Pazar, Ekim 25, 2009

 

Kalbin ve Tenin Bütün İstekleri

Onur Caymaz, yazmaya şiirle başladı. Dikkati çeken bir şair oldu. Ödüller aldı. Ama bu ona yetmemiş olmalı ki, romana, hikâyeye yöneldi. Kalbin ve Tenin Bütün İstekleri (Sel yay. Mart 2008) üçüncü hikâye kitabı. Kitap adına uygun olarak kalbin ve tenin istekleri üzerinden gelişiyor. Kaçınılmaz olarak zaman zaman bunlar birbiriyle de çakışıyor. Hayatla ve kendileriyle sorunları olan, o sorunlarla mücadele ederken hayatın akışını kaçıran kahramanları var hikâyelerin. Belki de tek bir kahraman; Genç bir adam; Okuyan, yazan, cebinde şiir kitapları taşıyan biri. İçtenlikle yaşadıklarını, sıkıntılarını, arzularını ve hatalarını anlatıyor. İnsan ilişkilerinde sorunları var. İnce düşünmeye, ince davranmaya çalışıyor ama pek öyle insanlara rastlayamıyor, karşılık bulamıyor. Özellikle aşk ilişkilerinde kendisini tam ifade edemediği için sorunlar yaşıyor, yanlışlar yapıyor. Bir ikilem içinde hem manevi değerlerini korumak istiyor, hem de hayata katılmak, hayattan olabildiğince zevk almak.

Kalp ve tenin istekleri, onların çelişkisi hikâyelerin ana omurgasını oluşturuyor. Hikâye kahramanları bir türlü aradıkları dengeyi, ideal olanı bulamadıklarından sıkıntı, hatta acı çekiyor, bunalıyorlar. İstanbul'da olmak, şehrin birey üzerindeki baskısı da bir başka belirleyici. Caymaz'ın hikâye kahramanı, bir yandan ikilemlerini aşmaya çalışırken diğer yandan şehrin dayattığı gerçeğe de direnmeye çalışıyor. Kendi olması, şehrin manevi değerlerini bozmasına karşı çıkabilmesi temel sorun.

Onur Caymaz, hikâye yazmaya devam etse de romandan cayamamış. 165 sayfalık kitabın 104 sayfası, tek bir hikâyeden oluşuyor. Gökyüzü Sineması, üzerinde biraz daha çalışılıp ayrıntıları zenginleştirilseymiş roman olacak yapıda bir anlatı. Bu anlatının kahramanı da önceki hikâyelerdeki yapıda. Ferhat tipi, geçmişindeki solculukla, bir dönem hapiste yatmasıyla önceki hikâyelere göre farklı bir boyut kazandırmış anlatıya, diğerlerinden daha zengin olmuş. Halkı kurtarmak için yola çıkmış ama başaramamış. Bu umudu içine gömmüş. Hayata tutunmak için bir yayınevi kurmayı, kitaplar yayınlamayı planlıyor. Ama eski Türk filmlerini andıran öyle bir melodramik bir hayatı var ki hiçbir şeyde talihi yaver gitmiyor. İlk kitabını yayınlayacağı Nisan Birol'u buluşmaya gittiğinde ölü buluyor. Dönüşte sevgilisi ile en yakın arkadaşını, destekçisini yatakta yakalıyor…Yazarlık macerasında tanıştığı yazar ve şairler de içkarartıcı bir dekadans içinde. Darbe darbe üstüne geliyor. Bir süre sonra bu melodramdan yorulduğunuzu hatta olaylara yabancılaştığınızı hissediyorsunuz. Kendisine tamamen zıt yapıdaki ağabeyi ile hiç istemese de ilişki kurduğunda da para ve gücün insana saadet getirmediğini görüyor. Ağabeyinin ailesi ahlaki anlamada parçalanmış, dağılmıştır. Onları birarada tutan tek şey, paradır.

Etiketler: ,


 

Kadın Öykülerinde İstanbul

Antolojiler esas olarak daha önce yayınlanmış eserlerden seçilerek hazırlanır. Hande Öğüt, zor bir işe girişmiş ve başarmış; 29 kadın yazardan İstanbul hikâyeleri yazmalarını istemiş. 29 kadın yazardan yirmi altısı bu isteği karşılıksız bırakmamış, yeni ya da yayınlanmamış hikâyelerini vermişler. Üç hikâyecinin daha önce yayınlanmış hikâyeleri de bu toplama eklenmiş. Böylece, Kadın Öykülerinde İstanbul (Sel yay. Şubat 2008) oluşmuş.

Leyla Erbil, Nazlı Eray ve Şebnem İşigüzel'in bu eski hikâyelerinin Hande Öğüt için ya da oluşturduğu konsept açısından vazgeçilmezliği var sanırım. Yoksa, işi özüne aykırı. Olmazsa olmaz da değiller bence.

Yazar seçiminin rastlantısal olmadığı antolojiyi incelediğinizde ortaya çıkıyor. Hemen her yaş kuşağından, farklı eğilimlerde kadın yazarlar... Doğal olarak herbirinin İstanbul'u da kendine has. Ortak özellikleri kadın olmaları. Kadın bakışı, tüm hikâyelerde ayırdediliyor.

Bu tip ısmarlamaya dayanan çalışmaların bir handikapı var; gelen çalışmaları ne olursa olsun yayınlamak durumundasınız. Antolojiyi hazırlayan editörün ölçütleri sadece seçtiği yazarların adı için geçerli oluyor, eser düzeyinde kendilerine verilen çalışmaya razı olmak durumundalar. O nedenle de hem editörün kıstaslarını ölçmek, değerlendirmek mümkün olmuyor, hem de seçilen eserlerde düzey aramak için bir kıstasınız kalmıyor.

Hande Öğüt'ün antolojisine de sadece isimler açısından bakmak durumundayız. Bence bazı isimlerin varlığı hikâyecilikleri açısından izaha muhtaç. Hatta bazılarının hikâyeci olup olmadığını bile tartışabiliriz. Kullanılan yöntemin, isimler seçip, hikâye istemenin, getirdiği bir sonuç bu. Hande Öğüt'ün Türk kadın hikâyeciler listesindeki ilk yirmi dokuz isim bu yazarlar mıdır merak etmemek elde değil. Tabii, diğer birçok ismin neden bu antoloji dışında kaldıklarını da… Antolojiler üzerinde yapılan tartışmaların en keyiflisi ve boşunası da zaten, “kim var, kim yok” diye tartışmaktır. Hande Öğüt, kimi niçin seçtiğini açıklasaymış iyi olurmuş.

Bu tartışmaya kapılmamanın tek yolu, isme değil eserlere bakmaktır. Antolojiyi bu açıdan değerlendirdiğimizde bazı çalışmaların hikâye değil de anı olarak adlandırılabileceğini düşünüyorum. Nedense o hissi veriyorlar. Bazılarının da yazarlarının en başarılı hikâyeleri olmadığı anlaşılıyor. Yine de hikâyecilerimizin İstanbul'a kadın gözüyle nasıl baktıklarını anlamak, hikâye keyfi almak için iyi bir toplam.

Etiketler: ,


 

Ben Ol da Gör

Seyit Göktepe, ilk hikâye kitabından itibaren kendi dilini bulma çabasında bir yazar. Diliyle, anlatımıyla, işlediği konularla kendine has hikâye anlayışını kurmaya çalışıyor. Ben Ol da Gör de (Yapı Kredi yay.) bu çizgiyi, çabayı geliştiren bir kitap. Göktepe'nin ilk iki kitabı Defter ve Çikolata ve İlkyazların Anısıyla ile birçok bağlantı kurmak mümkün.

Seyit Göktepe, birinci tekil kişinin ağzından anlatıyor hikâyelerini. Tüm hikâyeleri aynı kişinin anlattığını düşündürüyor. Aynı anlatım biçimi ile benzer olayları anlatıyor. Çocukluk, ilkgençlik çağları çağrışımlar olarak geliyor. Onların yarattığı duygular, düşünceler irdeleniyor. Duygular, düşünceler, anılar birbirine bağlanıp hikâyeyi oluşturuyor. Son hikâye Kuşlama hariç hepsini bu ana eksende birleştirmek mümkün.

Seyit Göktepe, dil, söyleyiş açısından önceki hikâyelerine göre bir adım daha ileri atmış. Neredeyse şiir diyebileceğimiz bir söyleyişi denemiş. Sese, ses uyumuna önem vermiş. Sanki bir şiire çalışır gibi hikâyeye çalıştığı izlenimi veriyor. Zaman zaman söyleyişin anlamın önüne geçtiğini bile düşünüyorsunuz. Ben Ol da Gör'deki hikâyelere şiirsel metin de demek mümkün ya da eskilerin deyimiyle mensure'ye iyice yakın. Hiç şiir yayınlamadığını bildiğimiz bir yazar açısından ilginç bir durum. Gelecekte Göktepe şiir yazar mı, yayınlar mı, merak etmemek elde değil.

Çocukluk, ilk gençlik çağları hikâyelerin ana ilgi alanı. Hikâye kahramanları bu dönemlerde yaşadıkları ruhsal sıkıntıları, toplumla uyuşamama, iç dünya ile dış dünyanın çatışmasından doğan çelişkiler ve onların yarattığı bunalımları anlatıyor. İnsan ilişkilerinin yarattığı bunalım ise ana izlek. Birey olmaya çalışırken toplumun, özellikle baba, komutan, yönetici gibi büyüklerin insanı kullaştırmak için kurduğu baskı çeşitli kereler dile getiriliyor.

Son hikâye Kuşlama'da hem yapı hem de konu olarak biraz farklılaşma var. Bu kez üç yakın arkadaşın internet aracılığıyla birlikte hikâye yazma çabaları anlatılıyor. Hikâyenin ana kahramanı Seyit, "Birbirinin tıpa tıp aynısı onlarca fotoğrafla zengileştirilecek bir dosya" üzerinde çalışmaktadır. Hikâyenin omurgasını da Seyit'in çalıştığı işe, işyerine ve askerlikteki komutanına benzettiği patronuna uyum sağlayamaması, verilen görevi yerine getiremeyip sonunda işinden olması oluşturur. Üç arkadaş karşılıklı yazışarak, zaman zaman anılara başvurarak hikâyeyi geliştirirler. Satıraralarında Seyit'in dünyaya, iş dünyasına uyum sağlayamamasını okuruz.

Kuşlama, Seyit Göktepe'nin hikâyeciliğine nasıl bir renk katacak merak ediyorum. Çünkü bu hikâye, oluşturduğu evrenle, konusuyla ilk gençlikten olgunluğa geçişin işareti gibi.

Etiketler: ,


 

Ourania

Nobel edebiyat ödülünü kazanan Jean-Marie Gustave Le Clezio, Dünya edebiyat çevreleri için sürpriz bir isimdi. 80'lerden beri kitapları İngilizceye çevrilmediği için Amerika'da hemen hiç tanımayan, Avrupa'da pek az bilinen Le Clezio, Türk edebiyatseverler içinse tanıdık bir isim. Altı kitabı çevrilmiş. O daha Nobel'i kazanmadan, Kasım 2007'de son romanlarından Ourania Türkçede yayınlanmıştı (çev. Aysel Bora, Merkez Kitaplar).

Nobel Edebiyat ödülünün veriliş gerekçesinde Le Clezio, "mevcut medeniyet altında ve ötesinde insanlığın kaşifi, duygusal coşkunun, şiirsel maceranın ve yeni ayrılıkların yazarı" olarak tanımlanmış. Le Clezio, çölleri, okyanusları, denizleri romanlarında birer kahraman gibi işlemesiyle tanınmış. Çocukluk, delilik, azınlık olma hali, yolculuk gibi ana temaları var.

Le Clezio, Ourania'de bir ütopya hayata geçirildiğinde neler yaşandığını anlatıyor. "Cinselliğin serbest olduğu, çocukların kral muamelesi gördüğü, paranın kullanılmadığı, aile kurumunu yapısının tamamen değiştirildiği" bir yer olan Campos bu ütopya şehri. Meksika'da bir vadide, çilek tarlalarının ortasında gözden ırak olmaya çalışan bir topluluk. Kendilerine has kuralları var ve dışarıda yaşayanlarla hemen hiç ilişki kurmadan, onlara rahatsızlık vermeden hayatlarını yaşamaya çalışıyorlar.

Fransız coğrafyacı Daniel, tesadüfen varlığından haberdar olduğu bu topluluğu bulmak için yola düşüyor. Ama, çocukluk hayali olan ütopik Ourania'yı Campos'ta bulana kadar Meksika'nın yolsuzluk ve yoksullukla oluşmuş gerçekleriyle yüzleşmek zorunda kalacaktır. Ütopik şehrin hemen yanındaki her geçen gün sınırlarını genişleten kent hem Daniel'e Meksika'nın acı gerçeklerini öğretecek hem de ütopyanın baş düşmanı olacaktır.

Sonunda Campos'u keşfeder, oradaki hayata şahit oluruz. Ama onlara yaşama izni verilmez. Çünkü, Campos'ta yaşayanlar olabildiğince içine kapalı, kendi hallerinde ve zararsız olmalarına rağmen bu kentin saldırısından kurtulamaz ve dağılmak zorunda kalır.

Le Clezio, olabildiğince sade ve gerçekçi bir anlatımla hem Meksika'daki hayatı, hem de ütopya düşünün gerçekleştiğinde neler olduğunu anlatıyor.

Etiketler: ,


 

Ölü Bir Zamana Ağıt

İbrahim Yıldırım'ın Vatan Dersleri üstbaşlığı ile çıkan romanlarının ikincisi Ölü Bir Zamana Ağıt (Turkuvaz, Eylül 2008). İlk roman Hal ve Zaman Mektupları 2006'da yayınlanmıştı (Merkez Kitaplar). Ama Ölü Bir Zamana Ağıt bir devam romanı değil. Karakterler aynı olsa da, hatta romanın ana ekseninde yine Galip Işık'ın anılarından oluşan Bayraklı Defter ve onun gizlerini çözme çabası bulunsa da farklı bir roman. İlk roman daha çok Köy Enstitüleri ve o enstitülerden birinde yaşanan bir cinayet olayının etrafında (belki de dekorunda) kurulmuştu. Ölü Bir Zamana Ağıt'ta romanın kahramanı Neşet İlhan, o yılları aydınlatacakmış gibi görünse de olaylar 70'li yılların başında 12 Mart Askeri Darbesi sırasında yaşanıyor. Puslu, karanlık bir hava hâkim ve her şey Galip Işık'ın aynı derecede puslu hayatı çevresinde gelişiyor. Tabii sadece Galip Işık'a odaklanmıyoruz. İbrahim Yıldırım, önceki romanlarında olduğu gibi ileriye ve geri gidişlerle oluşan sarmalsı bir yapı oluşturmuş. Günter Grass'ın anılarına verdiği ada benzetirsek soğanı soymuş. 2000'li yıllardan geriye 70'lere oradan 40'lı - 50'li yıllara doğru gidiyor sonra tekrar kendimizi bir anda 70'lerde ya da 2000'lerde bulabiliyoruz. Ölü Bir Zamana Ağıt'a bir romanın yazılmasının romanı da denilebilir.

Romanın "gerçek" yazarı İbrahim Yıldırım'ın giriş yazısından sonra, roman kahramanı Neşet İlhan'ın kendi romanını yazma çabası, yine Neşet İlhan'ın görüşünü almak için romanını yolladığı öğretim görevlisi Dilek Sunay'a yazdığı mektuplar ve notlar, Galip Işık'ın anlattıkları ve Bayraklı Defter'e yazdıkları anlatı katmanlarını oluşturuyor. Üçlemenin son cildinde Neşet'in dosyasını İbrahim Yıldırım'a veren öğretim görevlisi Dilek Sunay sözü alırsa hiç şaşırmayacağım. İbrahim Yıldırım bir kumaştan iki - üç takım elbise çıkartıyor.

Romanın girişinde hastaneye yatıp çıktığını öğrendiğimiz Neşet İlhan, "birden çok saplantısı olan, her şeyi eksiksiz öğrenmek isteyen ama her işi daima yarım bırakan bir adam…" Kendini Vav harfine, virgüle benzetiyor, virgülle biten bir cümle gibi hep eksik ve yarım kalıyor. Yayına hazırladığı yirmi bir Köy Enstitülü öğretmenin anılarından oluşan "Bir Cumhuriyet Projesi: Köy Enstitüleri / Anılar, Görüşler, Eleştiriler" adlı kitabın bir bölümünü oluşturacak olan öğretmen Galip Işık'ın anılarından oluşan Bayraklı Defter'de yazılanları doğru anlama, çözümleme girişimi ile gelişiyor roman. Neşet, bu amaçla Galip Işık'ı evinde ziyaret ediyor ve hem bu metni anlamaya hem de Galip Işık'ın iki gün gibi kısa bir bürede 160 sayfalık böyle uzun ve karmaşık bir metni nasıl yazdığını öğrenmeye çalışıyor. Kayıp oğlunun acısını çekmekte olan, saralı olduğunu anladığımız Galip'in tüm aşağılamalarına katlanıyor ve onun yazdıklarının anlamını ve tabii "Pamukpınar Köy Enstitüsü'nde Kadriye adlı kız öğrencinin cinayete kurban gitmesi ve diğer öğrenci ölümleri"nin nedenini açıklayacağı umuduyla ziyaretlerini sürdürüyor. Böylelikle hem hazırladığı kitabın Galip Işık'la ilgili bölümünü daha anlaşılır yazacaktır hem de Bayraklı Defter'den yola çıkarak yazmayı umduğu belgesel nitelikteki eseri "roman gerçek" için malzeme toplayacaktır.

Ama Galip Işık, defterde anlattıklarının ayrıntılarına girmek istemez. Çünkü yazmasını için çok ısrar etmelerine dayanamayıp anılarını kaleme alması ile içini dökmüş, rahatlamış, bir anlamda geçmişinden, belleğinde yer eden kötü anılardan yazarak kurtulmuştur. Neşet onu anlatmaya zorlayınca da söyledikleri beklenenden çok farklı olur. "Kısacası o konuştukça ve ben onu dinledikçe bütün anlar, anılar, izlenimler -günümüzde bile- yine iç içe geçti, karıştı; anlatılanları düzene koymak bir kez daha zorlaştı" diye durumu izah eder yıllar sonra Neşet.

Galip Işık'ın devrimci bir örgüte katılıp ortadan kaybolan oğlu Fuat'ı bulma çabası, yine Galip Işık'ın gözaltına alınışıyla biten öğrencileriyle yaptığı kolera salgınında yeterince önlem alınmamasını protesto ettikleri izinsiz gösteri, Neşet'in Galip Işık'ı izlerken dahil olduğu gizli örgüt (!) serüveni ve sonucunda hep birlikte tutuklanmaları, gibi olaylar da romanın hem merak unusurlarını oluşturuyor, hem de 12 Mart günlerini kavramımızda, 70'li yılların Türkiye'sini, İstanbul'unu tanımamızda anahtar yan olaylar oluyorlar.

Galip Işık'ın evi, evin loşluğu, belki sürekli karanlığı, evdeki insanın üzerine yapışan çeşitli kokular romanın önemli gizem unsurlarından. Galip Işık ve karısının namaz saatlerini kaçırmayıp Fuatpaşa adı verilen odaya gidip ibadet etmeleri, evde yapılan yemekler, ikramlar… Ama Neşet İlhan, bu gizemleri çözmede de pek başarılı olamayacaktır. Yazar kafamızdaki Köy Enstitü imgesinin gerçeğe uymadığını da Galip Işık'ın dindarlığı, okulda estirilen komünizm karşıtlığı gibi ayrıntılarda sezdiriyor. Ama roman bir Köy Enstitüsü eleştirisine, sorgulamasına evrilmiyor.

Neşet'e, kendisinin sık sık belirttiği gibi "atelofobi" teşhisi konmuştur. Mükemmel olmamaktan korkma, bu nedenle sürekli erteleme, kaytarma hali diye açıklanan bu fobi, Neşet'te sadece, Galip Işık'ın Bayraklı Defteri'ni daha iyi anlama ve romanını yazma konusunda görülmez. Karısı Merve'nin kendisini terk etmiş olması, çocuğunu görememesi, hazırlamakta olduğu kitabın diğer bölümleriyle hemen hiç ilgilenmemesi, bu bölümleri daktilo etme işini teyzesine bırakmış olması gibi birçok tavrı aslında onun hiçbir işi tam olarak yapamama, bitirememe halinin tipik örnekleridir. "Ertelemeci, kaytarmacı, her şeyi yarım bırakan" biridir ve romanın tüm yapısına bu hal yansır. Romanı okurken sürekli "erteleniriz". Hemen hiçbir olayın nedenini tam olarak anlayamaz, çözümlere ulaşamaz, son satırı okuduğumuzda hâlâ kendimizi eksik ve yarım hissederiz. Nasıl Neşet, Galip Işık'ın anılarını netleştirmek, ayrıtılandırıp belirgin kılmak istedikçe her şey gize bürünüyorsa, roman da okundukça flulaşıyor. "Bir şeyler -daima- eksik kalacak, belirsizliğini sürdürecekti"r.

Etiketler: ,


 

Dekadans Geceleri

Hikmet Temel Akarsu, hikâye kitabı Dekadans Geceleri'nde (Varlık, Şubat 2008) kaybedenleri temsil eden kahramanının marijinal ortamlardaki yaşadıklarını anlatıyor. Dünyadan, hayattan, en önemlisi gelecekten umudunu kesmiş hikâye kahramanı gecelere sığınır. Batakhane diye tanımlanabilecek sefillikte barlar, birahanelerdir adresleri. "Çöken toplumun çığırtkanlıklarını" duymamak için en yüksek sesle müzik yapılan yerlere gider. "Müziğin ruha yaydığı yatışma, aptallaşma, sakinleşme halini yaşamak"tır amacı. Ama en marijinal yerlerde bile rahat yoktur. Düzenin sahipleri, medyanın meraklı editörleri, baba parası yiyen zengin çocukları, bohem burjuvalar, yuppieler onu bulur, rahatsız eder. Tüm hikâyelerin anlatıcısı olan rate yazar dekadansın en derinlerine doğru ilerlerken gördüklerini bizle paylaşır.

Hikmet Temel Akarsu, türler arası ilişkiye girerek yeni arayışlarla yazmış hikâyelerini. Denemeyle hikâye arasında gidip geliyor. Bu seçim, toplumdaki olumsuz değişimi anlatmak için ona kolaylık sağlamış. Hikâye etmenin yetmediği yerde doğrudan düşüncelerini aktarıyor.

Tercihini anlatıdan yana kullananlar içinse kısa bir roman uzunluğundaki Z Kuşağı adlı bölümü öneriyorum. Eskişehir'deki bir bar açılışına giderken ve orada yaşananlar, tam olarak Akarsu'nun vermek istediği mesajı hikâyeyle, edebiyatın tadında veriyor.

Etiketler: ,


 

Elmaslardaki Gökyüzü

Nilüfer Altınel ilk romanı Elmaslardaki Gökyüzü'nde (Oğlak yay. 2008), genç bir kadının sokaklarda yalnız başına yaşama çabasını anlatıyor. Genç kadın, yirmi sekiz gün erkek kılığında aşçı yamaklığı yaptıktan sonra soğan doğrarken elini kesip yemeklere kan bulaştırınca işinden olmuştur. Arka kapıdan çıkar ve kendini sokakta bulur. Gideceği bir yer, sığınacağı birisi yoktur. Mal varlığı, cebindeki çok az para ve bıçağıdır. Kentte yapayalnızdır. "Yarım elmayı andıran bir yüz, zayıf ve alabildiğine düz vücut hatları üstüne bir de iki minik erik tanesi kadar göğüsleri eklersek kadınlıkla uzaktan yakından alakasız bir görünüm"ü vardır. Bu sayede aşçı yamaklığı yapmaya başlamış, gecesini, gündüzünü dev bir mutfakta erkeklerin arasında geçirmiştir. Hiçbiri de erkek olmadığını anlamamıştır.

Deniz kenarında oturmuş, "Bundan sonra olacak ne?" diye, pek de yazım kurallarına uymayan bir cümle kurup düşünürken yanına gelen "güzel görünüşlü adam" da onun kadın olduğunu anlamaz. Kahramanımız bu yakışıklı adamı eğilip dudağından öptüğünde adamın tepkisi "Ulan manyak! N'apıyorsun?" olur ve tekmeyi yer. Ancak kahramanımız yerde kıvranırken adam onun kadın olduğunu fark edecektir. Kadın olduğunu anlayınca da yemek ısmarlar ve lüks bir sitedeki evine götürür. Cazibesine kapılmasına rağmen, adam para teklif edince, kendini aşağılanmış hisseder ve kaçar. Geceleyin sokakta yalnız başına saldırıya uğrayacağı korkusuyla cebindeki son parayla bir otelde kalmaya karar verir. En ucuzundan bir otel bulur. Sabahleyin kapının vurulması ile uyanır. Otel sakinlerinden biri karısının ölmek üzere olduğunu söyleyerek yardım istemektedir. Kadını kahramanımıza bırakan adam kaçar. Kadın çok kan kaybetmektedir, ambulans çağrılır. Kadın hastaneye kaldırılırken en değerli eşyası olan yüzüğünü çalınmasın diye kahramanımıza verir. Kahramanımız kadının öldüğünü düşünmesine rağmen emanete hıyanet etmez ve cebinde iki kuruş olmasına rağmen yüzüğü satmamak için direnir.

Kahramanımız cebine değerli yüzüğü koyup şehirde dolaşmaya başlar. Dolaşırken de tuvalet ihtiyacı doğar. Kadınlar tuvaleti bulamayınca ilk gördüğü tuvalete girer ve içerideki adam hemen onun kadın olduğunu anlar ve yanlış yerde olduğunu söyler. Durumu "uzamaya başlayan sarı sarı buklelerim yüzüme çok dişi hava veriyor" diye açıklar. Ama bunun pek de tatmin edici bir açıklama olmadığını söylemeliyim. Öpmek için gözünün içine girdiği adam, dahası 28 gün çalıştığı yerdekiler anlamazken tuvaletteki adamın bir bakışta kahramanımızın cinsiyeti çözmesi inandırıcı gelmedi.

Elmaslardaki Gökyüzü, bir kaybeden hikâyesi anlatıyor. Kahramanının kadın olması konuyu daha da çekici kılıyor. Ne kadar erkek izlenimi verse de bir kadının tecavüze, saldırıya uğramadan, taciz edilmeden sokaklarda yaşayabilmesi pek mümkün değil. Karnını doyurmak, uyumak, hatta tuvaletini yapmak birer büyük sorun. Hayatta kalmayı nasıl becerecek diye merak ediyorsunuz.

Roman geliştikçe, kahramanın şehirde böyle yapayalnız olmasının nedenleri de ortaya çıkıyor. Genç yaşta anne babasını bir trafik kazasında kaybetmiştir. Evliliğinde mutlu olamayınca evi, kocasını ve kaldığı kasabayı terk edip bu büyük şehre gelmiştir.

Bir tren istasyonuna sığınır. Orada geceyi geçirirken yorgunluktan oturduğu yerde uyuyunca da yaşlı bir adamın elle tacizine uğrar. Yine kadın olduğunu anlayan biri çıkmıştır! Romanın sürmesi için bazı olaylar olması gerekiyor. Sokakta yaşanacak çok olay var ama kahramanımız kendi olayın kendi yaratıyor ve para teklif ettiği için yanından kaçtığı adamı aramaya lüks siteye gidiyor. Adını bile bilmediği adamı ararken orta sınıfın güvenlik tutkusunu, korkularını sorgulamak olanağı buluyoruz. Onlarca binadan oluşan sitede adamı bulmayı başarıyor. Adam, "Neden geri geldin?" diye soruyor, "Sana âşık oldum" diyor ve hiç beklemediği bir cevap alıyor; "Kusura bakma seninle uğraşamam bu gece."

Telefon kulübesinde gereğinden fazla durdu diye bir kadından dayak yemesini sokağın tehlikesinden saymalı mıyız bilemiyorum. Kadının erkek arkadaşlarının kahramanımıza yardımcı olması, yakındaki bara götürmeleri ve orada otelde ölen kadını bırakıp kaçan adamla karşılaşması tesadüf ötesi olarak değerlendirilebilir. Şehir büyüktür ama tesadüf çoktur. İkinci tesadüf de, kasabada bırakıp kaçtığı, büyük şehirde kendisini aramaya gelmiş kocasını görmesi olacaktır. Adama daha trenden indiği anda rastlar. Adam da onu görür ve romanın 119. sayfasında kahramanızın adının Filiz olduğunu öğreniriz. Böylelikle aylaklığın yerini kaçış hikâyesi alır.

Sonunda cebindeki yüzüğü satmaya karar verir. Kuyumcular çarşısında dolaşırken de kendisini reddeden yakışıklı adamla karşılaşır. Adam bu kez Filiz'e yakınlık gösterir, onu yemeğe davet eder. Filiz de adamın daha önce kendisine fahişe muamelesi yaptığını, kapıdan kovduğunu unutmuş görünüp teklifi kabul eder. Yemekten sonra birlikte ilk karşılaştıkları köprü altına giderler. Adam orada Filiz'i öpmek isteyince bir itiş kakış olur, Filiz'in cebinden yüzük düşer. Filiz, adamı yüzüğün emanet olduğuna ikna edemez. Adam, Filiz'in yüzüğü kuyumcular çarşısından çaldığını düşünmektedir. Buna kızan Filiz, yüzüğü denize atar. Ama adamı yine inandıramaz. Konuyu değiştirmek için olsa gerek adamı öper. O sırada kendisini arayan kocasının tütün kokusunu duyar. Kocası, ıssız köprü altında bulmuştur Filiz'i. Koşar, kaçar. Ve kaçarken yolu otelde ölen kadının kocasına rastladığı bara düşer. Orada da tuvalete gider ve öldü sandığı kadınla karşılaşır. Kadın yüzüğünü ister. Büyük badirelerden ve bir kominin yüzünü bıçakla parçaladıktan sonra oradan da kaçmayı başarır.

Dönüp dolaşıp tekrar kuyumcular çarşısına gelir ve denize attığı tek taş yüzüğün bir benzerini çalar. Kaçarken kuyumculara yakalanır. Kuyumcu, Filiz'i polise vermek yerine yüzüğü iki katı fiyatına satın alırsa bırakacağını söyler ve parayı bulması için iki çırakla yollar. Aslında Filiz parayı nerede bulacağını bilmez ama tesadüf yine yardım eder ve geçen gece köprü altında bırakıp kaçtığı yakışıklı adamla karşılaşır. Anlaşılan adam sürekli oralarda dolaşmaktadır! Gereken parayı alır, kuyumcuya borcunu öder.

Sonra Filiz yüzüğü alıp bara gider, kadını bulur. Ama kadın Filiz'in getirdiği yüzüğü kendi yüzüğü olmadığı için kabul etmez. Tartışırlar, Filiz bir tokat yiyince, kadını bıçaklar. Oradan da kaçar ve gidip yakışıklı adamı oturduğu sitede bulur. Borcuna karşılık yüzüğü vermek ister. Adam, bir türlü verdiği para ile bu yüzüğün alındığına inanmaz. Tartışmaların sonunda sevişmeye başlarlar. Sevişmek Filiz'e kocasından niçin ayrıldığını hatırlatır. Sonunu söylememeyim, kitabı okuyacaklara sürpriz olsun.

Nilüfer Altınel'in anlatımı kuvvetli. Mizahi bir dille, akıcı bir biçimde hikâye ediyor. Roman bir aksiyon filmi gibi gelişiyor. Tek sorun anlatılan olayların olağanüstü çok sayıda tesadüfle gelişmesi. Romanda akıcılığı sağlamak amacıyla olaylara gereğinden çok yaslanmaktan gelen bir sorun bu sanırım.

Etiketler: ,


 

Garip Şiirler Antolojisi

Ellinci yılını kutlayan Bilgi Yayınevi, ilk baskısını 50 yıl önce 1958'de yaptığı Garip Şiirler Antolojisi'nin tıpkıbasımını yapmış. Ümit Yaşar'ın hazırladığı antoloji Çetin Altan ve Aziz Nesin'in giriş yazıları ile başlıyor. Aziz Nesin, antolojide yer alan şiirlerin Orhan Veli, Melih Cevdet ve Oktay Rifat'ın öncülüğünü yaptığı Garip akımı ile bir ilgisi olmadığını belirtiyor. Alışılmışın, gelenekselin dışındaki her yeni şiir anlayışı ilk başlarda okura "garip" geliyor. Anlaşılan, Garip Şiirler Antolojisi'nde yer verilen örnekler de 50'li yıllarda okurlara garip gelen şiirler.

Antolojinin hazırlayıcısı Ümit Yaşar, "Bu kitapta hiç de garip olmayan fakat zamanında garip sayılmış şiirlerden tutun da, iki-üç kelimeye bütün bir hayat felsefesini sığdırıveren en özlü şiirler"in yer aldığını belirtiyor. Bu antolojiye Espri Şiirleri adı da verilebilirdi diyor ve antolojinin "şairlerin, şu her şeyiyle garip dünyayı nasıl inceden inceye alaya aldıklarını ortaya koyacak" diye ekliyor. Antolojide İlhan Berk, Edip Cansever, Dağlarca, Oktay Rifat, Attila İlhan, Cahit Külebi, Necatigil gibi Türk şiirinin büyük ustalarından ve şimdi adlarını hiç anmadığımız şairlerden şiirler var. Çoğu Garip Akımı'nın ve İkinci Yeni'nin kötü örnekleri. Bir çok şiirin niye garipsendiğini ise bugünden bakıp anlamak mümkün değil. Çoğunun ise espri olarak kaldıkları ve unutulup gittikleri görülüyor. Bilgi Yayınevi bize elli yıl öncesinden bir selam getirmiş. Nice elli yıllara Bilgi Yayınevi!..

Etiketler: ,


 

Azgın Tekeler

"Azgın Teke", orta yaşın üzerinde bazı şarkıcı, artist ya da iş adamlarının karılarını, çocuklarını, aile düzenlerini terk edip kendilerinden yaşça çok küçük genç kadınlarla aşk hayatı yaşamalarının basına bolca yansıması ile magazin basınınca yaratılan bir deyim. Son dönem mizah yazarlarından Toprak Işık, ilk romanına "Azgın Tekeler" (İletişim yay. 2008) adını vermiş. Romanda bu deyimi hak eden iki orta yaşlı adamın yaşadıkları anlatılıyor.

Romanın kahramanları iki yakın arkadaş olmalarına rağmen karakter olarak tamamen zıt tipler. Güner, emekli bir albay. Hayatını askeri disiplin üzerine kurmuş. Disiplinli, ailesine bağlı, biraz dediğim dedik biri. Bir şirkette güvenlik amiri... Sürekli televizyonlarda yayınlanan aile facialarını ve tabii azgın tekelerin yıktığı evlilikleri izleyen karısı Ayten, bir bankada çalışan kendisi gibi otoriter kızı Nergis, ev alma hayaliyle küçük yatırımını bir an önce yüz katına çıkartmak için borsaya yatırım yapan damadı İbrahim ailenin diğer üyeleri.

Diğer başkahraman Halit, elli beş yaşında, Güner'in çalıştığı şirketin mali işler koordinatörü. Halit, "Evli bir erkek olarak sadakat sicili idamlık" biri. Her fırsatta karısını aldatan, bununla övünen bir tip. Yani sonradan çığrından çıkan, azgın teke olanlardan değil. Hep azgın.

Romanın kadın kahramanı Ceyda ise yirmi sekiz yaşında, kumral, ince yapılı. Güzel, çekici. "Samimi, ikna edici ve deli." Aynı şirkette satış elemanı olarak çalışıyor. Tekstil makineleri pazarlıyor. Ceyda ile aynı günde işe alınmış olan Güner, biraz da Ceyda'nın çabaları ile dost oluyorlar. Ceyda, Güner'i karizmatik buluyor ve onunla sohbet etmekten hoşlanıyor. Bu katı ve sert adama sırdaş muamelesi yapıyor. Çünkü Ceyda'nın açık sözle anlattığı her şey Güner'i şaşırtıyor. Güner, Ceyda ve Halit'le arkadaşlığı sırasında yavaş yavaş disiplinli hayatını terk ediyor, yumuşamaya başlıyor.

Halit'in sık sık odasına gelip gönül maceralarından söz etmesi ve bu arada Güner'in dikkatini yaşlandıklarına, eskisi gibi genç ve güçlü olmadıklarına, kadınların kendilerine artık ilgi duymayacaklarına, zaten artık cinsel güçlerinin tükendiğine çekmesi etkisini göstermeye başlıyor. Benzer sözleri evde karısı Ayten'den de duyan Güner, ne kadar karşı çıksa da için için genç olduğunu kanıtlama peşine düşüyor. Cinsel gücünü kanıtlama isteğine karısı ilgisiz kalıyor. Hatta Ayten, bu girişimleri, yaşlı başlı adam neler yapıyor, dercesine küçümsüyor.

Hayatında baba sevgisini hiç tatmadığını söyleyen Ceyda, Güner'e yakınlaşmaya başlıyor. Ceyda'nın tutacağı ev için Güner'in kefil olması ve Ceyda'nın onu teşekkür için evine yemeğe davet etmesi gelişmeleri hızlandırıyor. Güner, Halit'e Ceyda'yla aralarında bir şey olmasını istediğini itiraf ediyor. Böylelikle Halit hem suç ortağı oluyor hem de akıl hocası. Şirketteki masa tenisi turnuvasını kazanıp Hilton'da iki gecelik bir akşam yemeği kazanan Güner, karısına, maçta destekleyince söz vermiştim yemeğe Halit'le gidiyorum diyor ve Ceyda'yı yemeğe götürüyor.

Ceyda'yla Güner bir aşk ilişkisi yaşamaya başlamıştır. Güner, artık sık sık Halit'le buluşuyorum diyerek akşamları geç saatlere kadar dışarıda kalmaktadır. İlk haftalar mutlu ve neşeli geçse de zamanla Ceyda huysuzlaşır. Hareketlerinde bir tuturalılık yoktur. Güner'i severken dövmeye başlar. Gereksiz tartışmalar, kavgalar çıkartır. Birlikte yaşadıklarının Ceyda tarafından tüm iş yerindekilere anlatılması Güner için bardağı taşıran damla olur.

Bu arada, hiç alışkanlığı olmadığı halde sürekli "Halit'le buluşuyorum" diyerek akşamlarını dışarıda geçiren kocasından zaten şüphelenen Ayten, Güner'in bir telefon konuşmasına şahit olur. Telefonda aslında Ceyda ile konuşan Güner'in Halit'le "sevgilim", "aşkım" diye konuştuğunu sanarak, kocasının eşcinsel bir ilişkiye girdiğine inanır. Geçen günleri düşünür ve kocasının sürekli Halit'le buluştuğunu akşam yemeğine, sinemaya aşk filmi seyretmeye gittiğini hatırlar.

Bu arada Ceyda'dan hamile olduğu haberini alan Güner, karısının evi terk ettiğini öğrenince iyice mahvolur. Kızının evine sığındığını öğrendiği karısıyla her şeyi açıkça konuşmaya karar verir. Güner, azgın tekeliğinin karşılığında cezasını bulmuş mudur? Bu sorunun cevabı tabii ki romanın sonunda.

Aziz Nesin, Rıfat Ilgaz, Muzaffer İzgü gibi Türk mizahının klasikleşmiş adları hikâye türünün kuralarına uygun bir yapıda, giriş - gelişme - sonuç kuralıyla gelişen eserler verirlerdi. 80'li yıllarda Gırgır'ın mizaha getirdiği yeni anlayışla Türkiye'de mizah yazarlığı bir değişim yaşadı. Haftalık dergilerin sınırlı sayfa sayısı içinde yazılı mizaha pek yer olmadığından olabildiğince az sözle çok şey anlatmak zorunluluğu doğdu. Bu zorunluluk, mizah hikâyelerinin yapılarının değişmesini getirdi. Klasik yapıdan, betimlemelerden, tanımlamalardan vazgeçildi. Sadece diyaloglardan oluşan bir anlatımla, her şey hızla ve kısaca anlatılmaya başladı. Güncel olaylara dayalı bir anlayış hakim oldu. Kalıcılık önemsenmedi. Gani Müjde, Atilla Atalay gibi Gırgır ekolünden yetişen yazarlar bu türün seçkin örneklerini verdiler. Toprak Işık'ın anlatımında ve biçiminde Gırgır ekolününün kaçınılmaz etkisi var. Olabildiğince az tanımlama ve betimleme yapıyor. Romanın tüm yapısı diyaloglara dayalı. Karakterlerinin ruh tahlililerinde, duygu ve düşüncelerinde derinleşmiyor. Yüzeyde kalmayı, sadece görüneni aksettirmeyi yeğliyor. Olaylar diyaloglarda gelişiyor, daha çok yaşandıktan sonra espirili bir anlatımla diyaloglarda naklediliyor. Toprak Işık'ın Azgın Tekeler'i romanlaştırılmış bir senaryo olarak da değerlendirilebilir. İyi bir yönetmen başka bir metne gerek duymadan kitabı kullanarak eğlenceli bir komedi filmi çekebilir.

Gırgır ekolünün bir etkisi de romanın arka planında gelişen güncellik. Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne girme çabası, borsada kazanma hırsının moda olması, televizyonlarda yayınlanan aile faciaları romanın iyice güncel bir tabanda gelişmesine neden oluyor. Bu hal, gelecekte, on-yirmi yıl sonra Azgın Tekeler'in okunaklı olup olmayacağı sorusunu sormamıza neden oluyor ister istemez. Toprak Işık, romanın ana eksenini hiç eskimeyecek bir konu olan yaşlı adam - genç kadın birlikteliği üzerine kurduğu için bu zamanla eskime sorununu bir nebze aşmış. Mizahını da daha çok erkeklerin yaşlanma korkusu üzerine kurduğu ve espirileri bu durum üzerinden geliştirdiği için sanırım Azgın Tekeler diğer örneklere göre zamana dayanıklı bir eser olacak.

Toprak Işık, Azgın Tekeler'de son yıllarda hemen hiç örneğini görmediğimiz mizah romanının seçkin bir örneğini vermiş. 194 sayfa boyunca tempoyu düşürmeden, espirilerin seviyesini dozunda tutarak ve olabildiğince akıcı bir üslupla romanını okutmayı başarıyor.

Etiketler: ,


 

Unutulmuş Sosyalist: Esat Adil

Esat Adil Müstecaplıoğlu, Türkiye Sosyalist hareketinin önemli adlarındandır. Tarih okumalarında birçok yerde adına rastlarsınız ama kimliği, hayatı, yaptıkları hakkında pek fazla bilgi yoktur. Çocuk yaşta Kuvayı Milliye Hareketi içinde yer almış, Ankara Hukuk'un ilk mezunlarından bir aydın olarak Cumhuriyet'in hukuk sisteminin önemli mevkilerinde bulunmuş. Doktora yapmak için gittiği Belçika'da II. Enternasyonel'in fikirlerinden etkilenmiş. Sol muhalif çizgide siyaset yapmış. Gazeteler yayınlamış. 1946'da Yasadışı Türkiye Komünist Partisi'nin legale çıkan kolu olarak görülen Türkiye Sosyalist Partisi'ni kurmuş. Sansaryan Han'ında, Harbiye'de hapis yatmış. Çıkınca tekrar partisini kurmuş…

Emin Karaca, Unutulmuş Sosyalist: Esat Adil'de (Belge yay. Şubat 2008) hem bu önemli sosyalistin hayat hikâyesini gün yüzüne çıkartıyor, hem de onun gazetelerde yazdığı yazıları biraraya getirerek düşünsel mücadelesini de hayat hikâyesi ile birlikte izlememizi sağlıyor. 414 sayfalık bir kitap. Biraz ham görünse de ilk adım olarak önemli.

Etiketler: ,


 

Yozgat Var Yozgatlı Yok

Abbas Sayar, sessiz ve derinden giden yazarlardandı. Bunun en önemli nedeni edebiyatın başkenti İstanbul'da değil de Yozgat'ta yaşaması olabilir. Yozgat'ın az sayıda ama hepsi de önemli yazarlarının ilk sıralarda gelenlerindendir. İlk romanı Yılkı Atı, onu izleyen Çelo ve Can Şenliği 70'li yıllarda büyük ilgi toplamış, ödüller kazanmış, Türk edebiyatının önemli eserleri arasında yer almıştır. Sayar'ın yazarlığının yanında gazeteciliği de var. 44 yıl Yozgat'ta kendi gazetesi Bozok'u yayınlamış. Yozgat'ı sevmiş, daha iyi ve güzel olması için çalışmış, öneriler geliştirmiş ve bunları yılmadan yazmış.

Yozgat, hakkında pek az yazılmış bir şehir. Ankara'nın hemen yanında ama her zaman uzakta bir Anadolu şehri… Yozgat Var Yozgatlı Yok'da (Ötüken 2007) Abbas Sayar'ın 1930'lardan 80'lere uzanan bir zaman diliminde Yozgat'ın yaşadığı değişimi gözlemlediği, tatlı dille, anılarla süsleyerek anlattığı gazete yazıları yer alıyor. Sıcak, sevecen bir anlatımı var. Yozgatlıları, onların anılarını, şehrin üzerindeki etkilerini anlatarak Yozgat'ın bir tablosunu oluşturuyor. Yozgat'ın gelişmeden kalmasının en önemli nedenlerinden birinin Yozgatlı duyarlılığı olduğunu anlıyoruz. "Alem yıkılıyor, Yozgatlı kendi kozasında sıkışmış kulakları tıkılı halde olup bitene karşı tam bir atalet içerisinde yaşamaya devam ediyor”. Sayar, bu duyarlılığın oluşmasının nedenlerine de değiniyor yazılarında. Yazıları oğlu Ahmet Güner Sayar derlemiş. Umarız umduğu gibi kitap Yozgatlılara ulaşmıştır ve ruhlarında, kalemlerinde kıpırdanma yaratmıştır.

Etiketler: ,


 

Seyahat İntibaları

Cumhuriyet'in ilanından sonra, 1926'da, hem yeni Türkiye'yi hem de ihraç ürünlerini Avrupa'ya tanıtmak amacıyla üç ay sürecek gezici bir sergi düzenlenmiş. Karadeniz gemisinde düzenlenen sergi için iş adamlarının yanı sıra çok sayıda aydın ve sanatçı da görevlendirilip geziye katılmış. Gemi 12 Avrupa ülkesinin 16 önemli limanına uğramış. Bu geziye katılan yazarlar nedense bu üç aylık gezinin izlenimlerini yazıya dökmemişler. Tek istisna Celal Esat Arseven'in Seyahat İntibaları (Kitabevi 2008) olmuş. "Seyyar Sergi ile" üst başlığını taşıyan ve ilk baskısı 1928'de yapılan kitapta Arseven de sergiden, yapılanların amacından, alınan sonuçlardan söz etmiyor. Sanki gemiyle Avrupa seyahatine çıkmışcasına ilginç bulduğu yerlerden, ayrıntılardan gözlemlerden söz ediyor. Edebi yanıyla dikkati çekiyor. Kitabı yayına hazırlayan N. Ahmet Özalp, seyyar serginin sıradan haberler dışında basında da yer almadığını belirtiyor. Seyyar Sergi hakkında en ayrıntılı yazı olan Ali Suad'ın "Seyyar Sergimiz Hakkında" başlıklı yazısını kitabın sonuna eklemiş ve bir anlamda Arseven'in eserini bütünlemiş. Kitabı okuduktan sonra insan Seyyar Sergi'yi ve gemide üç ay boyunca yaşananları daha çok merak ediyor.

Etiketler: ,


 

"Hasretle"

Nazım Hikmet'in eşi Vera'yla Moskova'da yaşadığı evi de canlandıran, ama esas önemlisi Vera Tulyakova Hikmet'in arşivinden çıkan yazılı belgelerin, fotoğrafların yer aldığı Yapı Kredi İstanbul Beyoğlu Kültür Merkezi'ndeki sergi büyük bir heyecan ve ilgi yaratmıştı. Yapı Kredi Yayınları "Şehrime ulaşamadan bitirirken yolumu…" adlı serginin güzel bir katalogunu da yayınlayarak kalıcılaştırdı. Bu sergiyi hazırlayan M. Melih Güneş, Vera Tulyokova Hikmet Arşivi'nde ve Rusya Edebiyat ve Sanat Devlet Arşivi'nde korunan Nazım Hikmet belgelerini araştırırken rastladığı ve daha önce yayınlanmamış mektupları "Hasretle" adıyla derlemiş (Yapı Kredi yay. Şubat 2008). Kitap Nazım Hikmet'in gönderdiği, ona gelen ve şairin ölümünden sonra eşi Vera'ya yollanılan taziye mektuplarından oluşuyor. Bu kitabı okurken aklıma şu soru takıldı; Kuşkusuz, Türk şirinin kurucularından olan büyük şair Nazım Hikmet hakkında bulunan her belge önemlidir, saklanmayı ve derlenmeyi gerektirir, ama kitap halinde yayınlanmalı mı? Bir biyografi çalışmasında yararlı ipuçları verebilecek olan bu mektupların yayınlanması şair hakkında bildiklerimize yeni ne ekliyor?

Etiketler: ,


 

Sensiz Her Şey Renksiz

2007'nin son aylarında Türkiye'de yapılmış en kapsamlı sergi olan 'Abidin Dino: Bir Dünya' ile aynı günlerde Can Yayınları bir dizi Abidin Dino kitabı yayınladı. Sinan, Kısa Hayat Öyküm, Yedi Tepe Öyküleri ve Sensiz Her Şey Renksiz'di (Can yay. Kasım 2007) bu kitaplar. Böylelikle Dino'nun yazınsal etkinliği resim etkinliği ile eşzamanlı olarak okurlara sunulmuş oldu. Ama okura da önemli bir zorluk doğurdu, bir hamlede tüm kitapları okuyamayacağımız için üzülerek de olsa içlerinden birini seçmek durumunda kaldık. Keşke Can Yayınları bu diziyi yıl içine yaysaydı, o zaman hem hepsini okuyacak, hem de haklarında yazacak zamanımız olurdu. Ben bu kitaplardan, Sensiz Her Şey Renksiz'i okudum. Sensiz Her Şey Renksiz'de Güzin ve Abidin Dino'nun 1952-73 yılları arasındaki mektuplaşmaları yer alıyor. Kitabın girişinde Ferit Edgü'nün de belirttiği gibi Abidin Dino özel hayatından söz etmeyi sevmeyen biri. Sanatıyla anılmak istiyor. Oysa, çok renkli ve hareketli bir hayatı olduğunu hissediyoruz. Sırf sanat, edebiyat açısından değil, Türkiye'nin sol siyasi geçmişi açısından da önemli bir kişi Abidin Dino. Birçok önemli olayda rol almış ya da tanıklık etmiş. Kitapta "Birbirini seven, birbirine âşık iki insanın arasındaki özel mektuplar"ı okumakla kalmıyorsunuz, onlarla beraber aydın sorumluluğuyla yaşamanın ne olduğunu da görüyorsunuz. Kitabın sonundaki Üç Yaz başlıklı Dino'ların 40 yıl sonra Türkiye'ye dönüşünü, buradaki ilk izlenimlerini aktaran bölüm de dikkate değer.

Etiketler: ,


 

Çukurda

Çukurda

Neşe Cehiz'in son kitabı Çukurda (Everest yay. Nisan 2008) bir hastanenin ortopedi servisinde başlıyor. Kitabın kahramanı Evren Bükülmez, 24 yaşında bir genç kadın. Sağ bacağı kasığına kadar alçıda, ameliyatla dizine metal bir parça takılmış bir durumda yatıyor. Uyandığında karşısında elinde bir demet çiçekle Gökçin vardır. Arkadaşı Fatih, kendisiyle yakından ilgilenmekte, adeta pervane olmaktadır. Murat da elinde koca bir çiçekle gelir. Evren, Murat'tan da Gökçin'den de nefret etmektedir ve de başına gelenlerde Fatih'in payı olduğunu düşünmektedir. Ama bunların nedenlerini açıklamaz.

Evren yattığı yerde bu hale nasıl geldiğini hatırlamaya başlar. Kötü bir gece geçirdikten sonra sabaha karşı Kabataş'ta koşarak karşıya geçiyordur. Bir avukat onu kovalamaktadır. Caddede tramvay yolu inşaatı vardır, bir tahta köprüden geçerken ayağının altındaki tahta gıcırdar, sallanır, düşerken dizinden gelen çatırtıyı duyar. Sonrasında hastanede yatakta uyanır.

Evren'in çukura düşüşüne kadar yaşadıklarını hastane yatağından geriye doğru giderek öğreniriz, yani sondan başa doğru giderek. Her bölümde bir adım daha geriye doğru gider roman. Olaylar çözüldükçe de hasta yatağının başındaki kişilerin Evren'in hayatındaki yerlerini ve bacağını kırmasındaki rollerini öğreniriz. Önce o avukatın niçin kendisini kovaladığını anlatıyor Evren. Gece yarısından sonra Beyoğlu'nda enlektüellerin nöbetçi barı Melek'te yaşadığı can sıkıcı olaylardan sonra sokağa fırlamıştır. Kazancı Yokuşu'ndan inerken evine gitmekten vazgeçer, yokuşun alt ucundaki Fındıklı Parkı'na gitmeye karar verir. Parkta oyalanmayı beceremez. Her zaman sığındığı bir arkadaşında kalmaya karar verir ama geceyarısı açtığı telefona çıkan arkadaşı Onur'un annesinden kabul görmez. Duvar dibindeki kulübeyi fark eder, küçük bir çayhanedir orası ve eski mesleği avukatlık olan biri işletmektedir. Evren sürekli andığı Özgür'ün buradan söz ettiğini, sahibinin iyi biri olduğunu anlattığını hatırlar. Çay içerken avukatla sohbet eder. Avukatın verdiği battaniyeye sarılıp yatar. Saçını bir elin okşadığını hissederek uyanır. Gözünü açtığında avukatın üzerine eğilmiş yüzünü görür. Yerinden fırlayıp koşmaya başlar, avukat da yanlış anlaşıldığını düşündüğünden derdini anlatmak arzusuyla peşine düşer. Bu koşunun sonucunda Evren gözlerini hastanede açacaktır.

Sonraki bölümde Evren'in gece yarısı Melek'te neler yaşadığını, niye oradan fırlayıp kendini sokağa attığını okuruz. Cumartesi gecesini erkek arkadaşıyla değil iş arkadaşı Fatih'le geçirmektedir. Melek'e gelene kadar bir yerlerde içmişlerdir ama Evren'in bir türlü keyfi yerine gelmemiştir. Kalabalık, gürültülü, bol dumanlı, müzikli bir yerdir Melek. Beyoğlu'nda gece yarısından sonra barlarda neler yaşandığının küçük bir örneğini okuruz. Bar, Evren'in hoşuna gider, çevreyi izlemeye başlar ve kendini çok kızdıracak görüntüyle karşılaşır. Saçlarının yarısı pembe, çenesiyle dudağı arasında "pirsink"li bir kızla bir bakışta tanır gibi olduğu bir erkek öpüşmektedir. Dikkatle bakınca erkeği de tanır; hastaneye elinde çiçekle gelen Murat'tır.

Neşe Cehiz, bu geriye doğru gitme işini iyi kurgulamış. Her bölümde eksik bir şeyler kalıyor. Olaylar ve insanların olaylardaki rolü tam anlatılmıyor ya da neden olduğu merak yaratacak bazı konuların ucunu açık bırakıyor. Böylelikle sonunu bildiğiniz bir olayın başını merak etmeye devam ediyorsunuz. Murat'la pembe saçlı kızın öpüşmesi ve de Evren'in tepesinin atması böyle merak uyandırıcı olaylardan.

"Melek Öncesi" başlıklı bölümde Evren'le Fatih'in karşılaşmalarını ve Melek'e gidene kadar neler yaşadıklarını okuyoruz. Bu aynı zamanda bize Beyoğlu'nun sokaklarda yaşanan gece hayatını da gözlemlememizi sağlıyor. Ara sokaklarda bira içmek için bir yer ararlarken konuşmalarından Murat'ın Evren'in erkek arkadaşı olduğunu öğreniriz. Evren'in kızmasının bir sebebi böylece aydınlanmış olur. Pembe saçlı, pirsinkli kızın kimliğini çözmek için biraz daha okumamız gerekecektir. Evren, Fatih'e Atatürk Kültür Merkezi'nde izlediği Kral Lear'dan çıkışta hamburger yerken rastlamıştır. AKM'ye gelmeden önce de Firuzağa Camii'nin önündeki kahvede oturmuştur. Musalla taşı manzaralı bu kahvenin sakinleri yazarçizerler, gazeteciler, eleştirmenler gibi "entel takımı"dır. Çoğu da Evren'i arabasından kovan Gökçin'in arkadaşlarıdır. Gökçin bu çevrelerde oldukça bilinir. Erkeklerin ilgi odağıdır. Gökçin'i de hastaneden biliyoruz. Evren'in kafası "Murat'ın evinde, banyoda tepetaklak duran diş fırçası"na takılmıştır. Düşündükçe gerilmektedir, çünkü Murat böyle bir şey yapacak bir adam değildir. Romandaki kimliği henüz netleşmemiş olan Gökçin gelince Evren kahveyi terk eder. Cebinde iki lirası olduğunu, maaşını üç günde tükettiğini, kredi kartı borcunu ödeyemeyeceğini hatırlayınca hırsla kendini Taksim'e atar ve AKM'de gişecilik yapan Sinem'i bulur. Onun teklifiyle de bedavaya oyunu izler.

İzleyen bölümde Murat'ın evinde yaşananları, diş fırçasının konumunun niye Evren'in kafasına takıldığını öğreniriz. Murat her zaman meşgul bir öğrencidir, evde endüstriyel tasarımlar yapmaktadır. Evren'e pek ilgi göstermez ama Evren bu hali normal karşılar. Murat'ın işinin ve durmadan uzayan telefon konuşmasının bitmesini beklerken onunla nasıl tanıştığını anlatır. Zaman zaman kulak misafiri olduğu telefon konuşması aslında gece yarısı barda neyle karşılacağının ipuçlarını vermektedir ama bunu anlamaz. Murat'ın soğuk davranışlarını da kötüye yormaz. Onu işiyle başbaşa bırakıp çıkar. "Gökçin'in Arabasında" başlığı, bize arabadan atılma olayının anlatılacağı bilgisini verir. Gökçin, genç, güzel başarılı bir dizi yıldızıdır. Gökçin'le tartışmalarından ikisinin pek de iyi anlaşamayan kardeşler olduklarını anlarız. Gökçin ne denli başarılıysa Evren o kadar başarısızdır. Çalıştığı hastaneden aldığı maaşı yetmemektedir. Ablasıyla ilişkisi de borç alıp verme düzeyindedir. Tartışma uzayınca borç alamadığı gibi arabadan da atılır Evren.

Sonraki bölümde, Evren'in çukura düşmeden önce arayıp ulaşamadığı Onur'u ve annesini tanırız. Galatasaray'daki İngiliz Konsolosluğu'nda bomba patlamıştır. Evren, Akatlar'da oturan Onurlara giderken, metroda yeni bir bomba patlayacağını düşünüp panikler. Neyse ki Akatlar her zamanki gibi sessiz sakindir. Onur, içe kapalı, aşırı utangaç biridir. Tek merakı sinemadır. Günlerini evde oturup Oğuz Gözen adlı bir sinemacı hakkında araştırmalar yaparak geçirmektedir. (Ağah Özgüç'ün bir yazısından öğrendiğime göre Oğuz Gözen 70'li yıllardan bir sinemacı ve "Recep İbibik" diye bir film de çekmiş.) Evren, Onur'la yaşadıklarını anlatırken sürekli onu Murat'la ve henüz kimliğini çözemediğimiz ama çok sevdiğini anladığımız Özgür'le karşılaştırır. Murat'ın pembe saçlı kızla öpüşmesinin (ihanetinin) işaretini veren küçük örnekler verir.

Evren'in Onurlara gitmesinin öncesinde ise evde ve işyerinde yaşadıkları var. Taksim'de bir hastanede biyokimya bölümünde çalışıyor. Yani yazar Neşe Cehiz'le aynı meslekten. Oturduğu apartmanda ve hastanede çalışanlar, yatanlar hakkında gözlemleri mizahi ama gerçekçi. Evren evde de, işte de tutunamıyor, kendini sevdirip yer edinemiyor. Çukura düştüğü gün başhekimden sürgün edildiğini, orada da davranışlarını değiştirmezse meslekten ihraç edileceğini söylüyor. İşin öncesinde ev hayatı var. O da pek parlak değil. Evren, bir genç kızın evinde kiraya ortak. Kızın titizliği nedeniyle ev arkadaşıyla da anlaşamıyorlar. Nefret ettiği bu ev arkadaşı, sevgilisinin barda öpüştüğü pembe saçlı kız. Özgür'ün kim olduğunu, neden Evren'in hayatında bu denli etkili olduğunu anlamak için de bir rüyanın anlatıldığı son bölümü okumamız gerekir ki böylece roman bitmiş olur.

Çukurda değişik bir Beyoğlu romanı. Romancıların favori mekanı Cihangir’e de farklı bir açıdan bakıyor. Evren alışıldık kaybedenlerden değil. Belki de bir kaybeden adayı. İnsanlarla barışık değil, hayata da pek iyi tutunmuyor. Çok fazla arkadaşı yok, hal ve hareketleriyle onları da yakında kaybedeceği anlaşılıyor. İnsan o yüzden hastane sonrasını da merak ediyor. Neşe Cehiz, sade bir anlatımla, gerçekçi dille, gerilimi hiç düşürmeden, merakımızı gıcıklayacak soru işaretleri yaratarak bir romanın sondan başa doğru da okunabileceğini kanıtlıyor.

Etiketler: ,


 

Bir Zambak Hikayesi

Türk edebiyatının ilk psikolojik romanı Eylül'ün yazarı Mehmet Rauf'un ilginç bir hayat hikâyesi var. Halit Ziya Uşaklıgil'in Hizmet gazetesinde ilk hikâyesi yayınlandığında 16 yaşındaymış. Zamanla tanınmış, dönemin en önemli dergilerinden Servet-i Fünun'un yazarlarından olmuş. İlk romanı Ferda-yı Garam, ardından başyapıtı Eylül ve düzyazı şiirleri Siyah İnciler bu dergide tefrika edilmiş. Mehmet Rauf, bir yandan da eğitimini tamamlamış ve Bahriye Mektebi'nden mezun olup teğmen olmuş.

1910'da 35 yaşında genç bir yüzbaşıyken yayınladığı Bir Zambak'ın Hikâyesi hayatının dönüm noktası. Edebiyat tarihlerinde roman diye nitelenen bu eser aslında 36 sayfalık bir hikâye. Hikâyenin anlatıcısı, tam anlamıyla cinsel arzu dolu bir adam... Kendini şöyle tanımlıyor; "Diyebilirim ki bütün İstanbul'da, kadınları benim kadar ateşler içinde yanarak arzulayan ve arzuladığı kadını elde edebilmek için benim gibi hayatını hiç tereddütsüz ortaya koyacak kadar ileri gidecek başka bir adam bulunamaz." Tüm kadınlara şehvetle bakmakta, hoşuna giden bir kadın gördüğünde "ufak bir hayal gücüyle" onun vücudunu çıplak olarak gözünün önüne getirebilmektedir.

Kahramanımız kadınlarla karşılaşıp tanışmanın çok güç olduğu o dönemde Haydarpaşa Vapurunda bir genç kadına rastlar. Hayallerindeki kadına benzeyen bu güzelin peşine düşer. Kadının evini öğrenince de, bir erkekle kadının belki de tek yolu olan mektuba başvurur. Cevap alamayınca ikinci ve üçüncü mektupları da yazar. Üçüncü mektupta emredici bir üslupla buluşma yeri bildirir ve kadının oraya gelmesini ister. Kadın buluşma yerine bir araba ile gelir, ama arabadan inmez, arabacıdan gizli bir mektup atmakla yetinir. Kadın, mektupta kahramanızın ilgisinden memnun olduğunu ama erkeklere ilgi duymadığını bildirmektedir.

Günler süren uğraşın böyle sonuçlanması onu alt üst etmiştir. Bekâr odası yerine bir dostuna misafirliğe gitmeye karar verir. Dostunun akrabalarından olan bir genç kız kapıyı açar. Bu öksüz kıza evde hizmetçi muamelesi yapılmaktadır. Genç kızı gören kahramanımız onun güzelliğinden etkilenir, cinsel bir çekime kapılır. "İncecik bedeni üzerinde o kadar güzel ve çehresi var idi ki, sapının üzerinde el değmemiş güzelliğiyle, ihtişamla sallanan bir zambakta bile belki bu letafet bulunamaz" diyerek kıza Zambak adını takar. On beş yaşındaki bu kızı baştan çıkartmaya karar verir. Zambak'tan karşılık bulunca, küçük ön sevişmelerden sonra kızı kötü muamele gördüğü bu evden kaçıp kendisine gelmesi için ikna eder.

Kız, kahramanızın bekâr odasına sığınır. İki âşık sevişirler. Hikâye, dönemin cinsel bakış açısını yansıtırken, Zambak'a hitaben anlatılan cinsel bilgilerle de donanmıştır. Yazar sık sık hikâyenin arasına girerek tarih boyunca iki cinsin ilişkileri hakkında açıklamalar yapar, hatta tıbbi bilgiler verir.

Kahramanımızın aklı erkeklere ilgi duymuyorum diyerek kendisini reddeden kadında kalmıştır. Zambak'la sohbet ederlerken sözü seviciliğe getirir. Zambak, teyzesinin evine ara sıra sevici olduğu söylenen Naciye adlı bir kadın geldiğini anlatır. Naciye Hanım, Zambak'a da ilgi göstermiştir. Kahramanımız, Zambak'ın anlatımından, kendisini reddeden kadının Naciye olduğunu anlar. Ona ibretlik bir ders vermeye karar verir. Naciye'ye, Zambak'ın imzası ile bir davet mektubu yollar. Naciye, hemen davete uyar, kahramanımızın evine gelir. Naciye ile Zambak sevişirlerken onları saklandığı dolaptan izler. Uygun bir anda Zambak'ın yerini alır ve erkeklerden nefret eden bu kadını zevkten çılgına çevirdikten sonra onunla birleşir.

Edebiyat tarihlerinde ve Mehmet Rauf'un biyografilerinde Bir Zambak Hikâyesi'nde cinsel ilişkilerin sokak ağzıyla, yani argoyla anlatıldığı belirtilse de bana anlatım son sayfalar hariç cüretkârlığın ötesinde bir izlenim vermedi. Belki de bu kanının kaynağı Mehmet Rauf gibi bir yazardan böyle bir hikâye beklenmemesidir.

Bir Zambak Hikâyesi, Mehmet Rauf'un başına büyük işler açar. Kitap yasaklanıp toplatılır. Yazar askeri mahkeme tarafından sekiz ay hapis cezasına çarptırılır ve askerlikle ilişkisi kesilir. Edebi çevrelerden dışlanır. Takma isimlerle romanlar yazar. Bu romanların bir kısımının da müstehcen içerikli olduğu söyleniyor. Türk pornografik edebiyatının kült yapıtı sayılan Kaymak Tabağı'nın da Mehmet Rauf'un eseri olduğu söylenir... Bu arada ilginç bir gelişme olur, Zambak'ın hikâyesini okuyan varlıklı bir genç kız Mehmet Rauf'la evlenir. Bu kısa evlilikten sonra Mehmet Rauf, yine hayranı bir genç öğretmenle evlenecektir.

Tarih ve Toplum dergisi Nisan 2001 tarihli "Mahrem Tarih" başlıklı özel sayısında Bir Zambak Hikâyesi'nin de tam metni yer alıyordu. Dergide yer alan Yavuz Selim Karakışla'nın incelemesinde, kitabın 1910'da İstanbul'da kapaksız, eser adı ve yazarı belirtilmeden yayınlandığı anlatılıyor. Kitap piyasaya çıkar çıkmaz kapışılmış. Yayıncısını da yazarını da zengin etmiş. Kitabın en az iki baskı yaptığı tahmin ediliyormuş. Yasaklanınca da el yazısı ile çoğaltılıp (ilk korsan yayınlardan olmalı) gecelik olarak kiraya verilmiş. Mehmet Rauf'la ilgili en geniş ve iyi inceleme olan Rahim Tarım'ın Mehmet Rauf'un Hayatı ve Hikâyeleri Üzerine Bir Araştırma'da (Akçağ yay. 2000) yargılanma sürecine ilişkin önemli belgeler yer alıyor.

Edebiyat tarihimizin ilk erotik metinlerinden sayılan Bir Zambak Hikâyesi'ni 78 yıl sonra Sel Yayınları tekrar yayınladı. Kitapta eserin hem günümüz Türkçesine uyarlanmış hali hem de eski Türkçe metninin tıpkıbasımı yer alıyor. Bir Zambak Hikâyesi, 19. Yüzyılda cinselliğin edebiyatta nasıl işlendiğinin ilginç bir örneği.

Etiketler: ,


Pazar, Ekim 04, 2009

 

Pembe Otobüs

Mehmet Anıl'ın yeni romanı Pembe Otobüs (Can yay.) on yedi yıldır görmedikleri arkadaşlarını bir akşam yemeği için bekleyen on üç kişilik bir grubun hikâyesi ile başlıyor. Uçakla, uzun yoldan geldiği anlaşılan ve iki arkadaşın karşılamaya gittiği Demir, üniversite yıllarında bu grubun lideri olmuştur. "Onu üniversite kampusundaki kafeteryaya çağırıp sınıf arkadaşlarımla tanıştırdığım gün hepimizin lideri olacağını o dakika hissettik. Erkekler rahatsız oldu, kızlar âşık. Kısa sürede eğri ve doğru onun kararlarına göre belirlenir oldu. İtiraf edemesek de ağzının içine bakıyorduk."

Üniversite yıllarında başlayan arkadaşlık sürmüş, grupta anlatıcı hariç herkes birbiriyle evlenmiş, bir anlamda grup varlığını sürdürmüştür. Anlatıcının farklılığı sadece medeni durum olarak değil, aynı zamanda konum olarak da belirginleşir. Adının Uğur olduğunu öğrendiğimiz anlatıcı, Çeşme'de Demir'lerin yazlık evinde buluşan gruptan ayrı, ayrıksı durur. Genellikle onlara dışarıdan, terastan bakar. Grubu izlerken bir yandan da geçmişi, özellikle Demir'le ilişkilerini hatırlar.

"Demir'in hayatta ne yapmak istediğini hiçbir zaman anlayamadım" der anlatıcı. "Sürekli olarak fikir -dolayısıyla üniversite- değiştiriyordu. Yalnızca ne yapmak istemediğini biliyordu: baba mesleği. Tıp fakültesiyle başladı, su ürünlerinde okurken felsefeyle ilgilendi, en son hepsini bırakıp konservatuvarda kompozitörlük okumayı planlıyordu, olmadı."

Anlatıcı, Demir'in bu grubun lideri olduğunu söylese de sürekli fikir değiştirmesinin gruba nasıl bir değişim yaşattığını öğrenemiyoruz. Demir aslında daha küçük, çekirdek bir grubun lideri bence. Anlatıcı Uğur ve grubun diğer üyelerinin hiç de benimsemediği İyi'dir onun düşünsel değişiminin sadık izleyicileri. Uğur, hemen her liderin yanında görebileceğimiz bir tiptir. Liderinin dediklerini kayıtsız şartsız onaylar ya da öyle görünür. Onu sadakatle takip eder, bir dediğini iki etmez ve bu sadakati de ona ikinci adam konumunu sağlar. Zengin bir müteahhiddin oğlu olan Demir'in maddi gücünden yararlanır, onun burjuva kültüründen nasiplenir. Ailenin güvendiği bir arkadaş olarak konumunu sağlamlaştırır.

İyi, bir Alman anne ile Türk babanın çocuğudur. Adını da Türkçe'yi sonradan öğrenmiş annesi koymuş. Üniversitede okumak için Almanya'dan gelmiştir. Uğur onu daha ilk gördüğünde sıradışı bir kişilik olduğunu hisseder, vurulur. "Karada yaşayan güzel bir deniz kızıdır". Bu güzel, eşşiz kızı kendisine fazla bulan Uğur, onu Demir'le tanıştırır. Aralarında bir ilişki doğacağından emindir, öyle de olur.

Demir, İyi ve Uğur üçlü grubu oluşturduktan sonra günlerini, İyi'nin yalnız yaşadığı, eski bir depodan bozma, insana denizin altındayım hissini veren ilginç dekorlu evinde geçirirler. "Evde her şey, derinlik duygusunu körelten incecik bir buğunun ardında belli belirsiz görünür gibiydi" diye anlatır Uğur.

Köşk adını taktıkları büyükçe bir kerevete uzanıp, içki içer, esrar çeker, türlü yemişlerden yiyerek Demir'in değişen ideolojik görüşlerini dinlerler. Demir devrimci, sol görüşlere de, milliyetçiliğe de uzaktır, Şamanizm, Don Juan'ın öğretileri, olmayan felsefe birikimiyla zamancılık, doğacılık gibi öğretilerin peşine düşer. Romanın anlatıldığı zaman 80'li yılların başı, belki de hemen 12 Eylül sonrası, biraz muğlak bırakılmış. Okulda sağ ve sol gruplar var. Eylemler yapılıyor, sloganlar atılıyor. Demir ve arkadaşları bu olaylarla hiç ilgilenmiyorlar. Marjinal küçük bir grubun macerası anlatılsa da bir yerlerde o günlerde yaşananlarla kesişmesi gerek. Örneğin, sokakta yürürken bir asker ya da polis aramasına rastlamalarını bekliyorsuuz ama hiçbir şekilde askeri darbenin gündelik hayattaki yansımaları romana yansımıyor. Mehmet Anıl, Demir, İyi, Uğur ilişkisine, o ilişkinin doğurduğu sonuçlara odaklanmış, ama bence odaklanma arka planda da olsa tarihi gerçekleri gözardı etmesini gerektirmiyor. Zaman ve yer belirtildiği için bu eksiklik dikkatimizi çekiyor.

Demir'in annesi, İyi'yi oğluna gelin olarak yakıştıramaz. Kendi başına buyruk hareket etmesiyle tanıdığımız Demir de nedense annesine direnemez ve İyi'den uzaklaşmaya başlar. Üçlü grup dağılmak üzeredir. Uğur'un çabaları da sonuç vermez. Beklemekten sıkılan ve ilişkilerinde gelecek görmeyen İyi, Demir'i terk eder

Demir sık sık Almanya'ya gitmeye başlar. Orada Greenpeace'e katılır, eylemler yapar. Ama tatmin olmaz. İnsanlığın Dünyayı hızla mahvettiğini düşünmeye başlar. Çevreci görüşlerini evrimleştirir ve neo-staoculuk dediği bir öğreti geliştirir. Ona göre çevre katliamını önlemek için Dünyadaki nüfusu azaltmak gerekmektedir.

Demir eve kapanıp din olarak adlandırdığı neo-staoculuğun manifestosunu yazarken İyi, denizin altını andıran evini bırakmış, önce mimar annesinin denediği hareket eden duvarlarıyla büyüyüp küçülebilen bir ev projesinde yaşamış, sonra da bir çatı katına taşınmıştır. Uğur, İyi ile arkadaşlığını sürdürür. İyi'nin annesinin de güvenini kazanır.

Bu arada Demir hayatında ilk defa düşüncelerini eylem geçirmeye karar vermiş, Almanya'da terörist bir grupla ilişkiye girmiş, insan nüfusun azaltmaları karşılığı bir milyon mark vaad etmiştir. Demir'in zengin olduğunu anlayan teröristler parayı almak için onu tehdit etmeye başlamıştır. Bu terörist grupla ilişki, sonrasında yaşanan tehditler ve rehin alma bölümleri inandırıcı olamamış. Uğur’un ve Demir’in yaşadığı sarsıntıyı anlamamız için terorist karakterler daha belirginleştirilseydi ve özellikle rehine alınma, paranın ödenme bölümü daha geniş işlenseydi iyi olurmuş.

Bu olaylar ve okulu bitirme sınavları Uğur'u yormuştur. Urla'ya gidip anneannesinden miras kalan evde yazı geçirmeye karar verir. Orada günlerini evin duvarlarına resim yaparak ve balık tutarak geçirirken hayatının en mutlu şeyi gerçekleşir, gizliden âşık olduğu İyi yanında kalmaya gelir. İki sevgili gibi mutlu mesut günler geçirirler. Bu mutluluğu noktalayacak olay Demir'in intiharı olacaktır. Demir uzun zamandır çalıştığı iki sayfalık manifestosunu geride bırakarak çırılçıplak soyunup hava gazını açarak intihar etmiştir.

İlerleyen sayfalarda bunun Uğur'un bir uydurması olduğunu anlarız. Aslında Demir, Uğur'u çağırmış, ona manifestoyu ve bir mektup vermiştir. Salim kafayla okumasını söylediği mektupta Demir'in Uğur'a birlikte intihar etme çağrısı vardır. İyi'yle yaşadığı mutlu günlere rastlayan bu olay Uğur'u telaşlandırır. Çeşme'ye gidip Demir'i bulur. Demir dünya nüfusunu azaltmaktan da, intihar düşüncesinden de vazgeçmiştir. Artık ruh rahatlığının peşine düşmüş epikürist olmuştur. Babasının mesleği olan müteahhidliğe başlayacaktır. İyi ile evlenmeye karar vermiştir. Uğur'dan İyi'yi bulup, kendisi ile barışması, evlenmesi için ikna etmesini istemektedir. Uğur, İyi ile beraber olduğunu itiraf eder. Bu itiraf Demir'i yıkar, Uğur'u evden kovar. Mutluluğunun bozulacağından korkan Uğur, çok fazla içip sızan Demir'i soyup gazı açar, başucuna manifestoyu koyar.

Roman anlatıcısının baştan beri "Bekliyoruz Demir gelecek…" diye yarattığı hava bu hikâyenin bize anlatılması içindir. Uğur, hikâyeyi bize "İsmail" diye hitap ettiği bir hayali kahraman vasıtasıyla anlatır. Hep ona hitap eder. İsmail'in anlatım açısından gereğini anlamadım. İsmail'in savaşta şehit olması, sonraları Uğur'un ailesinde kaybolan eşyayı bulmak için çağrılması hikâyeleri olmasa da olurdu. Biz okurların Pembe otobüsün yolcuları olarak tanımlanmalarından sonra tutturulmaya çalışılan mizahi, ironik dille yazılmış paragrafların da pek gerekli olduğunu sanmıyorum. Mehmet Anıl, "İsmail" tiplemesiyle, ironik paragraflarla klasik roman yapısını kırmaya, merak unusuru oluşturmaya çalışmış, ama bu bölümler yapıştırma kalmış. Aynı şekilde Demir'i bekleyen grup da yeterince işlenmediği için cana kana bürünemiyor, inandırıcı olmuyor. Çünkü heyecanla karışık bir korkuyla bekledikleri Demir'in onların hayatında ne gibi bir etkisi olduğunu bilmiyoruz. Romanda liderleri Demir'in Uğur ve İyi dışındaki grup üyeleriyle nasıl bir ilişki oluşturduğu hiç anlatılmıyor. Bizi uydurduğu hikâyelerle kandırıp esas anlatmak istediklerini dinlememizi sağlayan anlatıcı onlar için de daha derinlikli ve de Demir'le bağlantılı hikâyeler kurabilirdi ya da on iki kişilik grubun hiç yer almadığı sadece anlatıcı ve İyi'nin olduğu bir yapı kurabilirdi ki çok fazla değiştirmeye gitmeden bu da mümkün görünüyor. Demir'in felsefe tiradları attığı bazı bölümleri gereğinden uzun bulsam da, epik ve mizahi unsurun gereksizliğini düşünsem de genelinde iyi ve okunaklı, sürükleyici bir roman Pembe Otobüs. Mehmet Anıl, hem anlattıklarıyla ve anlatım biçimiyle, hem de diliyle ilgi çekecek, okunaklı bir yazar.

Etiketler: ,


 

Yitik Kent Ankara

Heyamola Yayınları, ilginç bir proje başlatmış. Türkiye'nin kentlerini oralı şairlere, yazarlara yazdırıyor. Dizinin ilk kitaplarından biri de Ankara hakkında. Şair Gültekin Emre'nin Yitik Kent Ankara'sı. Gültekin Emre, Konya doğumlu olmasına rağmen hayatının önemli bir bölümünü Ankara'da geçirmiş. Bu nedenle kendini Ankaralı hissediyor. 1956 - 1980 yılları arasında kendi hayat hikâyesine koşut olarak Ankara'nın bir monografisini oluşturuyor. Önsöz'de belirttiği gibi şairin hayat hikâyesi ile Ankara'nın monografisi içiçe geçiyor. Zaman zaman da biri öne çıkıyor. Gültekin Emre aynı zamanda 50'li yıllardan başlayarak 80'lere dek Türkiye'de yaşanan siyasi ve ekonomik değişimin de hikâyesini anlatıyor.

Gültekin Emre, aile albümünden fotoğrafların izini sürüyor. Konya'nın Kongul köyünden kalkıp Ulus Hamamönü mahallesindeki eve yerleştiklerinde beş yaşında. Kitapta o günden başlayarak gördüğü, tanıdığı Ankara'yı anlatıyor. Ankara'da varolma çabaları, yoksul hayatları, günlük yaşamları ile birlikte Ankara'yı tanıyoruz. Anlatımını Çağdaş Türk şiirinden örneklere destekliyor. Ankara hakkında yazılmış edebiyat eserlerinden yararlanıyor. Gültekin Emre'yle birlikte Ankara'da dolaşırken rastladığımız yapılar, yerler hakkında kısa ve öz, ansiklopedik bilgiler alıyoruz. Semt semt gezdiriyor bizi şair. Ankara hakkında hemen hiçbir bilgiyi kaçırmamaya, yazılmış hiçbir kitabı, yazıyı atlamamaya çalışmış gibi. Biraz fazlası var ama iyi çalışılmış, güzel anlatımlı bir kitap Yitik Kent Ankara.

Etiketler: ,


 

Hep Genç Kalacağım

Sabahattin Ali, eşine yazdığı bir mektupta "ihtiyarlayacağımı kim söyledi. Hep genç kalacağım" diyor. Sürekli izlendiği için yurtdışına kaçmak isterken Kırklareli yakınlarında öldürüldüğünde 41 yaşındaymış. Hep genç kalacak kadar kısa olan hayatı oldukça hareketli ve verimli geçmiş. Hayattayken yayınlanmış dokuz kitabı var. Çeviriler yapmış, Aziz Nesin'le birlikte ünlü Markopaşa dergisini çıkartmış. Bir yandan da ailesini geçindirmek için öğretmenlik, memurluk gibi işlerde çalışmış. Kısa süreler cezaevinde yatmış. Memurluktan atılınca yaptığı son iş kamyonculuk.

Hep Genç Kalacağım'da, Sabahattin Ali'nin yazdığı ve ona gelen mektuplar derlenmiş (Yapı Kredi Yay. Ağustos 2008). Sevengül Sönmez'in derlediği kitapta 1922 ile 1948 yılları arasında yazılmış mektuplar yer alıyor. 560 sayfalık bu eserden Sabahattin Ali'nin mektup yazmayı da, almayı da sevdiği anlaşılıyor. Hapislik zamanları bir yana işleri gereği sürekli ailesinden ve sevdiklerinden uzak kalan Sabahattin Ali için mektupların öneminin büyük olduğu anlaşılıyor. Eşi Aliye Ali'nin sakladığı bu mektuplarda öncelikle Sabahattin Ali'nin hayat hikâyesinde eksik kalan ya da bilinmeyen yönleri aydınlanıyor. Öğrencilik yıllarında arkadaşlarıyla kurduğu dostluk, gönül ilişkileri… Öğretmenlik yıllarında öğrencilerinin ona duyduğu derin sevgi ve bağlılık… Edebiyat ve siyaset hayatında geçirdiği evreler, kararsızlıkları… Nihal Atsız ve Nazım Hikmet'le ilişkileri… Cami Baykurt'la ve Aziz Nesin'le birlikte gazete çıkartırken yaşananlar… Tüm bu olaylar mektuplarda anlatılıyor, tartışılıyor ve kafamızda Sabahttin Ali portresinin daha da belirginleşmesini sağlıyor. Diğer yandan da Cumhuriyet’in ilk yıllarından başlayarak 1948'e kadar geçen dönemde yaşananların bir panaroması da ortaya çıkıyor. Türkiye'de bir yazar, bir aydın olarak yaşamanın, düşünmenin, hele eser vermenin ne kadar güç olduğunu, sürekli hapis ya da işsiz kalma tehdidine rağmen Sabahattin Ali gibi insanların nasıl mücadele verdikleri de küçük olaylarda, ayrıntılarda örnekleniyor.

Etiketler: ,


 

Paramparça Aşklar, Hayatlar

Zeruya Şalev, günümüz İsrail edebiyatının önemli adlarından. Romanları yirmiden fazla dile çevrilmiş, Avrupa'da çok satanlar listelerine girmiş. Çok satanlar listelerinde olması ve Türkçede yayınlanan ilk iki romanının "Aşk Hayatım" ve "Kadın ve Kocası" (Doğan Kitapçılık) adlarını taşıması başlangıçta beni biraz kitaplarından uzak tuttuysa da boş bir zamanımda okuduğum Aşk Hayatım, hiç de sıradan bir çoksatar yazarı ile karşı karşıya olmadığımızı kanıtlıyordu. Hemen, Kadın ve Kocası'nı da alıp okudum. Doğan Kitapçılık, beş yıl aradan sonra Şalev'in Paramparça Aşklar, Hayatlar'ını da (Çeviri: Çiğdem Canan Dikmen) dilimize kazandırdı. Böylelikle yazarın modern aşk üçlemesini de tamamlamış oldu.

Zeruya Şalev, Paramparça Aşklar, Hayatlar'da biten bir evliliği anlatıyor. Daha doğrusu, kocasıyla bitmek bilmeyen tartışmalardan, kavgalardan bunalmış bir kadının evliliğini bitirme çabalarını. Çocuğuyla yalnız bir hayat kurmayı tasarlarken anne-babasının, arkadaşlarının, çevrenin ona karşı takındığı tavır, ayakta kalma çabaları romanın ana eksenini oluşturuyor. Evlilikten kaçarken yeniden âşık olması, yeni bir aile kurmaya doğru yönelmesi de işin cilvesi. Bu kez birbirlerini tanımayan üç çocuk, ikisi de evliliklerini bitirmek üzere olan bir kadın ve bir erkek aynı evde yaşama mücadelesi veriyorlar. Bu birliktelik belki de bir evliliğe son vermekten daha güç.

Ama asıl önemlisi Şalev'in kendine has anlatımı. Şalev, anlatıcısının içinden geçenleri aktarıyor bize. Cümleler bitmiyor, sürekli birbirine bağlanıyor, aynı cümle içinde konudan konuya geçiliyor. İlk bakışta okuması güç görünse de yazarın üslubuna alıştıktan sonra anlatım sizi kendine çekiyor, bağlıyor. Şiirsel, ama akıcı bir dille insan ilişkilerinin ayrıntılarına dalmakla kalmıyor, görünenin ardındaki gerçek ruh hallerini de gözler önüne seriyor. İnsanların dünyanın neresinde olursa olsunlar modern hayatın içinde, ailenin, arkadaşların ve toplumun dayatlamalarına rağmen birey olma, istediği gibi yaşama, geleceğini belirleme çabasını çok ustaca anlatıyor.

Etiketler: ,


 

Dullar ve Reçeller

Kenan Biberci'nin yeni hikâye kitabı Dullar ve Reçeller (Kanat Kitap, Mayıs 2008), aynı adlı hikâye ile başlıyor. "Bir kilo çilek, bir kilo şeker, bire bir" diye anlatıyor kadınlar birbirlerine reçel tariflerini. Onların yaptıkları tarifleri dinlerken dünyalarına giriyoruz. Bir türlü gelmek bilmeyen arkadaşını bekleyip bu diyaloglara kulak misafiri olmak zorunda kalan delikanlının aracılığıyla kıt kanaat geçinen, bu yoksul kadınların dünyasına... Yaptıklarının sadece reçel değil ondan öte bütün bir hayat olduğunu öğreniyoruz. İkinci hikâye "Eşya tabiatı gereği eskiyor"da dürüst ve kuralcı işadamı Sadullah Bey'in bir bayram günü yaşadıkları, yetiştirdiği elemanların ziyaretine gelmesi evdeki eskimiş mobilyadan yola çıkılarak anlatılıyor. Sadullah Bey'in günümüz ticari ilişkilerine hiç uymayan dürüstlüğü gibi evdeki mobilyalar da bugünün modasına uymuyor. Üçüncü hikâye "Kapalı Aralık" haylaz bir öğrencinin bir ders boyu sınıfta yaşadıklarını, gözlemlediklerini aktarıyor. "Nosyon, Formasyon, Uydurmasyon" ise yeni bir iş arayan fabrika çalışanı ile parktaki heykeline bakan heykeltraşın söyleşileri ekseninde gelişiyor. Kitabın ana teması olan yoksulluk, yoksulların hayatına içeriden bakış da bu hikâye ile iyice belirginleşiyor. Dullar ve Reçeller, yoksulluk ana temasını taşısa da sadece bu temayı işleyen bir kitap değil. Ana eksenden kopan hikâyeler de var. Sanırım belli bir dönemde yazılan hikâyelerin biraraya getirilmesinden oluşturulmuş kitap. Sadece yoksululk temasını işleyen hikâyelerden oluşsaymış sanırım etkisi daha güçlü olurmuş.

Kenan Biberci, günlük hayatın küçük ayrıntıları iyi gözlemliyor. Yalın anlatımını bu ayrıntılar renklendiriyor, derinlik kazandırıyor. Büyük şehirlerde tutunmaya çalışan, hayatta kalmaya uğraşan yoksul insanların hayatlarını anlatırken bu ayrıntılar önemli işlevler görüyor. Hikâye kahramanları elle tutulur hale geliyor. "Pinokyo'lara Çarpmamak Lazım…"dan başlayarak kitap yoksulluk temasını iyice kavrıyor. Anlatımdaki çok boyutluluk arayışı, hikâye içinde kahramanların bakış açılarına göre değişen anlatım yapısı son üç hikâyede iyice kuvvetleniyor. Anlatım ve konunun çeşitlenip çok boyutlanması açısından kitabın en etkileyici hikâyeleri bunlar.

Son dönem hikâyecilerinde gerçekçilik eğilimi, yoksulların, alt ekonomik sınıfların, kaybedenlerin hayatlarına yoğunlaşma eğilimi Kenan Biberci'de de gözlemleniyor. Bence bu eğilim olumlu, Türk hikâyeciliğine yeni bir ufuk katacak nitelikte. Burada sorulması gereken tek soru, ayna tutarcasına toplumun bu kesimlerinin hayatlarından, günlük yaşamlarından parçalar anlatmak yeterli mi?

Etiketler: ,


 

Uluma

Beat Kuşağı sırf dünya edebiyatı için değil, tarihi için de önemli dönüm noktalarından birini işaret eder. Beat Kuşağı, onları izleyen çiçek çocukları, hippiler ve nihayet 68 olayları gençliğin siyasette belirleyici olmasının ilk adımları… Beat Kuşağı, yazarları, şairleri bu değişimde hem eserleri hem de hayatları ve tabii eylemleri ile önemli roller oynamışlar. Özellikle savaşa karşı aldıkları tavır dikkati çekici. Beat Kuşağının dillerden düşmeyen ve klasikleşmiş metinlerinden biri de Allen Ginsberg'in imzasını taşıyan bir şiirdir. Uluma (Howl), Amerikan gençliğinin savaşa karşı bir manifestosu olmasının yanında Amerikan şiir anlayışında önemli bir değişimin somut örneklerinden. Biçimi, söyleyişi ve tabii konusu ile değişik ve yeni. Beat akımının tipik bir örneği. Ginsberg, McCulure'nin deyişiyle; "Amerika'nın sert duvarına, onun ordularına, akademilerine, kurumlarına, düzenin sahiplerine ve güç destekli temellerine karşı gürledi." İlk kez 1955'de halka okunan ve sonra basılır basılmaz yasaklanıp, yayıncısı Beat şairi Ferlingetti'nin yargılanmasına neden olan şiir devleti ve otoriteleri korkutmuş. 70'li yıllarda bile Allen Ginsberg, FBI için "güvenlik sorunu"dur ve gözetim altındadır. Altıkırkbeş yayınları Uluma'nın özel bir baskısını yapmış. Kitap şiirin çevirisi ile birlikte çeviren ve yayına hazırlayan Şenol Erdoğan'ın uzun bir önsözü, Beat Kuşağı şair ve yazarlarını içeren bir fotoğraf albümü, 45 sayfalık şiiri açıklayıcı bir notlar bölümü, Howl'un manuscriptinden örnek sayfalar içeriyor. Bu çalışmaya Uluma üzerinden Beat Kuşağı'nın kısa tarihçesi de denilebilir.


Etiketler: ,


 

Küçümseme

Alberto Moravia, geçmişte romanları Türkçede yayınlanmış bir yazar. Ama nedense uzunca bir süredir onu unutmuştuk. Oysa diliyle, anlatımıyla, konularıyla önemli olmasının yanında edebi zevk veren, hızla okunan bir yazardır. Merkez Kitaplar (yeni adıyla Turkuvaz Kitaplar), iyi bir iş yaparak "Modern Klasikler" başlığıyla eski ve yeni çevirilerle Moravia gibi büyük ustalarla okurları yeniden buluşturuyor. Özellikle genç okurlar için bu dizinin kitapları önemli keşifler sayılabilir. Tekrar günyüzüne çıkartılan bu yazarların kitapları ya en az on-on beş yılı aşkın süredir yeniden basılmadıkları için ya da yeni çevrildiklerinden ilgiyi hak ediyor.

Moravia, kadın-erkek ilişkilerini oldukça gerçekçi bir dille anlatan bir yazar. İki cinsin ilişkilerinin kapsadığı her şeyi, aşkı da, ayrılığa da, kıskançlığı da, özlemi de ve tabii cinselliği de açıkça ama edebiyattan uzaklaşmadan yazıyor. Usta çevirmenlerden Eren Yücesan Cendey'in çevirdiği ve ilk kez basıldığını sandığım Küçümseme'de çok sevdiği karısının artık kendisini sevmediği, kendinden soğuduğunu düşündüğü karısına nasıl davranacağını bilemeyen bir adamın yaşadıkları anlatılıyor. Kuşkularla, saplantılarla bunalan erkek, karısının artık kendisini sevmemesinin, hatta küçümsemesinin nedenlerini araştırırken kadın da gitgide ondan uzaklaşıyor. Moravia, orta sınıftan bir karı kocanın ilişkilerini anlatırken onların yaşam tarzını ve evlilik kurumunu da sorguluyor. Bu önemli yazarı yeniden keşfetmek için iyi bir fırsat.

Etiketler: ,


 

Şıpsevdi

Türk romanının kurucularından biri de Hüseyin Rahmi Gürpınar'dır. Hüseyin Rahmi, kolay ve rahat anlatımı, ilginç konuları ile her zaman çok okunan yazarlardan olmuştur. Şıpsevdi, Hüseyin Rahmi'nin en çok ilgi gören romanlarından... Kahramanı Meftun beyin kişiliğinde batının bilim ve sanatına değil giyim ve kuşamına özenmeyi modernlik sayan, "Salon adamı" olmayı batılılık zanneden kişilerin, kısaca züppelerin ironik bir dille eleştirildiği bir roman. Gürpınar, bu eleştiriyi yaparken geleneksel ahlaka, muhafazakârlığa da yakın durmamış. Eski adı Alafranga olan romanın girişinde Hüseyin Rahmi, hem kitabın yasaklanma/sansür edilme hikayesini anlatıyor, hem de ayrı bir yazıda alafrangalık üzerine düşüncelerini de açıklıyor.

Şıpsevdi'nin yeni basımları Everest Yayınları'nca iki ayrı versiyon halinde yapıldı. Kitapların biri sadeleştirilmiş diğeri orjinalinden aynen türkçeleştirilmiş basım. Transkripsiyona baktığımızda sandığımızın aksine Hüseyin Rahmi'nin dilinin sade değil oldukça, ağdalı ve ağır olduğu görülüyor. Türkçeleştirilirken oldukça sadeleştirilmiş anlaşılan. O nedenle, sadece üniversitelerin Türk Edebiyatı bölümü öğrencilerine Osmanlıca sevenlere ve inceleme araştırma amacıyla okuyacaklara transkiripsiyonu öneriyorum. Sadeleştirilmiş metni ise tüm edebiyatseverler bir klasiği yeniden okumanın tadını çıkartmak için edinmeliler. Sadeleştirme, 1911 tarihli ilk basımdan yararlanarak yapılmış, yani atlama zıplama yok ve de dili dışında edebi tadı aslına oldukça yakın.

Etiketler: ,


This page is powered by Blogger. Isn't yours?