Perşembe, Kasım 27, 2014

 

Aranmayan Özellikler



Selçuk Orhan “Aranmayan Özellikler”de dünya çapında dev bir enerji şirketinde yaşanan yolsuzlukları araştırırken alınıp satılabilen hayatlara, dolandırıcılıktan elde ettiği paralarla düşkünlere, ölümcül hastalara yardım eden çağımızın Robin Hood’larına ulaşan bir finans danışmanının yaşadıklarını anlatıyor.
“Aranmayan Özellikler”in (Ekim 2014, Doğan Kitap) “finans danışmanı” kahramanı Faruk tanımdaki gibi yapılacak yatırımlar ya da girişimler hakkında danışılan bir kişiden çok bir müfettiş gibi çalışıyor. Bir finans detektifi de diyebiliriz. Faruk şirket evliliğine hazırlanan dev enerji şirketinin insan kaynakları bölümündeki usulsüz işlemleri, yolsuzlukları inceliyor.    
“Şirkete yıllar boyu sahte işe alımlar yapılmış, gerçekte çalışmayan insanlar çalışır gibi gösterilmiş ya da yalancı özgeçmişlerle yüksek pozisyonlarda istihdam edilmiş.” Faruk’un görevi bu işlemleri kimin yaptığını bulmak ve şirketten aldığı parayı geri vermesini sağlamak.
Faruk şirket belgelerinden elde ettiği verileri değerlendirerek kimlikleri kullanılarak çalışıyormuş gibi gösterilenleri izini bulmaya başlıyor. Bazılarını bulup görüşüyor. Bunların çoğu ölümcül hastalıkları nedeniyle yatağa bağlanmış kişiler. Birçoğu bitkisel hayatta. Aileleri kurtulma olasılığı olmayan bu hastaların bakım masraflarını karşılayamıyacak ekonomik koşullarda ve yıllardır yatalak bir durumda olan hastalarına bakmaktan yorulmuşlar. Hastalarının ölene kadar bakılacaklarına ikna olup bu sahtekarlık işinde kullanılmak üzere hastalarının kimliklerini vermişler.
Hasta yakınları ile yaptığı görüşmelerden Faruk bu işin ele başısının şirketin eski bir çalışanı olan Süleyman Kara olduğunu anlıyor. Süleyman Kara’nın izini sürerken de kitabın arka kapağında yazdığı gibi karşısına “bazı olağanüstü yeteneklerine karşın, yenik, kenara itilmiş, kullanılmış ya da hastalıklı kişiler” çıkıyor.
Süleyman Kara bu kişileri bulmuş önce yardım elini uzatmış sonra da onların olağanüstü ama kullanılmayan yeteneklerinden faydalanıp şirketin yüksek güvenlikli bilgisayar sistemlerine girmiş, programlarına müdahale ederek istediği işlemleri yaptırmış.  
“Aranmayan Özellikler” bu yanıyla bir şirket polisiyesi olarak gelişiyor. Faruk kendine has özellikleri ve zaaflarıyla ilginç bir polisiye kahramanı olacak nitelikte. Büyük bir şirketteki işinden çıkartılınca kendi işini kurmuş, müşterilerinin sorunlarını çözümleyerek kazancını sağlamaya çalışıyor. Bu işi de şirket kayıtları üzerinden iz sürerek yapıyor.
Faruk yalnız bir adam. Karısından bir süre önce boşanmış ama küçük kızları Seyla nedeniyle arada sırada da olsa İstanbul’a yakın bir şehirde Adapazarı’nda yaşayan karısı ile görüşmek durumunda. Kızının okul masraflarını karşılıyor, çalışmayan karısına mali destekte bulunuyor. Karısının ona kızgın olduğunu ve her an patlamaya hazır, dişini sıkarak beklediğini anlıyoruz. Faruk ile karısının neden boşandıklarını anlatılmıyor. Ama daha sonra Faruk’un gece vakti işi için evi terk edip kızını bakıcı ile yalnız bırakmasının ardından karısının Seyla’yı alıp ortadan kaybolması ile boşanma sebeplerinin Faruk’un işkolikliği ya da başka deyişle ailesine karşı sorumsuzluğu olabileceğini düşünüyoruz. Faruk bu olaydan sonra ruhsal olarak altüst oluyor ama ne kendi davranışını doğru dürüst sorguluyor ne de kızını bulmak için bir çaba gösteriyor. Faruk’un eski karısı ve kızı romanın olay örgüsünden çıkıyorlar. Bunu bir eksik olarak da yorumlayabiliriz, yazarın ana olaydan kopmama çabası olarak da.    
Faruk yalnız bir adam olarak karşılaştığı her kadında cinsel işaretler arıyor. Kimlikleri kullanılıp şirkete çalışıyormuş gibi gösterilenlerin izini sürmesinde yardımcı olan Eser’le bir ilişki kuracakmış görünürken Natali ile sadece cinsellik temelinde sado-mazo bir ilişkiye giriyor. Faruk’un yolsuzluk olayını soruştururken görüştüğü Natali ile hızla kurduğu ilişkide yaşananlar aslında eski karısının neden böyle kızgın olduğunu anlamakta, esas olarak da Faruk’un psikolojik yapısını çözmekte önemli bir veri sayılabilir.   
Kitabın arka kapağında büyük puntolarla yazılmış “Çağımızın Ölü Canlar’ı” vurgulamasına da değinmek gerek. Süleyman Kara ile Gogol’ün “Ölü Canlar”ının kahramanı Çiçikov arasında birçok benzerlikler bulmak mümkün. “Aranmayan Özellikler” hakkında yazan Ömer Türkeş, Ali Bulunmaz gibi yazarlar da bu duruma dikkati çekmiş. Ömer Türkeş, Süleyman Kara için “O, modern zamanların Çiçikov’u, Gogol’ün Ölü Canlar romanındaki sevimli dolandırıcının günümüzde vücut bulmuş halidir” diyor. Çiçikov “toprak sahiplerinden ölmüş olan serflerinin belgelerini satın alarak kendisini çok sayıda “can” sahibi zengin bir kişi olarak tanıtmak ve böylelikle saygın bir isim ve güç sahibi olmak” istiyordu. Süleyman Kara da hasta yakınlarını ikna ederek ölümcül durumdakilerin kimliklerini alıyor ve onları çalışıyormuş gibi göstererek para sahibi oluyor. Topladığı paranın bir bölümünü kendi için harcarken diğer bölümü ile de olabildiğince çok ölümcül hastanın iyi koşullarda bakımını sağlıyor. O nedenle başta “çağımızın Robin Hood’u” dedim.
Faruk’un yaptığı araştırma sırasında yaşadıklarından günümüz iş hayatının ve büyük şirketlerin yapısı hakkında da düşünme olanağı buluyoruz. İnsana hiçbir saygısı olmayan yapılar oluşmuş. Çalışanlarının birer varlık olduğunu bilmiyorlar ya da önemsemiyorlar. Onlar birer sayıdan ibaret ve görevleri şirketi daha çok kâr ettirmek. Şirket yöneticileri konumlarını korumak için en değerli elemanlarını bile kolayca harcayabilecek nitelikteler. Bu amaçla yöneticiler arasında çıkar birliktelikleri oluşmuş. Her türlü usulsüzlük yapılabiliyor, kurallar hatta yasalar görmezden gelinebiliyor. Yeter ki görüntü kurtarılsın. Şirketin üst yönetimi, ortakları işlerin yolunda gittiği, her yıl daha çok kâr edildiği ve şirketin daha da büyüdüğüne ikna edebildikleri sürece işlerin nasıl yürüdüğünü hiç önemsemiyorlar. Bu uğurda insanların da hiçbir önemi ve değeri yok.
Faruk’a sahte işe almalarla şirketin ne kadar zarara uğradığını tespit etmesi ve mümkünse bu zararı kapanmasını sağlaması görevini verirken niyetleri dürüst iş yapmak, suçluları tespit edip adalete teslim etmek değil, kendilerini kurtarmak, koltuklarını korumak. Çünkü herkes kendince yolsuzluklar yapmış ve herkes bir şekilde suça ortak ya da göz yummuş.
Selçuk Orhan bir polisiye kurgusu içinde tüm bunları ve daha fazlasını anlatıyor. Roman daha çok diyaloglar üzerinden gelişiyor. Olayları failleri ya da üçüncü şahısların anlatımı üzerinden öğreniyoruz. Yani gerçek sanılan şeyler kişiden kişiye farklı olabiliyor ve her an değişebiliyor.
Çok uluslu dev bir şirketin havası, çalışanların kişilikleri inandırıcı bir biçimde romana yansımış. Kullandıkları Türkçe İngilizce karışımı dil, ingilizce ekonomi terimleri diyaloglarda abartılmadan yer aldığı için bu inandırıcılık daha da artıyor. Romanın yapısı ile ilgili temel eleştirim polisiye kurgunun içinde ve akışı aksatmamak arzusu ile bazı olaylarda derinleşilmemiş ve bazı kahramanların yeterince işlenmemiş olması. Faruk’un karısı ile boşanmalarının öyküsünün anlatılmadığına, eski karısının çocuğu ile kayboluşunun sorgulanıp sınuçlandırılmadığına değinmiştim. Faruk’un Natali ile hızla girdiği sado-mazo ilişkinin temelinde nasıl bir ruh halinin yattığına da daha fazla değinilebilirdi. Okur olarak sadece anlatılanlarla bildiğimiz ve tek bir bölümde ortaya çıkan Süleyman Kara’yı da daha fazla tanımak isterdim. Tabii tüm bunların romanı başka bir yapıya sokacağı da bir gerçek. Bu noktada yazarın tercihine ve kurduğu yapıya da saygı göstermek gerek. Selçuk Orhan karakterleri değil olayı öne çıkaran ve olayın akıçılığına sekte vuracak yollara sapmayan, ana eksende ilerlemeyi önemsemeyen bir roman yazmayı tercih etmiş.
“Aranmayan Özellikler” polisiye kurgusu ve anlatımı ile hızla okunan, günümüz insanı ve ilişkiler ağı hakkında canalıcı sorular sorduran, düşünmeye zorlayan bir roman.  
27.11.14

Etiketler: ,


 

Hem en yakın, hem en uzak



Erivan’dan baktığınızda Ağrı Dağı’nı görürsünüz. Sanıyorum Iğdır’dan bakıldığında da Erivan’ın tepeleri görülebilir. Haritada da iki şehir birbirlerine çok yakın görünüyorlar. Ama Iğdır’dan Erivan’a gitmek isterseniz arabayla yüzlerce kilometre kat edip 10 saatten fazla bir yolculuğu göze almanız gerekiyor. Çünkü Türkiye – Ermenistan sınırı 1993’den beri kapalı. Ermenistan’a Gürcistan üzerinden ulaşılabiliyor. Alican Sınır Kapısı açık olsaydı herhalde 1- 1,5 saatte Iğdır’dan Erivan’a gidilebilirdi. “Hem en yakın, hem en uzak” dememin ilk nedeni bu.
Ermenistan’la Türkiye’nin birbirine “en uzak”ta olmasının çok daha önemli nedenleri var. En önemli neden “1915”. İster soykırım, ister tehcir, mukatele, kırım densin ortada bir gerçek var ve bu konuda adımı Türkiye’nin atması gerekiyor.
Yakınlıkların ise çok daha fazla olduğunu düşünüyorum. Türkler ve Ermeniler daha doğrusu Anadolu halkları yüzyıllarca birarada yaşamışlar. Gelenekleri, görenekleri, alışkanlıkları ve görünümleri birbirlerine çok benziyor. Birbirlerinin en yakını olmuşlar.
Hrant Dink Vakfı, Avrupa Birliği’nin (AB) desteği ile iki komşu ülke halkı arasında doğrudan temasların artırılması ve her alanda işbirliklerinin teşvik edilmesi amacıyla “Türkiye-Ermenistan Seyahat Fonu” açmış. Bu fonla 16 aylık bir sürede 200 kişi Türkiye-Ermenistan arasında seyahat edecek. Bu seyahatlerde gerçekleştirilecek buluşmalarda Ermenistan ve Türkiye’den sivil toplum, gençlik ve gönüllülük politikaları, insan hakları ve demokrasi, eğitim, çevre, tarih, kültür-sanat, kalkınma, spor, bölgesel işbirliği ve Avrupa entegrasyonu gibi çeşitli temalar çevresinde gerçekleştirilecek işbirliklerine katkı sunmak hedefleniyor.
“Türkiye-Ermenistan Seyahat Fonu” ile dört günlüğüne Erivan’a gittik. Amacımız Ermeni yayıncılık sektörünü tanımak, işbirliği olasılıklarını araştırmaktı. Yayınevlerini, kitapevlerini, kütüphaneleri ziyaret ettik, sektör temsilcileri ile toplantılar yaptık.
Ermenistan için Sovyetler Birliği’nin dağıldığı 1990 bir milat. Kitap dünyası için de 1990 yayıncılık sektörünün sıfırlanıp yeniden kurulduğu bir tarih olmuş. Sovyetler döneminde her şey gibi yayıncılık sektörü de devlet kontorlündeymiş, destekleniyormuş. 1990’da dolaşımda 10 milyon kitap varken 1995’de bu sayı 500 bine düşmüş. Günümüzde de rakamlar pek içaçıcı değil ve her yıl daha da düşüyor. 2012’de 1549 başlık kitaptan 993 bin adet üretilmiş. 1995’e göre bir büyüme var gibi görünse de 2009’da 2064 başlıkta 2 milyon 392 bin adet kitap üretildiği düşünülürse kitap üretiminde çok ciddi bir gerileme var.
Ermenistan’da 140 yayınevi var. Ama yayıncılık üretiminin yarısını iki yayınevi yapıyormuş. Bu iki yayınevi matbaaları, dağıtım şirketleri ve kitapevleri ile de sektörü yönlendiriyor. Erivan’da 20 kitapevi var. Kitapların ortalama baskı sayısı 640. Kitap üretiminin % 80’inin ders kitapları olduğu düşünülürse edebiyat ve kültür kitaplarında bu rakamların çok daha düşük olduğu anlaşılır.
Ermeni yayıncılık sektörü içinde çevirinin payı sadece % 6. 2012’de 89 kitap çevrilmiş. En çok kitap çevrilen diller Rusça ve İngilizce. Kitapevlerinde yaygın olarak Rusça kitaplara rastlanıyor. 1991’den beri Türkçeden Ermeniceye çevrilen kitap sayısı sadece yedi. Kitapçılarda Orhan Pamuk’un “Benim Adım Kırmızı”, Elif Şafak’ın “Baba ve Piç” ve Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Huzur” romanlarının çevirilerini gördük.
Erivan’da yayıncı, kitapçı ve kütüphaneciler bizi büyük bir heyecanla, sıcak bir dostlukla karşıladı. Toplantılar dışında uzun sohbetler yaptık. Ne kadar yakın olduğumuzu tekrar hatırladık. Uzaklıklarımızın nedenlerini anlamaya çalıştık. Bu bir ilk adımdı. İkinci adımı Ermeni yayıncı dostlarımız atacak, İstanbul’a gelecekler. Bu adımlar sıklaştıkça işbirlikleri oluşacak ve uzaklıkları aşıp daha da yakınlaşacağız. 
26.11.2014

Etiketler:


Salı, Kasım 25, 2014

 

Nabokov ve Nabokov



Dünya Edebiyatının, modern klasiklerin en ilginç, en kendine has yazarlarındandır Vladimir Nabokov. Nabokov denilince akla hemen tabuları kıran “Lolita” gelse de aslında her kitabında yenilikler yapmış, ilginç konulara değinmiş bir romancı Nabokov. Eserleriyle bilinmek isteyen, tüm ününe rağmen kendini eserinin önüne koymayan has yazarlardan. Ketum. Yaşam öyküsü de o nedenle bilinmezlerle dolu. Yaşam öyküsünü anlattığı “Konuş Hafıza”da bile bu tavrını sürdürür. “Konuş Hafıza” iyi bir anlatıdır ama biyografi değildir. Kendi hakkında olabildiğince az şey söyleyerek yaşam öyküsünü anlatır (!).
Andrea Pitzer “Vladimir Nabokov Yazarın Gizli Tarihi” (2014, çev. Yiğit Yavuz, İletişim yay.) adını taşıyan biyografi çalışmasında Nabokov’un yaşamının ayrıntılarına giriyor. Nabokov’u yaşadığı çağ içinde, o büyük savaşlar yüz yılında değerlendiriyor.
Nabokov 1899'da, Rus İmparatorluğu’nun başkenti St. Petersburg'da doğmuş. Varlıklı ve ülke yönetiminde söz sahibi bir ailenin en büyük oğlu. Baba Nabokov bir liberal olarak Şubat Devrimi sırasında önemli roller oynuyor. Ama iktidarın yavaş yavaş ellerinden gideceğinin de farkında. Ailesini önce Karadeniz kıyısına, oğulları Vladimir ve Sergey’i İngiltere’ye Cambridge’e yolluyor. Bolşevikler iktidarı aldığında da tüm mal varlığını bırakıp canını ve ailesini kurtarmak için yapması gereken ülkeyi tamamen terk etmek.
Vladimir bu zengin ve güçlü ailenin ilk çocuğu olarak çok iyi şartlarda biraz da şımartılarak büyütülmüş. Küçük yaşlardan itibaren edebiyatla ilgileniyor. Şiirler yazıyor. Üniversite eğitiminden sonra da öyküler, romanlar yazmaya başlıyor. Babasının desteği ile Berlin’de Rus göçmen gazetelerinde eserleri yayınlanıyor, o çevrede ün kazanıyor.
Sovyet Devrimi’nden kaçıp Berlin’e yerleşen aileyi bu kez de Nazi yönetimi göçe zorluyor. İkinci Dünya Savaşı’nın başlamak üzere olduğu günlerde Vladimir, karısı ve çocuğu ile önce Fransa’ya gidiyor sonra da ABD'ye göç ediyor. Bir yandan Rusça dersleri verirken diğer yandan İngilizce eserler yazmaya başlıyor. Rus Edebiyatı profesörü oluyor. 1955'te Lolita'nın yayınlanması ile hem üne hem de paraya kavuşuyor. Yaşamının son yıllarını İsviçre'nin Montreux kentinde lüks bir otelde tamamlıyor.      
Kısaca özetlediğim biyografisindeki olayların iki Dünya Savaşı ve bir devrim sırasında yaşandığını düşünürsek Nabokov’un yaşamı farklı bir görüntü alıyor. Andrea Pitzer de Nabokov’un yaşam öyküsünü bu siyasi gelişmeler ışığında araştırmış, değerlendirmiş.
Nabokov, apolitik bir yazar olarak görülür. Dünyada yaşanan gelişmelere ve değişimlere aldırmadığı, tavır almadığı düşünülür. “Sanat için sanat” görüşüyle yazmıştır ve eserlerine de toplumsal, siyasi değişimler yansımamıştır, kanısı hakimdir. Pitzer, Dünya yanıp yıkılırken, çevresindeki insanlar mahvolurken yazarın bu durumdan etkilenmemesi mümkün müydü, sorusunu soruyor. Sonuçta Nabokov ve ailesi Sovyet Devrimi’nden doğrudan etkilenmiş, tüm mal varlıklarını kaybetmiş, ülkelerini terk etmişler. Nabokov’un karısı Vera Yahudi kökenli olduğu için hem Rusya’da hem de daha sonra yaşadıkları Berlin’de ayrıma ve baskıya uğramışlar. Aile tamamen parçalanmış, birbirlerinin izini kaybetmişler. Kardeşi Sergey Nazilerin toplama kampında ölmüş. Pitzer, tüm bu yaşananların izlerinin Nabokov’un eserlerinde yer aldığını bazen doğrudan, bazen arka planda bu konulara değinildiğini anlatıyor. Nabokov’un eserlerinde bu konuları işlemekle kalmadığını, Yahudi Soykırımı’na da, Sovyet dönemindeki toplama kamplarına da açık tavır aldığını, bunlardan etkilenenlere yardım elini uzatmaya çalıştığını da örnekliyor.
Pitzer, Nabokov’un yaşam öyküsünü birlikte yaşadığı kişilerin, ailesinin başına gelenleri de ele alarak, tarihi olaylarla birlikte incelerken olabildiğince çok ayrıntıya girip nasıl dehşet verici şeyler yaşandığını göstermeye çalışıyor. Ama bunu yaparken Nabokov’un bireysel dünyasının, edebiyatının biraz arka plana düştüğünü düşünüyorum. Evet, Nabokov’un eserleri hakkında önemli bilgiler veriyor, ufuklar açıyor ama ağır basan sosyal ve siyasi yaşam. Hele Nabokov’la Soljenitsin’i karşılaştırması, iki yazarın farklı dönemlerde benzeri şeyler yaşadığını söyleyip aldıkları tavırlardaki benzerlikleri ve ayrılıkları vurgulamasının bu kitabın konusu olmadığını düşünüyorum. Bu Pitzer’in yazar olarak tavrından kaynaklanıyor. Nabokov’u anlatırken Yahudilerin uğradığı soykırımı ve Sovyetler ve Naziler kadar İngilizlerin, ABD’nin de toplama kamplarını da anlatmak istiyor. Tehlikeyi görünce hemen kaçan yazarla (Nabokov) durup direnen ve sınırdışı edilen yazarı (Soljenistin) bol bol karşılaştırıyor. Nabokov’un hakkını yemese de bence konudan sapıyor.
Andrea Pitzer “Vladimir Nabokov Yazarın Gizli Tarihi” Nabokov’u kendi dönemi içinde ağırlıklı olarak sosyal ve siyasi yönleriyle anlatan roman akıcılığında bir biyografi. Kitabı başarılı Nabokov çevirileri ile tanıdığımız Yiğit Yavuz çevirmiş. Çeviri mi hızlı olmuş, kitabın yayına hazırlanması mı bilmiyorum ama “İsviçre Akademisi” (s. 33) ve “İsviçre Başbakanı Olof Palme” (s.36) gibi göze batan hatalar, kitabın yeni baskıda dikkatle gözden geçirilmesi gerektiğini düşündürüyor. Bu gözden geçirme yapılırken Nabokov’un eserlerinin Türkçelerini bilgileri dipnotlarda verilirse iyi olur. Bu eserleri merak eden okura kolaylık sağlar.

Sergey Nabokov’un Gerçekdışı Yaşamı
Vladimir Nabokov kendinden bir yaş küçük kardeşi Sergey’i hep yok saymış. Yaşam öyküsünü, özellikle çocukluk ve ilk gençlik çağlarını anlattığı “Konuş Hafıza”da bile adını anmamaya çalışmış. Andrea Pitzer biyografisinde bunun nedenlerini de sorguluyor. Sergey ikinci çocuk olarak daha doğduğu günden itibaren gölgede kalmış. Babanın sevgisi büyük oğula, Vladimir’e yoğunlaştıkça da iyice gözden silinmiş ve okul yıllarından itibaren Sergey kendine ait bir yaşam kurmuş. Nabokov’un kardeşinin günlüğünü okuyup eşcinsel olduğunu keşfetmesi ve dolaylı yoldan da olsa bu durumu ailesine bildirmesi ile Sergey’in aileden kopuşu daha da güçlenmiş.   
Vladimir Nabokov, ancak onlarca yıl sonra iki yetişkin olarak karşılaştıklarında kardeşi ile oturup konuşuyor, onu evinde misafir ediyor ve nihayet “Konuş Hafıza”nın yeni baskısında Sergey’e ayırdığı satırları artırıyor.
“Sergey solaktı; tenis oynardı; hayatı boyunca devam eden ağır bir kekemeliği vardı. Cambridge’te ayrı okullara gitmişlerdi ama bazı ortak arkadaşları vardı ve aynı derece ile mezun olmuşlardı. İkisi de özel öğretmenlik yapıp İngilizce ve Rusça dersleri verdiler – Sergey Paris’te, Nabokov Berlin’de. Nabokov’un ülkeden kaçmasından iki buçuk yıl önce Fransa’da “çok yakınlaşmış”lardı. Nabokov hoşça kal demeden St. Nazaire ve oradan Amerika’ya gitmişti. Savaş sırasında “dürüst ve korkusuz” Sergey, Berlin’de çevirmenlik yapmış ve çalışma arkadaşlarının önünde Nazileri eleştirmiş, bunun için tutuklanıp Hamburg’daki toplama kampına gönderilmiş, 1945’in Ocak ayında orada ölmüştü” (Andrea Pitzer, “Vladimir Nabokov” s. 420).
Paul Russell “Sergey Nabokov’un Gerçekdışı Yaşamı”nda (Ekim 2014, çev. Volkan Atmaca, Everest yay.) bu gölgede kalmış kardeşin yaşam öyküsünü kendi ağzından romanlaştırmış.  Pitzer’in “Vladimir Nabokov”unun hemen ardından Russell’in romanını okudum. “Gerçekdışı” dense de romanın gerçek olaylara ve birçok belgeye dayandığı anlaşılıyor. İki eser arasında olaylar açısından birçok koşutluk var. Zaten Russell kitabın sonundaki “Teşekkür” bölümünde de hangi kaynaklardak yararlandığını açıklamış. İki kitabında da birçok ortak kaynağı kullandığı anlaşılıyor.
Selim İleri “Etkileyici, çok etkileyici, iç karartıcı bir roman” demiş (Radikal Kitap, 31.10.2014). Gerçekten de Sergey Nabokov diye biri var mıydı diye düşünmeden de okunabilecek bir roman ama ben çok daha etkileyici şekilde yazılabileceğini düşünüyorum. Yazarın Sergey Nabokov’un yaşam öyküsüne sadık kalma arzusu romanın bazı yerlerde, özellikle diyaloglarda sarkmasına, bazan da ana konudan kopmasına neden olmuş. İki kardeşin ilişkisizliği yanında Sergey’in aşk üçgenleri, bohem hayatı ve eski bir sevgilinin hayatta olup olmadığını merak edip kendini feda etmesi ve toplama kampında ölmesi... İnsan bu konu, bu yaşam öyküsü Selim İleri gibi has bir romancının elinde olsaydı nasıl bir roman yazardı diye düşünmeden edemiyor.  
22.11.2014 

Etiketler: , ,


Çarşamba, Kasım 19, 2014

 

Birkaç çanak çömlekle kazanılan binlerce yıl



Tayyip Erdoğan’ın Marmaray projesindeki gecikmeyi açıklarken söylediği “Çanak çömlekle bize kaç sene kaybettirdiler” sözünü hatırladım Nezih Başgelen’in “İstanbul’da Marmaray-Metro Kurtarma Kazılarının Kent Arkeolojisine Katkıları”nı okurken (Arkeoloji ve Sanat yay.). Nezih Başgelen Üsküdar Meydanı, Sirkeci ve Yenikapı’da metro istasyonları için yapılan kazılarda bulunan kültürel varlıkların İstanbul’un tarihini nasıl değiştirdiğini anlatıyor.
Üsküdar’da Osmanlı Dönemine ait bir arastanın kalıntıları, deri işleme atölyeleri ve MS. 12 -13 yüzyıllardan apsisli bir yapının temel kalıntıları çıkmış. Sirkeci’deki kazılarda Erken Bizans, Bizans ve Geç Osmanlı dönemlerine ait mimari kalıntılar ile Roma öncesi döneme ait çanak çömlek tespit edilmiş. Tayyip Erdoğan’ın canını sıkan “çanak çömlek” bunlardı herhalde. En geniş arkeoljik kazılar Yenikapı’da yapılmış. Burada İstanbul’un M.S. 4. ile 7. yüzyıl arasındaki en büyük ticari limanı olan Theodosius Limanı günışığına çıkmış. Bugüne kadar toplu olarak bulunmuş en büyük batık gemi grubu da 36 batıkla bu bölgede. Ayrıca on binlerce arkeolojik eser  ve “100 Ada” olarak adlandırılan bölgede farklı devirlere ait çeşitli mimari kalıntılar bulunmuş.
Daha da önemlisi “Cilalı Taş Devri”ne ait çanak çömleğin ve yine Neolotik Döneme ait 4 mezarın bulunması. En ilginci de Neolotik Çağ’dan kalma insan ayak izleri. 2080 adet ayakizi belgelenmiş. Yenikapı’daki kazılardan elde edilen bulgulardan İstanbul şehrinin tarihinin sanıldığından çok daha eski olduğu, günümüzden 8500 yıl geriye doğru gittiği saptanmış. Marmara’nın Karadeniz’le birleşip gölken deniz halini aldığı zamanlardan söz ediliyor. Böylece sadece İstanbul’un değil denizlerin tarihi de yeniden yazılacak. Marmara’nın 10 bin yıl içinde yaşadığı değişim anlaşılacak.
Bu alandaki çalışmalar bittikten sonra Koruma Kurulu bulunan kalıntıların kaldırılmaması ve Atina ve Roma Metrosu’ndaki gibi yerinde korunmasına karar vermiş. Koruma kurullarının kararlarının ne kadar uygulandığı, ne kadar görmezden gelindiği bilinen bir şey.
Marmaray Yenikapı İstasyonu’nun çıkışında birkaç küçük camekan içinde Roma, Bizans ve Osmanlı döneminden parçalar sergileniyor. Gören sadece bunlar çıkmış da yetkililer kıyamayıp sergilemiş zanneder. Yenikapı’daki gibi bir liman ve rıhtım çıkabileceği umulan Üsküdar kazılarının akıbetinin ne olduğuna dair bir bilgiye ulaşamadım. Koruma Kurulunun yerinde koruma kararı uygulandı mı?
Sirkeci İstasyonu’na Cağaloğlu’ndan girenler dev bir posterle karşılaşıyor. Posterde tarihi kalıntıların fotoğrafı ve bu duvarın ardında bu kalıntılar var bilgisi yer alıyor. Hemen her yolcunun aklına bu poster yerine cam konsaydı da kalıntıları görseydik düşüncesi geçiyor. Dışarıdan da bu kalıntıları görmek mümkün değil, üstü kaplanmış. Umarım kalıntılar “beton dökülerek” korunmamıştır.
Yenikapı İstasyonu ise “Yenikapı Transfer Merkezi ve Arkeopark Alan” adlı özel bir proje ile yapılmış. İstasyon açıldı ama “Arkeopark Alan”da bir çalışma görülmüyor. Yani İstanbul Büyük Şehir Belediyesi ya projeyi eksik teslim almış ya da arkeopark’tan vaz geçmiş.
Yurtdışındaki tarihi eserleri kurtarmakla övünen Kültür ve Turizm Bakanımız Ömer Çelik ziyaretçiye açılsa milyonlarca tarih ve arkeoloji meraklısını İstanbul’a çekecek Yenikapı Arkeopark’ının neden yapılmadığını, Sirkeci’deki, Üsküdar’daki kalıntılara ne olduğunu merak ediyor mudur? Bir telefon açıp Kadir Topbaş’a sorar mı! Modern bir kent olmaya çalışırken tarihi mirası yok mu ediyoruz? 
19.11.2014

This page is powered by Blogger. Isn't yours?