Salı, Nisan 24, 2012

 

Memleket Garları

Şair Kemal Varol’un derlediği Memleket Garları (2012, İletişim yay.), Türk filmlerinin başrol oyuncusu Haydarpaşa Garı’nın emekli edildiği günlere rastladı. Garların mimari açıdan yapıldıkları dönemlerin simgeleri olduğu kadar sinemada ve edebiyatta da önemli yerleri vardır. Ama asıl önemlisi kentlerin giriş kapısı olarak bizlerin anılarında kavuşma ve ayrılık noktaları olarak ettikleri yerdir. Önce şehirlerarası otobüsler, sonra hava ulaşımının kolaylaştırması Haydarpaşa gibi birçok garın, tren istasyonunun fark ettirmeden hayatımızdan çıkmasına neden oldu. Memleket Garları’nı bu önemli yapıları tekrar hatırlamak, hayatımıza katmak için de okumak mümkün. Bir demiryolcunun oğlu olan Kemal Varol’un garlara, demiryollarına tutkulu bağlılığını daha önce derlediği Demiryolu Öyküleri’nden (2010, Sel yay.) biliyorduk. O garların içinde yaşayanlardan. Demiryolcu çocuklarının garlarla ilişkileri, anlattıkları hikayeleri daha farklı, daha içli geliyor bana nedense. Memleket Garları’nda hayatı garlarda geçenlerin de hayatında garların önemli işlevleri olmuş olanların da anıları, denemeleri var. Haydarpaşa’da başlayıp Sirkeci, Hadımköy, Alsancak-Buca-Seydiköy, Basmane, Akhisar, Eskişehir, Samsun, Ankara, Ulukışla, Pozantı, Adana, İskenderun, Diyarbakır ve Batman’dan geçip Kurtalan’a ulaşıyorsunuz kitabı okurken. Sanki Kurtalan Ekspresi’nin günler süren bir seferine katılıp garlarda duraklamış, onlar hakkında öyküler kurmuş gibi hissediyor kendini insan. “Demiryollarını sadece bir ulaşım aracı olarak gören resmi zihniyetin aksine, ülkenin siyasal, toplumsal ve kültürel tarihini de içeren nice hikayeyle karşılaşmayı umuyorduk. Daha fazlasıyla karşılaştık. Her yazıya biraz daha yakından bakılınca gar binalarının söz konusu dönemin atmosferi kadar, o şehirlerin kendine has dinamiklerini de yansıttığını, sadece yolun değil aynı zamanda şehrin hikayesini de tüm çarpıcılığıyla ortaya koyduğunu gördük” diyor önsözde Kemal Varol. Memleket Garları’nda Sıddık Akbayır, Feridun Andaç, Mehmet Aycı, Orhan Berent, Ahmet Büke, Behçet Çelik, Şeyhmus Diken, Haydar Ergülen, Yonca Kösebay Erkan, Enver Sezgin, Adnan Özer, Mustafa Uçar ve Erdoğan Yener’in yazıları var. Genellikle anılardan yola çıkarak, ama garların önemi, tarihi, mimari, sosyolojik ve sanatsal işlevleri üzerinde de durarak yazılmış deneme olarak tanımlayabileceğimiz yazılar bunlar. Aralarında organik ya da mantıksal bağlar yok, her yazar kendi bakışına, yazı anlayışına göre kaleme almış yazısını. Kitabın sonundaki biyografisinden restorasyon eğitimi aldığını, kültür varlıklarını koruma üzerine uzmanlaştığını öğrendiğimiz Yonca Kösebay Erkan’ın Haydarpaşa-Sirkeci garları ve Hadımköy tren istasyonu hakkındaki yazıları ise bütünden kopan daha çok bilimsel içerikli, mimari ağırlıklı, tarihi bilgi veren çalışmalar. Erkan’ın yazısından Marmaray projesi ile Haydarpaşa’dan sonra Sirkeci Garı’nın da emekli edileceğini öğreniyoruz. Yani “Haydarpaşa elden gidiyor” diye eylemler yapan küçük ama duyarlı kitlenin henüz vakit varken Sirkeci Garı’nı da kurtarmak için çaba göstermesi, bizlerin de onları desteklememiz gerekiyor. Memleket Garları, çocukluğumuzun garlarını, tren istasyonlarını hatırlamamıza, özlemle anmamıza da vesile oluyor. Tren yolculuklarından da, garlardan da vazgeçmemek gerektiğini düşündürüyor. Ama “modernizmin mabetleri” olarak tanımlanan garların değişen ihtiyaçlar ve yeni ulaşım araçları ile ya hayatımızdan çıkacağı ya da bambaşka kimliklere bürünüp tanınmaz hale gelecekleri de bir gerçek. O değişimden sonra da bu kitap başka bir işlev de kazanıp tanıklıklardan oluşan belge haline gelecek. 29.03.2012

 

Yanı Başımızdaki Yabancı

Richard Swartz’ın hazırladığı, Doğu Avrupa’dan Bir Antoloji alt başlığını taşıyan Yanı Başımızdaki Yabancı (Ocak 2012, Everest yay.) Ivo Andric’den bir alıntı ile başlıyor; "Birinin genelleştirerek (siyah ya da beyaz) ülkeler ve halklar hakkında hüküm verişini duyduğumda, bir an bile bu hükümlerin doğru ya da yanlış olup olmadıklarını düşünmem, çünkü değmez buna, tersine bu insanın aklının ve ahlakının bu gibi hükümler vermek için ne durumda olduğunu sorarım kendi kendime." Richard Swartz, (Güney) Doğu Avrupa'da doğup büyümüş yazarlara "Ötekini dost değil de düşman olarak görmemizin sebebi nedir?" diye sormuş. Cevap olarak gelen hikâyeleri bir araya getirip antolojiyi oluşturmuş. Güney Doğu Avrupa, daha doğru tanımlamayla Balkanlar kaderinde savaşlar, düşmanlıklar bol olan bir coğrafya. Bir türlü rahat edemiyor, huzur bulamıyor Balkan halkları. Belki de bunun nedeni küçük bir alanda birçok milletin birarada, hatta içiçe yaşamak durumunda olması. Ve tabii emperyalistlerin doyurulamaz iştahı ile durmadan bölgeye el uzatmaları... Richard Swartz, zamanında mutlu huzurlu bir şekilde birlikte yaşamış, şimdi istemese de birlikte yaşamak zorunda olan, ilk bakışta birbirine benzeyen ama aslında farklı olan bu milletleri lahana dolmasından yola çıkarak anlatıyor Sonsöz’de. İsveç Kralı’nın Türklerden öğrenip memleketine getirdiği lahana dolmasının Balkan ülkelerinin her birinde nasıl küçük ama önemli tad farkları taşıdığını ve bu yemeği her milletin nasıl kendinin icat ettiği ve en iyi kendinin yaptığını iddia ettiğini, başkalarının yanlış yaptığına inandığını anlatıyor. “Ortak olan –neredeyse aynı olan- durumlar elverdiğinde kolayca ayrışabilir” diyor ve “çoğu zaman yıkıcı sonuçlar doğurabilir” diye sözünü tamamlıyor. Balkanlar’da, Doğu Avrupa’da bu hep yaşanmış. Yakın geçmişte Yugoslavya’nın dağılması ile o devleti oluşturan, birlikte yaşamış halkların birbirlerine nasıl düşman edildikleri, yaşadıkları kıyımlar, acılar belleklerimizde taze. Richard Swartz, bir gerçeğe daha dikkati çekiyor; “Bu antolojiye katkıda bulunanların çoğu bugün kendi ülkelerinde yaşamıyorlar, kimisi ülkesini terk etmiş ve sürgün diye adlandırabileceğimiz başka yerde yaşıyor. Birkaçı ise dilini bile değiştirmiş, bu bir rastlantı değil.” Yanı Başımızdaki Yabancı’da Hırvat, Arnavut, Boşnak, Sırp, Macar, Sloven ve Bulgar yazarların hikayeleri yer alıyor. Dağılma sürecinde Balkanlar’da insanlara yaşatılan acıları, trajedileri, düşmanlığı, ötekileştirmeyi, yabancılaştırmayı anlatıyorlar. Ama Yanı Başımızdaki Yabancı sadece bir tanıklıklar antolojisi değil aynı zamanda iyi bir edebiyat derlemesi. İsmail Kadere, Dimitri Dinev, Luan Starova gibi daha önce Türkçede okuduğumuz yazarların yanında Charles Simiç, Dragan Velikic gibi ilk kez okuduğumuz birçok önemli yazarın hikayeleri yer alıyor. Hem bu yazarları tanımak hem de antolojide yer alan ülkelerin edebiyatlarına yakınlaşmak açısından da önemli bir çalışma. Zira, Balkanlar’la çok sıkı bağlarımıza ve yakın komşu olmamıza rağmen bölgeyle aramızda güçlü bir çeviri bağı yok. Özellikle günümüz yazarlarını tek tük çeviriler dışında pek tanımıyoruz. Bu antolojinin bir ön tanıtma işlevi de olabilir. Yanı Başımızdaki Yabancı’da yer alan hikayeleri Sezer Duru, Naciye Güngörmüş, Rubin Hoxha, Hüseyin Mevsim, Sadet Nebi, Cumhur Orancı, Celal Sadıker ve Melahat Pars çevirmiş. Çevirmen sayısının çokluğu hikayelerin birden fazla dilden çevrildiğine işaret ediyor. Antolojinin bir yerinde hikayelerin hangi dillerden çevrildiği belirtilse iyi olurmuş. Antolojinin künye sayfasında Yanı Başımızdaki Yabancı’nın Alman Sanayi Birliği desteği ile Robert Bosch Vakfı ve S.Fischer Vakfı tarafından yayımlandığı belirtiliyor. Orijinali Almanca olan antoloji eş zamanlı olarak Arnavutluk, Bosna Hersek, Bulgaristan, Hırvatistan, Makedonya, Karadağ, Sırbistan, Slovenya, Macaristan ve Türkiye’de yayımlanmış. Bu haliyle bir dostluk projesi olarak da tanımlanabilir, dostluğa ilk adım olarak da... 29.03.2012

Cuma, Nisan 13, 2012

 

Soluk Bir An



Behçet Çelik, Soluk Bir An’da (Mart 2012, Can yay.) kahramanının ideal yaşam biçimi olarak kabul gören çekirdek aile yapısından kurtulmak için gördüğü küçücük bir ışığın peşine düşüşünün, hayatının, iç dünyasının altüst oluşunun tüm değerlerinden vazgeçmeye hazır hale gelmesinin öyküsünü anlatıyor.
Soluk Bir An’ın kahramanı Taner, üniversiteyi bitirmiş, iyi bir iş bulmuş, evlenmiş, çocuk yapmış, ev ve araba sahibi olmuş, işinde yönetici konumuna gelmiş kırk yaşlarında bir erkek. Yani günümüz yaşam biçiminin insanlara bir ideal olarak önerdiği yaşam biçimine ulaşmış. Mutlu mesut bir hayat yaşadığı düşünülüyor dışarıdan bakılınca.
Taner ideal olana ulaştığına göre artık yapacak pek de bir şeyi kalmamıştır. Belki lise çağındaki oğlunu iyi bir üniversitede okutmak, bir yazlık almak gibi ideali daha da parlak hale getirecek ataklar yapabilir ama hiçbir şey yapmasa da olur. Şehirli, orta sınıf, sıradan insanın sıradan hayatı budur. Taner de daha baştan bu yolu seçmiş bu hayata ulaşmak için kendinden birçok tavizler vermiştir. Aslında bu hayatı yaşarmış gibi yapmaktadır. Karısıyla hemen hiçbir ilşkisi kalmamış, oğluyla doğru dürüst bir diyalog kuramamış, arkadaşlarıyla ilişkisini koparmış kendi yalnızlığına gömülmüştür. Karı, koca ve oğul sıradan hayatlarının görünümüne uygun olarak ama hepsi kendi hayatlarını yaşamakta, diğeriyle pek ilişki kurmamaktadır. Taner eviyle işi arasında kimseye dokunmadan, doğru dürüst ilişki kurmadan yaşamaktadır. Karısıyla, oğluyla geçirdiği zaman yemek saatleriyle sınırlıdır. Yemek sonrası oğlu Cem odasına kapanır, karısı Yasemin tek arkadaşı Esra ile televizyon dizilerini seyrederek zamanını geçirir, Taner de kitap okumak için içeri kaçar. Birlikte yapabildikleri hemen hiçbir şey yoktur. Yasemin de bu durumu çoktan kabullenmiş, hayatını Taner’siz yürütmeye başlamıştır. Hafta sonlarını da ayrı ayrı yaşarlar.
Taner hayatını “Herkesin yürüdüğü yoldan yürümenin daha sorunsuz ve kolay olacağı” felsefesi üzerine kurmuştur. Yasemin’le evlenmesinin temelinde aşk yoktur. Üniversiteyi bitirip iş sahibi olduğunda herkesin yaptığı gibi evlenmesi gerektiği için evlenmiştir. Çocuksuz aile olmaz diye çocuk yapmıştır.
“Her şey camı silmek için uzanmasıyla, soluğunu yanağımda hissetmemle başladı” diye anlatır Taner. Yağmurlu bir akşam durakta taksi olmadığını öğrenince Esra’yı eve bırakmayı teklif etmiştir ve arabada Esra’nın yaptığı o hareket başlangıç noktası olmuştur ona göre. “Ne kadar tipik, ne kadar sıradandı her şey. Allasa da, pullasa da milyonlarca benzerinden hiçbir farkı yoktu. Tam yaşıydı, geç bile kalmıştı; bir kadının ona unuttuğu, belki de hiç bilmediği şeyleri hatırlatması kaçınılmazdı. Yasemin’in dışında en sık gördüğü kadın Esra’ydı; o olmasaydı işyerindeki genç kadınlardan biri alacaktı aklını başından. Esra’yı yeğlemesinin nedeni de açık değil miydi? Tehlikesizdi. İstese de ileri gidemez, karısının en yakın arkadaşı; delirip bir şeyler ima etse, açılsa etse, Esra istemez. İşyerindekilere kafayı takacak olsa, bir yolunu bulurdu elbette.”
Büyülü bir değnek dokunmuşcasına hayatını değiştirmesi için işareti vermiş camı silmek için uzanmış, soluğunu hissettirmiştir Esra. “Yeniden başlamak mümkün sanki” diye düşünür. Esra, Esra’ya duyduğu aşk, onun karşılık vereceği umudu sıkışıp kaldığı hayattan kurtulmasını sağlayacaktır sanki.
Esra ile ilgilenmeye başlar. Yılladır gördüğü, evlerine girip çıkan bu kadını hiç tanımadığını anlar birden. Diğer insanlar gibi onunla da ilişkisi olmamıştır. Esra’yı tanımak için yapacağı hareketlerin, örneğin her akşam yaptığı gibi içeri geçip müzik dinleyerek kitap okumak yerine onlarla oturup televizyon izlemesinin karısının dikkatini çekeceğini, kuşkulandıracağını düşünür. Ama karısı onu hayatından öyle çıkartmıştır ki bu hareketine hemen hiç dikkat etmez ya da önemsemez.
“Sıkıcı, bıkkınlık veren” bir şeye dönüşmüş olan evlilik hayatlarında Esra’nın önemli bir rolü olduğunu fark eder. Aslında evliliklerinin ilk on yılında birlikte yaşanacak her şeyi ve tabii evliliği tüketmişlerdir. Cem’in doğumu ile ilk kriz atlatılmış, çocuğun büyüme evresinde birbirleriyle uğraşma fırsatı bulamamışlardır. Cem beş yaşına gelince tekrar kriz çıkmış. Birlikte bir şey yapmaktan hoşlanmadıklarını fark etmişler. Yasemin dışa dönük, insan canlısı biridir. Eşiyle dostuyla buluşup görüşmeyi sever. Oysa Taner hemen hiç kimseyle ilişki kurmadan içe dönük bir hayatı tercih etmektedir. Tartışmaların kavgalara dönüşüp boşanmaya varacağı sırada Yasemin’in liseden en yakın arkadaşı Esra kocasından boşanıp onların yakaya taşınmış, iki arkadaş zamanlarını birlikte geçirmeye başlamıştır. Böylece Yasemin kocasını kendi haline bırakmıştır.
Yeni bir insan yeni bir hayat demektir. Esra’nın varlığını fark etmesiyle Taner kendi isteğiyle kurduğu sıradan hayatının boğuculuğundan kurtulabileceği umuduna kapılır. Kendiyle hesaplaşmaya, hayatını, geçmişi gözden geçirmeye başlar. Bu hayatı bile isteye nasıl kurduğunu düşünür. Ona bir yaşam biçimi önerilmiştir, o da bunu kurmak için gereken her şeyi yapmıştır. Yani, suçlamak için birisini arayamaz, suçlu kendisidir. Ama toplum dört bir yandan “çekirdek aile”yi dayatırken başka bir şey yapması da mümkün değildir. Çünkü o hayatını uyumlu yaşamak istemektedir. Ona “sıradan ol” denmiştir, o da sıradanlığa gönüllü olmuş, çizginin dışına çıkacak hiçbir şey yapmamıştır.
Taner’in durumundan yola çıkarak birçok sonuca varmak mümkün. Öncelikle ideal yaşam biçimi olarak sunulan “aile”nin ne kadar çürük bir yapı olduğunu, en küçük bir fiskede dağılıp gidebileceğini görüyoruz Taner’in yaşadıklarından. Küçücük bir umut ışığında kaçmaya, aile yapısını darmadağın etmeye hazır. İkincisi verili yaşam biçiminin, çekirdek ailenin insanların birbirlerine yabancılaşmasını önlemediğini görüyoruz. Yaşamının kırk, elli yılını verip tavizlerle kurulan çekirdek ailenin tüm fertleri en küçük bir fiskede bu yapıyı yıkıp kaçmaya, dağılmaya hazır. Taner, Esra’nın, bir başka kadının, kendini bu yaşamdan kurtaracağını umacağı birinin varlığını hissettiği andan itibaren her şeyin yalan ya da sahte olduğunu, hiçbir üzüntü hissetmeden bırakıp gidebileceğini düşünmeye ve süreci hızlandırmak için teşebbüslerde bulunmaya başlıyor. Esra’yı tanımak, ona varlığını hissettirmek ve nihayetinde o ilk kıpırtıyı karşılıklı bir ilişkiye döndürmek istiyor. Bu yönde ürkek ama küçük adımlar da atıyor.
Kurtuluş umudu olarak tutunmaya çalıştığı bu dalın, Esra’yla ilişkisinin kopması, aşkının sönmesi için de bir an, bir cümle yetiyor. Çünkü Taner, platonik bir ilişki geliştirmiş, kendi kendini aşık etmiştir. Kafasında yarattığı kurtarıcı Esra ile gerçek hayattaki Esra’nın bir benzerliği yoktur. Diğer bir deyişle umduğu gibi bu aşk sayesinde yaşadığı hayattan kaçıp kurtulsa Esra ile kuracağı yaşam Yasemin’le yaşadıklarından pek farklı olmayacaktır. Esra ile Yasemin birbirine çok benzediği gibi Taner de aynı Taner’dir.
Behçet Çelik iyi bir anlatıcı. Taner’in ruh haline, çekirdek ailenin sürekli aynen tekrarlanan rutinine bizi ustaca sokuyor. Anlatı Taner’le birlikte kendi içinde sıkılıyor, bunalıyor. Esra’nın sıradan hareketlerinden binbir önemli mesaj çıkartıyoruz. Behçet Çelik bu bunaltı halini anlatının bir sarmal gibi dolanıp içine kapanan bölümlerle gelişmesiyle ve kendine has devrik cümle yapısıyla sağlıyor. Ama Taner kendi içine öyle kapalı ki romanın diğer üç karakteri Yasemin, Esra ve Cem’in nasıl duygular içinde olduğunu, Taner’in yaşadığı değişimi fark edip etmediklerini bilemiyoruz. Belki böyle bir adamla yaşamak da bir başka romanın konusu.
40 yaşlarında, yalnız, pek bir şeyle ilgilenmeyen, eşi dostu az ama insanlarla da ilişki kurmak istemeyen bu adamla Behçet Çelik’in eserlerinde daha önce de karşılaşmıştık. Soluk Bir An, bu tiplemenin derinliğine işlenmiş halini yansıtıyor. Taner karakterinde birçoğumuz üç aşağı beş yukarı bir benzerimizi bulabiliriz. Aklımızdan sık sık geçirdiğimiz “bu hayatttan kurtulmak istiyorum” cümlesinin kuvveden fiile geçtiği an da Soluk Bir An’dır.

23.03.2012

Etiketler: ,


Salı, Nisan 10, 2012

 

Yargıç Savage


Tim Parks, Yargıç Savage’da (Ocak 2012, çev. Çiğdem Banguoğlu Aka, Geniş Kitaplık) bir yargıcın öyküsü üzerinden adalet kavramını tartışıyor. Uygulayan aynı kişi de olsa mahkemedeki adaletle yaşamdaki adaletin ne kadar farklı olduğunu anlatıyor.
“Çift yaşam olmayınca hiç yaşam olmuyor ama doğrusu, insan yoruluyor” der romanın ilk cümlesinde Yargıç Savage. Yıllardır yaşadığı gizli ilişkilerden, oynadığı oyunlardan, söylediği yalanlardan yorulmuştur. Son macerasında yakalandıktan sonra karısından af dilemiş, bir daha yeni maceralara girmeyeceğine söz vermiştir. Zaten mesleği gereği, o konumdaki tek beyaz derili olmayan yargıç olarak son derece düzgün bir hayat yaşamak durumundadır. Herkesin gözü üzerinde olacaktır.
“Yıllardır evliliklerinin peşini bırakmayan çatışmayı nihayet çözen” Daniel Savage ve karısı şehir merkezindeki dairelerini terk edip şehir dışında yeni satın aldıkları dört yatak odalı bahçeli müstakil evlerine taşınma hazırlığı yapmaktadır. Savage kısa süre önce ceza mahkemesi yargıçlığına atanmıştır. Konumu gibi maddi durumu da güçlenmiştir. Hayatının en önemli kararını alır; “Bundan böyle elde ettiğim için çok şanslı olduğum işime yoğunlaşmak, yanımdaki kadını elimden geldiği kadar çok sevmek, çocuklarıma olabildiğince yardım etmek için serbest olacağım. Nihayet her şey netleşti. Metamorfoz dönemi bitti. Artık kendim oldum.”
Ama geçmişi peşini bırakmaz. Avukatlık yaptığı dönemde ilişki kurduğu jüri üyesi Koreli bir genç kadın arar ve yardım ister. Savage “vicdan ve dürüstlük” gereği dese de aslında yeni hayatının üzerine geçmişin gölgesinin vurmaması için Minnie’ye yardım etmeye karar verir. Yoksa bu telefonların arkası kesilmeyecek, karısı Hillary kuşkulanacak, belki olaylar rezalet boyutuna varıp basına düşecek, işini de etkileyecektir.
Mahkemede karmaşık davaların çözümlenmesinde jüriye aklı selimle yardımcı olurken gerçek yaşamda aynı şekilde davranamaz. Hayatının tehlikede olduğunu düşündüğü Minnie’yi ararken geçmişiyle yüzleşmek durumunda kalır. Çocukluğundan beri görüşmediği üvey ağabeyini arar, işini en parlak durumundayken bıraktıktan sonra evine kapanıp TV dizileri izleyerek zaman geçiren en yakın arkadaşının sıkıntısının ne olduğunu, üniversiteye giriş sınavlarına hazırlanmak istemeyen, bir tarikata katılan ve gittikçe hırçınlaşan kızının derdini anlamaya çalışır. Hayatta attığı her adım, ulaştığı her bilgi yeni kararlar almasını, yargıda bulunmasını ve kendiyle yüzleşmesini gerektirecektir.
Savage, ne kadar yaşamıyla, aldığı eğitimle, haliyle, tavrıyla, aksanıyla üst sınıf bir İngiliz gibi olsa da deri rengiyle farklıdır, öyle muamele görür. Hayatı boyunca da bu farkı hep hissetmiş, deri rengi nedeniyle hep benzerlerinden daha çok başarılı olmak, çalışmak, dikkati çekmek zorunda kalmıştır. Çünkü o Brezilya kökenli ana-babası belirsiz bir evlatlıktır. Yeni görevine gelişi bile deri rengine bağlanıyor ve en yakın dostları bile devletin bu atamayla beyaz derili olmayanlara şirin görünmek istediğini, pozitif ayrımcılık yaptığını düşünüyor. Benzer bir durum kuşkusuz yargılananlar için de geçerli derilerinin renkleri, milliyetleri aldıkları cezalarda etkili oluyor sanki. Negatif bir etki. İlginç bir ayrıntı da Korelilerin kara derililere düşmanca tavrı. Savage’ı kızlarıyla görüşmek istedi diye öldüresiye dövüyorlar.
Tim Parks, Thomas Berhard'ı hatırlatan bir bilinç akışı tekniği ile yazıyor romanlarını. Yargıç Savage da aynı tarzda yazılmış. Yargıcın yaşadıklarını, geçmişe dair düşündüklerini, anılarını bir duruşma sırasında ya da bir dava dosyası üzerinde çalışırken gelişen iç monologlarla okuyoruz. Ustaca kurgulanmış, biraz karmaşık ama güçlü bir tekniği olan bir roman Yargıç Savage. Daha kısa da anlatılabilirdi diye düşündürse de Tim Parks gerilimi hep üst düzeyde tutarak 359 sayfayı okutmayı başarıyor. Irkçılık, hoşgörüsüzlük gibi kavramlardan yola çıkarak İngiliz toplumu örneğinde gelişmiş toplumlardaki kabulleri, önyargıları ve adalet anlayışını tartışmaya açıyor.
15.03.2012

Etiketler: ,


 

Yangın Müziği


A.M. Homes Yangın Müziği’nde (Şubat 2012, Çev. Avi Pardo, Sel yay.) New York'un banliyölerindeki bahçeli müstakil evlerde gerçekte neler yaşandığını anlatıyor. Özenilen yaşam biçimlerinin nasıl yalanlar ve dramlar barındırdığını iki çocuklu bir ailenin yaşadıklarının ayrıntılarına girerek örnekliyor. Aslında onlarınki bir dağılma öyküsü. Farkında olmadan, farkında olduğunda müdahale edilemeyen bir çözülüp dağılma. Birçok insanın ulaşmak için özverilerde bulunduğu bir yaşam biçiminden kaçıp kurtulmak istiyorlar. İyi bir iş, güzel bir ev, iyi okullarda okuyan çocuklar, konu komşuyla davetlerde partilerde geçirilen geceler...
Amerikan orta sınıfının hayat tarzını, banliyölerde yaşananları eleştiren, acı gerçekleri resmeden birçok roman yazıldı, filmler, diziler çekildi. Halen ülkemiz televizyonlarında da gösterilen Umutsuz Ev Kadınları bunun tipik örneği. Yangın Müziği’ni benzerlerinden ayıran anlatımı, sert dili ve bu idealize edilmiş yaşam biçiminden kurtulmanın yollarını araştırması. Kurtulacağım derken nereye varıldığını anlatması.
Her şey bir haftasonu başlıyor. Pazar sabahı Elaine yapılması gereken işler ve tamir edilmesi gerekenlerden oluşan uzun bir listeyle uyanıyor. Bulaşık makinesi bozuk, lavabo tıkanmış, banyonun kapısının pervazı düşmüş, tavanın boyası çatlamış... Çocukların doyurulması, bulaşıkların, çamaşırların yıkanması gerekmekte... Bu liste uzar gider. Nereye baksa yapılacak yeni bir iş görür. Tüm bunların üstüne elli üç yıllık evllikten sonra kocasını terk edip onlara yerleşmek isteyen annesi çıkagelmiştir. Oysa bugünü ev gibi ilişkilerinin de tamire ihtiyacı olduğunu hissettiği kocasıyla, çocuklarıyla dinlenerek, eğlenerek geçirmek istemektedir.
“Midesi bulanıncaya kadar not alır, sonra merdivenden aşağı inip bir içki almak için buzdolabını açar. Ne içmek istediğine karar vermeye çalışırken buzdolabının ampülü patlar. Bu yeterlidir. Fazladır hatta. Dışarı çıkıp basmaklara oturur. Eve geri dönemez. Eve tekrar giremez.”
O günün akşamı evde yiyecek bir şey olmadığı için buzdolabında kalmış sosisleri ızgara yapmaya karar verirler. Paul mangalı yakar. Elaine tamamen çökmüştür. “Yapamıyorum artık” der. “Paul mangal kömürü tutuşturma sıvısını alıp evin üzerine püskürtür. ‘Bu mu istediğin?’ diye sorar. Elaine “Bilmiyorum” dese de Paul’ün yanına gider mangala tekmeyi vurur. “Kömürler yere saçılır, mangal devrilir. Her şey cızırdayıp tüter önce, sonra ateş yerden yavaş yavaş yükselip eve doğru ilerler. Alevler evin arka duvarına doğru sürünürken onlar durup seyrederler.”
Bu her şeyin bittiği nokta değil yeni bir başlangıç olur. Ev tamamen yanmamıştır ama içinde oturulamaz haldedir. Çocuklar arkadaşlarının evlerine onlar da kendilerini konuk eden bir komşunun yanına yerleşir. Mükemmel evler, lezzetli yemekler, iyi yetiştirilmiş çocuklar... Evin tamir edilme döneminde Paul, Elaine ve çocuklar konuk oldukları evlerde yaptıkları gözlemler ve şahit oldukları olaylarla çevrelerinde görüp özendikleri, örnek aldıkları hayatların aslında hiç de düşündükleri gibi olmadığını anlarlar. Dıştan görünümler farklıdır ama hemen herkes birbirine benzer sahte hayatlar yaşamaktadır, çürümektedir. Sorunlar baş edilemeyecek düzeye gelmiştir. Baş edilemeyen bu sorunlar “bir Amerikan klasiği” ile taçlanır. Elinde silahlar üzerinde bombalar olan bir öğrenci sınıf arkadaşını rehin alır. Rehin alınan Paul ve Elain’in küçük oğullarıdır rehin alan da onu evlerinde konuk eden en yakın arkadaşı.
A.M. Homes Yangın Müziği’nde tüm yaşananları oldukça gerçekçi hatta gerçeğin ardını gören bir bakış açısıyla, sert, acımasız ve sade bir dille anlatıyor. İdeal olarak sunulan Amerikan orta sınıfının yaşam tarzının tüm sahte yanlarını açıkça ortaya koyuyor. Yangın Müziği iyi bir yazardan iyi bir roman. A.M. Homes’un diğer eserlerini de merak etmemek elde değil.
15.03.2012

Etiketler: ,


Pazartesi, Nisan 02, 2012

 

Nişantaşı Suare


İbrahim Yıldırım, Nişantaşı Suare’de (Şubat 2012, Doğan Kitap) 50’li 60’lı yılların Nişantaşı'nın arka sokaklarını, o sokaklarda yaşananları anlatırken müstakil evlerden apartmanlara evrimleşen kentin ve semtin değişiminin öyküsünü yazıyor.
Nişantaşı zamanında padişahların avlanmak için geldikleri ve nişan alıştırması için de bazı taşları bulundurdukları bir yermiş. 1854’de, Abdülmecit zamanında yerleşime açılmış. Dönemin padişahlarının ikamet ettiği Yıldız Sarayı’na yakınlığı nedeniyle devlet büyüklerince tercih edilmiş. Beyoğlu’na yakınlığı da popülerliğini artırmış. İstanbul'un en hızlı apartmanlaşan semtlerinden biri olmuş. Özellikle üst gelir grubunun tercih ettiği bir yerleşme halini almış. Nişantaşı deyince akla, lüks mağazaları, ışıltılı caddeleriyle varlıklı insanların yaşadığı bir semt gelir. Nişantaşı’nın bu yanını Orhan Pamuk romanlarında ustalıkla işler. İbrahim Yıldırım, bizi semtin arka sokaklarına sokuyor. "Rumeli Caddesi'ne açılan Baytar Ahmet Sokak'tan Ekmek Fabrikası Sokağı'na ve çok daha aşağılara yuvarlan”ıyor. Bu sokaklar varlıklı Nişantaşı ile en yoksulların yaşadığı, İstanbul’un ilk gecekondu mahallesi Teneke Mahallesi arasında bir geçiş noktası gibidir. Yokuşu tırmanıp varlıklılar arasında katılacak olanlarla birikmiş son kuruşlarını da harcayıp aşağı doğru hızla gidecekler birarada yaşar. “Bilinmeyen” Nişantaşı’dır burası ya da moda deyimle “derin” Nişantaşı, daha doğrusu Nişantaşı’nın derinlikleri.
Nişantaşı Suare başlığının altında “Bir monolog” yazması yeterli gelmemiş olmalı ki kitap bir uyarı ile başlıyor. "Kitabın kapağında 'roman' yazsa da, okuyacağınız metne 'öykü', 'anı', 'anlatı', 'deneme' hatta 'monolog' bile denebilir. Ancak yine de en doğru ad, 'roman'dır. Çünkü roman, yerleşik türler dışındaki yaklaşımlara kapısını her zaman açık tutmuştur."
Bu cümleyi İbrahim Yıldırım’ın roman anlayışının kısaca ifadesi olarak da algılayabiliriz. İbrahim Yıldırım, hiçbir zaman kronolojik olarak gelişen romanlarla çıkmadı okur karşısına. Her zaman iyi çalışılmış, anlatıkları kadar nasıl anlattığıyla da önemsenecek, türler arasında arayışlara giren, ilintiler kuran, gizli açık birçok göndermeler barındıran, edebiyata, roman sanatına katkıları açısından tartışılacak yani okurdan da emek isteyen yapıtlarla geldi.
Kitabın girişinde yer alan biyografisinde İbrahim Yıldırım’ın Nişantaşı ile bir ilgisi olup olmadığı belirtilmiyor ama röportajlardan bir çocukluk yıllarının orada geçtiğini öğreniyoruz. Bu bilgi olmasa da Nişantaşı Suare otobiyografik özellikler taşıyormuş hissi veriyor. Anlatının bir katmanının anılardan oluştuğunu ya da anıların yol gösterdiğini düşünüyorsunuz. Kuşkusuz bu kanıda anlatının içine serpiştirilen eski aile fotoğraflarının da etkisi var. Bu alttan alta yaratılan otobiyografiklik hissi anlatıya sahicilik duygusu katıyor ki bu biz sıradan okuru yapıtlara sıkıca bağlayan unsurlardandır.
Anlatıcı eski bir Nişantaşılı. Bir zamanlar bu semtte yaşamış daha sonra semtin zenginleşmesi kendisinin ya da ailesinin yoksullaşması ile birlikte başka semtlere taşınmak zorunda kalmış Nişantaşılılardan. Merkezine kendisini, ailesini ve çocukluk yıllarını geçirdiği sokakta yaşananları koyarak birinci tekilden bir sohbet havasında anlattığı için de sahicilik duygusu okurda iyice güçleniyor.
İbrahim Yıldırım anlatının hem otobiyografik olduğu hem de alabildiğince sahici olduğu algısını kırmak için anlatıya epik ya da yabancılaştırıcı unsurlar katmış. Nişantaşı’nın yardım derneklerinin birinin düzenlediği yoksul öğrencilere yardım amacıyla düzenlenen bir gecede sahne alıyor anlatıcı. Kendisinden önce bazı söyleşi ustalarına teklif götürüldüğü ve onlar kabul etmediği için davet aldığını öğrendiği için kırgın. Sahneden dernek yöneticilerine, sahne amirine laf atıyor. Zaman zaman da onlar ve bazı seyirciler laf atıyorlar, söyleşiye müdahale ediyorlar. Anlatıcı, soyu tükenmiş bir meddah. Günümüz standup komedyenlerine benzetilebilecek şekilde öyküsünü kuvvetlendirecek fotoğraflar ve gösteri malzemeleri de getirmiş. Gösterisinin dört bölümde anlatacağı dört öyküden oluşacağını söylüyor. “(...) Nişantaşı’ndan sürülmüş insanları anlatacak, onların vasıtasıyla semtimizin çocukluğumdaki ve gençliğimdeki yaşamının örtüsünü aralamaya çalışacağım. Dolayısıyla bayır aşağı yuvarlanıp, çok daha aşağılara inip kırk elli yıl öncesinin oldukça ayrıksı bir mekanı olan Ekmek Fabrikası Sokağı’nda konaklayacağım. Amacım burayı merkez alarak sizlere Nişantaşı’nın hiç kimsenin araştırmak için zahmet etmediği eski görüntüsünü duyumsatmak, semtimizin çok kalın muhasebe defterine sıfır değerinde bir iz kaydı bile bulunmayan insanları tanıtmaya çalışmaktır. Çünkü o insanlar veya onların çocukları her ne kadar artık semtinizde yaşamıyor olsalar da Nişantaşı bir zamanlar onların da yeriydi...” diyor. Şimdi ne o insanlar kalmış ne de o sokaklar. İnsanlar başka mahallelere taşınmış, evler yıkılıp apartman ya da işhanı olmuş, sokakların adı değişmiş.
Nişantaşı’nın tarihi hakkında araştırmalar yaptığını, kitaplar okuduğunu, romanlara göz attığını söylüyor. İki önemli tanığı da var; annesi ve Sıtkı ağabey diye andığı eski bir mahalleli. Anne aile tarihini Sıtkı ağabey Nişantaşı’nın kuruluş yıllarına dek uzanarak semtin tarihini anlatıyorlar. Ama yaşlarından dolayı anne de, Sıtkı ağabey de her şeyi tam ve doğru olarak anlatamıyorlar. Zamanla bazı şeyler önemsizleşmiş, çoğu yaşanan belleklerden silinmiş. Anlatıcı boşlukları okudukları ve kendi hayal gücü ile tamamlıyor.
Semtin, sokakların tarihinden gelerek ailenin tarihine ulaşıyoruz. Böylece yazılı tarihten sözlü tarihe bir geçiş oluyor. “Anadolu gurbetçilerinin-sürgünlerinin, Balkan muhacirlerinin, Osmanlı paşalarının hizmet artıklarının birlikte yaşamak zorunda kaldıkları” yani “insan dokusu biraz karışık” bir mahalle, sokak Ekmek Fabrikası Sokağı. Anlatıcının anneannesi cumhuriyetin ilanından hemen sonra Maçka’da bir konakta yaşarken bu sokağa gelin gelmiş. Kıymet hanımın öyküsü aynı zamanda Nişantaşı’nın ve sokağın öyküsü de oluyor. Önce mahalleliyi sonra aile üyelerini tek tek tanıyoruz. Annesi ile babasının evlenmesinin öyküsünü öğreniyoruz. Baba giyimine aşırı özen gösteren, çok okuyan, resim yapan bu nedenle anneannenin “alemin en süslü boyacısı” diye andığı, biraz aylak ruhlu bir içgüveysi.
Sokağın karmaşık insan dokusunun tek renge doğru değişiminde en önemli dönüm noktası 1955 Eylülü’nde yaşananlar. Anlatıcının monoloğunu oluşturacak hikayelerden biri 6-7 Eylül ve sonrasında bu sokakta yaşananlara dair. İstanbul azınlıklarını tasfiye ederken bu çok uluslu sokak da Rumlarını, Ermenilerini kapı dışarı ediyor.
Diğer öykü, anlatıcının çocukluğunu geçirdiği evin tam karşısındaki, anneannesinin “Habishane” diye adlandırdığı “bel verip iyice kamburlaşmış” iki katlı döküntü evde çıkan yangınlar hakkında. Evin son kiracıları Bensiyon adlı çok kısa boylu bir sihirbazla Şefika adlı güzel bir şarkıcı – dansöz. 1961 Eylülünde halkın “Şefika yangınları” dediği yangınların sonuncusunda bu evin tamamen kül olması ile müstakil evler devri kapanıp apartmanlar dönemi başlıyor. Sokak sakinleri başka semtlere taşınmak zorunda kalıyor onların yerini orta sınıftan insanlar alıyor.
Şefika’ya yangın olanlardan biri de anlatıcının yaz günü paltosu ve açık şemsiyesi ile gezen dayısı Şeref’dir. “Emekli Sandığı’ndan çok genç yaşında malulen emekli edilmiş, hiç evlenmemiş kusursuz bir yalnızdı” diye anlatıyor dayısını. Az konuşan, insanlarla, akrabalarıyla birlikte olmaktan hoşlanmayan, iki sokak ötede ahşap bir evde yaşayan, mahallelice “Mazhar Osmanlık” diye tanımlanan tuhaf biri. Umulacağı üzere tek dostu yeğeni yani anlatıcı. Ama ona da hemen hiç bir şey anlatmıyor. Şefika’ya duyduğu karşılıksız aşk hikayesini anlatmaya başladığında da hayata veda ediyor. Bu veda aynı zamanda anlatıcımızın da Nişantaşı’na vedasıdır. Ev satılır yerine apartman yapılır, sokak sakinleri başka semtlere dağılır.
08.03.2012

Etiketler: ,


This page is powered by Blogger. Isn't yours?