Salı, Ocak 31, 2017

 

Dostoyevski hakkında “anıtsal bir eser”



Joseph Frank, New York doğumlu, Amerikalı bir araştırmacı, biyografi yazarı. 1918 yılıda Manhattan’da doğmuş. Üniversite mezunu değil ama akademisyen. 1930'larda New York Üniversitesi'nde ve 1940'lı yılların başlarında Wisconsin-Madison Üniversitesi'nde derslere devam etmiş ama mezun  olmamış. 1950'de Fulbright bursuyla Paris'e gitmiş. 1952'de Chicago Üniversitesinde ders vermeye başlamış. Minnesota Üniversitesi ve Rutgers Üniversitesi'nde ders vermiş ve 1966'dan 1985'e kadar çalıştığı Princeton'da karşılaştırmalı edebiyat profesörü olmuş. Slav dilleri ve edebiyatları “emeritus” (onursal) profesörü seçilmiş. 2013’de, 94 yaşında ölmüş. Dünyanın en önemli Dostoyevski uzmanı olarak kabul ediliyor.   
Joseph Frank 1970'lerde Dostoyevski biyografisine çalışmaya başlamış. Başlangıçta tek bir cilt olarak düşünülen eser 27 yıllık emekle toplam 2,568 sayfadan oluşan beş cilt halinde yayımlanmış. Rusça dahil herhangi bir dilde Dostoyevski hakkında yazılmış en iyi biyografi olarak nitelendirilmiş eser. Birçok ödül kazanmış. 
Dostoyevski Çağının Bir Yazarı bu beş cildin yazarın bilgisi ve onayıyla tek bir kitap olarak yoğunlaştırılmış hali. Bu kitap da pek kısa sayılmaz Türkçesi küçük punto ile dizilmiş, büyük boy 998 sayfa.
Tek bir yazara yoğunlaşıp ömrünü ona adamak Batı’da akademisyenler arasında rastlanan bir durum. Biz de ise neredeyse “kafayı takmış” diye küçümsenen bir hal. Üniversitelerimizde değil tek bir yazar tek bir konu ya da tür üzerinde çalışan akademisyenlerin eleştirildiğini, farklı türlere yönlendirildiğini biliyorum.
Joseph Frank gibi yoğunlaştığı yazar hakkında kapsamlı biyografiler yazan ve bu eserleriyle Dünya çapında ün kazanan birçok akademisyen saymak mümkün. Bunların eserlerinden bazıları Türkçeye de çevrildi. Bu tür çalışmaların başyapıtı sayılan Richard Ellmann’ın James Joyce Hayatı ve Eserleri (2012, çev. Zafer Avşar, Kabalcı yay.) Türkçede de yayımlandı. Reiner Stach’ın dev eseri Kafka’nın (2013, çev. Sezer Duru, Sel yay.) ilk iki cildi yayımlanmıştı. Üçüncü ve son cildin de çevrildiği bilgisini aldım. Joseph Frank’ın Dostoyevski Çağının Bir Yazarı (Kasım 2016, Çev. Ülker İnce, Everest yay.) Ellmann’ın James Joyce Hayatı ve Eserleri’nden sonra yazılmış en iyi biyografi kabul ediliyor.
Dostoyevski hakkında yazılmış birçok biyografi var, bunların önemlileri de Türkçeye kazandırıldı. Henri Troyat’ın, Edward Halett Carr’ın, Andre Gide’in, Berdyaev’in Dostoyevski biyografileri, George Steiner’in Tolstoy mu Dostoyevski mi?’si (İş Bankası yay.) ilk aklıma gelenler.
Dostoyevski’nin Türkçe’de en çok okunan ve sevilen klasiklerin yazarlardan. Suç ve Ceza’nın 79 ayrı çevirisi satışta (bkz. kitapyurdu.com). Dostoyevski Türkçede ilk kez 1917’de Refik Halit Karay’ın çevirisi ile “Ölü Bir Evden Hatıralar”ından bir bölümün “Zindan Hatıraları” adıyla Yeni Mecmua’da yayımlanması ile okunmuş. Dostoyevski’den ilk çevrilen kitap da 1933 yılında, Haydar Rıfat’ın çevirdiği “Ölü Bir Evden Hatıralar”. Ruşen Eşref Ünaydın’ın, Ahmet Muhip Dıranas’ın ve Hasan Ali Ediz’in çevirileri bu kitabı izliyor (bkz. kulturservisi.com/p/nedir-bu-dostoyevskinin-bizden-cektigi). 100 yıldır Türkçede Dostoyevski çevirileri okuyoruz. Buna rağmen hakkında yazılmış Türkçe kitapların hemen hiç olmadığını, çevirilerin sayısının da çok az olduğunu söyleyebiliriz. Bu boşluğu Joseph Frank’ın Dostoyevski’si dolduruyor.
Dostoyevski’nin hem yaşam öyküsü hem de yaşadığı çağ oldukça ilginç ve aydınlatılmayı gerektiren bir çok olayla dolu. Yaşamı adeta bir roman gibi. O nedenle de Dostoyevski biyografileri her zaman büyük bir ilgiyle okunuyor. Yeter ki iyi yazılmış olsunlar. Joseph Frank’ın Dostoyevski’si öncelikle anlatımı ile dikkati çekiyor. Frank’ın rahat, kolay okunur ama bilgiyi ihmal etmeyen bir anlatımı var. Akademik kuruluktan da, karmaşadan da etkilenmemiş, eseri dipnotlara boğup okunmaz kılmamış. Usta çevirmen Ülker İnce’de Frank’ın anlatımını aynı tadla Türkçeye aktarmış. Güzel Türkçesi ve titizliği dikkati çekiyor.
Dotoyevski’nin yaşam öyküsünü ezbere anlatacak okur sayısı çoktur. Yaşam öyküsünden izleri eserlerinde de gördüğümüz için Dostoyevski’nin 1000 sayfada anlatılacak bilmediğimiz neyi olabilir diye sormamak elde değil. Öncelikle bizim bildiğimiz yaşam öykülerinin kaba taslak bir yaşam öyküsü olduğunu söylemeliyim. Joseph Frank, Dostoyevski’nin yaşamının en ince ayrıntılarına kadar girmiş. Ama bunu ortaya bir bilgi yığını koymak için yapmamış. Dostoyevski’nin eserlerini anlamayı kolaylaştırmak için kullanmış bu bilgiyi. Eserini de Dostoyevski’nin yaşamını ve yaşadığı çağın olayları içinde, birbirleriyle bağlantılandırarak yazmış. Dostoyevski’yi Gogol, Turgenyev, Tolstoy, Çernişevski, Herzen gibi tüm çağdaşları ile ilişkileri, etkileşimleri ile de tanıyoruz. Çalışma biçimini Dostoyevski’nin kişisel, tarihsel ve her şeyden önce ideolojik bağlamında belirlemek olarak tespit etmiş Joseph Frank. Ülker İnce’nin çevirisi ile ilgili söyleşide belirttiği gibi “Dostoyevski’nin kişisel hayat öyküsünü öğrenmekle kalmıyor, Rusya’nın düşünce tarihinin en çalkantılı bölümünün öyküsünü, bütün ateşli tartışmaları ve canlılığıyla öğreniyorsunuz” (...) “Hangi kitabını, hangi koşullarda, ne gibi yönlendirmelerin etkisi altında yazdığını da öğreniyoruz, hatta neye kızıp da yazdığını” (bkz. “Dostoyevski kitabı kök söktürdü bana”, kitap.radikal.com.tr).
Bu tür biyografik çalışmalar kuşkusuz sevdiğimiz ya da tanıdığımız bir yazarın yaşam öyküsünün ayrıntılarını öğrenmemizi, eserlerini daha yakından tanımamızı sağlar. Okurken gözümüzden kaçanları gösterir, anımsatır. Joseph Frank Dostoyevski’nin başyapıtlarının yazılış öyküsünü anlatıp çağının ve Dünya edebiyatının içindeki yerini belirlemekle kalmıyor, geniş tahlillerini de yapıyor. Kitap Dostoyevski’nin eserleri için her zaman başvurulacak bir kaynak halini alıyor. Dostoyevski Çağının Bir Yazarı bende bu başyapıtları yeniden okuma isteği uyandırdı. Bu biyografiden sonra bu kitapları daha farklı bir anlayışla okuyacağımı, daha da çok seveceğimi hissettim çünkü.
Joseph Frank’ın Dostoyevski Çağının Bir Yazarı, Dünya edebiyatına unutulmaz eserler kazandırmış büyük bir ustanın son derece ilginç yaşam öyküsünü anlatırken edebiyat anlayışımız, eleştirel bakışımız için de büyük katkıda bulunuyor.26.01.2017

 

Başarı öyküsünün nazar boncuğu



Suna ve İnan Kıraç Vakfı’nın “İdealler Gerçekleşirken... Suna Kıraç’ın izinde, 10 yılın öyküsü” adlı kitabı geçen hafta Pera Müzesi’nde tanıtıldı. Rıdvan Akar’ın yazdığı kitapta Suna Kıraç’ın yaşam öyküsünü anlatan “Ömrümden Uzun İdeallerim Var” kitabından sonra geçen on yılda yaşananlar anlatılıyor.
“Kültürden sanata, bilimden akademyaya, araştırmadan tarihe, müzecilikten vakfa uzanan çok geniş bir yelpazede Suna ve İnan Kıraç’ın hayalleri gerçek oldu” diye anlatmaya başlıyor Rıdvan Akar.
Türkiye’nin ilk işkadınlarından biri olmasının yanında aktif bir sivil toplumcu olan Suna Kıraç uzun ve verimli bir meslek hayatına sağlık sorunları nedeniyle ara vermek zorunda kaldı. Ama İnan Kıraç ve kızları İpek Kıraç Suna Hanım’ın filantropizmini aksatmadan sürdürüp geliştirdiler. Kitapta Suna Kıraç’ın başlattığı bu çalışmaların hangi aşamalara ulaştıkları, nasıl gelişip büyüdükleri adeta bir macera öyküsü gibi anlatılmış.
Suna ve İnan Kıraç’ın filantropist yani insanlığın iyiliği için yaptıkları çalışmalarının odak noktasını eğitim oluşturuyor. Vehbi Koç’un kurduğu Vehbi Koç Vakfı cumhuriyet sonrası kurulan ilk vakıf olma özelliğini taşıyor. Suna Kıraç’ın ilk sivil toplum çalışmaları da bu vakıfta başlıyor. Kuruluştan itibaren vakfın tüm aşamalarında görev alıyor Suna Hanım. Koç Lisesi’nden Koç Üniversitesi’ne varan süreçte bir çok eğitim yatırımı var vakfın.
İnan Kıraç’ı da kendi okulunu desteklemek amacıyla kurduğu Galatasaray Eğitim Vakfı’nın başında görüyoruz. Liseyi güçlendirip, mali açıdan kendine yeterli hale getirip, burslar dağıtmakla kalmıyor Galatasaray Üniversitesi’nin de kuruluşunun yolunu açıyor vakıf.
Karı koca hem birbirlerinden güç alıyor hem de filantropistlikte yarışıyorlar. Suna Kıraç Türkiye Eğitim Gönüllüleri Vakfı’nın (TEGV) kuruluşuna öncülük ediyor. Yepyeni eğitim projeleri ile çocukların daha iyi yetişmesine adıyor kendini.  
TEGV Suna ve İnan Kıraç’ın en çok insana ulaşan projesi olarak anılıyor. Topluma ulaşma konusunda TEGV ile boy ölçüşecek diğer girişim ise sanat alanında. Pera Müzesi on yılı aşkın sürede gerçekleştirdiği hem koleksiyonu, hem de önemli uluslararası sergilerle sadece İstanbul’da değil, Türkiye çapında bir sanat değeri halini alıyor.
İstanbul Araştırmaları Enstitüsü (İAE) başlangıçta müzenin bir parçası gibi görünse de desteklediği çalışmalar ve özellikle sergileriyle kendine has bir kimlik kazanıyor ve İstanbul Araştırması denilince ilk akla gelen merkez oluyor.
Suna ve İnan Kıraç, İstanbul’la yetinmiyor. Yazlarını geçirdikleri Antalya’da da, “fahri Antalyalıyız” diyerek bir dizi yatırım yapıyor. Türkiye’nin ilk arkeoloji enstitüsü AKMED kuruluyor. Çini ve seramik konusunda uzmanlaşan Kaleiçi Müzesi açılıyor. Son olarak da Antalya Ticaret ve Sanayi Odası ile birlikte kurulup Picasso sergisi ile açılan Antalya Kültür Sanat (AKS) hizmete sokuluyor.
On yılı aşan büyük bir başarı öyküsü Suna ve İnan Kıraç’ın eğitim ve sanat alanında yaptıkları. Her başarı öyküsünün bir nazar boncuğu vardır. Suna ve İnan Kıraç’ın nazar boncukları da Tepebaşı’nda otopark ve TRT binasının bulunduğu alana yapmak istedikleri kültür merkezi. Gerçekten de tam bir yılan hikayesi. Kafka’nın romanlarını aratmayacak bir bürokrasinin koridorlarında yitip gitme örneği. Başta dönemin başbakanı Tayiip Erdoğan, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş olmak üzere hemen herkes projenin hayata geçmesini istiyor. Dünyanın en meşhur mimarlarından Frank Gehry projeyi bile çiziyor ama 12 yıl sonunda bir adım bile ileri gidilemiyor.
“İdealler Gerçekleşirken...” okuyun, kitabın sonundaki “Siz o ideallere ve o coşkulu koroya katılır mısınız?” sorusuna olumlu cevabınızı verin.    25.01.2017    

Pazartesi, Ocak 23, 2017

 

“Seni çılgınca, çılgınca seviyorum”



Anais Nin ve Henry Miller, 1931'de Paris'te ilk karşılaştıklarında ikisi de birer yazar adayıydı. Anais Nin 29 yaşındaydı. Paris’e görev yapmak üzere gelmiş olan üst düzey bir bankacının eşiydi. D.H. Lawrence hakkında küçük bir deneme kitabı yazmıştı sadece. Sonradan çok ün kazanacak günlüklerini yazdığından ise kimsenin haberi yoktu. Henry Miller ise 40 yaşındaydı, henüz bir edebi başarısı yoktu, hiç kitabı yayımlanmamıştı. Başyapıtını, ilk romanını yazacağı hayali ile eşi June ile birlikte gelmişti Paris’e. June’la gerilimli bir ilişkileri vardı. Onunla birlikte olabilmek için eşini, çocuğunu terk etmiş, işinden ayrılmış, tüm zamanını yazmaya hasretmişti. Ama ilişkileri pek iyi gitmiyordu. June’un başka erkeklerle, hatta kadınlarla ilişkisi olduğundan kuşkulanıyordu. Nitekim kısa bir süre sonra June onu terk edip ABD’ye dönecekti. Henry beş parasız, küçük işlerde çalışıp, yazmayı sürdürerek Paris’te genellikle arkadaşlarının evinde kalarak yaşamını sürdürecekti. Anais Nin ise kocasını ve onun sağladığı iyi yaşam koşullarını hiç terk etmeden hem hayatta hem edebiyatta maceralara atılmanın yollarını arıyordu. Daha önce küçük aşklar yaşamış ama aradığını bulamamıştı.  
Anais Nin, kocası Hugh Parker Gulier, Henry Miller ve June Miller değişkenlerle dolu bir aşk üçgeni oluşturdular. Belki de dörtgen demek gerekir bu karmaşık ilişkilere. Önce Anais June’a tutuldu. İki kadın dört hafta boyunca birlikte oldular ve çok yoğun bir ilişki yaşadılar. Anais bu ilişkiden hem hoşnut hem de rahatsızdı. June’un Amerika’ya dönmesi ile bu ilişkinin bitmiş olması onu rahatlatmıştı. Artık tek gerçek ruh eşiyle, hem cinsel, hem de edebi olarak birliktelik yaşayabileceği, dostlukları onlarca yıl sürecek Henry ile ilişki kurabilirdi.
Anais Nin ve Henry Miller önce kafelerde, restoranlarda, dost meclislerinde buluştular. Birbirlerini tanıdılar. Fikirlerini, hayata, edebiyata bakışlarını öğrendiler. Sonra da evlerde iyice yakınlaştılar, tenleri birbirini tanıdı. Anais, Henry’de yaşamı boyunca aradığı sevgiliyi bulduğunu anlamıştı. Henry de hemen her konuda anlaştığı, bir an bile yanından ayrılmak istemediği bu kadına âşık olmuştu. Ama Anais’in ayrılmayı hiç düşünmediği kocası Hugh, Henry’nin de kopmak isteyip kopamadığı karısı June vardı.
Anais kocasıyla Paris yakınlarında bir köyde villada yaşıyordu. Henry de Paris’te bir arkadaşında kaılyordu. Sık sık buluşmaları mümkün değildi. İlk zamanlar karısının bir edebiyatçı ile dostluk kurmasından hoşlanan Hugh’un Henry’nin sık sık evlerine gelmesinden rahatsız olduğu hissediliyordu. İki sevgili yine de sık sık buluştular. Hugh’un iş seyahatleri de buna fırsat tanıdı. Diğer zamanlarda ise telefonlaşarak ve hemen her gün mektup yazarak ilişkilerini sürdürdüler.  
Henry iyi bir mektupçuydu. Hemen tüm dostlarına sürekli mektuplar yazıyordu. Anais’e de her gün, bazıları sayfalarca uzunluğunda mektuplar yazdı. Anais de sürekli tuttuğu günlüğü nedeniyle hemen her gün yaşadığı, düşündüğü her şeyi yazıya geçirmeye alışkındı. Henry’e de sürekli mektup yazmaktan keyif aldı. Aşkla, tutkuyla başlayan edebiyatla, felsefeyle dolu mektuplar yazdılar birbirlerine.
Henry Anais’in yazdıklarının ilk okuru, editörü oldu. Anais, Henry’nin yazarlığının en büyük destekçisi. Onu hem yazmaya yüreklendirid hem de maddi olarak destek verdi. İlişkilerinin en yoğun olduğu dönemde, 30’lu yıllarda Anais günlüğünü basılabilir hale getirdi, iki roman yazdı. Henry, Oğlak dönencesi, Yengeç Dönencesi ve Kara Bahar romanlarını yazdı. Birbirlerinin kitaplarının yayımlanmasına da destek oldular.  
Tam adıyla “Edebi Bir Tutku, Anais Nin ve Henry Miller’ın Mektupları 1932-1953” (Aralık 2016, çev. Yağız Ali Diri, İthaki yay.) bu mektuplaşmaların büyük bir bölümünden oluşuyor. Mektupları okurken iki büyük yazarın aşklarına, yaşamlarının en mahrem yerlerine şahit olduğunuz gibi, yazarlık süreçlerine, eserlerinin yazılışına, okudukları kitaplar, yaşadıkları olaylar hakkında düşüncelerini öğreniyor, özellikle iki savaş arasında Paris ve Avrupa’daki kültür hayatına da şahitlik ediyor, birçok yazarı, sanatçıyı tanıyorsunuz.   
Mektup kitapları genellikle bir tarafın diğerine yazdıklarından oluşur. Karşı tarafın ne cevap verdiğini, nasıl bir tavır geliştirdiğini bilemezsiniz. “Edebi Bir Tutku”nun güzelliği ve önemi karşılıklı mektuplaşmalardan oluşması. Bazı mektupların tarihlerinin olmaması, bazı mektupların da kaybolmasına rağmen kronolojik olarak izleyebileceğiniz bir yazışma ortaya çıkmış. Bunun da nedeni sevgililerin hemen her gün birbirlerine yazmış olması.
Kitabın bir başka güzelliği sansüre uğramamış olması. Anais Nin’in ve Henry Miller’in eserlerindeki ve yaşamlarındaki şeffaflığa sadık kalınmış ve mektuplara müdahalede bulunulmamış. Sadece bazı yerlerde kısaltmalara gidilmiş ve bu durum da belirtilmiş. Kitabın 632 sayfa kalınlığında olduğu göz önüne alınırsa bu tavır olumlu karşılanabilir.
Anais Nin’in günlükleri 1963’de yayımlanmış ve büyük bir sansasyon yaratmış. Erica Jong, hiçbir kadın "kadın cinselliğinin öyküsünü" Nin'den daha dürüstçe anlatmadığını söylemiş ve kadın hareketinin yazılarını kucakladığını belirterek Nin'i "hepimizin annesi" olarak selamlamış. Henry Miller’ın eserlerinde ne kadar açık sözlü olduğunu, bu nedenle kitaplarının onlarca yıl ABD’ye sokulmadığını, Türkiye dahil birçok ülkede yasaklandığını biliyoruz. Bu nedenlerle 1989’da kitaplaşan bu mektuplar iki yazarı da tanıyan okurları şaşırtmıyor. Ama bu romanlara, filmlere konu olmuş aşk üçgenini gerçek kahramanlarının kalemlerinden, en ince ayrıntısına kadar okumak ayrı bir zevk. “Edebi Bir Tutku” mektuplardan oluşmuş dev bir aşk romanı halini alıyor. 
Anais Nin ve Henry Miller 30’lu yıllarda çok yoğun bir aşk yaşasalar ve aşkları nihayete erse de daha sonra ilişkileri kopmamış. Dost olarak kalmışlar. Edebi olarak birbirilerine destek olmaya, görüşlerini bildirmeye devam etmişler, zaman zaman da buluşmuşlar.
“Edebi Bir Tutku” çok boyutlu, farklı açılardan okunup sevilebilecek bir kitap. Büyük bir aşkın öyküsü. Aynı zamanda da Anais Nin ve Henry Miller’ın yazarlıklarını, eserlerinin niteliklerini ve yazılma süreçlerini ayrıntılı olarak yansıtıyor. İki Dünya Savaşı arasında Paris’te yaşanan bohem hayatı, “yitik kuşağı” oluşturan yazarları, dönemin sanatçılarını tanımak, aralarındaki ilişkiyi öğrenmek açısından da önemli bir kaynak 18.01.2017

 

Feyhaman Duran; iki Dünya arasında bir köprü



Osmanlı’da doğmuş, yetişmiş, olgunluk çağlarını Cumhuriyet’döneminde yaşamış bir sanatçı Feyhaman Duran. Hat sanatı levhalarını natürmortlarında kullanacak kadar gelenekselle yakından ilgili, ama öncü de, Paris’te resim eğitimi almış, Cumhuriyet’in en önemli portre ressamlarından sayılıyor.
Sakıp Sabancı Müzesi 15. yılını kapsamlı bir Feyhaman Duran sergisi ile kutluyor. Sabancı Holding'in katkıları ve İstanbul Üniversitesi’nin işbirliğiyle düzenlen "İki Dünya Arasında" isimli sergide Duran’ın 997 eseri, sanatçının yaşam öyküsünün de izini sürerek sergileniyor.
Kendisine ün kazandıran portrelerinin yanısıra peyzaj ve natürmortları, güzel yazı çalışmaları, minyatür, hat, tezhip ve seramikleri de yer alıyor sergide. Duran’ın evi ve atölyesi sergi alanında canladırılmış. Yaşadığı ortamla birlikte yaşadığı dönem hem İstanbul hem de Paris’ten görüntülerle yansıtılarak izleyicilerin ressamın çağının içinde nasıl konumlandığını anlamaları sağlanmış. Aile yadigarı hat koleksiyonu da sergide yer bulmuş. Güler Sabancı’nın belirttiği gibi hat ve resim koleksiyonları ile tanınan Sakıp Sabancı Müzesi’ne çok uygun bir sergi ve ressam.
İstanbul Üniversitesi’nin katkısı önemli. Feyhaman Duran sağlığında evini
içindeki tüm eşya ve diğer varlıklarla beraber korunması amacıyla İstanbul Üniversitesi’ne bağışlamış. Sergide Sabancı Müzesi koleksiyonunda bulunan eserlerin yanı sıra bu evden gelen eserler ve diğer koleksiyon ve Feyhaman Duran’ın çalışma aşamalarını yansıtan eskizleri yer alıyor.
Feyhaman Duran 17 Eylül 1302 (1886) İstanbul Kadıköy doğumlu. 5 yaşındayken kaybettiği babası Süleyman Hayri Bey şair. Ailesinde hattatlar da var. Annesini de genç yaşta kaybetmiş. 1895 yılında başladığı Galatasaray Sultanisi'nde resim öğretmenleri Viçen Arslanyan Efendi ve Şevket (Dağ) Bey, Feyhaman’ın yeteneğini keşfetmiş ve onu desteklemişler. 1910’da Abbas Halim Paşa ailesinin portrelerini ısmarlamış genç ressama ve bu iş ona Paris yolunu açmış. Abbas Halim Paşa’nın desteği ile Paris’te resim eğitimi almış. Hocası Jean Paul Laurens'in etkisi ile de portre çalışmalarına ağırlık vermiş. “O dönemde artık bir yenilik olmaktan çıkmış, hatta bir anlamda akademikleşmiş olan Empresyonizm”den etkilenmiş. I.Dünya Savaşı çıkınca 1914’de birçok ressam arkadaşı ile birlikte İstanbul’a dönmüş, Türk resminde 1914 Kuşağı’nı oluşturmuşlar. Savaş yılları herkes gibi onun için de maddi açıdan sıkıntılı geçmiş. 1919 yılında İnas Sanayi-i Nefise Mektebi'nde (Kız Güzel Sanatlar Okulu) öğretmenliğe getirilmesi onu madden rahatlatmış. Uzun yıllar öğretmenlik görevini yürütmüş. Bu arada toplu resim sergilerine katılmış. Sanat örgütlerinde görev yapmış. 25 Ağustos 1922’de öğrencisi Güzin Hanım’la evlenmiş. 1938’de ressamların yurt gezileri programında Gaziantep'e gidip 10 tablo yapmış. Atatürk’ün, İsmet İnönü’nün portrelerini çizmiş. Topkapı Sarayı Müzesi'nde çalışmalar yapmış. Geleneksel sanatları incelemiş, eserlerine yansıtmış. 6 Mayıs 1970’de vefat etmiş ve Edirnekapı Şehitliği'nde toprağa verilmiş. (bkz. “Türk Resminde Bir Temel Taşı”, Gül İrepoğlu, antikalar.com/turk-resimde-bir-temel-tasi-feyhaman-duran/)
Güzin Hanım'ın ailesinden Hattat Yahya Hilmi Efendi'den kalan Süleymaniye'deki evde neredeyse tüm yaşamlarını geçirmişler. İstanbul Üniversitesi’ne intikal eden ev de burası. Gerekli tamirat yapıldıktan sonra bu evin “Feyhaman Duran Müzesi” olarak halka açılması bekleniyor.
Sakıp Sabancı Müzesi’ndeki "İki Dünya Arasında" 30 Temmuz’a kadar sürecek. Sergi süresince Feyhaman Duran belgeselinin gösterimi, konferanslar ve çocuklara yönelik atölyeler de gerçekleştirilecek. Kaçırmayın. 18.01.2017

Pazartesi, Ocak 16, 2017

 

“Belki de bir rüyadır”




Ev kadını Yonğhe, kendisi kadar sıradan biri olan memur kocası ile birlikte normal bir yaşam sürerken gördüğü rüyaların ardından vejeteryan olmaya karar verir. İlk iş olarak evdeki et, balık ve hayvani ürünleri atar. Bu aynı zamanda evdeki yaşamın da altüst olması demektir. Yonğhe, sadece et yememek ve eve bu tür gıdalar sokmamakla yetinmez kişilik olarak da değişir. Gündelik hayatla, insanlarla ilişkisini keser. Kocası, işyerine ilk kez ütüsüz bir gömlekle gitmek zorunda kaldığında artık evde hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını anlar.
Vejeteryan’ın yazarı Han Kang Güney Koreli. 1970’de Gwangju'da doğmuş. 10 yaşındayken, Seul'e taşınmışlar. Yonsei Üniversitesi'nde Kore edebiyatı okumuş. Annesi ve kardeşi de yazar. Yazarlığa şiirle başlamış. 1993’de şiirleri, daha sonra da öyküleri yayımlanmış. Öyküleri ile çeşitli ödüller kazanmış. İlk kitabı 1995’de çıkmış. Beşi roman altı kitabı var. 2013 yazından beri Seul Sanat Enstitüsü’nde yaratıcı yaratıcı yazarlık dersleri veriyor ve şu anda altıncı romanı üzerinde çalışıyor.
Vejeteryan 2007’de Kore’de yayımlanmış. 20 binin üzerinde satmış. Sinemaya uyarlanmış. Dokuz dile çevrilmiş. İngilizce’de yayımlanan ikinci romanı. Kitap 2015’de İngiltere’de, 2016’da ABD’de çıkmış. NYTimes Book Review 2016’nın en iyi on kitabından biri olarak seçmiş. 
Han Kang Vejeteryan’la İngilizce çevirisi yapılmış eserlere verilen Man Booker Uluslararası Ödülü’nü Orhan Pamuk, Elena Ferrante, Robert Seethaler ve Jose Eduardo Agualusa ile yarışıp kazandı. Han Khang’a ödül veren jüride Elif Shafak (Şafak) da yer alıyordu. Ödül haberinden sonra Elif Şafak’ın oyunu Orhan Pamuk’a mı yoksa Han Khang’a mı verdiği de merak edilmişti.  
Han Kang’ın Vejeteryan’ı (Ocak 2017, çev. Göksel Türközü, April yay.) yazış öyküsü de ilginç. Roman Kang’ın 1997’de yayınlanan “Kadının Meyvesi” adlı kısa öyküsünden kaynaklanıyor. Bu öyküden yola çıkarak 2002 ile 2005 arasında üç öykü kaleme almış ve bunları farklı zamanlarda dergilerde yayımlamış. Bu üç öykü “Vejeteryan”, “Moğol Lekesi” ve “Alev Ağacı” romanın bölümleri olmuşlar. Khang kitabın sonundaki teşekkür bölümünde “her biri farklı hikayeler gibi görünse de birleştirildiğinde tamamen farklı, gerçekten anlatmak istediğim hikayeyi oluşturan bir roman” ortaya çıktı diyor. Öyle de olmuş. Öyküler doğru bir akışla birleşip romanı oluşturmuşlar. Zaten olayların romanın üç farklı kahramanı ve onların yaşadıkları açısından anlatılmasına bakılırsa bu yapı gayet uygun. Tabii farklı zamanlarda tek tek okunduklarında nasıl bir tad verirler merak etmemek elde değil. 
İlk bölüm “Vejeteryan”da kocasının bakış açısından Yonğhe’nin yaşadığı değişimi okuyoruz. “Karım vejeteryan oluncaya dek onun özel bir insan olduğunu hiç düşünmemiştim” diye anlatmaya başlıyor. Yonğhe her şeyiyle sıradan, silik bir insandır. Cazibesi yoktur ama bir eksiği de görünmemektedir. Kendisi ile hemen hemen aynı niteliklerdeki kocası için, onun ortalama ve vasat hayatına uygun bir eştir. Birkaç yıl da bu vasatlıkta yaşarlar, Yonğhe vejeteryan olana dek.
Bu bölümde toplumun ve özellikle ailenin insana dayattığı “normal”in nasıl bir şey olduğunu, bu normalin dışına çıkanların nasıl tepki ile karşılaşıp, dışlandığını ve sonuçta da akıl hastanesine kapatılacak deli muamelesi gördüğünü sade bir dille anlatıyor Han Khang. Daha önce birçok örneğini okuduğumuz bir öykü.
İkinci bölüm “Moğol Lekesi”. Moğol lekesi, bir doğum lekesi çeşidi. Genellikle Doğu ve Güneydoğu Asya halklarında görülüyor. Türkler’de ve Latin Amerikalılar’da da rastlanıyor. Çinliler, Koreliler ve Japonlar’da bu leke ile doğma oranı % 90-95. Normalde doğumdan 3 ila 5 sene sonra ve en geç ergenlik çağı sırasında kayboluyor.
Yonğhe’nin ablasının kocası bir video sanatçısıdır. Hayalinde bedenleri çiçek desenlerine boyanmış bir kadın ve erkeğin aşk dolu birleşmelerinin neticesinde tek vücut olmaları ve bir bitkiye dönüşmelerinin imgesi vardır. Karısı ile sohbet ederken baldızı Yonğhe’nin kalçasının tam ortasında açmakta olan yeşil bir çiçeğe benzeyen bir moğol lekesi olduğunu öğrenir. Yonğhe’nin doğum lekesi kafasındaki imgeyi tamamlar. Çekeceği videonun kadın kahramanı Baldızı Yonğhe olacaktır.
Evlerinde yaşanan olaylardan sonra kriz geçiren baldızı Yonğhe hastaneye kaldırılmış, hastaneden taburcu edildikten sonra da kocası tarafından terk edildiği için tek başına bir odalı bir evde yaşamaya başlamıştır. Aldığı ilaçların etkisinde bambaşka bir dünyada yaşamakta olan Yonğhe eniştesinin teklifini reddetmez. Aksine bedeninin boyanıp bitkiye dönüşeceğini öğrendiğinde bu işe daha da istekli olur. Kendisi gibi boyanmış bir adamla birlikte aşk sahneleri çekilmesine de aynı bitkileşme düşüncesi ile itiraz etmez. Enişte hayal ettiği projeyi çeker, baldız da bitkileşmenin mutluluğunu hisseder ama onları çekim sonrası aynı yatakta yakalayan Yonğhe’nin ablasının
 tepkisi hiç de olumlu olmaz.
Üçüncü bölüm “Alev Ağacı”nda ablası İnhe şehrin biraz dışındaki bir akıl hastanesinde yatmakta olan kardeşi Yonğhe’yi görmek üzere acilen çağrılmıştır. Yonğhe bir ağaç olmaya, bitkiye dönüşmeye karar vermiştir. İnsan olmanın vahşetinden kaçmanın en iyi yolu olarak bitkileşmeyi görmektedir. Bu nedenle de hiçbir şey yemeden sadece su içerek yaşamaya karar vermiştir. Besinsizlikten erimiş, ölüm aşamasına varmıştır.
Han Kang’ın oldukça sade, düz bir anlatımı var. Sayfalar ilerleyip öykü ayrıntılar kazandıkça derinleşiyor, koyulaşıyor. Haruki Murakami’yi sadece anlatımı ile değil, anlatımının vardığı boyutlarla da anımsatıyor. Murakami okurları Vejeteryan’ı farklı bir ilgi ile okuyacaktır. Herman Melville, Franz Kafka hatta Patrick Süskind ile yakınlıkları olduğunu düşünenen eleştirmenler de var. Yeni bir yazarı illa birisine benzetme huyumuzu bir kenara bırakırsak Vejeteryan’da çok daha farklı şeyler bulacağımız kesin. Aile baskısının, kendi normali dışında hiçbir yaşam biçimini kabul etmeyen toplumun “farklı” olanı nereye koyduğunu, ne hale soktuğunu bu vesileyle bir kez daha tartışabiliriz örneğin.  
Han Kang, 2016 başında yaptığı bir söyleşide vejeteryanlığın "İnsanların şiddetini, masumiyet olasılığını sorgulamak, aklı ve deliliği tanımlamak, başkalarını anlama imkanı, son sığınma ya da son kararlılık" gibi boyutları olduğunu anlatmış. Vejeteryanlığın, veganlığın felsefi boyutuyla tartışmasını yaparken “insan olmayı”, “insanının yarattığı vahşeti” tartışmış oluyor aynı zamanda. İnsan olmaktan vazgeçmek bir tercih olarak mümkün müdür, üzerinde konuşmaya, yazmaya değer. 12.01.16        

This page is powered by Blogger. Isn't yours?