Pazar, Ekim 04, 2009

 

Aydınlanma

"Babası 1960'larda Robert Kolej'de fizik öğretmenliği yapmış olan Amerikalı gazeteci M için her şey, uzun yıllardan sonra tekrar İstanbul'a geldiğinde aldığı bir yardım çağrısıyla başlar. Film yapımcısı eşi ile beş yaşındaki oğlu JFK Havaalanı'nda aniden ortadan kaybolan Jeannie Wakefield'in ricası üzerine bu kayboluş hikâyesini araştırmaya başlayan M, çok geçmeden işin göründüğünden daha karışık olduğunu, ucu 1970'lerde işlenmiş gizemli bir sandık cinayetine dayanan bir olaylar zinciriyle karşı karşıya bulunduğunu anlar. M geçmişin her yerde olduğu bir şehirde, ABD ile Sovyetler Birliği arasındaki Soğuk Savaş'ın tüm hızıyla sürdüğü, kimin kim olduğunu anlamanın zor olduğu bir döneme dair araştırmalarını sürdürürken, biz de Jeannie'nin günlükleri aracılığıyla bir Amerikalı'nın gözünden Türkiye'nin 70'lerden bu yana geçirdiği sosyo-politik değişime tanık oluruz. Öğrenci olayları, darbeler, içe kapanma ve dışa açılma süreçlerinin ardından çok değişimler yaşanmıştır ya, aslında değişen pek de bir şey yoktur: Zira sahnedeki karakterlerin çoğu aynıdır, yalnızca farklı maskeler takmışlardır… Ve ortada aydınlatılması gereken pek çok sır vardır."

Maureen Freely'nin yeni romanı Aydınlanma (Metis yay, Çeviri: Özde Duygu Gürkan, Ocak 2008) kitabın arka kapağında böyle özetlenmiş. Oldukça iyi bir özet bu, çünkü 70'lerden bugüne yaklaşık kırk yıllık bir zaman diliminde geçen bir roman Aydınlanma. O nedenle de bir paragrafta özetlemesi pek kolay değil. Roman, 70'li yılların Robert Koleji'ni mekân olarak alıyor. Kahramanlar okulda okuyan bir grup genç ve anne babalarının kolejde ve başka kuruluşlardaki görevleri nedeniyle Türkiye'ye gelmiş Amerikalı kızlardır. Bu gençler İstanbul'un varlıklı kesimini oluştursalar da 68'in tüm dünyayı sarsan rüzgârından etkilenirler. Bir yandan refah içindeki hayatlarını sürdürürlerken diğer yandan da devrimci faliyetlere girişirler. Roman, grubun en dikkati çeken üyesi Sinan'ın ekseninde gelişir. Okul yıllarında özellikle Amerikalı genç kızların gözdesi olan Sinan, beş yaşındaki oğlu JFK Havaalanı'nda aniden ortadan kaybolan film yapımcısıdır ama o günlere gelene kadar büyük maceralar yaşamıştır. Babası diplomat, annesi şarkıcı olan Sinan, Amerikan pasaportuna da sahiptir. Onun ve arkadaşlarının hikâyelerini Amerikalı gazeteci M'nin yazımıyla ve eşi Jeannie'nin kaybolmadan önce geride bıraktığı elli küsur sayfalık uzun mektupta anlatıklarından okuruz. Aydınlanma’da birçok kaybolma olayı var. Sinan, oğlu Emre, Jeannie, gazeteci M ortadan kaybolanlardan bir kaçı. Bir süre sonra bu kaybolmaları takip etmeniz güçleşiyor.

Aydınlanma Sinan'ın çevresinde gelişse de çok kahramanlı bir roman Jeannie’nin babası CIA ajanı William Wakefield, onun Türk meslektaşı İsmet Şen romanın casuslar savaşı kısmının önemli oyuncuları. Sinan ve arkadaşlarının başlarının belaya girmesinde, cinayetle suçlanmalarında, işkence görüp hapislerde sürünmelerinde bu iki casusun parmağı olduğu anlaşılıyor. Tabii ki yalnız değiller, başka ülkelerden gelmiş birçok meslektaşları var ve hepsi genç devrimcilerin üzerinden bu oyuna bir yerinden katılıyor ve olayları kendi çıkarlarına yönlendirmeye çalışıyor. Sinan ve arkadaşlarını, daha birçok genç devrimciyi olduğu gibi amacı ve hedefi açık seçik anlaşılamayan ama nihayetinde Türkiye'yi siyasi karmaşaya ve askeri darbeye ulaştıracak bir senaryonun kuklaları olarak kullanıyorlar. 1971'de askerlerin ünlü 12 Mart Muhtırasını vermesine rağmen olaylar durulmuyor boykotları, işgalleri bombalama ve adam kaçırma eylemleri izliyor. Bu eylemlerin darbeyi hazırlayan provakasyonlar olduğu hissi artıyor. Yapılmak istenen kullanılmaya müsait bazı küçük grupları provake ederek devrimci eylemin tamamının halk tarafından anarşist şiddet olarak görünmesini sağlamak, böylece de yükselen muhalefeti daha ilk kıvılcımında söndürmek olarak da anlaşılabilir. Romanda da işaret edilen bu sentez bana daha doğru geliyor. Sonuç olarak ajan provakatörlerin amaçlarına ulşatığını da düşünebiliriz.

Robert Kolej de eylemlerden payını alıyor. Wakefield'in arabasının altına yerleştirilen bomba patlayıp Türk şoför ağır yaralandıktan sonra Sinan ve arkadaşlarının örgütünün bütün üyeleri gözaltına alınıyor ve kısa süre sonra serbest bırakılıyor. Kolej'in hemen altında Rumelihisarı semtinde bir eve gizlenen ve her an yeniden tutuklanmayı bekleyen örgüt üyeleri yasadışı eylemlerinin güvenlik güçlerince bilindiğini keşfetmenin şokuyla içlerinden birinin muhbir olduğu düşünüyorlar. Arkadaşlarından birini suçlu bulup öldürdükten sonra, parçalayıp bir sandığa koyuyorlar. "Kurban, öğretmenleri ve siyasi konularda akıl hocaları Dutch Harding'di." Cesedi yok etme görevi örgütün kız üyelerine verilmiştir. Amaçları sandığı denize atıp kurtulmaktır. Kızlar sandığı içlerinden birinin ailesine ait olan bir yata taşırken bindikleri taksinin şoförü kan izlerinden şüphelenmiş, durumu polise bildirmiştir. Örgütün tüm üyeleri yakalanıp sorgulamaya alınır. Sorgu sırasında kızlardan biri dördüncü kattan düşer ve ağır yaralanır.

Gazeteci M'nin ve Jeannie'nin anlatımları olayların aslında böyle gelişmediğini gösteriyor. Sandık cinayetinin hikâyesi roman boyunca artan tanıklıklarla değişiyor. Sandığın içinden bir ceset çıkmadığını öğreniyoruz. Sandıktan sızan sıvının aslında örgüt üyelerinin yok etmek istedikleri ıslak belge ve bildirilerden sızan kırmızı boya olduğunu öğreniyoruz. Sonra da bir cinayet işlendiğini ama öldürülen kişinin kimliğinin belli olmadığını anlıyoruz. Okur olarak bizde Dutch Harding'in aslında ölmediği kuşkusu doğuyor. Casuslar dünyasında tek bir gerçek olmadığını ve gerçeğin kişiye, zamana ve çıkarlara göre değişken olduğunu fark ediyoruz. Ajanlar değişen stratejilere göre gerçeği yeniden ve yeniden kurguluyorlar. Bu belirsiz ve sisli ortamda sıradan insanların ne olup bittiğini kavrayıp açıklaması pek kolay değil. Zaten gerçeğin bütününü tam olarak ajanlar bile bilemiyor. Herkes kendisinin yetki ve etki alanı kadar bilgiye sahip. Ötesini sadece verileri birleştirerek tahmin edebiliyorlar.

Maureen Freely, bu kurgu olayı anlatırken hem 70'li yılların İstanbul'unu bir yabancı genç kızın gözünden derinlemesine betimliyor hem de hızla ivme kazanan devrimci eylemleri çarpıcı örneklerle romana katıyor. 70'lerden 80'lere ve nihayet 2000'li yıllara doğru geliyoruz. Roman Amerika'nın dış politikalarına, insan hakları ihlallerine, az sayıda insanın umutsuz görünen demokrasi ve hak arama mücadelelerine doğru uzanıyor. Konu, zor ve karmaşık. Gazeteci M'nin Jeannie'nin anlatımıyla karışan öyküsü de kolayca ayrışmıyor. Kimlikler, romanda da vurgulandığı gibi birbirine çakışıyor. Sanki M ve Jeannie aynı kişiymiş hissine kapılıyorsunuz. Freely, kronolojik bir anlatım yerine zaman içinde gidip gelen bir anlatımı tercih ettiği için zorluk bir nebze daha artıyor. Yazar, bunu aşmak için sık sık tekrarlara girmekten, anlattıklarını çeşitli anlatıcılar ağzından yinelemekten çekinmiyor. Romanın küçük puntoyla dizilmiş 452 sayfadan oluştuğunu düşünürsek tekrarlar gerekli de. Ama daha az ve öz anlatmanın yolu bulunabilirdi diye düşünüyorum. Freely'nin etkileyici, akıcı bir anlatımı var. Romana kapılıp, hızla okuyorsunuz, yani kitabın kalınlığının bir caydırıcılığı kalmıyor. Çok benzemese de Aydınlanma bana John Le Carre'nin Köstebek'ini, Soğuktan Gelen Casus'unu hatırlattı. John Le Carre, istihbarat dünyasına içeriden bakar. Ajanlığın pek de özenilecek bir meslek olmadığı, sanıldığı gibi bir aksiyon ve macera dünyası değil akılla gelişen bir sinir savaşı olduğunu anlatır. Freely de özellikle CIA ajanı William Wakefield tipinin yardımıyla böyle bir içeriden bakış geliştirmiş ve inandırıcı olmuş. Ama Türk istihbaratçı İsmet Şen'de aynı başarıyla bir portre çizemediğini söylemeliyim. Hele İsmet Şen'in geçirdiği evrim tam anlatılmadığı için, onun hem istihbaratçılığa devam edip hem de reklam panolarında fotoğrafı çıkan bir işadamı halini alması inandırıcı değil. Casuslar savaşının önemli bir aktörü olduğunu tahmin ettiğimiz Dutch Harding için de aynı şey söz konusu. Freely'nin romanın yapısı gereği silik bıraktığı, hayatta mı ölü mü diye romanın sonuna dek merak etmemizi istediği Dutch Harding'in ayrı bir romanın konusu olması gerek herhalde. Çünkü onun çok silik anlatılan hayatı bile bir romanı dolduracak yoğunlukta işlenebileceğinin işaretlerini veriyor.

Maureen Freely, simgesel olarak sayabileceğimiz sandık cinayetinden yola çıkarak Türkiye'nin siyasi tarihinin derinde bırakılan yanlarını, özellikle faili meçhul siyasi cinayetlerin yapısını gözler önüne seriyor. Devletin istihbarat örgütlerinin nasıl bir işlevi olduğunu gösteriyor. ABD'nin üçüncü dünya ülkelerine doğru uzanan derin ilişkilerinde rol alanların sadece bir kaç istihbaratçı olmadığını küresel sermayenin temsilcisi işadamlarından, gazetecilere oradan araştırma kuruluşlarına ulaşan büyük bir sarmal olduğunu örnekliyor. 70'li yıllardan başlayan romanın verdiği bir mesaj da o günlerden bugünlere değişen pek fazla bir şeyin olmadığı. Sadece yöntemler gelişmiş, kullanılan teknikler modernleşmiş. Egemen güçlere muhalefet etmek, gerçekleri gözönüne sermek de aynı ölçüde güçleşmiş.

Etiketler: ,


Comments: Yorum Gönder



<< Home

This page is powered by Blogger. Isn't yours?