Cuma, Haziran 26, 2015

 

Baht Dönüşü



Fatih Balkış yeni romanında başyapıtı olacak operayı yazmaya çalışan bir sanatçının öyküsünden yola çıkarak “baht dönüşü”nü anlatıyor. “Baht dönüşü” tragedyadaki “peripetie” teriminin türkçeleştirilmiş hali. Olayların mutluluktan mutsuzluğa, ya da tersi yöne dönüştüğü noktaya baht dönüşü deniyor. Aristoteles Poetika’da kullanmış ilk kez. Kıvanç Nalca “Tragedya kahramanının kendisine biliciler ve tanrılar tarafından gelen bin bir uyarıya kulak asmayıp, burnunun dikine gitmesi, bir noktada gerçeği fark etmesi sonra da yaşadığı doğal yıkım...” diye tanımlamış aynı başlıklı yazısında.
“Baht Dönüşü” (Haziran 2015, Can yay.) İstanbul’da Harbiye’de ailesinden kalmış dairenin çatı katında yaşayan orta yaşlı bir sanatçının evden çıkıp yürüyerek İstanbul Müzik Festivali’nin açılış konserine gidişi süresinde düşündüklerinden, bir anlamda kendi ile hesaplaşmasından oluşuyor. 90 sayfalık tek bir paragraf. Yoğun bir metin ama tekrarlarla gelişen anlatım tekniği ile akıcı bir anlatı.
Romanın sonuna doğru adını öğreneceğimiz İshak tek başına yaşıyor, olabildiğince az insanla ilişkisi var. Dostum diyebileceği hemen hiç kimse yok. Annesi babası ölmüş, ailesinden sadece kendisine her zaman destek olan kız kardeşi ile görüşüyor. Roman boyunca sürekli adını andığı öğrencisi Ferhat ve kendisi gibi izole bir yaşam süren “hayatını bir tek satranç oyununu çözmeye adamış İtalyan asıllı din adamı” Fedrigotti ile dostluk ediyor. 
İshak müzik eğitimi almış, hocası (Ferdi) Ştatzer’in önerisiyle Viyana’ya gitmiş ama kısa sürede dönmüş. Devlet Senfoni Orkestrası’nda yine kısa bir süre çalışmış. Kırık aşklar yaşamış. Sonunda evine çekilip kendini başyapıtı olacak operayı yazmaya adamış. Operasının konusu mitolojiden; altın postu aramaya giden arganotların önderi Iason’un öyküsünü anlatmak istiyor. Operayı da en iyi besteleyeceği yerin Ordu’nun Yason Burnu olduğunu düşünüyor. Operayı yazmaya bir türlü başlayamamasının sebebi olarak da Yason’a taşınamamış olmasını görüyor.
Harbiye’den açılışın yapılacağı Balat’taki Bulgar Kilisesi’ne doğru giderken hem kendi öyküsünü anlatıyor hem de çeşitli çağrışımlarla sanat kuramı, yaratıcılık gibi tartışmalara giriyor, AKM gibi daha önce çalıştığı, ilişkisi olduğu yerleri görünce de devletin sanata, sanatçıya bakışı gibi konularda eleştiriler yapıyor.
Fatih Balkış’ın “Baht Dönüşü”nün konusunu, kahramanını, romanının yapısını öğrendiğinizde aklınıza Thomas Bernhard’ın gelmemesi olanaksız. Fatih Balkış’ın kitabına dikkatimi de sıkı bir Thomas Bernhard okuru olan Selçuk Altun çekti. Romanı okuduğunuzda ise bir metinlerarasılıktan çok Thomas Bernhard’ın İstanbul’da geçen bir anlatısını okuyormuş izlenimine kapılıyorsunuz. Bir paştiş söz konusu. Fatih Balkış Thomas Bernhard’a “özgü üslûp ögelerini, söyleyiş tarzlarını metnin temel üslûbu edin”miş. Ama Fatih Balkış’ın pastiş’i postmodern romanda olduğu gibi üslûpla sınırlı kalmıyor. Metninin konusunu da doğrudan ya da dolaylı göndermelerle Thomas Bernhard’ın eserleriyle ilişkilendiriyor. (Pastiş tanımı ile ilgili olarak kaynak: www.hakansazyek.com/files/25.-Turk-Romaninda-Postmodernist-Yontemler-ve-Yonelimler.pdf).
Fatih Balkış’ın kahramanı İshak ne kadar Thomas Bernhard’ın eserlerinden çıkıp gelmiş olsa da onun kadar öfkeli ve açık sözlü olamıyor. Bernhard’ın kahramanları gibi çok ağır sözler edemediği gibi doğrudan devleti ve yöneticilerini hedef alan ifadeleri de yok. Ne de olsa Avusturya’da değil Türkiye’de yaşıyor. Başına ne geleceği belli olmaz. Zaten sonunda da bir baht dönüşü söz konusu. Kendi ile ilgili şeyler başta olmak üzere neredeyse tüm anlattıklarını bizzat yine kendi yalanlıyor.           
“Baht Dönüşü” Thomas Bernhard’ın eserleri ile bağlar kurmadan da okuyabileceğiniz, konusu, anlatımı ve sanat, yaratıcılık gibi kavramlar üzerinden tartışmaya açtığı sorunlarla ilginç bir roman. 
25.06.2015

Etiketler: ,


 

Asılı Adam



Barnaby Martin “Asılı Adam”da, insan hakları ve düşünce ve ifade özgürlüğü açısından pek de parlak bir durumda olmayan Çin’de çok ünlü bir sanatçı düzeni eleştirip mevcut yönetime muhalefet ederse başına neler geleceğinin öyküsünü anlatılıyor.
Ai Weiwei, Çinli çağdaş sanatçı deyince ilk akla gelen isim. Çağdaş sanatın yanısıra sinema, fotoğraf ve mimari ile de uğraşıyor. Ama en çok dikkati çeken niteliği muhalifliği. 
Ai Weiwei 1957 doğumlu. Babası Ai Qing, Çin Devrimi’nin en ünlü kahramanlarından ve şairlerinden. Mao’nun yakın çevresinde bulunmuş, Çin’in kültür yaşamında önemli roller almış. En yakınında olanların en uzağa savrulmasına iyi bir örnek. Çin’in en yüksek düzeydeki yöneticilerindenken Mao ile araları bozulunca 1959’da ailesi ile birlikte Gobi Çölü’ndeki bir köyde çalıyla kaplı bir çukurda yaşayan ve umumi tuvaletleri temizlemekle görevli bir parya konumuna gelmiş. Ai Weiwei’in babası ile ilk fotoğrafı Gobi Çölü’nden.
Barnaby Martin’in Ai Weiwei’i anlatmaya babasından başlamasının nedeni Çin’de iktidarla sanatçıların ilişkilerinin hemen hiç değişmediğini örneklemek. Çinli yöneticiler partiye yani kendilerine sonsuz itaat istiyorlar. Partinin önerdiği gibi düşünmek, hiçbir şeyi sorgulamamak ve tabii eleştirmemek ilk koşul. Partinin sanat anlayışının dışında eserler vermemek de önemli koşullardan. “Çağdaş Sanat”, “Kavramsal Sanat” gibi batı kaynaklı akımları izlemek, işler yapmak suçlanmak için yeterli.        
Ai Weiwei bu sanat anlayışlarının Çin’de ilk örneklerini vermekle kalmamış, sanatçıların parti güdümü dışında birlikte hareket etmelerine önderlik etmiş, çeşitli örgütlenmelere katılmış, sert tepkilerle karşılaştıkça da muhalefeti artırmış. Sanatçılığının yanında bloglarda yazdığı muhalif yazılar ve kitaplarıyla da tanınmış.
Örneğin 2008'de Sichuan eyaletinde  gerçekleşen dev depremde ölen okul çocukları anısına işler yapmakla kalmıyor, çürük okul binalarının çökmesi ile çocuklarını kaybeden ailelerle birlikte protesto gösterilerine de katılıyor. Sichuan’da yediği dayak nedeniyle beyin kanaması geçiriyor. Sürekli izlenmeye, taciz edilmeye başlıyor ama aldırmıyor. 2009'da Almanya'daki retrospektifinde "Hatırlama" adlı yerleştirmede 9000 adet çocuk sırt çantası kullanıyor ve depremde kızını kaybeden bir annenin "Bu dünyada mutlu bir şekilde yedi yıl yaşadı" cümlesini yazıyor. Buna karşılık olarak Şangay’daki sanat yaşamını canladırsın diye davet edilince kurduğu atölyesi “ruhsatsız” diye yıkılıyor. Blogları engelleniyor. Muhalefetini tweeter üzerinden sürdürüyor. 2010'da Tate Modern'de milyonlarca çekirdekten oluşan Ayçekirdekleri sergisiyle Dünya çapındaki ünü iyice büyüyor ve daha çok göze batmaya başlıyor. Daha sıkı takip ediliyor, telefonları dinleniyor, taciz artıyor. 2011'de Tayvan’a bir sergi açmak için giderken havaalanında tutuklanıyor.
Büyük bir tutuklama dalgasının bir parçası bu. Ai Weiwei ile aynı sırada birçok muhalif de tutuklanmış, nerde bulundukları, neyle suçlandıkları bilinmiyor. Tutuklananlar arasında Ai Weiwei’in yakın çevresi ve onunla birlikte çalışanlar da var. 81 gün boyunca manevi işkencelerle ifadesini alıyor ve Ai Weiwei’i suçlayacak birşey bulmaya çalışıyorlar. Tutuklamaların nedeninin Çin’de Arap Baharı benzeri bir “Yasemin Devrimi” yaşanması korkusu ve mevcut düzeni değiştirecek gösteriler yapılmasının önüne geçmek olduğunu düşünebiliriz.   
Barnaby Martin’in kitabının tam adı “Asılı Adam: Ai Weiwei’in Tutuklanışı” (Mayıs 2015, çev. Haluk Barışcan, Metis yay.). Uzun yıllar Çin’de yaşamış bir gazeteci ve sanat eleştirmeni olan Barnaby Martin, 81 gün tutuklu kaldıktan sonra “demeç vermeme, yaşadıklarını anlatmama, eski çevresiyle görüşmeme, internet kullanmama” şartlarıyla serbest bırakılan ve polis gözetiminde bir çeşit inzivada yaşayan Ai Weiwei'i ziyaret ediyor ve onunla yaşadıkları hakkında uzun bir söyleşi yapıyor. Barnaby Martin Ai Weiwei’in tutuklanışını anlatırken babasından başlayarak Çinli sanatçıların hapise girmesinin neden o kadar doğal karşılandığını da anlamaya çalışıyor. Çin Halk Cumhuriyeti’nin kuruluşundan beri sanat alanında yaşananları da anlatıyor.
“Asılı Adam: Ai Weiwei’in Tutuklanışı” Çin’de sanatını yapmaya çalışırken özgürlük ve adalet için mücadele etmek zorunda kalan büyük bir sanatçının öyküsünü roman tadında, sürükleyici bir üslupla anlatıyor. 
25.06.15

Etiketler: ,


Perşembe, Haziran 25, 2015

 

Şiirin Geleceği



16. Berlin Şiir Festivali’nin açılışı 19 Haziran Cuma akşamı yapıldı. Festival 27 Haziran’a kadar sürecek. 32 ülkeden 142 şair ve sanatçının katıldığı festival süresince gerçekleştirilecek elliden fazla etkinlikten en önem verilenlerden biri de “Şiirin Geleceği” adını taşıyan kollokyum. Dijital medyadaki gelişmeler, çok dilli şiirler ve kollektif yazı projeleri gibi gelişmelerin şiirin geleceğini nasıl etkileyeceği tartışılacak kolokyumda.
Festivalin gerçekleştirdiği Akademie Der Künste’nin lobisinde yapılan açılış konuşmalarından sonra “sound” üzerine çalışmalarıyla tanınan sanatçı Mario Verandi’nin “Freude” adlı bir “Ses Enstalasyonu”nun sunumu vardı. Berlin’de yaşayan şair Oya Erdoğan’ın aynı adlı şiirinden yola çıkılarak hazırlanmış, sesle desteklenmiş bir video yerleştirmesi bu. Açılış törenin bir parçası olarak Oya Erdoğan şiiri canlı olarak seslendirdi. Latince, Türkçe, Arapça, Farsça, Hintçe, Sanksiritçe, İbranice ve Yunanca sözcüklerle oluşturulmuş “çokdilli” bir şiir. Dinlerken bir şiirden çok modern şarkı ya da deneysel müzik duygusu yaratıyor. Metinden bir anlam çıkartabilmek içinse herhalde bu dillerin hepsine vakıf olmak gerek. Bu sözcükler bütününden nasıl bir anlam ya da imge oluşur, adına uygun olarak keyif ya da haz verir mi, bilemiyorum.
Açılış günü festivalin en önemli etkinliği “Weltklang” şiir gecesi de yapılıyor. Dünya’nın en önemli şairleri bu gecede şiirlerini okuyor. Böylece şiirdeki yeni gelişmeleri de izlemek olanağı doğuyor. Bu yıl ABD, Almanya, Rusya, Kenya, Macaristan, Fransa, Kanada ve Çin’den şairler “şiirlerini okudu”. Tırnak içinde şiirlerini okudu dedim, çünkü alıştığımızın çok ötesinde ses denemelerinin yanında, şarkılar da “şiir” olarak sunuluyor. Kulağımıza rap ya da hip hop tınıları da herhangi sözsel uyum bulamadığımız sesler de gelebiliyor. “Şiir”ini orkestra ya da DJ seti ile sunanlar var. ABD’den gelen LaTashna N. Nevada Diggs bir “Djane” ve biyografisinde bir “sound artist” olduğu yazıyor. Kenyalı L-ness ise bir şairden çok bir Hip-Hop sanatçısı. Yayımlanmış hiç kitabı yok ama üç CD’si var. DJ müziği eşliğinde sunduğu da şiirden çok Swahili ve İngilizce karışımı bir Rap şarkısı izlenimi yaratıyor.
Festival yöneticileri sese ve görüntüye önem veriyorlar. İlgi uyandıracak “şair”ler arıyorlar. Böylece daha çok izleyici çekeceklerini düşünüyorlar. Görsellikleriyle, müzikaliteleriyle olmasa bile “şiir”lerinin içerikleri ile de ilgi uyandıran “büyük” şairler var. Geçen yıl Dünya’nın en önemli şiir festivallerinden olan Rotterdam’da kendi yarattığı kimya formüllerini şiir diye okuyan Kanadalı “büyük” bir şair dinlemiştim örneğin. Böyle bir akım olmalı ki Berlin’de de vücudun organları hakkında bilimsel bilgileri şiir diye okuyan bir başka Kanadalı şair dinliyoruz. Tüm bu “şair”ler ilgi görüyor, alkış alıyor, bazen de söyledikleri kahkahalarla karşılanıyor. Gecenin en uzun süre, üstelik ayakta alkışlanan tek şairi ise lirik şiirler okuyan ve “klasik” diye tanımlanan 1933 doğumlu Alman şairi Reiner Kunze. Seyircinin Kunze’ye gösterdiği ilgi festival yöneticilerine nasıl bir mesaj verdi bilmiyorum ama izlediğim şiir okumalarından şiire gelecek olarak “Kavramsal Sanat” gibi türlerarası bir konumun uygun görüldüğünü söyleyebilirim. Bakalım kanaat önderlerinin istediği mi yoksa okurların tercihi mi şiirin geleceğinde belirleyici olacak!  
24.06.2015

Pazartesi, Haziran 22, 2015

 

Venedik'te Aşk Varanasi'de Ölüm



Geoff Dyer’in “Venedik'te Aşk Varanasi'de Ölüm”nün Türkçe’de yayımı Venedik Bienali’nin açılış günlerine rastladı. Türkiye Pavyonu’nundaki Sarkis’in sergisi, Türkiye ve Ermenistan Pavyonu arasındaki bağlar, Türkiye’den hangi sanatçıların davet edildiği, kimlerin ana sergide yer aldığı konuları kadar Bienal sırasında verilen davetler, partiler, kimlerin katıldığı da yazılıyordu gazetelerde. Türkiye’nin bütün sanat çevreleri ve gazetelerin sanat sayfalarının yöneticilerinden kalburüstü köşe yazarlarına dek Venedik Bienali’ne gitmeyen kalmamıştı.
Geoff Dyer’in “Venedik'te Aşk Varanasi'de Ölüm”nün (Nisan 2015, çev. Ayşe Ünal Ersönmez, Sel yay.) ilk bölümü “Venedik'te Aşk”ı okuyunca sadece bizim abartmadığımızı diğer ülkeler için de durumun farklı olmadığını öğreniyoruz. Sanat çevreleri için Venedik Bienal’inde görünmek, önemli davetlere, partilere katılmak bir prestij ölçüsü.
“Venedik'te Aşk”ın kahramanı Jeff Atman 40’lı yaşlarına gelmiş bir serbest gazeteci. Sanat dergilerine yazılar yazıp, röportajlar yaparak hayatını kazanıyor. Yaptığı işten de yaşantısından da bıkmış. İşini bırakmayı düşünüyor, istifa mesajı yazıp e-postayı son anda siliyor. Onun biraz silkinip kendine gelmesini sağlayan paraya kıyıp aklaşan saçlarını boyandığı belli olmayacak doğallıkta boyatması oluyor.
Bıkkın sanat yazarı Jeff Atman’la birlikte 2003 yılı Venedik Bienal’ine gidiyoruz. Avrupa’nın en ucuz havayolu şirketiyle uçup Venedik diye başka bir havaalanına inmek kahramanımızı yıldırmıyor. Onu birçok görev verip Bienale yollamış olan dergi neyse ki otel konusunda cimri davranmamış. Jeff de Venedik için lüks sayılabilecek odasına yerleşip kendini sokağa atıyor. Böylece de Jeff’le birlikte Bienal’in bir gazeteci olarak nasıl yaşandığını okumaya başlıyoruz.
Bıkkın ve umarsız olsa da Jeff işine sadık bir gazeteci. Belli başlı ülke pavyonlarını, ana sergiyi dikkatli bir şekilde geziyor, yerleştirmelerin bildirilerini çözmeye çalışıyor, videoları ne anlattığını anlamak için sonuna kadar izliyor. Akşamları da diğer meslektaşları gibi partilere, davetlere katılıyor. İçebildiği kadar çok içki içip sosyalleşiyor. Sergilerden, sanat eserlerinden çok hangi davetin daha görkemli olduğu, kimin hangi davete çağrıldığı, hangisinde daha çok içki ve yiyecek ikram edildiği, bu partiden sonra hangi davete gidilmesinin doğru olacağı konuşuluyor. İçki servisi bittiği anda yeni bir partiye koşuluyor. Geoff Dyer, Jeff Atman’ın rehberliğinde Venedik’i ve Bienal’i ayrıntılı bir şekilde ve de eleştirel bakışı ihmal etmeden anlatıyor. İçeriden, sakin bir bakışı var ama eleştirilerinin acı olduğu da söylenebilir. Doğrusal bir anlatımla yazılmış, kolay nüfuz edilebilir bir metin “Venedik'te Aşk”.   
Jeff Atman’ın rutinini bu davetlerden birinde karşılaştığı Laura bozuyor. Çevrede onlarca benzeri olmasına rağmen, Laura bu boyalı saçlı yorgun ve bıkkın adama ilgi gösteriyor. Jeff de bu ilgiyi karşılıksız bırakmıyor ve bir Bienal aşkı doğuyor.
Laura Freeman, Los Angeles’dan gelmiştir. Orada bir galeride çalışıyordur. Ama işini bırakıp Güneydoğu Asya’ya, Hindistan’a gidecektir. Tahmin edebileceğimiz gibi gideceği yerler arasında Varanasi de vardır. Daha ilk karşılaşmada Laura’ya aşık olan Jeff de Dünya’nın neresine giderse gitsin onu izlemeye kararlıdır. Doğal olarak biz okurlar da romanın ikinci bölümü “Varanasi'de Ölüm”de Laura ile Jeff’in aşkının Varanisi’de süreceğini, en azından Venedik’te aşkı tadan Jeff’in sevgilisinin peşinden Varanisi’ye gideceğini, orada Laura’yı ararken yeni maceralara gireceğini umarız. Ama Geoff Dyer’in hınzır bir yazar olduğu, Türkçede okuduğumuz ilk kitabı “Bir Hışımla”da (Everest yay.) D.H.Lawrence hakkında bir inceleme yazmaya karar veren bir yazarın bu incelemeyi yazamamasının öyküsünü anlatırken sabrımızı sonuna dek sınayıp bizi iyice sinir ettiği de hatırımızdadır. O nedenle tedbiri elden bırakmamakta ve sürprizlere hazır olmakta fayda var.
“Venedik'te Aşk”a dönersek Laura Jeff’i kurallara uygun olarak birazcık peşinde koşturduktan sonra iki sevgili aşklarını yaşamaya başlıyor. Jeff Laura ile birlikte tekrar yaşama bağlanıyor, Birkaç günle sınırlı olsa da tutku dolu bir aşk yaşıyorlar. Partilerin, davetlerin artık bir başka anlamı oluyor. Bienale de Venedik’e de aşkın canlılık veren gözüyle bakıyor Jeff. Ama kaçınılmaz son da geliyor. En kısa zamanda bir daha ayrılmamak üzere buluşma sözleri verilip Laura Los Angeles’a uçuyor.

Varanasi'de Ölüm
Varanasi'de Ölüm”ün ilk birkaç sayfasını okuduktan sonra kitabın iki bölümü arasında nasıl bir bağ kurabiliriz ya da böyle bir bağ kurmalı mıyız, diye düşünmeden edemiyor insan. Bu bölümün kahramanı da bir İngiliz gazeteci. Ama ilk bölümün kahramanı Jeff mi yoksa başka birisi mi bilemiyoruz. Adı verilmiyor. Zaten ilk bölümdeki ironik bakışlı, kendi kendiyle alay edebilen Jeff’in havası yok bu gazetecide.
Kahramanımız Varanasi hakkında bir gezi yazısı yazması amacıyla yollanmış. Beş gecelik kısa bir gezi bu. Varanasi, Ganj Nehir kenarında Hindularca kutsal sayılan bir kent. Hindular 2500 yıldır bir tür Hac farizesini yerine getirmek için geliyor. Dindar Hindular orada ölmeyi ve öldükten sonra yakılıp küllerinin suya atılmasını arzuluyorlar. Ganj kıyısındaki Gant’larda hem ibadet ediliyor, kutsal suda yıkanıp günahlardan arınılıyor hem de ölüler törenlerle yakılıp külleri nehre atılıyor. Dünyanın halen yaşanan en eski kentlerinden biri.
Kahramanımız Varanasi’ye turist gözüyle bakıyor ve anlatıyor. Günler geçtikçe şehre, insanlara bakışı değişiyor. Nehrin farklı bir anlamı olmaya başlıyor ya da başka bir deyişle insanların nehri nasıl algıladığını anlamaya başlıyor. Ve kahramanımız nehre ve kente bağlanıyor. Uçak biletini iptal edip bir otelde yaşamaya başlıyor.
Zamanla Batılı adetlerinden kurtulup oraya dini ve belki ruhsal açıdan arınmaya gelen Hindular gibi davranmaya başlıyor. Giyimi değişiyor, sakal bırakıyor. Eskiden pis bir su diye baktığı ve elini bile sokmaktan çekindiği Ganj’a Hindular gibi girmeye başlıyor. Yaşam alışkanlılarının değişmesi varoluşunu, yaşamak ve ölmek gibi kavramları sorgulamasını da beraberinde getiriyor. Düşünce yapısı ile yaşam biçiminin birlikte değiştiğini söyleyebiliriz.
Tabii ki sorumuza dönüp bu iki anlatıyı biraraya getiren nedir, niçin yazar ikisini birlikte okunmamızı öneriyor diye düşünüyoruz. Kitabın başındaki Alain Ginsberg’in Hindistan Günlükleri’nden yapılmış alıntı bunu açıklayabilir mi? Evet, Venedik de Varanasi de birer “su kenti”. Çok eski tarihleri olan şehirler. İki anlatıda da bir arayış var. İlkinde gazeteci yaşamın anlamını aşkta buluyor, ikincisinde varoluşunda. Kitabın arka kapağındaki gibi “İki farklı kentte geçen iki farklı öykü, aslında tek bir öykünün iki farklı yüzü olabilir mi?” diye de sorabiliriz. Belki de hiç bu kadar zorlamadan Geoff Dyer’in iki farklı mekânda geçen iki anlatısını edebiyat tadı alarak okumak yeterlidir. Nasılsa her okur kendince bir şeyler bulacaktır.
Emre Ayvaz, k24’deki “Geoff Dyer’dan entelektüel serserilik dersleri”nde yazarın eserlerini genel olarak ele alırken “Venedik'te Aşk Varanasi'de Ölüm”ü de sorguluyor. Yazarın tüm eserleri içindeki yerini tespit etmeye çalışıyor. Ben de birden çok türde yazan yazarlar için haksızlık etme pahasına sorulabilecek olan “denemede mi başarılı yoksa romanda mı?” diye soruyorum ister istemez. Anlatımıyla, biçimiyle, türlerarası kurduğu ilişkilerle etkileyici bir kitap olan “Bir Hışımla”dan sonra “Venedik'te Aşk Varanasi'de Ölüm” doğrusal anlatımıyla çok parlak bir eser sayılmayabilir ama tek başına ele alırsanız kitaba daha iyimser bakabilirsiniz. Sorun bu iki güzel kitabı arka arkaya okumuş olmakta sanırım. Geoff Dyer’ı yayıncılarımız biraz geç keşfetti, umarım hızlıca tüketmezler. Aynı yazardan bir kaç ay içinde ard arda üç kitap yayımlanmış olması kaçınılmaz olarak bu iyi yazarı hemen tüketip, unutulmaya terk edeceğimiz kuşkusu doğuruyor. Geoff Dyer verimli bir yazar, daha birçok kitap da yazacaktır. Türkçede yayımlanacak kitaplarını merakla bekleyeceğim. 
18.06.15

Etiketler: ,


Perşembe, Haziran 11, 2015

 

Gençlik Mektupları



50 Kuşağının has öykücülerinden, çağdaş edebiyatın ustalarından Orhan Duru'nun terekesinden çıkanlar yayımlanmaya devam ediyor. Tam adıyla “Ferit Edgü & Yüksel Arslan’a Gençlik Mektupları – 27 Mayıs Günlüğü” Orhan Duru’nun mektuplarıyla günlüklerinden oluşan bir “çifte kitap”.
“Gençlik Mektupları”nda Orhan Duru'nun 1957-72 yıllarında Ferit Edgü ile Yüksel Arslan'a gönderdiği mektuplar yer alıyor. Orhan Duru 1956’da Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi’ni bitirmiş. Askerliğini de 1958’de Ankara’da veteriner olarak yapmış. Sonra bir yıl Urfa’da veteriner olarak görev yapıyor. Ardından Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi’nde asistan oluyor. 1960 askeri darbesinden sonra üniversiteden atılan 147 öğretim üyesinden. Üniversiteden uzaklaştırıldıktan sonra Ankara’da gazeteciliğe başlıyor.
Orhan Duru’nun ilk öyküsü 1953’de yayımlanmış. Yani hem üniversite yıllarında hem de daha sonra çalışırken yoğun bir edebiyat üretimi var. 60’lı yıllar öykücülüğünde yeni deneylere giriştiği önemli bir dönemi olarak anılıyor. Ferit Edgü ile Yüksel Arslan'a gönderdiği mektuplar da tam bu döneme rastlıyor. Anladığım kadarıyla mektuplarında kullandığı üslupla öykülerinin dili arasında ilginç benzerlikler var. Kitabın arka kapağında bu üslup “soyunuk bir dil” olarak tanımlanmış.
Mektuplardaki Orhan Duru’yu varoluşçu bir romanın kahramanı olarak da düşünebiliriz. Yalnızlığı, Ankara’nın puslu havasında yaşadığı bunaltı, yazma, yaratma sıkıntılarını, hissettiği ruhsal baskıyı, çok net bir şekilde hissedebiliyorsunuz. Varoluşunu, yaşamın anlamını yaşadıklarında sorgulamasını okuyorsunuz. Camus’nün ya da Sartre’ın Ankara’da yaşayan bir kahramanı gibi.
Orhan Duru’nun edebiyat üretimi, dergilerle ilişkileri, Ankara’daki az sayıdaki dostu da mektupların konusu oluyor. O yıllarda Ankara’da yaşayan İlhan Berk’le sıkı bir ilişkisi var ama en ağır sözcükleri de onun için kullanıyor. Pazar Postası’nda 50 Kuşağı yazarlarının eserlerinin yayımlanmasını sağlayan Muzaffer Erdost, Bilge Karasu ve İstanbul’da dergicilik ve yayıncılık yapan Vedat Günyol mektuplarda en çok sözü geçen kişiler.   
Mektuplar çok yakın iki arkadaşa, içtenlikle yazılmışlar. “27 Mayıs Günlüğü” ile birlikte yayımlanmaları da doğru bir karar olmuş. Günlükler mektuplardaki havayı tamamladığı gibi Orhan Duru’nun mektuplarında günlüklerinkinden bile içten olduğunu da görüyoruz.
Kitapta 1957-72 yılları arasında yazılmış mektuplardan geriye kalabilen 81’ini okuyoruz. Burak Fidan’ın sunuş yazısından Orhan Duru’nunkine göre daha az sayıda olsa da Ferit Edgü’nün ve Yüksel Arslan’ın Orhan Duru’ya yazdıklarının da elde olduğunu öğreniyoruz. O mektuplar da bunlarla birlikte yayımlansaydı çok daha bütüncül bir kitap ortaya çıkardı. Ferit Edgü’nün kararını değiştirmesini ve mektupları bir bütün halde görmemizi sağlamasını diliyorum. 
“27 Mayıs Günlüğü”nde darbe öncesi ve sonrası Orhan Duru’nun yaşadıklarını ve gözlemlerini okuyoruz. Orhan Duru 1959'da AÜ Veterinerlik Fakültesi’nde asistan. 27 Mayıs Darbesi’ni hazırlayan gençlik hareketlerinin yakın bir şahidi. DP’nin tüm toplum ve üniversiteler üzerindeki baskısından bunalmış çoğu aydın gibi özgürlük umudu olarak gördüğü bu darbeyi destekliyor. “Ödül” olarak da 147 öğretim üyesinden biri olarak Sabahattin Eyüboğlu, Haldun Taner, Nusret Hızır, Mina Urgan, Tarık Zafer Tunaya gibi isimlerle birlikte üniversiteden atılıyor. Atılanların “Menderes iktidarına karşı üniversite özerkliğini savunan ve bunun mücadelesini veren”lerden oluşması tam bir düş kırıklığı. 1962’de tepkiler üzerine hatadan dönülüp üniversitedeki görevine geri çağrılsa da akademik hayata soğumuş, gazetecilik yapıyor. Üniversite iyi bir veterinerlik öğretim üyesini kaybediyor ama Türkiye iyi bir yazar ve gazeteci kazanmış oluyor.
Burak Fidan her zamanki gibi iyi bir çalışma çıkartmış. “Ferit Edgü & Yüksel Arslan’a Gençlik Mektupları – 27 Mayıs Günlüğü” (Nisan 2015, Yapı Kredi yay.) Orhan Duru’yu ve dönemini tanımanın yanı sıra hiçbir tarihsel ya da kişisel olguya dikkat etmeden bir genç adamın yalnızlığının, varoluşsal sıkıntılarının konu edildiği bir edebiyat eseri olarak da okunabilecek nitelikte bir kitap olmuş. 
11.06.2015

Etiketler: ,


This page is powered by Blogger. Isn't yours?