Cuma, Nisan 13, 2012

 

Soluk Bir An



Behçet Çelik, Soluk Bir An’da (Mart 2012, Can yay.) kahramanının ideal yaşam biçimi olarak kabul gören çekirdek aile yapısından kurtulmak için gördüğü küçücük bir ışığın peşine düşüşünün, hayatının, iç dünyasının altüst oluşunun tüm değerlerinden vazgeçmeye hazır hale gelmesinin öyküsünü anlatıyor.
Soluk Bir An’ın kahramanı Taner, üniversiteyi bitirmiş, iyi bir iş bulmuş, evlenmiş, çocuk yapmış, ev ve araba sahibi olmuş, işinde yönetici konumuna gelmiş kırk yaşlarında bir erkek. Yani günümüz yaşam biçiminin insanlara bir ideal olarak önerdiği yaşam biçimine ulaşmış. Mutlu mesut bir hayat yaşadığı düşünülüyor dışarıdan bakılınca.
Taner ideal olana ulaştığına göre artık yapacak pek de bir şeyi kalmamıştır. Belki lise çağındaki oğlunu iyi bir üniversitede okutmak, bir yazlık almak gibi ideali daha da parlak hale getirecek ataklar yapabilir ama hiçbir şey yapmasa da olur. Şehirli, orta sınıf, sıradan insanın sıradan hayatı budur. Taner de daha baştan bu yolu seçmiş bu hayata ulaşmak için kendinden birçok tavizler vermiştir. Aslında bu hayatı yaşarmış gibi yapmaktadır. Karısıyla hemen hiçbir ilşkisi kalmamış, oğluyla doğru dürüst bir diyalog kuramamış, arkadaşlarıyla ilişkisini koparmış kendi yalnızlığına gömülmüştür. Karı, koca ve oğul sıradan hayatlarının görünümüne uygun olarak ama hepsi kendi hayatlarını yaşamakta, diğeriyle pek ilişki kurmamaktadır. Taner eviyle işi arasında kimseye dokunmadan, doğru dürüst ilişki kurmadan yaşamaktadır. Karısıyla, oğluyla geçirdiği zaman yemek saatleriyle sınırlıdır. Yemek sonrası oğlu Cem odasına kapanır, karısı Yasemin tek arkadaşı Esra ile televizyon dizilerini seyrederek zamanını geçirir, Taner de kitap okumak için içeri kaçar. Birlikte yapabildikleri hemen hiçbir şey yoktur. Yasemin de bu durumu çoktan kabullenmiş, hayatını Taner’siz yürütmeye başlamıştır. Hafta sonlarını da ayrı ayrı yaşarlar.
Taner hayatını “Herkesin yürüdüğü yoldan yürümenin daha sorunsuz ve kolay olacağı” felsefesi üzerine kurmuştur. Yasemin’le evlenmesinin temelinde aşk yoktur. Üniversiteyi bitirip iş sahibi olduğunda herkesin yaptığı gibi evlenmesi gerektiği için evlenmiştir. Çocuksuz aile olmaz diye çocuk yapmıştır.
“Her şey camı silmek için uzanmasıyla, soluğunu yanağımda hissetmemle başladı” diye anlatır Taner. Yağmurlu bir akşam durakta taksi olmadığını öğrenince Esra’yı eve bırakmayı teklif etmiştir ve arabada Esra’nın yaptığı o hareket başlangıç noktası olmuştur ona göre. “Ne kadar tipik, ne kadar sıradandı her şey. Allasa da, pullasa da milyonlarca benzerinden hiçbir farkı yoktu. Tam yaşıydı, geç bile kalmıştı; bir kadının ona unuttuğu, belki de hiç bilmediği şeyleri hatırlatması kaçınılmazdı. Yasemin’in dışında en sık gördüğü kadın Esra’ydı; o olmasaydı işyerindeki genç kadınlardan biri alacaktı aklını başından. Esra’yı yeğlemesinin nedeni de açık değil miydi? Tehlikesizdi. İstese de ileri gidemez, karısının en yakın arkadaşı; delirip bir şeyler ima etse, açılsa etse, Esra istemez. İşyerindekilere kafayı takacak olsa, bir yolunu bulurdu elbette.”
Büyülü bir değnek dokunmuşcasına hayatını değiştirmesi için işareti vermiş camı silmek için uzanmış, soluğunu hissettirmiştir Esra. “Yeniden başlamak mümkün sanki” diye düşünür. Esra, Esra’ya duyduğu aşk, onun karşılık vereceği umudu sıkışıp kaldığı hayattan kurtulmasını sağlayacaktır sanki.
Esra ile ilgilenmeye başlar. Yılladır gördüğü, evlerine girip çıkan bu kadını hiç tanımadığını anlar birden. Diğer insanlar gibi onunla da ilişkisi olmamıştır. Esra’yı tanımak için yapacağı hareketlerin, örneğin her akşam yaptığı gibi içeri geçip müzik dinleyerek kitap okumak yerine onlarla oturup televizyon izlemesinin karısının dikkatini çekeceğini, kuşkulandıracağını düşünür. Ama karısı onu hayatından öyle çıkartmıştır ki bu hareketine hemen hiç dikkat etmez ya da önemsemez.
“Sıkıcı, bıkkınlık veren” bir şeye dönüşmüş olan evlilik hayatlarında Esra’nın önemli bir rolü olduğunu fark eder. Aslında evliliklerinin ilk on yılında birlikte yaşanacak her şeyi ve tabii evliliği tüketmişlerdir. Cem’in doğumu ile ilk kriz atlatılmış, çocuğun büyüme evresinde birbirleriyle uğraşma fırsatı bulamamışlardır. Cem beş yaşına gelince tekrar kriz çıkmış. Birlikte bir şey yapmaktan hoşlanmadıklarını fark etmişler. Yasemin dışa dönük, insan canlısı biridir. Eşiyle dostuyla buluşup görüşmeyi sever. Oysa Taner hemen hiç kimseyle ilişki kurmadan içe dönük bir hayatı tercih etmektedir. Tartışmaların kavgalara dönüşüp boşanmaya varacağı sırada Yasemin’in liseden en yakın arkadaşı Esra kocasından boşanıp onların yakaya taşınmış, iki arkadaş zamanlarını birlikte geçirmeye başlamıştır. Böylece Yasemin kocasını kendi haline bırakmıştır.
Yeni bir insan yeni bir hayat demektir. Esra’nın varlığını fark etmesiyle Taner kendi isteğiyle kurduğu sıradan hayatının boğuculuğundan kurtulabileceği umuduna kapılır. Kendiyle hesaplaşmaya, hayatını, geçmişi gözden geçirmeye başlar. Bu hayatı bile isteye nasıl kurduğunu düşünür. Ona bir yaşam biçimi önerilmiştir, o da bunu kurmak için gereken her şeyi yapmıştır. Yani, suçlamak için birisini arayamaz, suçlu kendisidir. Ama toplum dört bir yandan “çekirdek aile”yi dayatırken başka bir şey yapması da mümkün değildir. Çünkü o hayatını uyumlu yaşamak istemektedir. Ona “sıradan ol” denmiştir, o da sıradanlığa gönüllü olmuş, çizginin dışına çıkacak hiçbir şey yapmamıştır.
Taner’in durumundan yola çıkarak birçok sonuca varmak mümkün. Öncelikle ideal yaşam biçimi olarak sunulan “aile”nin ne kadar çürük bir yapı olduğunu, en küçük bir fiskede dağılıp gidebileceğini görüyoruz Taner’in yaşadıklarından. Küçücük bir umut ışığında kaçmaya, aile yapısını darmadağın etmeye hazır. İkincisi verili yaşam biçiminin, çekirdek ailenin insanların birbirlerine yabancılaşmasını önlemediğini görüyoruz. Yaşamının kırk, elli yılını verip tavizlerle kurulan çekirdek ailenin tüm fertleri en küçük bir fiskede bu yapıyı yıkıp kaçmaya, dağılmaya hazır. Taner, Esra’nın, bir başka kadının, kendini bu yaşamdan kurtaracağını umacağı birinin varlığını hissettiği andan itibaren her şeyin yalan ya da sahte olduğunu, hiçbir üzüntü hissetmeden bırakıp gidebileceğini düşünmeye ve süreci hızlandırmak için teşebbüslerde bulunmaya başlıyor. Esra’yı tanımak, ona varlığını hissettirmek ve nihayetinde o ilk kıpırtıyı karşılıklı bir ilişkiye döndürmek istiyor. Bu yönde ürkek ama küçük adımlar da atıyor.
Kurtuluş umudu olarak tutunmaya çalıştığı bu dalın, Esra’yla ilişkisinin kopması, aşkının sönmesi için de bir an, bir cümle yetiyor. Çünkü Taner, platonik bir ilişki geliştirmiş, kendi kendini aşık etmiştir. Kafasında yarattığı kurtarıcı Esra ile gerçek hayattaki Esra’nın bir benzerliği yoktur. Diğer bir deyişle umduğu gibi bu aşk sayesinde yaşadığı hayattan kaçıp kurtulsa Esra ile kuracağı yaşam Yasemin’le yaşadıklarından pek farklı olmayacaktır. Esra ile Yasemin birbirine çok benzediği gibi Taner de aynı Taner’dir.
Behçet Çelik iyi bir anlatıcı. Taner’in ruh haline, çekirdek ailenin sürekli aynen tekrarlanan rutinine bizi ustaca sokuyor. Anlatı Taner’le birlikte kendi içinde sıkılıyor, bunalıyor. Esra’nın sıradan hareketlerinden binbir önemli mesaj çıkartıyoruz. Behçet Çelik bu bunaltı halini anlatının bir sarmal gibi dolanıp içine kapanan bölümlerle gelişmesiyle ve kendine has devrik cümle yapısıyla sağlıyor. Ama Taner kendi içine öyle kapalı ki romanın diğer üç karakteri Yasemin, Esra ve Cem’in nasıl duygular içinde olduğunu, Taner’in yaşadığı değişimi fark edip etmediklerini bilemiyoruz. Belki böyle bir adamla yaşamak da bir başka romanın konusu.
40 yaşlarında, yalnız, pek bir şeyle ilgilenmeyen, eşi dostu az ama insanlarla da ilişki kurmak istemeyen bu adamla Behçet Çelik’in eserlerinde daha önce de karşılaşmıştık. Soluk Bir An, bu tiplemenin derinliğine işlenmiş halini yansıtıyor. Taner karakterinde birçoğumuz üç aşağı beş yukarı bir benzerimizi bulabiliriz. Aklımızdan sık sık geçirdiğimiz “bu hayatttan kurtulmak istiyorum” cümlesinin kuvveden fiile geçtiği an da Soluk Bir An’dır.

23.03.2012

Etiketler: ,


Comments: Yorum Gönder



<< Home

This page is powered by Blogger. Isn't yours?