini tutmaması olabilir. Kapakta hafif, neşeli belki erotik bir roman okuacağımız izlenimi veriliyor ama oldukça toplumsal içerikli bir roman “Halk Plajı” (Şubat 2016, İthaki yay.).
“Halk Plajı” İstanbul’da Anadolu yakasında bir plaj. Kemal Tahir sabahın ilk saatlerinden başlayarak plajın bir gününü sürekli sakinlerinin, çalışanların gözüyle anlatıyor. O bir gün içinde yaşananlarla oldukça gerçekçi bir tablo yaratıyor ve toplumsal çelişkileri, haksızlıkları, hazin insan öykülerini yansıtıyor.
Davut Bey kısa keten pantalonu ve fanilasından başka giysisi olmayan, tek gıdası mavi ispirto ve sigaradan ibaret tam anlamıyla bir kaybedendir. Lazoğlu diye anılan Kayıkçı Dursun, bir zamanlar külhanbeyi olduğunu söyleyerek öyküler anlatan şimdi sezlong ve mayo kiralayarak geçinen Süleyman Efe, onun hayat arkadaşı eski fahişelerden “Cihanyandı” lakaplı Şükran Abla, büfeyi işleten Recep Efendi... Hepsinin birbirinden ilginç ve acı öyküleri vardır ve Halk Plajı onlar için son noktadır.
Diğer yanda ise onların bu hazin yaşamlarından habersiz plaj müşterileri var. Bunların büyük bir bölümü günübirlik gelen, ismi bir yana simaları bile anımsanmayacak, çoğunlukla yoksul kişiler. Küçük bir bölümü de gedikli sayılabilecek her gün gelenler... Onların da belli başlılarını tanıyoruz. Bir de plajın hemen yakınındaki mahallede yaşayan delikanlılar var. Plajın herkesin malı olduğu inancıyla giriş parası ödemeden girmelerinin, büfeden bedava yiyip içmelerinin hakları olduğuna inanan bıçkın, heyecanlı delikanlılar. Provakasyona, düşünüp taşınmadan şiddete başvurmaya yatkınlar. Bu delikanlıların her yaptığını hoş gören büyükleri ve onların devlet katındaki tanıdıkları da kadroya dahil olunca ortaya küçük bir Türkiye panaroması çıkıyor.
Kemal Tahir bir günlük bir süre içinde tüm bu kişilerin öykülerini, aralarındaki ilişkileri, dostluklarının ya da düşmanlıklarının boyutlarını akıcı diyaloglarla anlatıyor. Dışarıdan bakıldığında sıradan, sessiz, sakin bir plaj gibi görünen bu yerde herkesin birbiriyle görmesi gereken bir hesabı, çıkarı, kıskançlıkları ya da öcünü almak istediği bir düşmanlığı olduğunu anlayoruz sayfalar ilerledikçe. Ufak bir kışkıtrma bu kinlerin ortaya dökülmesine ve hiçbir şeyin bir daha onarılmayacak biçimde bozulmasına neden olacaktır.  Kemal Tahir büyük bir ustalıkla, az ve öz lafla kahramanlarını tanıtıyor, aralarındaki ilişkileri, çelişkileri açıklıyor ve yavaş yavaş gerilimi artırarak finale varıyor. 
17.03.16

Etiketler: ,


 

İstanbul’u Elbirliğiyle Mahvetmişiz



Puslu bir fotoğraf. Kahverengi ve toz karışımı bir görüntü. Birbiriyle uyumsuz on binlerce apartman, arada minareler, gökdelenler... Tek bir yeşil alan ya da park yok. Silme bina... Bu İstanbul’un gerçek görüntüsüdür. Şişli ve Beşiktaş ilçelerinin kuşbakışı fotoğrafı.
Hendrik Bohle ve Jan Dimog’un hazırladıkları “İstanbul Mimarlık Rehberi”nin (2016, Literatür yay.) 10-11. sayfalarında yer alıyor bu görüntü. Daha önceki sayfalarda Boğaz’ın ve Tarihi Yarımada’nın görüntüleri var.
Rehberi incelediğimizde Bizans’tan ve Osmanlı’dan çok az yapı kaldığını anlıyoruz. Onlar nispeten korunmaya çalışmış, bugüne özgün halleriyle gelmeleri sağlanmış. Çoğunun camiler olduğu görülüyor. Sonraki D’Aranco, Anzavur, Vallaury gibi mimarlardan ve Mimar Kemal, Vedat Tek’in adlarıyla anılan Selçuklu, Osmanlı mimari anlayışlarından Türklere has bir mimari oluşturan “Birinci Ulusal Mimarlık Akımı”ndan ise çok az örnek kalmış bugüne. Sirkeci’deki Vlora Han örneğinde olduğu gibi çoğu kaderine terk edilmiş ya da sonradan yapılan müdahalelerle kimliğini de görünümünü de tamamen yitirmiş. 1930’lardan 80’lere dek süren İkinci Ulusal Mimarlık Akımı’ndan kalan “çivi bile çakılması yasak” binaların neredeyse tamamına ya ek kat çıkılmış ya da görünümünü bozacak müdahalelerde bulunulmuş. İçleri nasıldır bilemiyoruz. Hiçbir özgün yanları kalmamış.
İstanbul’un silüetinin Boğaz ve Tarihi Yarımada’dan ibaret olduğu öngörülür. 80’lere kadar da bu görünüm korunmaya çalışılmış, arka planda ise sınırsız ve sorumsuz bir inşaat hareketi ile şehir hormonsuz bir şekilde büyütülmüş. Herhalde mimarlık tarihine “Laz Mimarisi” diye geçecek bir inşaat anlayışı hakim olmuş İstanbul’a ve Türkiye’ye.
1980 Askeri Darbesi’nin ilk yaptığı işlerden biri İstanbul’un görünümünü değiştirici radikal kararlar almak olmuş. Çırağan Sarayı’nın yanına Kempinski Otel’in yapılması, Dolmabahçe Sarayı’nın üzerine Swiss Otel’in yerleşmesi, yine Dolmabahçe’nin arkasına Gökkafes de denilen Süzer Plaza’nın inşa edilmesi hep Darbecilerin aldığı karar ve Turgut Özal’ın müteahhitlikle Türkiye ekonomisini geliştirme politikasının sonucunda gerçekleşti. Bu inşaatlar tüm tepkilere rağmen yapılırken ANAP’lı Bedrettin Dalan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı’ydı. Ondan sonra göreve gelen CHP’li Nurettin Sözen ve Refah Partili Recep Tayyip Erdoğan tüm çabalarına rağmen bu inşaatların yapılmasını engelleyemediler. 1994’de göreve gelen Recep Tayyip Erdoğan daha sonra muhafazakâr anlayışını terk edip Özal’ın müteahhitle büyümek politikasını benimsedi. “Daha fazla otoban, daha fazla beton, daha çok apartman ve daha az yeşil alan” anlayışındaki neoliberal politikayla her yere ve her şekilde inşaat yapılıp Boğaz ve Tarihi Yarımada dahil İstanbul’un silüeti bozuldu. Bozmaya da devam ediliyor.
“İstanbul Mimarlık Rehberi” adına uygun olarak kentteki iyi ve önemli mimari “eserleri” gezip görmek isteyenler için bir rehber. Amacını güzel fotoğraflar ve kısa ve öz bilgilerle gerçekleştiriyor ama bununla yetinmiyor. Bölümlerin girişindeki yazılarla İstanbul’un mimari tarihini anlatıyor ve bugünkü görünümü oluşturan belli başlı mimarlarla ve bu gelişime karşı çıkan kişi ve kurumlarla kısa söyleşilere yer veriyor, eleştirel nitelik alıyor.
80’lerden sonra yapılan ve İstanbul’un görünümünü bozan tüm binaların Türkiye’nin en ünlü mimarlarınca yapıldığını anlıyoruz rehberden. Zorlu Center Emre Arolat ve Tabanlıoğlu’nun, İstanbul’un en yüksek binası Sapphire yine Tabanlıoğlu’nun, İş Kuleleri Tekeli-Sisa, Yapı Kredi Plaza Koray’ın eseri, birçok AVM’de de yine ünlü mimarlarımızın imzası var. Bu “ünlü” ve tek başına güzel binaların tamamı şehrin dokusu ve İstanbul’un genel görünümü gözetilmeden yapılmış işler. Devlet, belediyeler, mimarlar ve tabii onlara bu binaları yaptıran bizler el birliğiyle İstanbul’u mahvetmişiz ve artık geriye dönmek, düzeltmek mümkün değil. 
16.03.2016

This page is powered by Blogger. Isn't yours?