Pazar, Ekim 04, 2009

 

Masumiyet Müzesi

"Bütün hayatımı değiştirecek olaylar ve rastlantılar, bir ay önce, yani 27 Nisan 1975'te ünlü Jenny Colon marka bir çantayı Sibel ile bir vitrinde görmemizle başladı" diye başlıyor Orhan Pamuk'un yeni romanı Masumiyet Müzesi (İletişim yay. Eylül 2008).

Kemal, otuz yaşında, "Amerika'da iş idaresi okuyup dönmüş", askerliğini bitirmiş, babasının dağıtım ve ihracat şirketinin genel müdürü olmuş. Sorbonne'da okumuş, güzel, alımlı bir kız olan Sibel'le nişan hazırlıkları yapmaktalar. Ertesi gün, sevgilisinin ilgisini çeken çantayı satın almak için Şanzelize Butik'e gidiyor. On sekiz yaşındaki uzak ve yoksul akrabası Füsun, butikte tezgâhtar olarak çalışmaktadır. Çoktandır görmediği bu akrabasının güzelliğinden ilk görüşte etkileniyor. "Genç bir memurun altı aylık maaşına denk bir para" olan 1500 liraya çantayı alıyor.

Daha sonra nişanlısından gerçek bir Jenny Colon olmadığını öğrendiği çantayı iade etmek için butiğe gidiyor. Bir müşterinin gitmesini beklerken, sohbet ettiği Füsun'un çekimine iyice kapılıyor.

Bu sohbette Füsun'un Kemal'in nişanlı olduğunu bildiğini öğreniriz. Füsun, patronu dükkânda olmadığı için kitli kasayı açıp çantanın parasını iade edemez. (Satış yapsaydı paranın üstünü nasıl verecekti, merak etmemek elde değil.) Daha sonra bizzat kendisi getireceğini söyler. Kemal, annesinin eski ya da beğenmediği eşyayı koyduğu, kendinin eskiden gidip ders çalıştığı, vakit geçirdiği Merhamet Apartmanı'nındaki dairenin adresini verir. İki günlük bekleyişten sonra Füsun, yağmurlu bir günde parayı getirir. Yağmuru bahane eden Kemal, Füsun'a yağmur dinene kadar bir çay içmesini teklif eder. Çayın demlenmesini beklerken sohbet ederler. Kemal, fırsatını yaratıp Füsun'un saçını okşar, bir ara da dudağına yarım bir buse kondurur. Füsun buna bozulur, Kemal'in üniversite sınavlarına hazırlama teklifini kabul etmez. Ama kapıdan çıkarken Kemal'in yanağından öpmeyi de ihmal etmez.

Füsun, bir daha gelmeyeceğini söylese de ertesi gün, 3 Mayıs 1975 saat iki buçukta unuttuğu şemsiyeyi almak bahanesi ile tekrar oraya gelir. "Hayatında ilk defa 'sonuna kadar' benimle sevişti" diye anlatır Kemal. Sevişme sonrası, her gün iki ile dört arasında orada buluşup matematik çalışmak üzere sözleşirler.

Kemal, daha Füsun'la ilk karşılaştığı andan itibaren onun dokunduğu, kullandığı eşyayı toplamaya başlamıştır. Tüm yaşananları da Masumiyet Müzesi'nde topladığı bu eşyaya (o çoğul sözcüğü tekrar çoğul yapıp eşyalar diyor) bakarak anlatmaktadır.

Kemal'in evde anne babasıyla, dışarıda Sibel'le ve diğer arkadaşları ile geçirdiği zamanların anlatımıyla hem dönemin sosyete denen kesimini tanırız hem de 70'li yıllarda Türkiye'de yaşanan değişime tanıklık ederiz.

Orhan Pamuk, israrla gününe, saatine kadar tarihleri vermese, aslında romanın 50'li yıllarda geçtiğini de düşünebilirdik. Kitabın kapağındaki fotoğraftaki insanların giyimleri, arabanın modeli hep bize o yılları bildiriyor çünkü. İnsan ilişkilerinin, yaşam biçimlerinin 70'li yıllarda Türkiye'nin yavaş yavaş dışa açılmaya başlamasına kadar pek de değişmediğini anlıyoruz romanı okudukça. İlerleyen sayfalarda, tarih vermekle yetinmeyen Orhan Pamuk, toplumsal hayattaki değişimi okura olayın arka planında dekor olarak ve ince ayrıntılarda anlattıkça kafamızdaki zaman sorunu da çözümleniyor. Zaman ve mekân somutlaşıyor. Mahalle, cadde, sokak adlarını, Meltem gazozları hariç bir çok markayı gerçek adlarıyla vererek bu etkiyi artırıyor.

Orhan Pamuk, bir "dünya yazarı", bu hal daha ilk sayfalarda 70'li yılların İstanbul'unu zengin ve eğitimli bir İstanbullu'nun ağzından anlatırken ortaya çıkıyor. Dışarıdan bir bakışı var, "Türk erkekleri" şöyle yapar, kadınları böyle davranır diye anlatıyor. Kendi deyimi ile "nahoş antropolojik gerçekler"den söz ediyor. Romanın sonunda (s. 548), "Uzak ülkelere gitmiş, orada yıllar geçirmiş biri gibi görüyordum kendimi: Sanki Yeni Zelanda'da yerlilerin arasında yaşamış, onların çalışma, dinlenme, eğlenme (ve televizyon seyrederken konuşma) alışkanlıklarını, törelerini gözlerken bir kıza âşık olmuştum. Gözlemlerim ile yaşadığım aşk içiçe geçmişti. Şimdi tıpkı bir antropolog gibi, topladığım eşyaları, kap kacağı, incik boncuk ile elbiseleri ve resimleri sergilersem, yaşadığım yıllara bir anlam verebilirim ancak" diyor.

Birçok konunun anlatımından, özellikle betimlemelerden romanın tüm Dünya'da okunacağı göz önüne alınarak yazıldığını seziyorsunuz. 27 Şubat 1969'da Kurban Bayramı'nın ilk günü 12 yaşındaki Füsun'la likör almak amacıyla araba ile İstanbul sokaklarında dolaşırken görülüp aktarılanlar tipik bir örnek. Eğer bunlar roman yapısı içinde anlatılmasa, Orhan Pamuk'un anıları ile karıp anlattığı İstanbul kitabındaki 50'li - 60'lı yılların devamını okuduğumuzu düşünebilirdik. Sanıyorum, Orhan Pamuk da, 70'li yıllara kahramanı Kemal'den pek farklı bakmıyordu.

70'li yıllar 12 Mart muhtırasından başlayarak siyasi anlamda Türkiye'nin en hareketli yılları. Ekonomik anlamda yaşanan değişim beraberinde toplumsal çatışmaları da getiriyor. İşçi örgütlenmesi yoğunlaşıyor, öğrenciler siyasete sokaktan eylemli olarak katılıyor. Bir işveren olarak Kemal'in, aşka böylesine gömülüp, örneğin, evine çok yakın bir meydanda, Taksim'de 1 Mayıs 1977'de yaşananları görmemesi, bu gelişmelerden habersiz olması, etkilenmemesi beklenemez. Ama arabayla gezerken gördüğü duvarlara yazılmış sloganlar ya da zaman zaman gazetelere yansıyan haberleri konuşmaları dışında yaşananların bir etkisini romanda görmüyoruz. 12 Eylül askeri darbesi, sokağa çıkma yasakları da bakış açısını değiştirmiyor.

Romanın geçtiği 70'li yılların ikinci yarısında yaşanan benzin, sigara, margarin, fuel oil, tüp gaz yokluğu, sürekli yaşanan elektrik kesintileri, kaloriferler yanmadığı için soğuktan titrenerek yaşanan kışlar romana yansımıyor. Sıkı bir sigara tiryakisi olduğunu anladığımız Kemal, sigara yokluğunun bile farkında değil. Arabayla bir yerlere giderken insanların oluşturduğu uzun margarin ya da tüp gaz kuyruklarını da görmüyor. Masumiyet Müzesi, sondaki postmodernleştirici yazarın da romana karıştırıldığı bölümleri saymazsak (s. 565 - 586) gerçakçi bir roman. Bu nedenle, sokaktaki insanı birebir etkileyen siyasal mücadelenin romana nasıl yansıdığını önemsiyorum.

Orhan Pamuk, Masumiyet Müzesi'nde daha çok üst ve orta sınıfın (siyaset dışı) gündelik hayatlarına yoğunlaşıyor. Kemal'in Sibel ve Fusün'la ilişkisi üzerinden toplumun modernleşiyormuş gibi görünmesine rağmen kadın erkek ilişkisinde nasıl tutucu olduğu, evlilik öncesi yaşanan flört olaylarına bile iyi gözle bakmadığını anlatıyor. Muhafazakâr ve içine kapanık bir ülkenin modernleşirken insan ilişkilerinde yaşadığı sıkıntıları ve çelişkileri yansıtıyor.

Füsun'un, tüm bu toplumsal koşullarda, sonradan bu ilişkiye girmesi nedeniyle kendisine kötü gözle bakılacağını, belki de iyi bir eş bulamayacağını umursamadan (ya da bunları göze alarak), nişanlı olduğunu bilmesine rağmen Kemal'le, hem de sadece cinsellikle, tensel birliktelikle gelişen bir ilişkiye girebilmesi ilgiye değer. Ama, roman Kemal'in ağzından yazıldığı ve o da karşısındaki genç kızın ruh halini umursamadığı için Füsun'un ne gibi tereddütler geçirdiği, nasıl yanılsamalara kapılıp Kemal'le birlikte olduğunu öğrenemiyoruz.

Kemal, "Güzel ve mutlu hayatıma bütün alışkanlıklarımla devam edebilmek için Füsun'a âşık olmamam gerektiğini" aklımdan geçiriyordum diye anlatıyor. "Bunun için Füsun ile arkadaşlığa, onun dertlerine, şakalarına ve insanlığına kapılmamam gerektiğini seziyordum" diyor. Füsun'la ilişkisine evlilik öncesi hoş bir macera gibi bakıyor. "(…) Füsun ile geçirdiğim saatler hayatımın akmakta olduğu yolu hiç değiştirmiyordu. İçimdeki bu mutluluk ve neşe, bana doğal geldiği içindi belki bu. Ama tüm Türk erkekleri gibi kendimi sürekli haklı gördüğüm, hatta kendimi sürekli haksızlığa uğramış biri olarak hayal ettiğim için de değildi. Yaşadığım şeyin tam farkında değildim" diye ekliyor. Yaşadığı şeyin farkına varması için terk edilmesi gerekecektir.

İlerleyen sayfalarda Kemal'in nişan davetine katılmasının ardından ailesi ile birlikte ortadan kaybolması ve tabii Kemal'in onları bulup sürekli misafirleri olması sırasında da Füsun'un bakış açısını öğrenemiyoruz. Füsun, ketum bir insan. Hislerini sözcüklere döküp söylemiyor. Sadece bir kez, kanlı bir trafik kazasına şahit olduktan sonra Kemal'e "Sana çok fena âşık oldum" deyip, "Bana yanlış davranırsan ölürüm" diye ruh halini bildiriyor. Kemal duyarsız davranıyor, Füsun onun için gelip geçicidir, bu yüzden "Bundan sonra ne olacak?" sorusuna da açık bir cevap vermiyor. O günden sonra da Füsun bir daha öylesine açık sözlü olmuyor. Kemal'le birlikte biz okurlar da onun büyük bir olasılıkla şiddetli fırtınalara maruz kalan, gel-gitlerle yaşadığı iç dünyasına uzak kalıyoruz.

Masumiyet Müzesi (2)

Masumiyet Müzesi, yazar ayrım yapmasa da dört ana bölümlü bir roman. İlk bölümde Kemal'in Füsun'la birlikte olup seviştiği günler, ikinci bölümde Kemal'in Füsun'u araması, bulması, üçüncü bölümde Füsun'a tekrar kavuşması, birlikte geçirdikleri günler ve son bölümde Masumiyet Müzesi'ni kurması anlatılıyor.

Girişte, bestseller romanları hatırlatan, bir anlamda "teaser" diyebileceğimz kısa bölümle okurun romana ilgisini sağladıktan sonra çok akıcı bir anlatım tutturuyor Orhan Pamuk. Kurulan yapı, anlatım biçimi, Fransız Klasiklerini hatırlatıyor. Sanki 70'li yıllarda geçen bir Stendal romanı okuyormuş hissine kapılıyorsunuz.

Kemal, hemen her gün ikiyle dört arası Füsun'la buluşup Merhamet apartmanında sevişirken bir yandan da nişan hazırlıkları sürüyor. Kemal sözlüsü Sibel ile buluşuyor, akşamüstleri işyerindeki bürosunda sevişiyor, gezip tozuyor. Onlar buluşup gezdikçe, İstanbul'un sosyete hayatını tanıyoruz. Bu aşamada, babasının yıllarca gizlice genç sevgilisiyle yürüttüğü ilişkisi, çektiği acıları anlatması Kemal etkilemiyor. Yolunu çizdiğini, Sibel'le evlenip mutlu bir hayat süreceğini düşünüyor. Füsun'un evlerine davet ederek, belki de ilişkinin daha ciddi hal alması teklifine de kulak vermiyor. Eğer Füsun kendisini terk etmez, hele bu hayat için de kendisine uyun görülecek metreslik rolünü kabul ederse her şey daha da güzel olacak.

Hilton'da salon kiralanıyor, kıyafetler diktiriliyor, kaçak yabancı içkiler temin ediliyor, davetliler listesi hazırlanıyor. Bu aşamada Kemal'in tek yaptığı (belki de hatası) davetli listesine Füsun'un ailesini de dahil ettirmesi. Bir yanıyla "Nasılsa Füsun gelmez" diye umsa da, diğer yanıyla nişanda onu da görmek istiyor. Kaçınılmaz olarak Adalet Ağaoğlu'nun Bir Düğün Gecesi'ni hatırlatan 47 sayfalık nişan töreni ikinci bölüme geçtiğimizin işareti. Buradan itibaren anlatım değişmeye başlıyor. Orhan Pamuk, alıştığımız üslubuna dönüyor, sözün tadını çıkartıyor, bölümler uzuyor.

Nişanın ertesi günü, üniversite giriş sınavından çıktıktan sonra buluşacakları Füsun Merhamet Apartmanı'na gelmiyor. Kemal, terk edilme acısını, aşk sanıp yaşamaya başlarken bir yandan da "sevdiği şeyin yerine bir başkasını koyabilmek," yani tekrar sahip olabilmek amacıyla yaptığını bilmeden Füsun'dan kalan tüm izleri, eşyayı hatırlıyor. Zamanında "seni seviyorum" demediği sevdiğinin yerine onları sevip okşayacaktır.

Aşk acısını ruhsal ve bedensel olarak hissediyor. "Sanki içime bir tornavida ya da kızgın demir sokulmuş içeriden kanırtılıyormuş hissine kapılırdım" diyor. Ailesinden, arkadaşlarından, işinden yavaş yavaş uzaklaşmaya, sadece Füsun'un anıları, ondan kalan eşya ile yaşamaya başlıyor. İşyeri Şanzelize Butik'ten başlayarak Füsun'u arıyor. Füsun ve ailesi sır olmuş, kaybolmuştur.

Yitik sevgilinin izinin sürülmesi Orhan Pamuk'un ana temalarından. Masumiyet Müzesi'nin ilk evresinde sevgilinin bu denli somut anlatılması şaşırtmıştı. Ama, daha ilk sayfadan onu kaybedeceğinin işaretlerini de vermişti. Orhan Pamuk, roman boyunca gelecek sayfalarda neler olacağını açıkça olmasa da satır aralarında sürekli bildiriyor. Romanını merak unsuruna değil, nasıl yaşandığı / olduğuna bağlıyor. Anlatımının, romancılığının gücünü gösteriyor. Konu (zengin erkek - fakir kız aşkı) tam anlamıyla 70'li yılların Türk "salon" filmlerini temel aldığına göre, konudan belki de daha çok nasıl anlatıldığı önemli.

Proust'un kahramanı Albertine'in izini sürmesi gibi, Kemal de Füsun'u arıyor. Arkadaşlarını buluyor, karşılık alamayacağı adresi belirsiz mektuplar yazıyor. Artık anlatım da romanın başındaki akıcılıkta değil. Ağır.

Kemal'in tavırlarındaki değişiklik nişanlısı Sibel'in dikkatini çekiyor. Sibel, yardımcı olmaya çalışıyor, onu ruh doktoruna yolluyor. Hatta, Kemal geçici bir ilişki olarak Füsun'la yaşadıklarını itiraf edince, nişanlı bir kızla erkeğin aynı evde yaşamasının tasvip edilmeyeceğini bilmesine rağmen bir sağlık kürü gibi, Boğaz'daki yalılarında onu misafir edip karıkoca hayatı yaşıyor. Ama Kemal, bu aşk hastalığının bitmesini arzulasa da düzelemiyor. Sibel'in Fransa'ya gitmesini fırsat bilip acısını daha yoğun yaşamak için Fatih'de bir otele yerleşiyor. Sonunda pes eden Sibel de, tüm dedikoduları, sosyetenin içinde düşeceği kötü durumu göze alıp Kemal'den ayrılıyor.

Belki de Kemal'in Sibel'den ayrıldığı haberinin ulaşması ile Füsun insafa geliyor ve küçük bir not yollayıp Kemal'i Çukurcuma'daki evlerine davet ediyor. Füsun'un kendisine iyi bir ders verdiğini kabul edip, ona evlenme teklif etmeye karar veriyor Kemal. Onu son görüşünden 339 gün sonra, 19 Mayıs 1976 Çarşamba günü Füsunlara gidiyor. Çiçekle kapılarını çaldığında tanıştığı kişilerden biri de Füsun'un beş ay önce evlendiği kocası Feridun. Feridun, Füsun'a çocukluğundan beri âşık, şişman ve sevimli, işsiz bir genç sinemacıdır.

Romanın üçüncü bölümünde, Kemal'in Füsunlara haftada en az dört gece yemeğe gitmesi, ilişki kopmasın diye Füsun'un başrolünde oynayacağı, Feridun'un çekeceği filmin finansörü olması, Yeşilçam'ın barlarında yaşananlar anlatılıyor.

Füsun, Kemal'i eve davet etmesine rağmen, ona yakın davranmıyor. Nadiren anlık yakınlaşmalar olsa da ortak geçmişlerine dair bir işaret vermiyor. Kemal de durumun hassasiyetini fark edip, eve bir daha gelmemesine yol açacak bir girişimde bulunmuyor. Çünkü çektiği aşk acısı Füsunlara akşam yemeğine gittikçe bir süreliğine de olsa azalıyor.

Füsun'u bir gün kaybedeceği korkusuyla ona ait nesneleri gizlice almaya (çalmaya) başlıyor. Kleptoman oluyor. Suçunu örtmek için de her hırsızlık ertesinde eve değerli hediyeler getiriyor.

"Mutluluk insanın sevdiği kişiye yakın olmasıdır yalnızca" düşüncesiyle Füsun'un ailesi ile birlikte lokantalar, gazinolara gidiyor, Füsun ve kocasıyla film için hazırlık bahanesiyle İstanbul'un tüm yazlık sinemalarını dolaşıyorlar. Böylece 70'li yıllarda ve 80'lerin başlarında İstanbul'un orta sınıfın alt katmanlarının nasıl yaşadığının da şahidi oluyoruz.

Füsun'un annesi Nesibe Hanım'ın, Füsun'un evliliğinin namusu kurtarmak için yapılmış geçici bir ilişki olduğunu anlatması ve er geç Füsun'la birlikte olacaklarını ama sabırla beklemesi gerektiğini öğütlemesi Kemal'e şevk veriyor. Kırdığı kalbi tamir etmeye çalışıyor. Yedi yıl on ayda 1593 kez Füsunlara akşam yemeğine gidiyor. Bu sürede Füsun'un Kemal'e davranışları değişmiyor, ona uzak bir akraba olarak davranıyor.

Feridun'un çekeceği, Füsun'un başrolünü oynayacağı sanat filmi için Limon Filmcilik'in kurulması, sinemacılarla yapılan görüşmeler için sık sık Pelür Bar'a gidilmesi (Papirüs ?) umutlandırsa da, Füsun, Kemal'in sadece ilişkiyi kopartmamak için bu oyunu sürdürdüğünün farkında sanırım. Tüm olaylar Kemal'e göre anlatıldığı, hiç kimse ondan bağımsız varolmadığı ve Füsun hiç ağzını açmadığı (yazar açtırmadığı) için ne düşündüğünü bilemiyoruz.

Gereğinden çok uzadığını, bilinen hikâyeleri tekrar ettiğini düşündüğüm Yeşilçam maceralarının tek faydası, Feridun'un ilk filminin başrolüne başka bir sanatçıyı, Papatya'yı seçmesi, ona gönül verip evden uzaklaşması… Füsun böylece, ilk af sinyalini veriyor. 1983'te Kemal, Füsun'a ehliyet sınavı için şoförlük öğretmeye başlıyor. Ama Füsun bunların eski matematik derslerine dönmesine izin vermiyor. Babasının ölümünün ardından Füsun, İnci Pastanesi'nde profiterol yiyerek Kemal'le nadir konuşmalarından birini yapıyor. Dönemin şartlarına uygun olarak ailesine, arkadaşlarına takdim ederse ve söz, nişan, nikâh, düğün törenlerini yaparsa onunla evleneceğini söylüyor. Sadece el ele tutuşarak sözlülük evresi geçiriyorlar.

Arabayla yapılacak Paris seyahati bir ön balayı gibi olacak. Füsun'un annesinin de katıldığı bu seyahat ile üçüncü bölüm bir Türk melodramına yakışan şekilde Edirne yakınlarında son buluyor.

Füsun'u tamamen kaybeden Kemal, yıllar boyunca topladığı eşyayı sergileyeceği bir müze açmaya karar veriyor. Böylece, yaşadığı yıllara bir anlam verebilecektir. Bu müze, Fusünların Çukurcuma'daki evi olacaktır. Dünyanın belli başlı tüm küçük müzelerini dolaşıyor, en uygun örneği buluyor. Masumiyet Müzesini inşa ettiriyor (ki roman burada da bitebilirdi; s. 564). Bu müzenin katalogu da roman biçiminde olacaktır. Yazması için Orhan Pamuk'a başvuruyor. Orhan Pamuk'un bu teklifi kabul etmesi ile de roman yazılıyor.

Masumiyet Müzesi, akıcı anlatımı ile okunaklı, başarılı, edebiyat keyfi veren usta işi bir roman.

Etiketler: ,


Comments: Yorum Gönder



<< Home

This page is powered by Blogger. Isn't yours?