Perşembe, Aralık 29, 2016

 

2016’da Dünya Edebiyatı’nın ilk 11’i



Çok yorucu, sıkıcı, ölümlerle, hüzünlerle dolu bir yıl geçirdik. İçerideki ve dışarıdaki savaş ortamının kültür endüstrisine olmusuz etki yapacağı, insanların can derdiyle uğraşırken sinemayla, tiyatroyla, konserle, kitapla, edebiyatla ilgilenmeyeceği düşünülür. Diğer sanat dallarında neler yaşandı bilemiyoruz. Rakamlar, bilançolar yakında çıkar ama verilerden yayıncılık sektörünün hız kesmediği anlaşılıyor. 2016’nın ilk onbir ayında 379.763.522 adet kitap yayımladı. Geçen yılın aynı döneminde bu rakam 359.660.901 adetti. Yılın ilk onbir ayındaki kitap üretimi önceki yılın aynı dönemine göre % 6 artış göstermiş. 
2016’da 60 bine yakın yeni kitap yayınlandı. Bunların yüzde 19’u edebiyat eserleri. Yani 11 bine yakın yeni edebiyat eseri yayımlanmış geçen yıl.
On binden fazla edebiyat eseri yayımlanıyor ama iyi bir okurun yılda okuyabileceği kitap sayısı 50’yi geçmez. Ben de 2016’da yarıda bıraktıklarım hariç 145 kitap okumuşum. Bunlardan 50 - 60’ı hakkında da yazmışım. Yıl sonu değerlendirmeleri yaparken okuduğum kitaplardan yola çıkıyorum. Yani değerlendirmelerim okuduğumla sınırlı ve öznel. Iskaladığım, okuma fırsatı bulamadığım birçok değerli kitap olduğunu biliyorum. Bu yıl özellikle Dünya edebiyatından birçok önemli eser yayımlandı. Okuyamadığıma hayıflandığım bir çok eser oldu.
Küçük bir açıklama da yapmam gerekiyor. “Dünya Edebiyatı’nın ilk 11’i”, “Türk Edebiyatı’nın ilk 11’i”  derken bir sıralama yapmıyorum. Yani birinci sırada sözünü ettiğim eser o yıl en beğendiğim kitap değil. Sözünü ettiklerimin hepsini beğeniyorum. Üstelik bir romanla öykünün, şiirle inceleme kitabının karşılaştırılamayacağı bir gerçek. “İlk 11” bir futbol takımının sahaya çıkan ilk on biri gibi. Hepsi birbirinden değerli.      
2016’da yayımlanan çeviri kitaplardan seçtiğim ilk 11 şöyle;
1. Finnegan Uyanması, James Joyce (çev. Fuat Sevimay, Sel yay.): James Joyce’un “çevrilemez” denilen eseri. 17 yıllık bir emekle, Türkçe dahil kırk dil harmanlanarak yazılmış. Yazılma sürecinde hem dili hem de anlatımı ile tartışılmaya başlanmış, halen de tartışılan, anlaşılmaya çalışılan bir eser. Çok az dile çevrilebilmiş. Şimdi bu dillere Türkçe de katıldı. Bu başyapıtı her edebiyat meraklısının edinmesi gerektiğini düşünüyorum.
2.  Dostoyevski Çağının Yazarı, Joseph Frank (çev. Ülker İnce, Everest yay.): Joseph Frank’ın bu dev eseri herhangi bir dilde Dostoyevski üzerine yazılmış biyografilerin en iyisi ve yüzyılın en büyük yazar biyografilerinden biri olarak nitelendiriliyor. Joseph Frank, tüm akademik kariyerini Dostoyevski’ye adamış. Dostoyevski’nin yapıtlarını yaşamöyküsel, tarihsel, ama en önemlisi ideolojik bağlamı içerisinde ele alıyor. Usta çevirmen Ülker İnce de büyük bir emek vermiş.
3. Çizgiyi Aşmak, D.H. Lawrence (çev. Aslı Biçen, Metis yay.): Lawrence’in yayımlanmış ikinci romanı. 26 yaşındayken yazmış. klasik bir aşk üçgenini anlatıyor. Evli ve çocuklu bir müzisyen kendinden yaşça küçük öğrencisine âşık olur. Genç kız da öğretmeninin aşkına karşılık verir. Lawrence sıradan görünen bir konuyu ruh çözümlemeleri ve betimlemelerle büyük bir ustalıkla anlatıyor. Anlatımına hayran kalmamak elde değil.
4. Yetenek, Vlabimir Nabokov (çev. Sabri Gürses, İletişim yay.): Nabokov’un, ana dilinde, Ruşça yazdığı son romanı. Göçmen bir yazarın kendini ve aşkı bulma sürecini anlatırken ülkesi ve anadili ile de hesaplaşması ve vedalaşması da gerçekleşiyor. Yazarlık, roman yazma süreci gibi yönleri de var eserin. Şiir, eleştiri, biyografi gibi farklı edebi türleri de harmanlamış.
5. Deniz Deniz, Iris Murdoch (çev. Nuray Önoğlu, Ayrıntı yay.): Deniz kıyısında bir evde inzivaya çekilmeye karar vermiş, yaşlanmakta olan ünlü bir tiyatrocunun “sükûnet içinde hatırlamak” amacıyla yazmaya koyulması kaçınılmaz olarak geçmişiyle, kendiyle hesaplaşmasını gerektirir. Yaşadıklarının ne kadarı gerçektir ne kadarı rolden ibarettir? Bu hesaplaşma geleceğini de belrileyecektir.
6. Tersane, Juan Carlos Onetti (çev. Suna Kılıç, Alef yay.): Onetti Latin Amerika Edebiyatı’nın en önemli adlarından. Türkçede ilk okuduğumuz eseri 1961’de anadilinde yayımlanan, 54 yıl sonra dilimize çevrilen “Tersane”. İflas etmiş bir tersanenin son günlerinde yaşananlar insanın varoluşu ile bağlantılı mesajlarla evrensel bir hale geliyor. Juan Carlos Onetti’nin farklılığı ise kurduğu roman yapısında, anlatım gücünde ve şiirsel - imgesel dilinde ortaya çıkıyor.
7. Felice’ye Mektuplar, Franz Kafka (çev. Çağlar Tanyeri, Murat Sözen, Turgay Kurultay, İş Bankası yay.); Kafka çağımızın en çok okunan, kitapları en çok çevrilen yazarlarından. Birçok eseri Türkçeye defalarca çevrilmiş ama bazı kitapları da nedense tam olarak çevrilmemiş. Felice’ye Mektuplar bunlardan biri. Bu yeni çeviri ile ilk defa tam olarak okuma şansına ulaşıyoruz. Nişanlısı Felice ile mektuplaşmaları Kafka’nın en verimli dönemine ve eserlerine de ışık tutuyor.
8. Bu Şiirin Bitmesini İstemiyorum, Mahmud Derviş (çev. Mehmet Hakkı Suçin, Yapı Kredi yay.): Mahmud Derviş Dünya şiirinin en önemli ustalarından. Filistin’in ve bölgesinin sorunlarının Dünya’yı belirlediği bilinciyle günlük yaşamın sıcaklığından kalıcı, evrensel şiirler yazmış. Kitapta bu büyük şairin ölümünden sonra bulunan şiirleri derlenmiş.
9. Dublinesk, Enrique Vila-Matas (çev. Pınar Aslan, İthaki yay.): Çağdaş İspanyol edebiyatının en önemli yazarlarından sayısa da Vila-Matas’ı biz sadece Bartelby ve Şürekası ile tanıyoruz. Dublinesk’te eski bir edebiyat editörü James Joyce’un ve Ulysses’in izini sürerken basılı kitap döneminin kapanışını dijital çağın başlangıcını resmen ilan edecektir. Postmodern bir başyapıt. Çevirisi ve redaksiyonu eleştirilse de okunmaya değer.
10. Ordular, Evelio Rosero (çev. Süleyman Doğru, Can yay.): Yıllardır süren bir içsavaşın o ülkenin vatandaşlarına nasıl yansıdığını anlatan bir roman. Bugünlerde yaşadıklarımızla, ruh halimizle birçok koşutluklar kurmak mümkün. Rosero çatışmanın ortasında hayatta kalmaya çalışan vatandaşın neler yaşadığını, ruh halini lafı uzatmadan, ustalıkla anlatmış.
11. Georges Simenon Türkiye’de (der. Cem İleri, çev. Elodie Eda M. Evcil, Selahattin Bağdatlı, Everest yay.): Georges Simenon, 1933’de Türkiye’yi ziyaret eder. Büyükada’da sürgün hayatı yaşayan Troçki ile röportaj yapar. İstanbul’u ve Türkiye’nin çeşitli yerlerini gezer. Bu ziyaretten geriye Karşı Penceredeki İnsanlar ve Avrenos’un Müşterileri adlı iki roman, fotoğraflar, öyküler ve röportajlar kalacaktır.  29.12.16

 

Yeni yıla umutlu başlayabilecek miyiz?



Güzel bir gelenek oluştu. Sanıyorum bunu başlatan Metis Yayınları oldu. Yayınevleri her yıl konulu ajandalar yayımlıyorlar. Yıl boyu ajandanızı kullanırken o konuyla ilgili alıntılar okuyor, bilgileniyor, zaman zaman duygulanıyorsunuz. Alfa Yayınları’nın İyi Yaşam Günlüğü, Hrant Dink Vakfı’nın Yemek konulu ajandası, Kırmızı Kedi Yayınları’nın “Şiirle Güzel Dünya” diyen Kedili Ajandası, Kemal Gökhan Gürses’in Karga Kafası Ajandası, Overteam’in Rakı Ajandası benim dikatimi çekenler. Ajandaların en eskisi Ece Ajandası da kendini yeniledi, çeşitlendi. Bunlara Saatli Maarif Takvimi’ni ve kitapseverlerin gözdesi İletişim Yayınları’nın Resimli Türkçe Edebiyat Takvimi’ni de eklemek gerek. Resimli Türkçe Edebiyat Takvimi hem esprili bir takvim hem de yılboyu okunacak dev bir antoloji.   
Metis’in bu yılki ajandasının başlığı “Hiçbir Yerden”. Sunuşunda “Yersiz hissedersiniz bazen kendinizi, yersiz yurtsuz ve çaresiz. Sözünüzü duyan yoktur, sözünüzü koyacak yer yoktur. Kendi ülkenizde sürgün gibisinizdir, ‘kış ruhu’ ele geçirmiştir sizi. ‘Aklımı henüz kaçırmadım, canımı şimdilik kurtardım,’ deyip avunmaya çalışmak beyhudedir,” deyip, “Edip Cansever ‘Umudu dürt / Umutsuzluğu yatıştır,’ diye vasiyet etmiş bize. O halde gelin ‘cehennemin ortasında cehennem olmayan kim ve ne var’ arayalım bu yıl, ve yaşatalım bulduğumuzda” diyerek umudumuzu körükleyecek işlerle, konularla, alıntılarla oluşturmuşlar ajandayı.
Ben de sormadan edemiyorum; “Yeni yıla umutlu başlayabilecek miyiz?”
Yazık ki cevabım olumlu değil. Her geçen yıl daha kötüye doğru gidiyoruz. Geçen yılı “2015’i anımsamak istemem” diye kapatmıştım. 2016 daha beter oldu. Can Yayınları’nın kültür sanat yıllığı “Can Almanak”a baktığımızda içimizin karayken kapkara olmaması olanaksız. Ne çok ölüm, ne çok acı yaşamışız. Yurtta da cihanda da her yanı savaş sarmış. Toplu katliamlar, bombalı saldırılar, şehitler ve nihayet 15 Temmuz Darbe Girişimi. Yüzlerce kişinin öldürüldüğü saldırılar...
“Can Almanak”a amacı, 2016’da kültür ve sanatta yaşananları kayıt altına almak, unutulmamasını sağlamak. 1 Aralık 2015 – 30 Kasım 2016 tarihleri arasını kapsıyor. Ölümler kaydedilmeye 18 Aralık’ta İsmail Tunalı ile başlamış 30 Kasım’da Erdal Tosun’a varmış. En çok ölüm Kasım 2016’da. 10 sanatçı ve edebiyatçıyı yitirmişiz.
Toplatılan kitaplar, yasaklanan şarkılar, sansürlenen filmler, oyunlar, kırpılan sahneler, sergilerden kaldırılan tablolara iptal edilen konser ve festivaller, gelmeyen yabancı sanatçılar, işinden edilen sanatçılar, yazarlar, şairler, çevirmenler eklenmiş. Yetmemiş 140’dan fazla gazeteci, yazar, çevirmen tutuklanmış.
İyi şeyler yok mu? Neyse ki var.  Yekta Kopan, Mehmet İren, Zeynep Miraç ve Sibel Oral’ın hazırladığı Can Almanak “Ferhan Şensoy’dan Dünya rekoru: Ferhangi Şeyler 2000. kez sahnede” diyerek başlıyor. 250 bin adet basılan romanlar, muhteşem sergiler, her şeye rağmen yapılan ve rekor katılımla tamamlanan festivaller, kitap fuarları, Oscar, Nobel, yabancı dillerde yayımlanan Türk yazarlarının kitapları, ululslararası alanda başarılı sanatçılar, yüzüncü yaşını kutladığımız yazarlar, müzayedelerde rekor fiyatla satılan tablolar, açılan müzeler, bulunan arkeolojik alanlar... Ve Kasım 2016: “Turhan Abisiz Fuar Olur mu?” Hâlâ özgürlüklerine kavuşmalarını beklediğimiz yazarlar, gazeteciler, akademisyenler, dostlarımız...
2016 da böyle geçti. Çetin Altan’ın dediği gibi “Enseyi karartmamak için” umuda ihtiyacımız var. Cansever’in dediği gibi “umudu dürt”mek için de yaşamımızdan sanatı, edebiyatı eksiltmememiz gerek. 2017’de de umudu yaşatmak için sevdiklerinize bir kitap armağan edin. Yanında bir almanak, bir takvim ya da ajanda da olursa harika olur. Hepimize hayırlı bir sene dilerim!.. 28.12.2016

Cuma, Aralık 23, 2016

 

“Bu yalelliyi çabuk türkilizce tercüme et”




“Çevrilemez” denilen Finnegans Wake’in bir yıl içinde iki ayrı çevirisi yayımlandı. Aylak Adam Yayınları üç ciltte tamamlanacak olan Finneganın Vahı adıyla Umur Çelikyay’ın çevirdiği ilk cildini 2015 sonunda yayımlamıştı. Şimdi de “Finnegan Uyanması” adıyla Fuat Sevimay tarafından çevrilmiş tam metin Sel Yayınları’ndan çıktı. Böylece Türkçe Finnegans Wake’in Fransızca, Almanca, Japonca, Holandaca, Korece, Portekizce, Lehçe ve Yunanca’dan sonra “çevrildiği” dokuzuncu dil oldu (bkz. en.wikipedia.org/wiki/Finnegans_Wake).
Finnegans Wake James Joyce’un son eseri, 17 yıllık bir emeğin ürünü. Joyce yazmaya başladıktan sonra ve eserini daha tamamlamadan kitaptan parçaları yayımlamış ve bu parçalar bile eleştirilmiş, tartışılmış. Çoğunlukla beğenilmemiş. Eleştirilere rağmen Joyce yazmayı sürdürmüş, eserini tamamlamış. Ama eleştiriler, tartışmalar da bitmemiş, bunlara bir de kitabı anlama, çözümleme çabaları eklenmiş. Finnegans Wake hakkında yüzlerce belki binlerce kitap ve üniversite tezi yazılmış, yazılıyor.
Türkçe dahil yaklaşık kırk dilin bileşiminden türetilmiş sözcükler, söz ve ses oyunları, çokanlamlı sözcük ve cümleler, özellikle tarihe, mitolojiye olmak üzere Dünya kültürünü oluşturan tüm değerlere göndermeler içeren bir metin. İngilizce ya da İrlandaca yazılmış demek mümkün değil. James Joyce’un kendine has bir dili olduğunu söylemek en doğrusu. Bilinçakışı tekniğinin şahikası. Aşılması mümkün görünmeyen bir anlatım. O nedenle de konusundan söz etmek pek kolay değil.
James Joyce Ulysses gündüzün, Finnegans Wake gecenin kitabı demiş. Zaman değişken. Dil karmaşık. Yerler, kişiler, ortamlar birbirine geçiyor ve bir rüya alemi oluşuyor. Kitap yarım bir cümle ile başlıyor ve sonundaki yarım cümleyle bağlanarak bir sarmal oluşturuyor yani hiçbir zaman bitmiyor. Tekrar tekrar okunması gerekiyor. Tam anlamıyla bir konudan söz etmek mümkün değil. Sel Yayınları baskısının sonuna “Finnegan Uyanması’na Kılavuz” başlığıyla 23 sayfalık bir özet konmuş. Hangi bölümde neyin anlatıldığını anlamaya yardımcı oluyor.
Finnegans Wake adını bir İrlanda baladından alıyor. Romanın konusunun da bu baladdan esinlendiği söyleniyor. Duvarcı ustası Tim Finnegan’ın gökgürültüsü ile merdivenden düşüp ölmesinin ardından dostlarının cenaze töreni sırasında başına döktüğü viski ile canlanıp hayata dönmesi ile başlıyor. Canlanıp gelen romanın kahramanın adı HCE oluyor. Eşi ALP, ikiz oğulları postacı Şaun ve kalem erbabı Şeym ve cazibeli kızı İzabel diğer ana kahramanlar.
Finnegan Uyanması 4 kitap ve 17 bölümden oluşuyor.
Finnegan Uyanması’nı okumak pek mümkün değil, okumaya çalıştım diyebilirim. Okuduklarımdan ne anladığım ise oldukça tartışmalı. Önerildiği gibi anlamaya değil kitabın tadını çıkarmaya çalışmak en iyisi. İnat etmek, zaman ayırmak, sindire sindire okumak gerekiyor.
Ekşi Sözlük’teki bir yorumda çevirilerin adlarının farklılığına dikkat çekilerek “ki çevirmen, daha kitabın adı konusunda bile bu kadar farklılaşıyorlarsa o zaman biz de diyelim ki ‘okuyucunun vahı’” denmiş. Haklı.
Joyce’un çok katmanlı kelime oyunlarını Türkçeye çevirmenin, bir kısmı arkaik bir çok dile yapılan anıştırmaların, bozmaların, çeşitli eser, kişi, yer vb. göndermelerin ifadesinin mümkün olmadığı, çevirinin tek katmanlı kalacağı düşünülüyor.
Elimizdeki çevirilerden üçte biri yayımlanmış olan Umur Çelikyay çevirisinin adı Finneganın Vahı, Fuat Sevimay’ın tamamlanmış çevirisinin adı Finnegan Uyanması. Redhouse’a göre “Wake”in anlamları şöyle; uyanmak, canlanmak, yeni hayat bulmak, ikaz etmek, ihya etmek, ölünün başında beklemek, sabahlamak, ölüyü beklerken verilen ziyafet, dini tören için sabahı beklemek. Ayrıca dümen suyu ve geminin izi anlamları da var. Bana “Finnegan’ın Yeniden Canlanması” adı daha uygun görünüyor. Ama “geminin izi” anlamı da önemli çünkü roman bir nehir gibi akıp gidiyor ve siz okur olarak onu takip etmeye çalışıyorsunuz.
Umur Çelikyay’ın çevirisinin ilk cümlesi: “ırmakgüzergâhı, Havva ve Adem’in oradan geçip, kıyı kıvrımından koy dönemecine, elverişli bir köy yolundan yeniden dolaşarak, gerisingeri Howth Kalesi ve Civarları’na getiriyor bizi”.
Fuat Sevimay’ın çevirisinin ilk cümle: …nehiryatağında, Havva ile Âdem’i geçip sahilin sapağından körfezin kıvrımını dolanır, emrisakin ve yılankavikusvari bir döngüyle bizi baştangeri Howth Cebelhisarı ve Efradına ulaştırır”.
Çevrilemez mi? Ulysses çevirmeni Armağan Ekici’ye katılıyorum: tek bir sözcüğüne, cümlesine bile Türkçede tek karşılık bulunamadığına göre mümkün değil. “Çince’ye bile çevrildiğine göre demek ki mümkün”.
Çevirmeyi denemek gerek. Zira James Joyce büyük bir oyun kuruyor. Araştırmacıları, incelemecileri oyuna çağırdığı gibi çevirmenleri de çağırıyor. “Çevrilemez” denilen bir eseri Türkçe söylemeye çalışmak bile önemlidir. Şövalyece bir davranıştır. O nedenle Umur Çelikyay ve Fuat Sevimay’ı kutluyor, bir James Joyce hayranı olarak bu çabaları için teşekkür ediyorum. Bu değerli çevirilerin karşılaştırılıp, tartışılmasının çeviribilime büyük katkıları olacağına da inanıyorum.
Erken ama önemli bir eleştiri Ulysses çevirmeni Armağan Ekici’den gelmişti: “Finneganın Vahı Vakası” (7.01.2016, t24.com.tr/k24/yazi/finnegans-wake,523). Armağan Ekici’den aktarıyorum; Umberto Eco, Finnegans Wake’in çevirisi üzerine yazarken, “Eğer, çeviri, yalnızca okurun dili ve özgün metnin kültürünü anlamasına yardımcı olmakla kalmayıp, okurun kendi dilini de zenginleştiriyorsa, hiç şüphe yok ki Finnegans Wake’in her çevirisi de, (aynı Joyce’un İngilizceye yaptığı gibi), bir lisanın daha önce ifade edemediklerini ifade etmesini sağladığı ölçüde, o lisanın bir adım ileri gitmesine yol açar” demiş. Ama Eco Finnegans Wake’in tüm kitaplar arasında çevrilmesi en kolay metin olduğunu, çünkü yaratıcılık için en büyük özgürlüğü sağladığını da söylemiş.
Okunacak mı? Sabit Fikir’in gelenekselleşen “Yılın 50 Romanı” anketine cevap veren 63 yazar, eleştirmen, editör ve çevirmenin seçimine bakarsak okumadan beğenileceği anlaşılıyor. Zira listeye üçüncü sıradan birlikte giren Finnegans Wake çevirilerinden Finneganın Vahı kitabın üçte biriydi. Finnegan Uyanması ise anket sürerken henüz yayımlanmıştı. Tamamlanmamış çeviriden bir kanıya varılamayacağı ve henüz yayımlanmış 647 sayfalık çeviriyi hızlı okuma kursuna gitmişseniz bile bir iki günde okuyamayacağınıza göre roman okumadan beğenilmiş, beğenilecek. 22.12.16

Etiketler: , ,


 

Mersin Kenti Edebiyat Ödülü Doğan Hızlan’ın



“Türkiye'nin tek kent edebiyat ödülü” Mersin Kenti Edebiyat Ödülü. Ülkemizde ve Mersin’de edebiyat ilgisini geliştirmek ve ulusal ölçekte bir verime dönüştürmek, edebiyat okurlarının dikkatini nitelikli örneklere çekmek üzere yapıtlarıyla Türk Edebiyatının gelişmesine katkıda bulunmuş kişileri onurlandırmak, daha yaygın okunmalarını sağlamak için veriliyor.
Mersin Ticaret ve Sanayi Odası’nın düzenlediği (MTSO) Mersin Kenti Edebiyat Ödülü 10. kez verildi. Daha önce Nezihe Meriç, Tahsin Yücel, Osman Şahin, Latife Tekin, Leyla Erbil, Ahmet Oktay, Demir Özlü, Metin Cengiz ve Cevat Çapan'a verilmişti.
Sina Akyol, Celal Soycan, Ogün Kaymak, Metin Cengiz ve Cemal Sakallı’dan oluşan jüri bu yıl ödülü Doğan Hızlan’a verdi. Törende konuşan MTSO Yönetim Kurulu Başkanı Şerafettin Aşut “bence Sayın Hızlan'a ödül verilme gerekçesi kendisinin bizi bilgiyle, evrensel değerlerle buluşturması ve dünya insanı olma kültürünü oluşturmasıdır” dedi.
Ödül gerekçesinde çok güzel açıklandığı gibi gerçekten de Doğan Hızlan 60 yılı aşan edebiyat yaşamını başta edebiyat olmak üzere sanatın, kültürün geniş kitlelere ulaştırılıp yaygınlaştırılmasına adamıştır. Mensubu olduğu 50 Kuşağı’nın eleştirmen tek üyesidir. Edebi ürünler vermemiş ama yazdığı yazılar, çıkarttığı dergiler, yönettiği sanat sayfaları, editörlüğünü yaptığı yayınevleri, hazırladığı radyo ve televizyon programları ile her zaman anahtar rol oynamıştır. Gerçek anlamda bir “edebiyat adamı”dır. Kültür adamıdır. Mersin Kenti Edebiyat Ödülü Doğan Hızlan’ın bu emeğini ödüllendirmiş oluyor ama törendeki konuşmalarda belirtildiği gibi aynı zamanda Doğan Hızlan da ödüle değer katıyor. Mersin’e onur veriyor, ödüle ve Mersin’e dikkati çekiyor.
Törende jüri üyeleri Metin Cengiz, Sina Akyol söz alıp Doğan Hızlan’ın kültür, sanat ve edebiyatımız içindeki önemine değindiler. Celâl Soycan da ödülün veriliş nedenini açıklayarak “Mersin ve edebiyat özdeş kavramlardır" dedi. “Biz Mersin’de konuşur, birbirimizi dinleriz bu nedenle birçok amansız boğuşmanın izi bile olmaz. Her yerde herkes birbiriyle konuşuyor denilebilir. Evet herkes konuşuyor ama kimse kimseyi dinlemiyor” diyerek Türkiye’de yaşanan sorunların temelinde insanların karşısındakini dinlememesinin yattığını dile getirdi.
Mersin çok kültürlü, çok renkli bir kent. Dillerin, dinlerin, kültürlerin buluştuğu önemli bir Akdeniz şehri. Ortadoğu’daki gelişmelerden her zaman etkilenmiş. Göçler almış. Bu göçlerin de kentin kültürel yapısındaki çok renklilikte olumlu ya da olumsuz etkisi olmuş.  
Kültüre ve sanata her zaman büyük önem verilmiş. Çok önemli sanat ve edebiyat insanları yetiştirmiş. Mersin Kenti Edebiyat Ödülü’nün yanısıra Uluslararası Müzik Festivali, kitap fuarı gibi sürekli etkinlikler yapılıyor. Mersin Devlet Opera ve Balesi, 1992’den beri bale, opera, operet, konser etkinlikleri gerçekleştiriyor. Mersin Devlet Klasik Türk Müziği Korosu 1993’de kurulmuş. Mersin Büyükşehir Belediyesi’nin Şehir Tiyatrosu, Halk Dansları Topluluğu, bandosu gösterilerini sürdürüyor. Mersin Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi ve Mersin Büyükşehir Belediyesi’nin Türk Sanat Müziği ve Türk Halk Müziği bölümlerinden oluşan konservatuarı eğitim veriyor.
Ama Mersinliler bu sanat faliyetlerini yeterli bulmuyor, hızlarının azaldığını düşünüyorlar. Mersin Kenti Edebiyat Ödülü yemeğinde yaptığımız sohbette Mersinliler Kalkınma Bakanı Lütfi Elvan başta olmak üzere Mersin milletvekillerinin ve tabii Mersin Valisi’nin ve Büyükşehir Belediye Başkanı ile ilçe belediye başkanlarının alınan göçlerle şehrin değişen kültürel yapısını güçlendirecek, Mersin’in çok dilli, çok dinli, çok kültürlü yapısını koruyacak, çok renkliliği sürdürecek yatırımlara, projelere ihtiyaç olduğunun yazılması gerektiğini söylüyorlar.   21.12.16

Pazartesi, Aralık 19, 2016

 

Kara Hafta’nın Polisiyeleri ve Georges Simenon



Polisiye Edebiyat Festivali “Kara Hafta”nın ikincisi 1-3 Aralık tarihlerinde Pera Palace Hotel Jumeirah'da gerçekleştirildi. DenizBank’ın ana sponsorluğunda düzenlenen festivalin bu yılki teması 1933 yılında İstanbul'a gelip iki roman yazan polisiye edebiyatın büyük ustalarından Georges Simenon’du. Festivalin onur ödülü de polisiye edebiyata katkılarından dolayı Sevin Okyay’a verildi.
Kara Hafta 1 Aralık’ta Denizbank’ın Esentepe’deki merkezinde Ahmet Ümit’in “Para ve Suç” başlıklı söyleşisi ile başladı. Çoğunluğu bankacılardan oluşan dinleyicilere Ahmet Ümit suçla paranın ilişkisini anlattı.  
Pera Palace Hotel Jumeirah'da süren Kara Hafta’da 2 Aralık’taki ilk oturumun başlığı “Georges Simenon@Istanbul”du Erol Üyepazarcı ve Sevin Okyay Cem İleri’nin moderatörlüğünde Simenon’u ve İstanbul’da yaşadıklarını anlattılar. Simenon 500 roman ve sayısız öykü, röportaj ve makale ile çok verimli bir yazar. Komiser Maigret’nin maceraları ile tanınıyor. 1903 doğumlu Georges Joseph Christian Simenon 15 yaşında gazeteci olarak yazarlığa başlamış. İlk romanı Au Pont des Arches’i yine aynı yaşta yazmış ve bu roman 1920’de yayımlanmış. 1921’den 1934’e dek 17 ayrı takma adla 358 roman ve öyküsü yayımlanmış. Bunlara daha sonra 200 roman ve novella ekleniyor. 1931’de ilk kitabı yayımlanan Komiser Maigret’nin maceraları 75 roman ve 28 öykü sürmüş. Simenon’un eserleri sinemaya, televizyona ve radyo oyunlarına uyarlanmış. Türk sinemasında da Simenon uyarlamaları var. Unesco’nun çeviri indeksine göre Dünyanın en çok çevrilen 17. yazarı. Kitaplarının 500 milyon adetten fazla sattığı tahmin ediliyor.
Georges Simenon’un Türkçe’deki macerası ise biraz garip. Sait Faik, Oktay Rifat, Oktay Akbal, Çetin Altan, Bilge Karasu gibi önemli edebiyatçılar eserlerini çeviriyor, gazetelerde tefrikaları yapılıyor ama bu verimli yazarın pek fazla eserini Türkçede bulamıyoruz. Milli Kütüphane kayıtlarına göre ilk çeviriler 1944’de yayımlanmış, 60’lı ve 70’li yıllarda çoğalmış ama süreklilik arz etmemiş.
Everest Yayınları, sözünü ettiğimiz ustaların çevirilerinden oluşan 10 kitaplık bir dizi ile Simenon’u günümüz okuruyla buluşturuyor. Tahsin Yücel çevirisi Katil, Bilge Karasu çevirisi Bella’nın Ölümü, Oktay Rifat çevirisi Kanaldaki Ev ve Sait Faik çevirisi Yaşamak Hırsı yayımlandı. Kara Hafta’nın ilk günü de Georges Simenon Türkiye’de adlı kitap matbaadan geldi. Kitapta Simenon’un 1933’de İstanbul’a genç bir gazeteci olarak Büyükada’da ikamet eden Troçki ile röportaj yapmak üzere gelmesinin öyküsünü Ahmet Ümit’in önsözünde okuduktan sonra. “Troçki’nin Evinde” ve “Boğaz’ın Gangsterleri” röportajlarını, çeşitli zamanlarda yaptığı ve İstanbul’dan da söz ettiği Akdeniz Gezileri’nden insan manzaralarını anlattığı seyahatnamesi “Mare Nostrum ya da Uskunayla Akdeniz”i, “Boğaz’ın Gangsterleri” röportajından kaynaklandığı anlaşılan “İstanbul’un Polisi” adlı polisiye öyküyü, Ankara’da başlayıp İstanbul’da süren “Avrenos’un Müşterileri”ni ve başkahramanı bir Türk olan ve Batum’da geçen “Karşı Penceredeki İnsanlar”ı okuyoruz. Kitap Simenon’un İstanbul ve Türkiye’nin çeşitli yerlerinde çektiği fotoğraflarla bezenmiş.
“Avrenos’un Müşterileri” ve “Karşı Penceredeki İnsanlar” birey olmayı, insan ilişkilerini ele alan, toplumun içinde bireyi sorgulayan kısa ve öz, usta işi novellalar. “Avrenos’un Müşterileri” iki genç kadın kahramanının toplum içinde tutunup kimlikleriyle var olmaya çalışmalarını anlatıken “Karşı Penceredeki İnsanlar” Sovyetler Birliği döneminde Batum’da genç bir Türk Konsolosun yaşadığı yalnızlığı, yabancılığı, dışlanmışlık duygusunu erken bir varoluşçu bakışla anlatıyor.    
Philip Kerr Kara Hafta’nın en önemli konuklarındandı. Kerr’in otuz romanı yayımlanmış. Bunlardan 11’i Bernie Gunther’in maceraları. Kerr özellikle 1930’larda II. Dünya Savaşı ve Soğuk Savaş’ta Berlin’de geçen tarihi polisiyeleri ile tanınıyor. Alfa Yayınları 14 kitabını yayımladı. Türkçedeki son kitabı Barcelona’nın kayıp yıldızının aranmasını anlattığı bir fubol polisiyesi olan “Sahte Dokuz”.
Sam Wilson, Güney Afrikalı bir yazar. İlk romanı dünya çapında çoksatarlardan olmuş. Zodyak Burçlar Kuşağı Cinayetleri’nde (Beyaz Baykuş) burçlarına göre sınıflara ayrılmış, statüleri doğuştan belli ve kaderlerini ne yaparlarsa yapsınlar değiştirilemeyen insanların yaşadığı bir dünyada ard arda işlenen cinayetleri anlatıyor.
David Walton bilimkurgu ile polisiyeyi birleştiren romanlar yazıyor. “Bir Kuantum Romanı” altbaşlıklı Superpoze’de (April) kuantum dünyanın sırrını çözdüğünü söyleyen arkadaşının katili olarak yakalanan bir adamın suçsuzluğunu ispat etmeye çalışmasını anlatıyor.
Tibor Fischer, Türkçedeki 3. kitabı Düşünce Çetesi’nde (April) felsefecilerden oluşan bir çetenin yaptığı soygunların izini sürüyor. Bir anlamda felsefenin polisiyesini yazıyor. 
Algan Sezgintüredi’nin kahramanları Vedat Kurtel ve Tefo’nun maceralarına “Katilin Uşağı” (April) ile devam ediyor. Armağan Tunaboylu’nun kadın tüccarı dedektifi Metin Çakır’ın maceraları 5 yıl aradan sonra “Karakol Cinayetleri” (Oğlak yay.) ile sürüyor. Film ve dizilerinden da tanıdığımız Başak Sayan “Cinayet Büro’da çalışan tek kadın polis”in kahramanı olduğu “Ölü Kuşların Sessizliği” (Destek) ile ilk polisiyesine imza atıyor. Çağatay Yaşmut’un Kadıköylü kahramanı Komiser Galip’in tren altında kalan bir polisin katilini aradığı “Şarkılar Susunca”nın (Oğlak yay.) yeni baskısı çıktı. Elçin Poyrazlar’ın ikinci romanı “Kara Muska”da (Kırmızı Kedi) kahramanı Selin Aydın Türkiye’ye dönüyor ve bombaların patladığı, cihatçıların ve militanların cirit attığı bir kaos ortamına düşüyor. Esmahan Aykol’un dördüncü Kati Hirşel romanı 2012’de yayımlanan ve Arjantin’e göç eden dedesinin romanını yazan bir gazeteci çevresinde gelişen olayları anlattığı “Tango İstanbul”du (Mephisto). Aykol Kara Hafta’daki konuşmasında yeni kitabının siyasi bir gerilim romanı olacağını açıkladı. 19. Yüzyıl sonu ve 20. Yüzyıl başında İzmir’de geçen polisiyeleri ile tanıdığımız Suphi Varım’ın Mondros Mütarekesi sonrası, işgal altındaki İzmir’de geçen “Simirna Kızılı”nda (Labirent) Rus komiser Sergey Andreyev, işgalciler hakkında istihbarat toplarken, esrarengiz bir cinayeti de aydınlatmaya çalışıyor.15.12.16

This page is powered by Blogger. Isn't yours?