Cuma, Ekim 27, 2017

 

“Şanssızlık da yorulur”



Louis-Ferdinand Céline’in “Gecenin Sonuna Yolculuk”la tanınmış, siyasi görüşleri nedeniyle belleklerde yer etmiş bir yazar. Zamanla siyasi tavrı o denli ağır basmış ki eserinin büyüklüğü görünmez hale gelmiş. İnançlı bir faşist ve Yahudi düşmanı bir ırkçı. Hitler’in Fransa’yı işgalini desteklemiş. Faşist ve ırkçı görüşlerini yansıtan kitaplar yazmış. Fransa kurtarılınca ülkesinden Danimarka’ya kaçmış ve orada hapis edilmiş. 1951’de ilan edilen afla ülkesine dönmüş. Doktorluk yapıp edebiyat eserleri yazmaya devam etmiş.
Siyasi tavrına bakarsanız sevilecek yanı yok, nefret etmek daha da kolay. Ama öte yanda büyük bir yazar var. Celine 1932’de yayımlanan ilk romanı Gecenin Sonuna Yolculuk’la dikkatleri çekmiş. Paris’in kenar mahallelerinden birinde yaşayan ve fakirleri tedavi eden doktor Bardamu'nun yaşadıklarını konu aldığı eseri hem devlete ve yönetici sınıflara getirdiği eleştirileri hem de kullandığı dille romanın edebiyat çevrelerinde tartışılmasını sağlamış. Günlük konuşma dilini ve argoyu edebiyatta kullanması özellikle sol görüşlü edebiyat çevrelerince övgüyle karşılanırken muhafazakâr eleştirmenler aynı nedenle romanı reddetmişler. 
Ferit Edgü, Celine ile ilgili olarak şöyle yazıyor: “Céline'i bağışlatan, yaratmış olduğu bu kendine özgü yepyeni roman dünyasıdır. Kötülüğün, akla gelen ve gelmeyen her türlüsü, aptallık, salaklık, hödüklük, alçaklık, ne isterseniz hepsi vardır bu yazarda. Belki hiç okumadığı ya da okuduğunu itiraf etmekten kaçındığı Nietzsche gibi, bu romanları okurun yüzüne fırlatıp, işte insan! demiştir."
Gecenin Sonuna Yolculuk (çev. Yiğit Bener, Yapı Kredi yay.) gerçekten de büyük bir roman. Hem “Yitik Kuşağı” hem de “Beat Kuşağı”nı etkilemiş bir yazar Celine. Charles Bukowski, Henry Miller, Jack Kerouac, Joseph Heller, Kurt Vonnegut, Jr., William S. Burroughs bu etkiyi açıkca ifade eden yazarlardan. 
Louis-Ferdinand Céline’in ikinci romanı “Taksitle Ölüm”, Yolculuk’tan dört yıl sonra, 1936’da yayımlanmış ve büyük bir düş kırıklığı olarak karşılanmış. Eleştirmenler tarafından kıyasıya eleştirilmiş, hiç beğenilmemiş. Günümüzdeyse Céline’in gerçek başyapıtı olarak kabul edildiği söyleniyor. Yayımlanışından 81 yıl sonra Türkçe’de okuyoruz. Céline, kendisiyle aynı ön adı taşıyan kahramanı Ferdinand’ın çocukluk ve ilk gençlik yıllarını anlatıyor. Kendi yaşam öyküsüyle Ferdinand’ın yaşadıkları arasında birçok benzerlikler bulmak mümkün.
Louis-Ferdinand Céline 1894’de Paris yakınlarındaki Courbevoie’de dünyaya gelmiş. Babası bir sigorta şirketinde çalışıyor, annesi dantel, oya gibi el işleri yapıp satıyor. Louis-Ferdinand temel eğitimini tamamladıktan sonra çeşitli işlerde çıraklık yapmış. Ailesi başka diller öğrenmesi için birer yıllığına İngiltere ve Almanya’ya yollamış. 18 yaşına gelinceye kadar, kısa sürelerle birçok işte çalışmış. Kuyumcularda çıraklık ve çeşitli ayak işleri yaptıktan sonra satıcı olmuş. Kazandığı paralarla kitaplar alıp kendini eğitmiş. Bu sıralarda doktor olmaya karar vermiş.
Taksitle Ölüm’ün kahramanı Ferdinand da benzer şeyler yaşıyor. Annnenin ayağı gibi iş yaşamı da topallıyor. Aslında işi çevip çeviren büyükanne. Onun ölümü ile büyük bir bocalama yaşanıyor. Sattığı danteller demodeleşiyor, alıcı bulmaz hale geliyor. Küçük bir memur olan babanın maaşı aileyi geçindirecek gibi değil. Anne de para kazanamaz hale gelince zaten yoksul olan aile daha da yoksullaşıyor. Ailenin tek umudu Ferdinand. Onun iyi bir eğitim görmesini istiyorlar.
Taksitle Ölüm (Ekim 2017, çev. Simlâ Ongan, Yapı Kredi yay.) önceki romanın, Gecenin Sonuna Yolculuk’un kaldığı yerden devam ediyor. Ferdinand Bardamu, Paris'in gecekondu bölgelerinde fakirleri tedavi eden bir doktordur. Fakir hastaları ve yanında çalışanlar tarafından aldatılan ve arkadaşları tarafından istismar edilen bir doktor.
Annesinin ziyareti Ferdinand’ın geçmişe dönmesine, çocukluk yıllarını anımsamasına neden olur. Roman esas olarak bu sayfalardan itibaren başlar. Celine'in kendine has üslubuyla bir “Bildungsroman” okuruz. Tanıma uygun olarak “bireyin oluşum dönemini ve sonunda ulaştığı ideal durumu ele alan” bir roman. Ama bir başarı hikayesi anlatılmaz, çünkü kahramanımız Türkçe baskının kapağında belirtildiği gibi hayatta dikiş tutturamayan, dahası tutturmak istemeyen birisidir.
Anne ve baba esas olarak parasızlığın yarattığı sorunlarla sürekli kavga eder, didişir. Babasının öfkesi Ferdinand’ı da hedef alır. Ferdinand’ın tek sığınağı büyükannesidir. Büyükannenin ölümünden sonra Ferdinand iyice garipleşir. İyi bir evlat değildir, iyi bir öğrenci de olamaz. Oysa bunların her ikisi için de çabalamaktadır ama bir türlü babasından taktir görmez. Anne ve babası onu topluma yararlı, iyi bir iş sahibi, para kazanan biri yapmaya çalıştıkça o daha da uçlara gider. Ne çırak olarak girdiği işlerde tutunabilir ne de büyük fedakârlıklarla yollandığı İngiltere’deki kolejde dil öğrenir. "Bilim adamı" Courtial des Pereires’nin yanında çalışmaya başlayana dek hayatı bir başarısızlıklar silsilesidir ve gerçek bir kaybedendir. Elektrikten patates yetiştirme amacıyla çalışan Courtial des Pereires onun geçici bir süre kurtarıcısı olacaktır ama akıbet ya da istikamet bellidir.
Taksitle Ölüm’ün önceki roman, Gecenin Sonuna Yolculuk’tan daha başarılı olduğu görüşüne katılıyorum. Celine, bu romanda hem kendine has anlatımında çok daha usta hem de roman kurgu olarak Yolculuk’tan daha sağlam.
Celine'in amacı, insanları dürüstçe anlatan bir tür edebiyat yaratmak ve günlük yaşamı ve düşünceyi gerçek dilinde anlatmaktı, deniyor. Üstelik bunu kara mizahı ustaca kullanarak yapıyor. Konuşma dilini eserine olduğu gibi yansıtırken betimlemelerindeki edebi güce ve imgesel anlatımına hayran olmamak elde değil.
Celine bununla yetinmiyor. Romanın önsözünde Yiğit Bener’in de dikkati çektiği yarım, eksik kalmış cümlelerle yaşamın özündeki atmosferi, bölük pörçüklüğü büyük bir başarıyla yansıtıyor. Hayatın akışı bizi acele etmeye zorluyor. Bir olay tamamlanmadan bir başkası başlıyor. Celine’nin anlatımı gibi Ferdinand’ın yaşamında herşey yarım yamalak, soluk soluğa. Romanı çeviren Simlâ Ongan da Celine’in anlatımını Türkçeye başarıyla yansıtmış. O dilin tadını alarak okuyorsunuz.
Taksitle Ölüm bir başyapıt. Ama Gecenin Sonuna Yolculuk’u okumadan değeri ne kadar anlaşılır bilemiyorum. Önceliği Gecenin Sonuna Yolculuk’a vermek gerek. Onu okuduktan sonra Taksitle Ölüm’ün tadına çok daha fazla varacaksınız. 26.10.2017  

Etiketler: ,


Perşembe, Ekim 26, 2017

 

Kılıçdaroğlu aydınlarla ne konuştu?



Kemal Kılıçdaroğlu yazarlarla, sanatçılarla, bilim adamlarıyla, sivil toplum kuruluşlarının yöneticileriyle buluşup görüşlerini almayı önemsiyor. Adalet Yürüyüşü’nde, Adalet Kurultayı’nda da aydınlarla birlikteydi ama en son diyalog geçen yıl 11 Ağustos’ta İzmir Seferihisar’da gerçekleşmişti. Bu kez yine partinin “Bilim, Yönetim ve Kültür Platformu” organizasyonu ve Şişli Belediyesi’nin evsahipliğinde geçen hafta Şişli’de buluşuldu (18.10.17).
Buluşmaya “İstanbul Bilim, Yönetim ve Kültür Platformu”nun kuruluşu vesile edilmişti. Bilim, Yönetim ve Kültür Platformu Başkanı Prof. Onur Bilge Kula ve İstanbul İl Genel Sekreteri Gülizar Emecan sunumlar yaptılar. Sonra da söz aydınlara verildi.
Kılıçdaroğlu bu tip toplantılarda konuşmak yerine dinlemeyi tercih ediyor. Sabırla, saatlerce dinliyor, notlar alıyor. Toplantı sonunda da lafı uzatmadan söylenenlere cevaplar veriyor, açıklamalar yapıyor. Güzel bir yöntem.
Basına kapalı olarak yapılan toplantıya yüzün üzerinde aydın katılmıştı. Yazar ve sanatçıların yanında gazeteciler, bilim insanları, hukukçular ve emekli diplomatların katılımı da dikkati çekiyordu.
Ömer Madra, Pınar Türenç, Turhan Günay, Selçuk Erez, Nebil Özgentürk, Orhan Alkaya, Vecdi Sayar, Onur Öymen, Şükrü Elekdağ gibi alanlarında önemli isimler vardı. CHP’nin üst yönetiminden birçok ad da salondaydı. Ev sahibi Şişli Belediye Başkanı Hayri İnönü dışında İstanbul’un ilçe belediye başkanlarını pek göremedik ama Eskişehir Belediye Başkanı Yılmaz Büyükerşen toplantıya katılmakla kalmadı bir iletişimci olarak önerilerde de bulundu.
Salonda olanlar kadar davet edilip de gelmeyenler de konuşuldu. Nedenleri sorgulandı. Özellikle devlet kurumlarında görev yapanların ya da devletle ilgili işlerde çalışanların bu toplatıya katılırlarsa sıkıntı yaşayacakları çekincesi ile gelmedikleri söylendi. Ben bir çok toplantı yapılmasına rağmen CHP’den somut çözümler gelmemesinin, en azından kendi yönetimlerindeki belediyelerde bir şeyler yapılabilecekken bir gelişme yaşanmamasının da katılımı etkilediğini düşünüyorum.   
OHAL sonrası uygulanan baskılar, hapisteki yazar ve gazetecilerin durumu, Nuriye ve Semih’in açlık grevi gibi gündemdeki konulara, AKM’nin yıkılması gibi kültür ve sanatta yaşananlara değinildi. 2019 seçimine CHP’nin nasıl bir hazırlıkla girmesi gerektiğini de sorgulandı, öneriler getirildi. CHP’nin kültür, sanat ve bilimde politikalar geliştirmesi gerektiği söylendi. CHP’li belediyelerin kültür ve sanat faliyetlerinin bir eşgüdüm içinde olmadığı vurgulandı. İşsiz kalmış sanatçı ve akademisyenlerden yerel yönetimlerin neden faydalanmadığı, etkinliklerinde yer vermediği soruldu. CHP’nin çok şey yapıyor olsa bile iletişim sorunu yaşadığı, sosyal medyanın yeterince kullanılmadığı belirtildi. CHP’nin her sorunda aydınların ve halkın yanında olduğunu hissettirmesi gerektiğine değinildi.
Toplatıya katılan bir çok isim daha önce de defalarca CHP’nin bu tür toplantılarına katılmış, bizzat Kemal Kılıçdaroğlu’na aynı sorunları ve çözüm önerilerini dile getirmişti. Artık Kılçdaroğlu’nun sorunların nasıl çözüleceğini anlatması bekleniyordu.
Kılıçdaroğlu, “aydınlara umutsuzluk ve korkuyu yakıştıramıyorum, aydın bedel almayı göze alan kişidir, söz ettiğiniz sorunların çoğu iktidarda çözülebilir, önce iktidar olmalıyız” diye söze başladı. “Nerede sorun varsa çözüm CHP’de, her alanda projemiz var. Halkın anlayacağı dilden sosyal politikalarımız var. 2019 seçimlerine de şimdiden hazırız. Yeterince anlatamıyoruz” dedi. Ama toplantıdakileri en çok ilgilendiren konu olan kültür, sanat ve bilimde politikalarının ne olduğunu yine söylemedi.  25.10.2017

Cuma, Ekim 20, 2017

 

Doğmak ya da doğmamak!



Anlatıcının annesinin karnında doğmayı bekleyen bir bebek olduğu bir roman Ian McEwan’ın Fındık Kabuğu. Ian McEwan’ın iyi bir anlatıcı olduğunu, ele aldığı her konuyu ilginçleştirmeyi iyi bildiğini biliyoruz. Ama bir fetusu anlatıcı olarak kullanmak oldukça iddialı.  
Fetus, diğer adıyla cenin “üçüncü gebelik ayı başından doğuma kadarki devre içinde ana rahmindeki canlıya verilen addır” diye tanımlanıyor. İlk sekiz haftanın bitimiyle, dokuzuncu ve kırkıncı haftalar arasını kapsayan fetal dönem başladığı ve fetal dönemde, embriyonal dönemde oluşan organ sistemlerinin geliştiği söyleniyor. Yani Trudy’nin rahmindeki bebeğin bazı organları gelişmiş. Baş, kollar ve bacaklar şeklini almış. Bunlardan kulağının iyice geliştiğini ve annesinin çevresindeki konuşmalara şahit olduğunu anlıyoruz. Fetusun sesleri 16. haftadan itibaren duymaya başladığı da belirtiliyor. Bebekler bu dönemde ani çarpma gibi seslere sıçrayarak tepki gösterebilmekteymiş. Önce anne sesini duyuyormuş. Anne kalp atışlarının sesi ve anne sesini duyduğu sürece kendi yaşamına dair bir tehdit olmadığına inanacak ve huzur duyacaktır, diye de belirtiliyor. 24. haftadan sonra ise etraftaki diğer bütün sesleri de duyarmış. Nelerin destek, nelerin tehlike olduğunu anlamada duyduklarının önemli faydası varmış. (bkz. hurriyetaile.com/hamilelik/hamilelikte-saglik/siz-konusun-o-sizi-duyar_1696.html)
Ian McEwan bu tip bilgiler üzerine kuruyor romanını. Kitabın arka kapağında da belirtildiği gibi, Hamileliğinin son aşamasındaki Trudy, ihanet ettiği kocası John’u kafasının karışık olduğu bahanesiyle evlerinden uzaklaştırdıktan sonra son derece sığ, çıkarcı ve bayağı kayınbiraderi Claude’la yaşamaya başlar. Trudy ve Claude, John’a ait paha biçilemez eve konmak için planlar yaparlar. Fakat bu kumpası ilk aşamasından beri takip eden bir kulak misafirleri vardır: Trudy’nin rahminde, kendisini bekleyen geleceğe doğup doğmama konusundaki kararını henüz verememiş bir fetüs.
Bir fetusun anlatıcı olması çok cazip ama bir süre sonra roman türünün yapısı gereği geçmişe göndermeler, bazı bilgi aktarımları, anımsamalar gerekince bir fetusun bu kadar çok şeyi bilemeyeceğini ya da DNA’lar yoluyla anne ve babasıdan alamayacağını düşünüyorsunuz. Yani fetus anlatıcı olarak inandırıcılığını kaybediyor. McEwan durumun farkında küçük müdahaleler ve açıklamalarla durumu düzeltmeye çalışıyor. Hamile annenin yatarken sürekli dinlediği podcast’lerden birçok bilgiyi edindiğini söylüyor. Podcast’ler, bir programın internette bulabileceğiniz bölümleri. “Podcast’ler genellikle orijinal ses veya görüntü kayıtlarından oluşuyor; ancak bir TV ya da radyo programının, dersin, performansın veya başka bir etkinliğin kaydedilmiş yayınları da olabilir” diye tanımlanıyor (bkz. apple.com/tr/itunes/podcasts/fanfaq.html). Podcast’lerden edinilen bilgiler pek çok ve çeşitli. İnsan ilişkilerine ya da sağlığa değindikleri gibi Dünya’daki siyasi gelişmeleri de ele alıyorlar. Ama okur için artık anlatıcı fetus değil yazar oluyor. Fetusun konumundan duyabildiği kadarıyla olayları aktaran bir anlatıcı. Aslında bu da yeterince ilginç bir konum anlatıcı için. Her şeyi bilemiyor, hiçbir şeyi göremiyor. Bazı şeyleri yorumlamak zorunda kalıyor.   
Fındık Kabuğu’nun kahramanı (Ağustos 2017, çev. İlknur Özdemir, Yapı Kredi yay.) ile ilgili olarak bir Hamlet benzetmesi var, “Edebiyat tarihinin en genç Hamlet’i deniyor. Bilindiği gibi Danimarka'da geçen oyunda Prens Hamlet'in, kral olan babasını öldürdükten sonra tahta geçen ve annesi Gertrude ile evlenen amcası Claudius 'tan nasıl intikam aldığını anlatılır.
Hamlet’i temel alan birçok roman olduğu biliniyor. Fındık Kabuğu hakkında yazan eleştirmenler bunun artık bir orjinalitesini kalmadığını düşünüyor. Anlatıcının bir fetus olması da bir yenilik değilmiş. Lawrence Sterne’in Tristram Shandy'inde, ana karakter hayatını rahim ile ilişkilendiryormuş. Tersten yorumlama yaparsak Ömer Türkeş gibi “Ian McEwan ‘Fındık Kabuğu’nda iki büyük klasiği birleştirmeyi başarmış” da diyebiliriz  (bkz. “İki Kişilik Delilik”, Hürriyet Kitap Sanat, 28.09.2017). Bence de McEwan iki büyük klasiğe gönderme yapıyor, metinlerarası ilişkiler de kuruyor. Konuyla ilgili akademisyenler için iyi bir malzeme olabilir roman.   
Bir fetusun babasının öldürülmesini nasıl önleyeceği tabii ki merak konusu. İlk akla gelen babasının öldürüleceği sırada doğum aşamasını başlatması olabilir. Bir başka olasılık da kendini öldürerek annenin de sağlığını riske sokmak olabilir. Bir fetus bunları başarabilir mi, bilemiyorum.
Romanın üç ana karakteri var. Genç güzel bir kadın olan Trudy, tanınmış bir şair ve şiir yayıncısı olan kocası John ve inşaat ve emlak işleriyle uğraşan kayınbiraderi Claude. Roman geliştikçe bu üç karakterin diğer özelliklerini de öğreniyoruz.
Trudy kocasında yaşça oldukça genç bir kadın. John’la büyük bir ihtimalle tanınmış bir şair olduğu için evlenmiş ama zamanla onun aslında hem şiirde hem de yayıncılıkta maddi açıdan başarısız olduğunu görünce kayınbiraderi Claude’la ilişki kurmuş. Trudy’nin herhangi bir işi olmadığı anlaşılıyor. Ev işleriyle de ilgili değil. Günlerini daha çok uzanıp şarabını yudumlayarak geçiriyor.
Claude sevimsiz ve çıkarcı biri. Bir dönem başarılı olduğu ve çok kazandığı anlaşılan inşaat ve emlak işleri iyi gitmiyor. Kazandığı büyük para tükenmek üzere. Ağabeyini öldürüp çok para edeceğini bildiği evi ele geçirerek büyük bir servete kavuşacağını düşünüyor.
John’un birçok şair gibi edebiyat çevrelerinde tanınıp sevildiğini anlıyoruz. Yayıncılığını da iyi şiir kitaplarını basmak yeni şairler tanıtmak amacıyla yapıyor. Amacı büyük paralar kazanmak değil iyi kitaplar yayımlamak. Dünya’ya da şairane bakıyor. Karnında kendi çocuğunu taşıyan çok sevdiği karısını yeniden kazanmak ve uzaklaştırıldığı evine dönmek istiyor. Ne olup bittiğinin, karısıyla kardeşinin ilişkisinin farkında olduğunu da düşünebiliriz.
Fındık Kabuğu bir Hamlet uyarlaması gibi görünse de aslında tipik bir kara romana, polisiyeye dönüşüyor. Ian McEwan gerilimi ustaca kullanır. Beklenen cinayet işlendikten sonra katillerin yakalanıp yakalanmayacağını ve yakalancaklarsa bunun nasıl, hangi delil ve gelişmelerle olacağı konusunda yine iyi bir olay örgüsü kurmuş.
Fındık Kabuğu bir başyapıt değil ama iyi bir roman. Merakla okunmakla kalmıyor, anlatımı, anlatıcısı ve yaptığı göndermeler açısından da üzerinde düşündürüyor. İlknur Özdemir gibi usta bir çevirmen de çevirmiş, yani Türkçesi de güzel ve akıcı. Öneriyorum. 19.10.2017

Etiketler:


 

Frankfurt’ta gündem aynı



Margaret Atwood, Alman Yayıncılar Birliği Barış Ödülü’nü kazanmış. Törenden bir gün önce basın toplantısındayız. Salon Dünya’nın hemen her yerinden gazetecilerle dolu. Kameralar çalışıyor. İlk soru; “Ödülü kazandığınızda ilk ne düşündünüz?” Atwood, “Eğer ödülü almaya gitmezsem Alman yayıncım beni mahveder, diye düşündüm” diye cevap veriyor. Bu hoş şaka ile basın toplantısı neşeli başlıyor. Ama Dünya’nın gündemi ağır. Atwood da iyi bir edebiyatçı olmasının yanında siyasi duruşu ile de önemsenen bir yazar. Zaten ödülün kendisine verilmesinde bu niteliğinin de payı var. Siyasi duyarlılığının yanısıra tehlikeli, henüz açığa çıkmamış gelişmeler ve akımlara ilişkin dikkati ve insanlık, adalet ve hoşgörü ile şekillenen duruşu ödül gerekçesi. Sorular edebiyattan siyasete kayıyor. Bir Alman gazeteci, içinde Türkiye’nin adı da geçen, haklara ve özgürlüklere atıf yapan bir soru yöneltiyor. Frankfurt’ta gündem her yerde aynı diye düşünüyorum.
69’uncu Frankfurt Kitap Fuarrı’nın açılışını, Almanya Başbakanı Angela Merkel ve fuarın onur konuğu Fransa‘nın Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron yaptı. Her iki liderin açılış konuşmalarında da ana konu düşünce ve ifade özgürlüğüydü. Ama can alıcı vurgulamayı Alman Yayıncılar Birliği Başkanı Heinrich Riethmüller yaptı. Riethmüller, Türkiye’ye de vurgu yaparak hapisteki yazar ve gazetecilere dikkati çekti ve bunda en büyük sorumluluğun Avrupa ülkelerinde olduğunu belirtti. Merkel’e hitaben, “Tavır gösterin. Bizim demokratik değerlerimiz pazarlık konusu olamaz” dedi.
Geçen yılki açılış törenine de Türkiye’deki durum damgasını vurmuş, Aslı Erdoğan’ın mektubu okunmuştu. Geçen yıl mektubu okunan Aslı Erdoğan, Can Dündar’la birlikte bu yıl fuarın en dikkati çeken konuklarındandı. Panellerde, basın toplantılarında Türkiye’deki durumu anlattılar. Onlarla birlikte Türkiye’den bir çok konuk fuarda söz aldı. Ahmet Şık’a verilen ödülün töreni de dikkati çekti. Uluslararası Af Örgütü standında hapisteki Türkiye Direktörü İdil Eser’in yaşgünü kutlaması da yapıldı. Sanki konuk ülke Fransa değilmiş de Türkiye’ymiş gibi bir hava vardı.
Zeynep Oral fuar değerlendirmesine “En Politik Fuar” (Cumhuriyet, 15.10.17) başlığını atmış. Haklı. Frankfurt Kitap Fuarı her zamankinden daha politikti. Irkçı Alman yayınevlerinin fuara alınması ve aşırı sağcı partilerin etkinlikler yapması, artık gelenekeselleşen İran standı’nı protesto gösterileri bunlardan.
Benim genel izlenimim fuar yönetiminin de, fuarı yapan Alman Yayıncılar Birliği’nin de bilinçli olarak yayınlama özgürlüğüne ilişkin toplantıları teşvik ettiği. Türkiye’deki duruma da özellikle vurgu yapıyorlar. Bunu Aslı Erdoğan, Burhan Sönmez ve Can Dündar’ın katıldığı paneli fuarın yöneticisi Juergen Boss’un yönetmesinden de anlayabiliriz. Çünkü, yayınlama özgürlüğünün olmadığı yerde kitap ticareti yapılamaz. Yayıncılığın ilk ve temel koşulu yayınlama özgürlüğüdür.
Fuar yönetimi, Almanya’nın özgür bir ülke olduğunu ve barışçı olduğu müddetçe hiçbir gösteriye müdahale edemeyeceklerini söylüyor. Doğru bir tavır. Peki aşırı sağcıların etkinliklerine yapılan saldırıları, onları protesto edenlere uygulanan şiddeti nasıl izah edecekler? “Biz şiddetin her türlüsünü kınıyoruz” demekle sorun çözülmüş olmuyor.
Fuarın iyice politik bir alan halini alması çok tartışılacak. Çünkü bu fuar yayıncıların telif hakları alış verişi yapmaları, ticari ilişkilerini geliştirmeleri amacıyla yapılıyor. Beş günün üç günü sadece profesyonellere açık. Büyük yayınevlerinin standları yüzlerce masa ile devasa bürolara benziyor. Fuarın yeni çıkan kitaplarla, konuk ülkeden gelen yazarlarla değil de siyasi nitelikli gösterilerle, kavgalarla anılmasının süreç içinde sıkıntı yaratacağı, katılımı etkileyeceği söyleniyor. 18.10.2017

Etiketler:


Salı, Ekim 17, 2017

 

“İpin ucundan çekince gerisi geliyor”



Hasan Gören ilk romanı Zan’da 68 Kuşağı’ndan, 70’li yılların başından polisiye ögeler taşıyan bir öykü anlatıyor. Romanın ana kahramanı İrfan bir amiralin oğlu. Ankara’da Hukuk Fakültesi’nde okuyor. Bir sabah fakülte kantininde çay içerken bir arkadaşı Fuat’ın onu Cebeci Camisi’nin orada beklediğini söylüyor. Acil bir durum var.
Fuat, siyasi gruplarının okuldaki temsilcisi. Bir eylem hazırlığı yapıldığı sırada polis arkadaşlarının bulunduğu evi basmış ve çatışma çıkmış. Ölü, yaralı var mı, bilinmiyor. Fuat geç kaldığı için polisten kurtulmuş.
Fuat yapılmış ve yapılacak bir çok eylemin planlayıcısı olduğu için polis Fuat’ın peşine düşecek. Örgüt Fuat’ın yurtdışına çıkmasına karar vermiş. Bu kaçış da Karadeniz’den olacak. İrfan’ların Akçakoca’daki yazlığına gidecekler. İki gün sonra da Fuat bir tekne ile kaçacak. Plan bu.
İrfan’ın babasının o yıllarda üretimine başlanmış son model bir Anadol’u var. Onu alıyorlar. Son dakikada yanlarına Fuat’ın sevgilisi, İrfan’ın da yakın arkadaşı olan Serap da katılıyor.
Hasan Gören tam tarih vermiyor ama bazı verilerden romanın 1971 yılında, 12 Mart Darbesi öncesinde geçtiğini tahmin ediyoruz. Zira 12 Mart sonrası çok daha şiddetli olacak, 68 Kuşağı’ndan bir çok devrimci ya yakalanacak ya da öldürülecek.      
Arka kapakta “Siyasi gerginliğin had safhada hissedildiği, kutuplaşmanın keskin olduğu bir Türkiye” deniyor ama romanda kutuplaşmanın diğer tarafı sağcılar, ülkücüler yok. Bunun olmamasının bence sakıncası yok, zaten romanın da anlatmak istediği başka bir mücadele. Daha insani konular. Bir sol grup içindeki insan ilişkileri, hesaplaşmalar ve kaçınılmaz olarak bir aşk hikayesi... Kırık bir aşk hikayesi bu. İrfan çocukluktan beri tanıdığı Serap’a yıllardır âşık ama bir türlü hislerini söyleyememiş. Öte yandan Serap’sa sevgilisini yolcu etmenin üzüntüsü içinde.
Fuat kendisini kaçıracak tekneyi beklerken bir soygun haberi geliyor. Para taşıyan bir banka aracına saldırılmış, araç içindeki paralarla birlikte yakılmıştır. Bu olay arkadaşlarının kaldığı evin basılmasının öğleden sonrasında gerçekleşmiştir. Fuat ve İrfan bunu da kendi gruplarının gerçekleştirdiğini anlar.
Yurtdışına kaçacak olması ile bu olaylar birlikte yorumlandığında Fuat’ın arkadaşlarının yakalanmasını sağladığını ve ardından soygundan alınan paralarla kaçtığı gibi bir yorum yapmak da mümkündür. Yani Fuat’ın suçsuz olduğunu kanıtlaması gerekir. Bir yandan da bizi polise kim ihbar etti diye düşünmekte, aralarındaki ihbarcıyı bulmaya çalışmaktadır.
İrfan Fuat’ı kaçıracak tekne ile ilgili düzenlemeleri yapmak için evden ayrılır. Dönüşünde Serap yoktur. Fuat kavga ettiklerini ve Serap’ın çok sinirlenip gittiğini söyler.
İrfan, Fuat’ı yolcu ettikten sonra Ankara’ya gider ve Serap’ı aramaya başlar. Bir türlü bulamaz ve izini sürmeye başlar.
Zan esas olarak “polisiye” nitelikte bir roman. Aynı zamanda bir dönem romanı. 70’li yılların başında geçen romanda ilerleyen sayfalarda işlenen cinayetlerle birlikte bu polisiye nitelik daha da artıyor. Hasan Gören’in polisiye gerilmi yaratmakta da, 70’li yılların atmosferini anlatmakta da oldukça başarılı olduğunu söylemeliyim. Ama Hasan Gören’in esas amacının 70’li yıllarda geçen siyasi bir polisiye yazmak olmadığı belli. O yine arka kapakta, hem de büyük punto ile belirtildiği gibi “bir büyüme hikayesi” anlatmak istiyor. İrfan özellikle bu yaşadıklarından yola çıkarak kendi ile bir hesaplaşmaya girecek ve hayal ettiği dünya ile gerçeklerin örtüşmediğini anlayıp olgunlaşacaktır. Amaç bu.
Romanın gelişimi polisiyeye yöneliyor ama yazar onu büyüme hikayesine çekmeye çalışıyor, romanın dört dörtlük olmasını önleyen de bu durum. Polisiye hızlı hareket etmeyi, macerayı sekteye uğratmamayı gerektiriyor, Hasan Gören kahramanları durup düşünsün, birbirleriyle konuşup hesaplaşsın, hayat dersleri çıkartsın istiyor.
Romanın daha başında, bir polisiye okuru olarak düşünüyorsunuz; Arkadaşlarınızın kaldığı ev basılmış, siz kıl payı kurtulmuşsunuz, ne yaparsınız? Bir an bile durmadan kaçmanız gerek. Fuat ne yapıyor? Sevgilisi ile vedalaşmaya gidiyor. O da yetmiyor eve gidip valizini hazırlıyor. Sonra da Ereğli’de kendi grubundan birinin babasının evinde iki gün bekliyor. Neyse ki eski Yeşilçam filmlerindeki gibi oluyor, Türk polisi yakalamıyor. Onlar da, üç arkadaş hesaplaşacak, birbirlerini tartıp, kanılar oluşturacak zaman buluyorlar. Zaten İrfan’da sürekli her şeyi düşünüyor, ayrıntıları inceliyor, farklı açılaran bakmayı deniyor.
Yazara bu da yetmiyor. İstanbul’a gidip Serap’ın izini sürecek İrfan’ın yanına Esra diye bir arkadaşını katıyor. Esra, aslında İrfan için biçilmiş kaftan. Güzel, akıllı bir genç kız. İrfan onunla sohbete doyamıyor. Uzun uzun felsefe, kültür ve sanat hakkında tartışıyorlar. Polisiye bir aksiyon varken, ard arda insanlar ölürken bu sohbetler de olayların akışını sakatlıyor. Tamam, yazar esas amacına ulaşmasını sağlayacağı için bu sohbetlerden vazgeçemezdi diyeceksiniz ama daha kısa tutulabilirlerdi.
Dönem romanı yazmak zor. Hele yaşayanların anımsayacağı bir dönemi anlatmak daha da zor. Hasan Gören 1966 doğumlu. 70’li yılların başında henüz küçük bir çocuk, çok şey anımsıyamaz. Ama dönemin günlük yaşamını anlatmakta oldukça başarılı. Yine de bazı şeylere takılmamak elde değil. Bu biraz okurun kendi hafızasını sınamasına da yarıyor.
Örneğin postaneden şehiriçi arama yaptığınızda görevliye mi numarayı yazdırıyordunuz yoksa ankesörlü telefondan jetonla mı telefon ediyordunuz? Ankara – İstanbul arasında yol kaç saatti? 8 saat mi 13-14 saat mi? 70’li yıllarda İstanbul’dan Akçakoca’ya giderken Sapanca Gölü’nün kenarından geçer miydiniz? Otoyol çok daha yeni değil mi?  Şehirlerarası otobüsler İstanbul’da nerede yolcu alıp boşaltıyordu? Harem’de mi, Sirkeci’de mi, Topkapı’da mı? Harem Otogar’ı 1970’de açılmış. Ama İrfan’ın bindiği otobüs arabalı vapurla karşıya geçiyor. Günümüz okuru için bu soruların anlamsız olduğunu biliyorum. Bunlar aklı o zamanda kalmış okur için merak soruları. Çoğaltmak da mümkün.
Hasan Gören Zan’ı polisiye kurgusu ile türün meraklılarına hitap edecek gibi görünse de kahramanının dert ettiği konulara bakılırsa daha varoluşsal amaçları olan bir roman. Bakış açılarına, zamana göre doğruların hatta gerçek diye bilinenlerin değişebildiğini, mantık içinde doğru diye kendinizi ikna edebildiğiniz olayların aslında farklı bir mantıkla ne denli farklı olabileceği gibi tartışma konuları var.12.10.2017

Etiketler: ,


This page is powered by Blogger. Isn't yours?