Pazartesi, Haziran 23, 2014

 

Oğlak Dönencesi



Henry Miller’ın “Oğlak Dönencesi” başta cinsellik olmak üzere yaşamın her alanındaki tabulara yönelen, saldıran, yıkamasa da sarsan bir roman. “Çağdaş yaşamın çarklarına atılan sert bir tekme” diye tanımlanıyor. Bu nedenle de başına gelenler içeriğinin, edebi niteliğinin önüne geçmiş eserlerden. 
“Oğlak Dönencesi” ilk kez 1938’de Paris’te yayınlanmış. ABD Adalet Bakanlığı’nca müstehcen olduğu gerekçesiyle yasaklanmış, ülke sınırları içine sokulması engellenmiş. Yasak 1961’e kadar sürmüş. 1961’de Grove Yayınları yasağa rağmen romanı ABD’de basmış ve kitabın yasağı kerhen de olsa kalkmış. 1964’de ABD Yüksek Mahkemesi “Oğlak Dönencesi”nin edebi bir eser olduğuna karar vermiş.
“Oğlak Dönencesi”ni yasaklayan iki ülkeden biri Türkiye. Basıldığı Fransa dahil başka hiçbir ülkede kitap yasaklanmamış. Avustralya’da da yasaklandığı söyleniyor ama ben böyle bir bilgiye erişemedim. “Oğlak Dönencesi”nin Türkiye’deki öyküsü de simgesel bir yayımlama özgürlüğü mücadelesine neden olmuş. İlk baskısından 47, ABD’de yasağının kalkmasından 24 yıl sonra Can Yayınları 1985’de Aylin Sağtür çevirisi ile “Oğlak Dönencesi”ni yayınlıyor. “Başbakanlık Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kurulu”nun verdiği bir raporla muzır ve müstehcen olduğu kanısına varılıyor. Kitap toplatılıyor. Mahkeme 22 Mart 1988’de “halkın ar ve haya duygularını rencide eden, cinsi arzuları tahrik ve istismar edici mahiyette genel ahlaka aykırı olduğu” gerekçesiyle Tütk Ceza Kanunu’na göre çevirmen Aylin Sağtür ve yayıncı Erdal Öz’ün cezalandırılmasına karar veriyor. Kitabın imhası ve yayıncısı ile çevirmenine para cezası kararından sonra 39 yayınevi “Oğlak Dönencesi”ni kitapta sakıncalı bulunan yerleri çıkartıp boş bırakarak ama kitabın başına Muzır Kurulu raporunu, savcılık iddianamesini ve Erdal Öz’ün savunmasını ekleyerek yeniden yayımlıyor. Kurul raporunda ve iddianamede müstehcen bulunan cümleler açıkca belirtildiği için isteyen okur ana metinde boş bırakılan yerlere bu cümleleri ekleyerek yasaklanıp imhasına karar verilen kitabın tam metnini okuyabiliyor.
39 yayıncı için de muzır ve müstehcen yayın yapmaktan dava açılıyor ama bilirkişi raporu ve iddianame müstehcen sayılamayacağı için dava beraatle sonuçlanıyor. Mahkeme bununla da kalmıyor kitap hakkındaki toplatma kararını da kaldırıyor. Can Yayınları 1991 yılında bu kez kitabın başına mahkeme kararını koyup mahkemenin müstehcen bulduğu cümleleri siyah bantla kapatarak romanı bir kez daha yayımlıyor ve bu sefer kitap hakkında herhangi bir dava açılmıyor. (bkz. “Vaaay Kitabın Başına Gelenler”, Emin Karaca, Belge yay. 2012).
“Oğlak Dönencesi”nin yeni baskısı 13 yıl aradan sonra Siren Yayınları’ndan Avi Pardo çevirisi ile çıktı. Yeni çeviri ile bu modern klasiği bir kez daha okuma olanağı bulmmuş olduk.
“Oğlak Dönencesi” “yarı otobiyografik bir roman” olarak tanımlanıyor. Henry Miller 26 Aralık 1891’de Alman göçmeni katolik bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiş. Babası terzi, annesi ev hanımı. Henry Miller’ın çocukluğu Brooklyn’de geçmiş. İlk ve orta öğrenimini başarıyla tamamladıktan sonra girdiği City College of New York’da sadece bir sömestr okumuş. Bu yıllarda Amerikan Sosyalist Partisi’nin aktif bir üyesi olduğu da söyleniyor. Henry Miller ilk evliliğini 1917’de Beatrice Sylvas Wickens’la yapıyor. 1919’da kızı Barbara doğuyor. Bulaşıkçılık, liman işçiliği, barmenlik, gazetecilik gibi çeşitli işlerde çalışıyor. 1920 – 24 arasında Amerikan posta şirketi Western Union’da görev alıyor. 1922’de yaptığı üç haftalık tatil sırasında yayınlanmayan ilk romanı “Clipped Wings”i yazıyor. “Uzun ve galiba oldukça kötü bir roman” diye tanımladığı ve Western Union’un 12 posta dağıtıcısını anlattığını belirttiği bu romandan parçaları daha sonra başta “Oğlak Dönencesi” olmak üzere diğer romanlarında kullanmış.
1923’de bir dans salonunda dansçı olarak çalışan June Mansfield’le tanışıyor. Aralarında bir aşk ilişkisi başlıyor ve eşinden boşanan Henry Miller June’la 1 Haziran 1924’de evleniyor. Miller, aynı yıl kendini tamamen yazma uğraşına vermek amacıyla Western Union’daki işinden ayrılıyor.
“Oğlak Dönencesi”nde olaylar 1920’lerin başında New York’ta yaşayan bir kahramanın ağzından anlatılır. Anlatıcı kendini “Henry V. Miller” olarak tanıtır. Evlidir, bir çocuğu vardır ve çalışmak zorundadır. “Dünyada yapılacak en son işi yapmaya karar verdim: telgraf ulaklığı. Gün bitimine doğru kararlı bir biçimde telgraf şirketinin –Kuzey Amerika Kozmodemonik Telgraf Şirketi- personel bürosuna girdim” diye anlatır. İşi o kadar ısrarla ister ki 30 yıllık personel müdürü görevden çıkartılıp yerine Henry alınır.
Anlatı doğrusal ve kronolojik bir biçimde gelişmez. Henry bir yandan işte yaşadıklarını, iş arkadaşlarını, iş için başvuranları, karısıyla ilişkilerini, komşularını ve arkadaşlarını anlatırken diğer yandan çocukluk yıllarına, hatta biraz abartmayla bile olsa ana rahmine döner. Otuz yaşına kadar yaşadıklarından parçaları, annesini, babasını, kız kardeşini, akrabalarını, çocukluğundan beri tanıdığı insanları, eski arkadaşlarını da anlatır. Ama esas anlattığı ve metinde büyük yer tutan düşünsel gelişimidir. Kendi varoluşu, insanlar, hayat, evren, dünya, kültür, sanat, felsefe ve siyaset hakkında görüşlerini uzun uzun anlatır. Üstelik bunlar kendi içlerinde bütünlüklü, tek bir konuya odaklanan tiradlar değildir. Henry Miller tiradına bir başladı mı daldan dala konarak değinilmedik konu bırakmaz. Sıradışı, genel kanıları sarsan görüşlerini ilginç bilgilerle destekleyerek anlatır. Roman boyunca evliliğinden, iş hayatından, ilişkilerinden bunalan Henry’nin kendine bir çıkış yolu ararken kapıldığı ruhsal durumları, bu ruh hallerindeki yakarışlarını da okuruz. İçki, gece hayatı, çeşitli kadınlarla girdiği cinsellik temelli bir gecelik ilişkiler de ruh halini değiştirmez. İçinde bulunduğu durumdan fena halde bunalmakta, kurtuılmak istemektedir.
Henry’nin hayatını bir arkadaşıyla gittiği dans salonunda gördüğü bir dansçı değiştirecektir. Mara’yı gördüğü anda yıllardır kafasında kurduğu ama bir türlü yazmaya başlayamadığı kitabı bu kadınla birlikte olursa yazabileceğini anlar. Ve karısını, çocuğunu ve işini terk eder, Mara ile yeni bir hayata başlar. Mara 21, Henry 31 yaşındadır.  
Henry Miller’ın yaşam öyküsü ile “Oğlak Dönencesi”nde anlatıklarının büyük bir ölçüde birbirine benzediğini görüyoruz. Ama Miller yaşam öyküsünden parçaları düzensiz bir biçimde anlatıyor gibi görünse de aslında yaptığı kendi ve dünya ile bir hesaplaşma. Anlatımındaki gerçeküstü havaya bakarsak romanı önceden tasarlanmadan, sanki bir oturuşta “otomatik yazı” anlayışı ile yazmış gibidir. Gerçeküstücülüğün tüm ahlaki ve etik kısıtlamaları gözardı eden anlayışan da uyar. Özellike anlatının akışını bozma pahasına sık sık araya girerek görüşlerini anlattığı bölümlerde bilinçakışı tekniğini kullandığını düşünebiliriz. Sonuç olarak “Oğlak Dönencesi” çok uzun bir iç monolog da sayılabilir. Romanın yazıldığı yıllarda Paris’te gerçeküstücülüğün, bilinçakışı, otomatik yazı gibi tekniklerin geliştiğini gözönüne alırsak bu tercihleri hiç de şaşırtıcı değildir.
Müstehcenlik meraklıları içinse “Oğlak Dönencesi” faydalı bir eser değil. Cinsellikten söz ederken diline sansür uygulamaması ya da karşı cinsle ilişkileri herhangi bir otosansür kullanmadan anlatması nedeniyle “müstehcenlik” bulmak umulsa bile “Oğlak Dönencesi”nin bütünü içinde böyle bölümler çok yer tutmaz ve ancak 1985’deki davada olduğu gibi bilirkişinin eline cımbızı alıp tek tek sözcükler, cümleler ayıklaması gerekir. Çünkü “Oğlak Dönencesi” bir “edebi eserdir”. ABD Yüksek Mahkemesi romanın yayınlanışından 25 yıl sonra da olsa çok doğru bir karar vermiştir.
Henry Miller’ın “Oğlak Dönencesi” 20. yüzyılın önemli başyapıtlarından. Günümüz insanının kendi kendisine sorduğu birçok soruyu tartışmaya açan, genel kabullere çok ters açılardan karşı çıkan, her okumada yeni tadlar bulacağınız bir modern klasik.
19.06.2014

Etiketler: ,


 

Mimarinin Başkentinde Şiir Festivali



Rotterdam modern mimarinin başkentlerinden sayılıyor. Daha 1920'lerde 30'larda modernist üslubun örnekleri verilen bir şehir. İkinci Dünya Savaşı’nda yoğun bombardıman altında kalıp yapıların büyük bir bölümü yıkılınca şehrin yeniden imarında modernist anlayış etkili olmuş. Önemli mimarlar en yeni projelerini Rotterdam'da hayata geçirmiş.
Şehir yaşayan bir mimarlık müzesi gibi. 1950'lerden bugüne mimarinin en yeni ve ilginç örneklerini görüyorsunuz sokaklarda. “Bir şehir yeniden nasıl kurulur?” sorusuna Rotterdam iyi bir örnek olabilir. Rotterdam Mimarlık Bienali de bu nedenle önemseniyor.
Rotterdam'ın iki yakasını birbirine bağlayan Erasmus Köprüsü'nü görünce bizim Haliç Metro köprüsünün esin kaynağını keşfediyorsunuz. Aynı üslup Rotterdam'ın modern mimarisi ile uyum sağlamış bizde ise tarihi dokuya yapıştırılmış gibi görüntüyü bozuyor.
Rotterdam bir liman kenti. Avrupa'nın en büyük, dünyanın Şangay'dan sonra en işlek limanı. "Avrupa'nın giriş kapısı" olarak anılıyor. Hollanda'nın Amsterdam'dan sonra ikinci büyük şehri. Büyük bir bölümü deniz seviyesinin 6 metre altına kurulmuş olan şehrin 618 bin nüfusu var. Nüfusun yarısını göçmenler oluşturuyor. 45 bin de Türkiyeli yaşıyor. Şehir merkezinde ilk gözüme çarpan Simit Sarayı'nın şubesiydi. Birçok Türk lokantasına da rastladım. Rotterdam'da Döner girdabından kurtulup kendi mutfağımızı temsil etmeye başlamışız.
Modern mimariyi hemen her köşe başında rastladığımız modern heykeller tamamlıyor. Heykeller sanki şehrin, yaşamın doğal bir parçası gibi. Avrupa'nın en iyi görsel sanat müzesi sayılan “Boijmans Van Beuningen Müzesi” 15. Yüzyıldan 1940'ların sonuna dek ulaşan resim koleksiyonu ile Dünya'daki bir çok müze ile boy ölçüşebilecek nitelikte. Rembrandt'tan Salvador Dali'ye uzanan bir koleksiyon. Yer darlığından çoğu eserin sergilenemediği anlaşılıyor.
Benim bu liman şehrine yolumu düşeren sebep ise Rotterdam Şiir Festivali’ydi. 45 yıldır sürüyor. Dünyanın en önemli şiir festivallerinden. Festivali Bas Kwakman'ın yönettiği Poetry International Vakfı düzenliyor. Aralarında Philip Nikolayev, Martin Gambarotta, Ann Jaderlund, Peter Gizzi, Habib Tengour gibi önemli şairlerin de yer aldığı 19 şair katıldı bu yıl festivale. Türkiye'yi Roni Margulies temsil etti.
Bu yıl 45. kez 10 – 14 Haziran tarihleri arasında yapılan festival esas olarak şehir merkezindeki Rotterdam Şehir Tiyatrosu'nun (Rotterdamse Schouwburg) salonlarında ve fuayesinde gerçekleştiriliyor ama parklarda, kafelerde yapılan etkinliklerle de destekleniyor. Her gün ondan fazla etkinlik yapılıyor. Şiir okumalarının yanında çağdaş şiir üzerine tartışma toplantıları, çeviri atölyeleri de dikkati çekiyor.
Festivalin açılışı 10 Haziran'da Schouwburg'un büyük salonunda yapıldı. Koltuklar tamamen doluydu. Yaş ortalamasının yüksekliği ise dikkati çekiyordu. Paralı, bilet alıp girilebilen etkinlikler olmasına rağmen ilgi yüksekti. Salonlar boş kalmıyordu. Oysa hava oldukça sıcak, gün uzundu. Ama şiirseverler bir kıyıda, serinlemek yerine festivali izlemeyi tercih ediyordu. Darısı başımıza, diye düşünmeden edemedim.  
18.06.2014

Pazartesi, Haziran 16, 2014

 

Alev Püskürtenler



Rachel Kushner “Alev Püskürtenler”de yetmişli yılların New York sanat çevrelerinden yola çıkıp Avrupa’daki gençlik hareketlerine, kapitalizmin “vahşi” kurallarına, haklarını almaya çalışan işçilerin başlarına gelenlere dek uzanıyor.
“Alev Püskürtenler”in (Nisan 2014, çev. Suat Ertüzün, Can yay.) anahtar sözcüğü “Valera”. Bir motosiklet markası ve aynı zamanda güçlü bir İtalyan ailesinin soyadı.   
Yirmili yaşların başındaki motosiklet ve hız tutkunu bir genç kadın sanat kariyeri yapmak arzusu ile New York'a geliyor. 70’lerin başındayız. Çağdaş, yenilikçi sanat akımları hızla gelişiyor. Resim, heykel gibi disiplinler arasındaki sınırlar kalkıyor. Sanatçılar tuvalden kaçıp yeni deneyimlere yöneliyor. Op Art, Fluxus, Minimalizm, Kavramsal Sanat, Performans Sanatı, Fotogerçekçilik, Süreç Sanatı, Arazi Sanatı, Post Minimalizm gibi anlayışlar gelişiyor.
Reno'da doğduğu için roman boyunca “Reno” lakabıyla anılan genç ve güzel kahramanımız da “Arazi Sanatı” yapmak amacında. Motosikletle Tuz Düzlüğü’nde bırakacağı izi fotoğraflayıp sergilemek amacıyla 160 kilometre hızla yol alırken tanışıyoruz. Büyük Tuz Düzlüğü Yarışları’na katılıp yarış sırasında tuz tabakası üzerinde çizeceği çizgileri görüntülemek niyetinde. Altında son model bir Valera var. Onu bu işe teşvik eden de kendinden yaşça büyük sevgilisi Sandro. Sandro, Valera ailesinin küçük oğlu. Ailesi ile bağlarını kopartıp New York’a yerleşmiş minimalist bir sanatçı.
Reno, Tuz Düzlüğü’nde hız denemesi yaparken bir kaza geçiriyor ve motorunu paramparça etmekle kalmıyor kendisi de yaralanıyor. Yarış alanındaki Moto Valera ekibi kendisine yardımcı oluyor. Reno’nun Sandro Valera’nın sevgilisi olduğunu bilmiyorlar. Onlar için sadece genç güzel bir motosikletçi. Moto Valera ekibi “Dünya Hız Rekoru”nu kırmak üzere gelmiş. Yarışlar bittikten sonra özel olarak üretilmiş araçla rekor denmeleri yapılacak. 1965 hız rekortmeni, Reno’nun güzel sanatlarda bitirme tezi olarak hakkında bir film çektiği Flip Farmer’ın rekorunu kırmayı deneyecekler. Rekor denemesi yapıldığı sırada bir başka ekibin kendi rekorlarını geçmek için gelmek üzere olduğunu haber alınca Reno’ya aracı kullanıp kadınlar rekorunu kırmak için yarışmasını öneriyorlar. Niyetleri kalan zamanı Reno ile doldurup kendi rekorlarını geçmek üzere gelen ekibi engellemek. Kısa bir süre sonra mevsim şartları gereği düzlük kullanılmaz hale gelecek ve bir yıl daha rekoru ellerinde bulundurma şansına kavuşacaklar. Reno sakat bileğine ve ilk kez bu tür bir araç kullanmasına rağmen başarılı oluyor ve kadınlar hız rekorunu kırıyor. 1976’nın en hızlı kadını oluyor. Reno, New York’a istediği sanat eserini üretememiş olarak dönse de kırdığı hız rekoru ile tatmin olmuş bir vaziyette.      
“Alev Püskürtenler”de “1970'lerin New York'undaki sanat çevresi” anlatılıyor gibi görünse de aslında ele alınan 70’lerde Avrupa’da ve ABD’de yaşanan büyük siyasi ve ekonomik dönüşüm. Rachel Kushner bunu romanı birçok yöne akacak bir yapıda kurarak anlatıyor. Daha ilk sayfalardan itibaren hem Reno’nun sanat çevrelerinde yaşadıklarını hem de Valera ailesinin 1912’de başlayan öyküsünü okuyoruz. Valera motosikletlerinin savaşta kullanılmak niyetiyle üretilmesi, Baba Valera’nın savaş aracı motorlarını herkesin gerek duyacağı bir araç haline getirirken İtalya’daki Faşist iktidarla kurduğu ilişki, Valera’nın Dünya çapında bir kauçuk ve lastik üreticisi haline gelmesi de anlatılıyor.
Sandro ile ilişkisi bilinmeyen Reno’nun güzel bir kadın rekortmen olarak Valera motosikletlerinin o yılki yüzü olarak tanıtım çalışmalarına katılması için İtalya’ya davet edilmesi ve Sandro ile Valera ailesine konuk gitmeleri ile 68 sonrasında İtalya’da gelişen gençlik hareketleri, Kızıl Tugaylar gibi örgütlerin silahlı mücadelesi, giderek yaygınlaşan ve ekonomiyi etkiler hale gelen grevler romana konu oluyor. Valera ailesi özelinde kapitalist bakışın bu gelişmeleri nasıl ters bir açıdan değerlendirdiğini de görüyoruz. Reno, İtalya’da geçirdiği kısa zamanda 70’lerin gençlik hareketine de dahil oluyor. New York’a dönmeyi başardığında da Sandro’yla ilişkisinin niteliğini çözümlemiştir. Ve şimdi onu tarihi elektirik kesintisi ile oluşacak isyan beklemektedir. 
“Alev Püskürtenler” bir dönem romanı. 70’li yılarda sadece sanatta değil, siyasette, ekonomide ve kadın erkek ilişkileri başta olmak üzere insan ilişkilerindeki değişimi de yansıtıyor. İyi bir kurgusu, birden fazla boyutta gelişmesine rağmen tempoyu düşürmeyen akıcı bir anlatımı var. 
12.06.2014

Etiketler: ,


 

İntikam



Aurelio Zen değişik bir polis, bir anti-kahraman. Onu gündelik hayatın içinde, kusurlarıyla, insanlarla kuramadığı ilişkilerle, sahte dostlarla, arkasından iş çeviren meslektaşlarıyla tanıyoruz. Aurelio Zen maceralarının Türkçedeki ilk kitabı “Fare Kral”dı (Kasım 2013, Labirent yay.). O romanda Aurelio Zen’i eski başbakanlardan Aldo Moro’nun kaçırılması olayında amirlerinin emirlerine uymadığı ve bir kişinin ölümüne necden olduğu için polislik kariyerinin sonuna gelmişken tanımıştık. Kendisine son bir şans verilmiş ve o da bu şansı iyi kullanıp eski görevine dönmeyi başarmıştı. Tabii ki aldığı sonucu “başarı” olarak değerlendirebilirsek.
“İntikam”da (Şubat 2014, çev. Seda Çıngay, Labirent yay.) Aurelio Zen’i sevgilisi tarafından terk edilmiş, yaşlı annesiyle birlikte Roma’da yaşarken buluyoruz. Hayatının her anını görüntülü olarak kayıt altına almaya meraklı bir zengin olan Oscar Burulo olağanüstü güvenlik önlemleri altında yaşadığı Sardinya’daki yazlığında öldürülmüştür. Hızlı bir şekilde başarıya ve paraya ulaşmış bir inşaat müteahhitidir Burolo. Birçok ünlü ve önemli kişiyi yazlığında konuk etmektedir. Suçluları ile ünlü Sardinya’nın suç oranının en yüksek olduğu bölgesine yaptırdığı yazlığı bu durumu göz önüne alınarak korunmaktadır. Zorla girmenin mümkün olmadığı yapının geniş bahçesinde tüm güvenlik önlemlerine ek olarak iki tane de aslan dolaşmaktadır. Yine de Burolo ve karısı öldürülmüş, herkesin suçlu olduğunda fikir birliğine vardığı bir kişi tutuklanmış ve dosya kapanmıştır. Zen olaya sonradan dahil olmuştur ve görevi yapılan işlemler hakkında bir sonuç raporu yazmaktır. Ama raporu öyle “beğenilir” ki iktidarın ortaklarından olan bir partinin merkezine çağrılıp kapatılmış olan dosyanın tekrar açılıp görevin kendisine verileceği belirtilir. Suçlanan kişinin, Favelloni’nin iktidarla çok yakın ilişkileri vardır. Zen’in esas görevi bir başka suçlu bularak Favelloni’nin hapis cezasından kurtulmasını sağlamaktır. Eğer Favelloni ceza yerse Burolo ile “Beyefendi” diye anılan üst düzey siyasetçi arasındaki parasal ilişkiler ortaya çıkabilecek ve mevcut iktidarı kötü etkileyecektir.
Aurelio Zen bu garip görevi siyasi baskı ve reddederse emniyetteki konumunu kaybetmek endişesi ile kabul ederken bir yandan da ölümün soluğunu ensesinde hissetmektedir. Birileri sürekli kendisini izlemekte, evde garip tıkırtılar duymakta, birinin gizlice eve girmeye çalıştığından kuşkulanmaktadır. Kızıl Tugaylar siyasi olaylarla ilgisi olmayan bir yargıçı sadece kolay ulaşılabildiği için öldürmüştür ve kendisinini de benzeri bir saldırıya uğramaması için bir neden yoktur. Terörün, cinayetlerin bir sebebi yoktur ve herkesi hedef alabilmektedir.
Zen tüm bunlar yaşanırken birlikte çalıştığı evli bir kadına karşılıksız bir aşkla tutulmuştur. Dostane, arkadaşça yaklaşımlarını kendince yorumlayarak kadından olumlu işaretler aldığı düşüncesine kapılmaktadır. Kadının öfkeli kocasının kendisini öldürmek için peşine düşmüş olabileceği de bir olasılıktır.
Zen’in İsviçreli bir yatırımcı kimliği ile Sardinya’ya gitmesi ile birlikte olaylar hızlanır. Zen Sardinya’da ölümle yüzleşirken hem Burolo’nun katilini hem de kendisini öldürmek amacıyla kimin izlediğini öğrenir. İki olayın da temelinde intikam arzusu vardır.
Michael Dibdin “İntikam”da bir cinayetin katilini araştırırken bize çok tanıdık gelecek bir ilişkiler ağının siyasetçilerle iş adamları, özellikle müteahhitler arasında kurulan dostlukların, ortaklıkların öyküsünü de anlatıyor. “İntikam”da özellikle son aylarda ülkemizde yaşanan siyasi skandalları anımsatan ilişkilere de şahit olacaksınız.  
12.06.2014

Etiketler: ,


 

Füsun Onur’un Harikalar Dünyası



Adına uygun olarak aynaların oluşturduğu bir labirentten geçerek giriyorsunuz Füsun Onur’un Arter’deki “Aynadan İçeri” adlı retrospektifine. Sonra karşınıza Füsun Onur’un harikalar dünyası çıkıyor.  
Füsun Onur 1957’de İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi Heykel Bölümü’nden mezun olmuş. İlk kişisel sergisini 1970’de Taksim Sanat Galerisi’nde açmış. 50 yıllık verimi olan bir usta. Türkiye’nin ilk kadın heykeltraşlarından. Çağdaş sanatın da öncü isimlerinden.  “Türkiye'de heykel sözcüğünün sınırlarını genişletip, mekâna yönelik düzenlemeler yapan ilk kadın sanatçı” diye tanıtılıyor (istanbulkadinmuzesi.org).
Füsun Onur’un yapıtlarını "geçicilik ve naiflik üzerine kur”duğu belirtiliyor. Gündelik hayat yarattığı soru ve sorunlarla ilgi alanı. İşlerinin kaynağını da kullandığı nesneleri de gündelik yaşamdan alıyor. "Asla geriye dönüp bakmam. Bir iş yapıldığında, bitmiştir" demiş. Sergiyi gezerken “Bir iş yapıldığında, bitmiştir" cümlesinin anlamını da kavrıyoruz. Özellikle 60’larda 70’lerde ürettiği ve “depolama sorunları nedeniyle saklamaktan vazgeçilen” ya da günümüze ulaşamayan işleri bu retrospektif için yeniden üretilmiş.
Ben sanat eserinin kalıcı olması gerektiğine inanırım. “Yerleştirme” (enstalasyon) özü itibariyle geçicidir. Sergilendiği yere ve zamana göre tekrar üretilmesi gerekir ve kuşkusuz her yeniden üretim öncekinden farklı olur. Malzeme korunup aynı tasarıma göre tekrar kurulsa bile zaman ve mekan farkı onu algılamamızı etkiler. Füsun Onur’un işlerinde malzemenin tamamı korunamadığı için onlara yeniden üretim diye değil “yeni” diye bakmak gerekir. Hele bazı işlerin eskizlerden bu sergi için özel olarak üretildiği düşünülürse çoğu işi ilk defa gördüğümüzü söyleyebiliriz. O nedenle “Aynadan İçeri” bir resropektiften çok Füsun Onur’un yeni bir sergisi olarak da görülebilir. Benim için öyle oldu.
Emre Baykal’ın küratörlüğünü yaptığı sergi Füsun Onur’un sanatının elli yıllık öyküsünü 40 eserle anlatan, gelişimini ve geçişleri de izlememizi sağlayan bir mantıkta kurulmuş. “Aynalı Labirent”in içinden geçtikten sonra Onur’un erken dönem çizgilerinden başlayarak 80’lere, 90’lara doğru tırmanıyoruz.
Füsun Onur’un kendine özgü bir bakışı ve kendine has malzemeleri var. Bu bakışta ve kullandığı malzemelerde “ev”in büyük bir ağırlığı olduğu anlaşılıyor. Ev’de bulunan ve doğrudan kadının ilgi alanında olan, kadına özgü malzemeler kullanıyor, kadın bakışını yansıtıyor. Bir elbise askısı, bir sehpa, dolap, simli, oyalı kumaşlar, etamin ya da bir elbise, bir gömlek onun müdahaleleri ile ya da “yerleştirme”si ile yeni bir anlam kazanıyor, bakanda farklı bir imge halini alıyor. Çünkü onun daha önce nasıl bir ortamda kullanılmış olabileceğine dair bir bilgimiz yok. O bilgiye serginin bitişindeki Ali Kazma’nın “Ev” adlı videosu ile ulaşacağız. Serginin bir parçası olduğu için Füsun Onur’la ve retrospektifin verdiği mesajla bağlar kurduuğumuz ama farklı bir bağlamda izlesek başka anlamlar yükleyebileceğimiz etkileyici bir video.
Füsun Onur’un kendine özgü bakışı oluştururken heykelin, resmin geleneksel malzemeleri ile de uğraştığı görülüyor. Resim ve heykel ilişkisini sorgulamış. Resme, tuvale üçüncü bir boyut katarsak heykel halini alır mı sorusunu sormuş. Çerçevenin içine alışılmadık malzemeler katmaya çalışmış. Işık, gölge, derinlik üzerinde düşünmüş. İlk kez 1982’de üretilmiş sergi için yeniden üretilmiş işi “Çiçekli Konturpuan” sessizliği ve yarı-kapalılığı ile bana bir kış bahçesi izlenimi veriyor. Evden bahçeye adım atıp Füsun Onur’un harikalar dünyasından ayrılıyoruz.
Füsun Onur’un “Aynadan İçeri” sergisi Beyoğlu’nda Arter’de 17 Ağustos’a kadar sizleri bekliyor. 
11.06.2014   

This page is powered by Blogger. Isn't yours?