Perşembe, Kasım 28, 2013

 

Cüneyt Türel Sahnesi’nde Savunma



Cüneyt Türel’in en büyük hayali kendi sahnesini kurmaktı. Kendine ait, bağımsız bir tiyatro mekanı düşlüyordu. Eğitim çalışmaları yapacak, genç tiyatrocular yetiştirecek, atölye çalışmaları ile tiyatroda yeni arayışların önünü açacak bir tiyatro merkezi.
Televizyon dizilerinde oynamasının, reklam dublajları yapmasının sebebi buydu. Asmalı Cavit’te Celâl Üster’in masasındaki buluşmalarımızdaki sohbetlerinde bu mekanın nasıl olacağını ince ayrıntılarına kadar anlatıyordu. Ne yazık ki bu düşünün gerçekleştiğini göremedi. Cüneyt Türel'in sözlü vasiyeti, ailesinin isteği ve dostlarının desteğiyle hayata geçti Beyoğlu’ndaki Maya Sahnesi geçen yıl Maya Cüneyt Türel Sahnesi adını aldı.  
Cüneyt Türel’in öğrencilerinden, rol arkadaşlarından Hakan Gerçek’le bir sohbetimizde Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın tiyatroya yardımlarını konuşmuştuk. Hakan Gerçek, özel tiyatrolar için en önemli sorunun salonsuzluk olduğunu belirterek “devlet eğer bir yardım yapacaksa özel tiyatrolara salon sağlasın” demişti. Hemen her kentte, her ilçede açılan kültür merkezlerinin nasıl hesapsız kitapsız yapıldığından, sahnelerin tiyatro için hiç uygun olmadığından da söz etmişti. “Bir yerde 800 kişilik salon yapmak yerine 3 yerde 250’şer kişilik salonlar yapılabilir, böylece daha çok yere tiyatro ulaşabilir” diye düşünüyordu.  
Hakan Gerçek salonsuzluk sorununu kendi girişimi ile çözmüş. Cüneyt Türel Sahnesi’nin yönetimini devralmış. Sezonu açılışı 1 Kasım’da yapılmıştı. Cüneyt Türel Sahnesi'nde Tiyatro Gerçek’le birlikte Tiyatro Tem “Gündüz Niyetine”, Tiyatro Boğaziçi “Biz Küçükken Babamla Oyunlar Oynardık”, Tiyatro Si's “Ölüm Oyunları”. Tiyatrodor “El-Bohem Fikret Mualla”,  Fonds Podium Kunsten “Pantomim, Mask ve Kukla” oyunlarının yanı sıra Vedat Sakman ve Çiğem Erken de konserlerle seyirciyle buluştu. Oyun, konser ve gösteriler yanında,  edebiyat, müzik, tiyatro ile ilgili fuaye etkinlikleri ve hafta sonları atölye çalışmaları da yapılacakmış. İlk atölye çalışması; "Oyunculukla Buluşma".
Tiyatro Gerçek’in yeni oyunu “Savunma”. Irwing Stone’un romanından David Rintles’in yazdığı oyunda 1857-1938 yıllarında yaşamış, romanlara, filmlere konu olmuş bir avukatın, Clarence Darrow'un savunduğu davalar anlatılıyor.   
"Bir gün gelecek mantıkla ve akıl yürütmeyle her türlü yaşamın korunmaya değer olduğunu anlayacağız. Ve göreceğiz ki, merhamet insanoğlunun gösterebileceği en yüce duygudur" diyen Clarence Darrow'u Hakan Gerçek canlandırıyor. Oyunu sahneye Mehmet Birkiye koymuş.
“Savunma” ile 1982’de 12 Eylül ertesinde darbecilere ders veriricesine Clarence Darrow’u canlandıran ustası Müşfik Kenter’i saygıyla selamlıyor Hakan Gerçek. “Savunma” günümüzün en hayati bir sorununu eşit ve adil yargılanma talebini gündeme getiriyor. Darrow cinayetle suçlanan anarşistleri, mahkemeye hakaret ettikleri  iddia edilen sendika önderlerini, savaşa karşı çıkanları, derslerinde Darwin'in evrim kuramını anlattığı için suçlananları, alkol yasağına uymayanları, evlerini basan ırkçı gruplarla çatışan siyahî aileleri savunmuş. Anlatım özgürlüğünün hiçbir biçimde kısıtlanmamasından yana olmuş, idam cezasına karşı çıkmış, “en değerli şey insan hayatıdır” demiş (bkz. en.wikipedia.org/wiki/Clarence_Darrow).
“Savunma” karanlık zamanlarda adalet duygusunu güçlendirerek insanları cesaretlendiren bir oyun. Yani tam da zamanımıza, ülkemize uygun bir oyun.  
27.11.2013

Pazartesi, Kasım 25, 2013

 

Madam Samatya... ve Diğer Şüpheliler


İbrahim Yıldırım’ın “Madam Samatya...ve Diğer Şüpheliler”inde 1970’li yıllarda Samatyada’ki bir apartmanda gerçekleşen üç şüpheli ölüm olayının izlerini 2007’de sürmeye çalışan bir yazarın öyküsünü okuyoruz.
Romanın kahramanı Murat şüpheli ölümlerden çalıştığı yayınevi için “Yakın Geçmişteki Sır Ölümler” adlı bir kitap hazırlarken haberdar olmuştur. 70’li yıllarda bu ölümleri aynı zamanda akademide resim öğrencisi olan Yusuf Şimşek adlı bir genç gazeteci izlemiş ve birçok habere konu etmiştir. Murat, titizden de öte takıntılı bir yazar - editördür ve eğer birer cinayetse faili meçhul kalmış bu ölümleri daha ayrıntılı incelemeye karar verir ve kitabın yayınlanmaması, hatta işinden olması pahasına izleri sürer.
Neredeyse kırk yıl önce yaşanmış olayların izini sürmek pek kolay değildir. Olayın şahitlerinin bir çoğu ölmüş olabileceği gibi olayların yaşandığı apartmanın bile hâlâ yerinde durup durmadığı şüphelidir. Murat işe Samatya’ya olay yerine giderek başlar. Ölümlerin yaşandığı zamanda Sobacıyan Palas’ta yaşayanların kimliklerini öğrenir. Sonra da haberleri yapan 70’lerin genç gazetecisi, şimdinin ünlü ve gizemli ressamı Yusuf Şimşek’i arar. Yusuf Şimşek’i aslında kimse tanımıyordur, bir fotoğrafı bile yoktur. İnternet aramalarından bir sonuca ulaşamaz. Ressamın eserlerini sergileyen galeriden de cevap alamaz. Galeriyi defalarca ziyaret edip adeta tacize varan bir şekilde ısrar edince Yusuf Şimşek’i en iyi bilen diye bir resim eleştirmenine yönlendirilir. Sait Alaplı aksi ve zor biridir ama Murat’a zorla da olsa bazı bilgiler verir. 2011 yılında kapatıldığı akıl hastanesinde yaşadıklarını kaleme alırken Alaplı’nın ve sonradan e-posta yoluyla bağlantı kurduğu Yusuf Şimşek’in anlattıkları ile aslında “görsel- yazınsal- işitsel” bir labirente doğru yönlendirildiğini fark eder Murat. Onların anlattığı öykülere kapılmasa sonu akıl hastanesine varan olayları yaşamayacağını düşünür. 2008 yılı Mart’ından beri Ressam Yusuf Şimşek sandığı birini öldürmeye teşebbüsten tutukludur ve sonuç olarak cezai ehliyeti olmadığı kanısıyla akıl hastanesine kapatılacak hale gelmiştir.
İbrahim Yıldırım peşine düştüğü olaya, kişiye kafayı takıp aklı dahil her şeyini yitiren kahramanların ağzından romanlar yazmayı sever. Kahramanının olayın ya da kişinin izini sürdükçe karışan kafası yazdıklarına yansır. Yine kahramanının aşırı meraklı ve saplantılı olması nedeniyle genellikle gözünün önünde duran ve olayı çözmesine yarayacak şeyleri göreceğine gereksiz ayrıntılarda boğulmasını, çıkmaz sokaklarda kaybolup önce kendini sonra okuru gerçeklikten koparmayı ve sonunda çok farklı bir yerde hiçbir şeyi çözmediği izlenimi vererek romanın başındaki haliyle bırakmayı sever. Bu İbrahim Yıldırım’ın romanlarında sıkça başvurduğu bir “oyun”.
Böyle bir anlatı kuşkusuz kendine has bir yapıyı da gerektiriyor. İbrahim Yıldırım oyununu (romanlarını) postmodern anlayışla kuruyor. Çok katmanlı yapılar oluşturuyor. Anlatılar içiçe geçiyor. “Madam Samatya”da da (Ekim 2013, Doğan Kitap) Murat’ın 2011’de kaleme aldıkları, 2007’de yaşadıkları ve 70’li yıllarda yaşananların mektup ve güncelerle anlatıldığı anlatılar var. Yine her  romanda mutlaka en içte izi sürülüp içerdiği gizler çözülmeye çalışılan metinler var. Ve bu çok katmanlı yapıyı doğrusal bir biçimde ya da düzenli geçişlerle değil karmaşık bir biçimde kronolojide bir ileri bir geri gidecek şekilde metinleri içiçe geçirerek kuruyor.
Böylece hem anlatım hem de yapı olarak başta anlatılan polisiye olay sadece okurda merak uyandıracak, romana bağlayacak bir unsur, “teaser” olarak kalıyor. Bir anlamda İbrahim Yıldırım’ın romanlarını birer polisiye parodisi olarak da niteleyebiliriz. Bir polisiyeyi okumaya başlarken her zaman başında ya da sonunda katilin kimliğinin açıklanacağı önbilgisine sahipsek bir İbrahim Yıldırım romanı okurken de her zaman katilin izini süren roman kahramanının sonunda olayların ve kendi yaşadıklarının şehvetine kapılıp katili bulmadan/bulamadan romanın sonuna varacağımızı biliyoruz. Ama önceki romanlarında olduğu gibi “Madam Samatya”da da biraz dikkatli okuma ve fikir yürütme ile katilin kim olduğunu anlamak mümkün. “Katil kim?” sorusuna bir cevap bulmak benim gibi polisiye severlerin sporudur ama İbrahim Yıldırım’ın öyle bir derdi olmadığı da açık.
İbrahim Yıldırım, ana eksene her zaman bir iz sürmeyi koyup sonuçta kahramanını çıldırma raddesine getirse de postmodern romanın daha doğrusu iyi romanın gerektirdiği unsurları ihmal etmez. “Madam Samatya”da da farklı okumalar gerektiren kahramanlar, olaylar, öyküler var. Öncelikle kahramanın ruh hali üzerinde durulabilir. Murat, ailenin sevilmeyen, hatta istenmeyen çocuğu, “kötü tohum”. Annesi severken bile “eşşek oğlum” diye sevmiş, kalın kafalılığını sürekli vurgulamış. Babası içinse döverek terbiye edilebilecek biri. Ama o her zaman bildiğini okumuş, kafasına taktığının peşini bırakmamış. Saplantılı, takıntılı biri olduğunun farkında. Diğer yandan da hep sevilmeyen, itilen kakılan biri olmuş. Toplumda hor görülmüş, dışlanmış. Murat’ın çocukluktan itibaren bozulan ruh sağlığı bir cinayet teşebbüsü ile akıl hastanesinde noktalanınca roman yeni bir kanal da açmış oluyor. Murat başta doktoru olmak üzere hastane çalışanlarıyla, hemşireyle, hasta bakıcıyla sürekli takışıyor. İlacını almak istemiyor, yemeğini kimselere bildirmediği nedenlerle yemek istemiyor. Doktorunun şizofreni, kişilik bölünmesi gibi teşhislerini doğru bulmuyor, tedaviye direniyor. Çok fazla direnince de önce dayakla, sonra elektro şokla sakinleştiriliyor. Murat’ın hastane hallerini, doktorunun tavırlarını anlatırken günümüzde ruh hastalıklarını artık klasikleşmiş yöntemlerle tedavi edilemeyeceğini tezini de getirmiş oluyor İbrahim Yıldırım. Bu bölümlerdeki göndermeleri psikiyatri meraklıları bulacaktır.
Puslu, sisli havası ile Samatya ve semtin sakinleri başlı başına bir boyut. Samatya’nın çeşitli milletlerden ve farklı dinlerden olan sakinlerinin aralarındaki ilişkiler kadar dışarıdan gelenlere koydukları mesafe, kolay benimsemeyen tavır da ilginç. Ölümlerin yaşandığı Sobacıyan Palas’ın her katında yaşayanlar romanda farklı kanallar açıyor. Sürekli Mahler’in “Kindertotenlieder” dinleyerek annesinin karnında ölmüş ve bir akvaryumda muhafaza edilmiş çocuğunu izlemek zorunda bırakılan Damat’ın durumu ilerleyen sayfalarda aydınlandıkça onu binasında konuk eden Kınar hanımdan başlayarak diğer apartman sakinlerinin öyküleri de berraklaşıyor. Kınar Hanım’ın ablası Akabi Sobacıyan, Sahaf Zihni Sönmezışık, “Köpekli Şahnur” da denilen Şahnur Andonyan, Yaşlı Kantocu Şevval ile genç akerdeoncu Kör Burhan diğer kahramanlar.   
İbrahim Yıldırım’ın romanlarında 70’li yıllarda 12 Mart Darbesi ile şekillenen toplumsal olaylar sıkça kahramanlarının ruh halini ve kaderini belirler. Apartmanın bodrum katında misafir edilen anarşist gencin sürekli haykırmasının nedeninde de yine 70’li yılların toplumsal olaylarının sonuçlarına açık bir gönderme var.
Yusuf Şimşek bir ressam. Murat onun izini sürerken resim piyasamızdaki ressam – galeri – eleştirmen yapılanmasını da sorguluyor. Ama daha da önemlisi Yusuf Şimşek haberinde  “Kavanozdaki Ölü Bebeğin Esrarı” tablosu ile Hieronymus Bosch’a gönderme yaparak daha romanın başında resim sanatının gizlerine bizi ve kahramanımızı sokmuş olması. Murat, Bosch’un resimlerinin etkisine hemen girecek bir daha da çıkamayacaktır. Öyle ki onun bir resminden esinlenip lobotomi ile yani kafası delinerek iyileşeceğine bile inanacaktır.   
Kuşkusuz en önemli kahramanlarından biri “Madam Samatya” da denilen Kınar Hanım. Onun apartmanının en üst katındaki dairesinde muayene ettiği kadınlarla ve apartmanda hiçbir ücret almadan dairelerini verip, yedirip içirdiği misafirleri, onlarla yaşadığı sırlarla dolu öyküleri de bir başka önemli boyut. Kınar Hanım’ın giz perdesinin arkasında bırakılan yaşam öyküsünü, kimliğini merak etmemek elde değil.  
Bir de sık sık adı anılan Sermet Serdengeçti var. Sermet Serdengeçti bir tiyatro sanatçısı. 70’li yılların seks komedi furyasının en ünlü adı. 1976’da, 31 yaşında ününün zirvesindeyken arabasının denize uçması ile hayata veda etmiş. Denize uçan arabada iki kadın da varmış. Bu garip ve sır dolu kaza, arabadaki kadınların kimlikleri belki de olayın sık sık altını çizip ne olup bittiğini anlatmayan İbrahim Yıldırım’ın yeni romanına konu olacak diye umuyorum.
İbrahim Yıldırım’ın “Madam Samatya”sı iyi bir roman ve düz ayak çok satarların kolaycılığından sıkılıp iyi edebiyatı özleyenler için iyi bir okuma serüveni olacak.
21.11.2013

Cuma, Kasım 22, 2013

 

“Başka Sinema” mümkün



Bir yanda festivallerde ödüller kazanan Türk filmleri ve ancak festivallerde seyredilebilen Dünya sinemasının iyi örnekleri var diğer yanda popüler Türk filmleri ve Hollywood yapımları. Onlar sinema salonlarında öylesine büyük yer kaplıyor ki “bağımsız sinema” diye adlandırabileceğimiz diğer filmlere gösterilecek salon kalmıyor. Aradan sıyrılıp sinema salonlarına ulaşabilen filmler yüzlerce salonda gösterime giren popüler Türk filmleri ve Hollywood yapımlarının arasında görünmez oluyor, ulaşılamıyor ve seyircisiz kalıyor. Özcan Deniz’in son filmi “Su ve Ateş” 429 salonda gösterime girmiş. Türkiye'de 2200 sinema salonu var.  
“Bağımsız sinema”nın seyirciye ulaşamaması yeni bir sorun değil. Tüm Dünya’da olduğu gibi bizde de sinemateklerle bu sorun aşılmaya çalışılmış. Özlemle hatırlanan bir Sinematek dönemi var. 1980 askeri darbesi ile Sinematek’siz kaldık ve bir daha da bağımsız ve başarılı bir sinematek yaratılamadı.
Geçtiğimiz yıllarda Avrupa Birliği’nin Hollywood’un ezici üstünlüğüne karşı Avrupa Sinemasını yaşatmak amacıyla oluşturduğu Eurimages destek programı ile Türkiye’de de sinemalar desteklenmişti. Sanırım artık Eurimages’dan destek alarak Avrupa’dan filmler gösteren sinema salonu kalmadı.
Sanayici Sami Kariyo ve eski gazetecilerden reklamcı Dürin Ababay’ın kendi birikimleri ile kurdukları Kariyo&Ababay Vakfı ilk proje olarak bağımsız sinemanın seyirciye ulaşamaması sorununa bir çözüm bulmaya karar vermiş. 3 Ekim 2013’de kurulan Kariyo & Ababay Vakfı 1 Kasım’da “Başka Sinema” projesini başlatmış. İstanbul’da Beyoğlu Beyoğlu, Altunizade Capitol, Kadıköy Rexx ve Ankara Kızılay Büyülü Fener sinemaları “Başka Sinema”nın salonları. Zamanla Ankara ve İstanbul dışında da sinema salonlarının projeye katılması bekleniyor. “Başka Sinema” salonlarında her gün üç film gösteriliyor. Filmler bir haftada gösterimden kalkmıyor, sinema seyircisinin görmesine yetecek kadar uzun süre vizyonda kalıyor. Sadece film göstermekle kalmıyorlar sürpriz film geceleri, kısa filmler, fragman seansları, gala gösterimleri, seanslardan sonra film ekibiyle sohbetler gibi etkinlikler de yapılıyor. En önemlisi, filmler 110 dakikadan uzun değilse ara verilmeden gösteriliyor.
Gösterime giren ilk filmler Onur Ünlü’nün “Sen Aydınlatırsın Geceyi”, Noah Baumbach’ın “Frances Ha”, Abdellatif Kechiche’in “Mavi En Sıcak Renktir”, Aslı Özge’nin “Hayatboyu”ydu. Kechiche’in “Mavi En Sıcak Renktir”i eleştirmenlerin de seyircinin de en çok ilgisini çeken filmdi. Genelde de “Başka Sinema”nın filmlerine ilginin umut verici olduğu söyleniyor. Seyirci gelecek filmlere de aynı coşku ile koşacak mı merak etmemek elde değil. Çünkü başlangıçlar hep iyi oluyor ama sonrasında ilgi düşüyor.
Mehmet Fazıl Coşkun’un Altın Koza Ödüllü “Yozgat Blues”, François Ozon’un Cannes’da yarışan filmi “Genç ve Güzel”, Lusin Dink’in ABD’li yazar Saroyan’ın memleketi Harput’a yolculuğunu anlatan “Saroyan Ülkesi”, Cemil Ağacıklıoğlu’nun engelli bir insanın dünyasını anlattığı “Özür Dilerim”, Danis Tanoviç’in belgesel tadında filmi “Bir Hurdacının Hayatı” gelecek haftaların filmleri. Gösterim tarihlerini ve seanslarını www.baskasinema.com adresinden izlemek mümkün.
“Başka Sinema” bağımsız sinemanın seyirci ile buluşmasını sağlayacak yeni bir sinematek gibi. Umarım kalıcı olur ve bu tür başka projelere örnek olur. 
20.11.2013

Pazartesi, Kasım 18, 2013

 

Sanat Fuarı mı, Bienal mi?



İKSV İstanbul Bienali’nden bir hafta sonra ard arda 23.İstanbul Sanat Fuarı (Artist) ve 8. Contemporary İstanbul (CI) açıldı. Ayşegül Sönmez CI’nin açılışı vesilesi ile “Fuarların artık bienallerin yerini aldığı” iddiasını gündeme getirdi. Sönmez’in dillendirdiği karşıt görüş ise sanat fuarlarının vitrinlerinde sanat eserlerinin sunulduğu bir alış veriş merkezinden farksız olduğu.
2-10 Kasım tarihlerinde gerçekleştirilen Artist’de yaklaşık 1000 sanatçının işleri sergilendi, 150 galeri ve 25 bağımsız grup ile birlikte 150’ye yakın genç sanatçıya ev sahipliği yaptı. Mustafa Ata Onur Sanatçısı, Çin Onur Ülkesi oldu. Küratörlüğünü Ali Şimşek’in yaptığı usta ve genç sanatçıları buluşturan “Müdahale Var mı?” ise sanat, politika, kamusallık ve direniş kavramlarının tartışıldığı panel ve forumlarla gündemin sıcaklığını fuara taşıdı.  Nova Kosmikova’nın Başbakan Erdoğan'ın portre bir fotoğrafının üzerinde oynayarak petrol ve duble yollar politikasını eleştiren çalışmasını Başbakan’a hakaret olarak algılayan ve ihbar eden muhbir vatandaş sayesinde de fuar iyice politikleşti.
7-10 Kasım tarihlerindeki CI’de 650 sanatçı, 3000 eser, 23 ülkeden 96 çağdaş sanat galerisi yer alıyordu. “Yeni Ufuklar” bölümünün konuğu Rusya’ydı.  Dijital sanat için hazırlanan Plug-in Istanbul Yeni Medya Bölümü, Viyana Aksiyonizmi’nin kurucularından Hermann Nitsch’in 500 m2’lik bir alanda fuar boyunca sergilenen 66. Boya Aksiyonu’nu ve CI Dialogues Konferans Serisi dikkati çeken etkinliklerdi. 
CI sanat danışmanı Hasan Bülent Kahraman “Bu fuar güncel sanatımızın tam manasıyla eksiksiz, kusursuz bir gösterimidir” diyordu (Radikal, 05.11.13). Bu demecin altında da CI’nin ana sponsoru Akbank’tan Saltık Galatalı’nın “Kredi kartıyla, taksitle sanat eseri satın almak mümkün” demeci vardı. Kahraman’la Galatalı’nın söyledikleri Ayşegül Sönmez’in gündeme getirdiği tartışmanın birer yanını oluşturuyor.
Artist ve CI’de ağırlıklı olarak duvara asılabilen yani satılabilecek eserler sergileniyordu. Zaten bir fuarın ana amacı olabildiğince çok eserin satılmasında galerilere aracılık etmektir. Daha fuar kapanmadan ne kadar çok eser satılıp kaç milyon dolar gelir sağlandığı açıklanıyorsa başka bir amaç olduğu söylenemez.
Kahraman’ın CI’nin güncel sanatın “eksiksiz, kusursuz bir gösterimi” olduğu sözü sergilenen eserlerle desteklenemediği için aşırı bir iddia olarak kalıyor. Çünkü sergilenenler genel alıcıya yönelik yani satın alınabilir, duvara asılabilir eserler ve az sayıda heykeldi. Videolar çok az, güncel sanatı oluşturan yerleştirmeler, performanslar vb. ise hiç yoktu. Zaten fuar yönetimi bu eksiği fark etmiş olmalı ki “Plug-in Istanbul”u açmıştı.       
Artist “Müdahale Var mı?” ile hem Gezi Direnişi’nin gündeme getirdiği konulara hem de Bienal’in “Kamusal Alan”ına gönderme yapıyordu. CI’de ise belki sanat danışmanının muhafazakâr yaklaşımı bslki de satılabilirlik düşüncesi ağır bastığı için Bahadır Baruter, Gazi Sansoy, Cem Dinlenmiş gibi birkaç sanatçının işleri dışında bir gönderme yoktu. 
“Sanat Fuarı mı, Bienal mi?” sorusu fuarlara önem atfetmek için sorulmuş gibi geliyor bana. Bienaller çağdaş sanatın en iyi örneklerini, yeniliklerini sergilemeyi hedefler, fuarlar ise en çok eseri satıp en çok geliri sağlamayı... Bir sanat ortamında fuarın da bienalin de önemli işlevleri vardır. Bu nedenle iki benzemezi, bienallerle sanat fuarlarını karşılaştırmak gereksiz bir çabadır. 
13.11.2013

 

Örümcek Kapanı



Cemil Kavukçu’nun  “Örümcek Kapanı” değişik bir kitap. Türler arasında bağlar kurup kendine yeni bir biçim yaratıyor. Kitabın kapağında tür olarak “deneme” yazılması da o nedenle çok uygun.
Ataç’tan, Nermi Uygur’a, Salâh Birsel’den Enis Batur’a önemli denemecilerimiz olsa da deneme çok ihmal edilmiş bir türdür edebiyatımızda. Artık çok deneme yazılmıyor yazılsa da hakkı verilip denemelerde dil ve anlatım açısından yeni arayışlara girilmiyor. “Deneme” denince ortaya çıkan daha çok makale ile köşe yazısı arası bir şey. Bu nedenle ilk anda biraz soğuk yaklaştım “Örümcek Kapanı”na (Eylül 2013, Can yay.). Cemil Kavukçu Akşam Kitap’ta yayınlattığı yazılarını derlemiş diye düşündüm. Ama okumaya başlayınca farklı bir kitapla karşı karşıya olduğumu anladım.
Cemil Kavukçu denince akla öykücülüğü gelir. Kendine has, duru, sakin bir anlatımı vardır. İlk öyküsü “Pazar Güneşi” 1981’de Ankara’daki Sesimiz dergisinde yayımlamış. Otuz yılı aşan bir öykücülük serüveni var. Bu serüven sırasında öğrendiklerini paylaşıyor denemelerinde Cemil Kavukçu. Arka kapakta da yazdığı gibi “Her şey öykü olur mu? Yazar, tanık olduğu, yaşadığı, işittiği her ilginç olaydan bir öykü çıkarır mı? Öykü fikri nereden gelir, nasıl gelişir ve okuru büyüleyen bir metne nasıl dönüşür?” gibi öykü yazanların karşılaştığı temel sorunlara açık yürekli cevaplar veriyor.
Ama bununla yetinmiyor Kavukçu, öykü yazmanın inceliklerini anlatır, yazma yöntemini açıklarken bunu yaşamından örneklere, anılara dayandırıyor. “Örümcek Kapanı”nı değişik bir kitap yapan da bu. Doğup büyüdüğü İnegöl’ün, mesleği jeofizik mühendisliğinin, karada ve denizde evden uzakta geçirdiği yılların, yaşadıklarının, gözlemlediklerinin, anların ve imgelerin öykülerine nasıl yansıdığını ve öykücülüğünü belirlediğini yazarak başlıyor. Çocukluk, gençlik çağlarından “işte bundan öykü olur” diyebileceğimiz “bunu neden öyküleştirmemiş” dediğimiz anılar anlatıyor. Dostları akrabaları da benzer sorular sormuş, “bu yaşadığımız öykü olur mu?” demiş. Cemil Kavukçu yaşananların nasıl öyküleşeceğini ve neden çoğunlukla öyküleşemiyeceğini bu anılardan yola çıkarak anlatıyor. Yani anlattıklarını somutlaştırıyor. Böyle olunca da soruların cevabı çok daha iyi anlaşılıyor.
İşin bir de yönü daha var; Kendinin öykü kahramanı yapıldığını sananlar. Cemil Kavukçu bunlarla ilgili olarak da çoğu tatlı bazısı buruk anılar anlatıyor. Öykü kahramanlarına verilecek isimlerin bile nasıl sorunlar, tatsızlıklar yaratabileceğini örnekliyor.  
“Örümcek Kapanı”nındaki denemeler Cemil Kavukçu’nun öykü uğruna denemeciliğini hatta eleştirmenliğini de feda ettiğinin kanıtı. Anılarla, yaşam öykülerinden parçalarla harmanlayıp öykücülüğün sorunlarına cevap aradığı denemelerinin yanında başta bu yıl Nobel Edebiyat Ödülünü kazanan Alice Munro olmak üzere James Joyce, Andre Gide, Ernest Hemingway, Antonio Tabucci, Bulgakov, Muzaffer Hacıhasanoğlu, Didem Uslu gibi yazarlardan yola çıkarak yazdığı denemeler okuduğu eserleri nasıl eleştirel bir gözle inceleyip yorumladığını örnekliyor.
“Örümcek Kapanı” öncelikle öykü yazmak isteyenler için tatlı dilli bir el kitabı. Ama bunun yanında Cemil Kavukçu’dan anılar okuyup onların öykülerine nasıl yanısıdığını ya da yansımadığını öğrenmek isteyenlerin de keyifle okuyacağı bir kitap. Hepsinden önemlisi “Örümcek Kapanı” anlatı ile düzyazının karışımından yeni tadlar yaratan iyi bir deneme kitabı.   
18.11.2013

This page is powered by Blogger. Isn't yours?