Cuma, Ekim 28, 2011

 

Saf ve Düşünceli Romancı


Orhan Pamuk, otuz beş yıldır roman yazıyor. Yazarlığın çilesini de çekti, keyfini de yaşadı. Şimdi olgunluk çağında Dünya çapında tanınmış usta bir yazar olarak meslek sırlarını gönül rahatlığıyla paylaşıyor. Harvard Üniversitesi'nde verdiği Norton derslerinin notlarından yola çıkarak kaleme aldığı Saf ve Düşünceli Romancı (2011, İletişim yay.) yazar adayları için önemli tüyoları içeren bir başvuru kitabı niteliğinde.
Daha önce T. S. Eliot, Borges, Calvino ve Umberto Eco gibi yazarların da verdiği Norton derslerinde, Pamuk Cevdet Bey ve Oğulları (1982) ile başlayıp Masumiyet Müzesi’ne (2008) uzanan sarmalda yaşadıklarını, roman anlayışını, sanata bakışını açık yürekle anlatıyor.
Orhan Pamuk, Harvard Üniversitesi'nde 45’er dakikalık altı ders (konferans) vermiş. “Niyet olarak: Ama roman yolculuğumu, uğradığım durakları, roman biçiminin ve sanatının bana öğrettiklerini, bana dayattıklarını ve bu sanatın sınırlarını ve onunla kavgamı ve ona olan bağlılığımı kuramsal bir düzeyde değil, kişisel bir macera olarak anlatmak istiyordum. Öte yandan derslerin kişisel hatıralar ya da kendi gelişimim üzerine değil, roman sanatı üzerine bir deneme, bir çeşit düşünme olmasını istedim. Roman konusunda bildiklerimden ve öğrendiğim en önemli şeylerden yapılmış bir bütündür bu kitap” (s.138) diyor.
Orhan Pamuk Babamın Bavulu (2007, İletişim yay.) başlıklı Nobel Edebiyat Ödülü söylevi, edebiyata ve dünyaya bakışını açıklayan önemli bir konuşmaydı. Bu söylev aynı zamanda usta bir yazarın genç yazarlara büyük bir içtenlikle yazarlığın sırlarını vermesiydi. Saf ve Düşünceli Romancı’da bir adım daha ileri gidiyor. Kitabı oluşturan metinler bir dersten çok sohbet havasında ve Babamın Bavulu’ndaki samimi üslubunu hatırlatıyor. Anlatımı daha önce yayımlanmış ve kitaplarında yer alan denemelerinden daha fazla edebi tad taşıyor. Ders veriyorum düşüncesi ile akademizmin tuzaklarına düşmemiş. Bilgi donanımını göstermek amacıyla edebiyat kuramına dalmamış, gereksiz alıntılar yapmamış, metinleri (dersleri şişirmemiş). Kitap keyifli bir sohbetin akıcılığında.
Orhan Pamuk’un çıkış noktası Schiller’in 1795’de yazdığı “Über naive und sentimentalische Dichtung” adlı makalesi. Pamuk “naive”yi “saf”, “sentimentalische”yi “düşünceli” olarak Türkçeleştirmiş. Karl Steuerwald’ın Almanca – Türkçe Sözlük’üne (1974, Wiesbaden) göre “naiv”, “saf, safdil, hilesiz, budala” anlamında, “sentimental” ise “hissi, melankolik, karasevdalı”. Redhouse’un İngilizce – Türkçe Sözlük’üne (1979, İstanbul) göre “naive”in anlamı “saf, bön, toy, tecrübesiz”, “sentimental” ise “hissi, hassas, duygusal, içli”. “Düşünceli” diye bir anlamı yok. Ancak “his, duygu, seziş” anlamına gelen “sentiment”in çoğul kullanımı “düşünce, mütalaa” anlamında da kullanıyor. İngilizceden İngilizceye Oxford sözlükleri de benzer anlamları veriyor. Orhan Pamuk kendi seçimini izah ederken, “Schiller’in çocuksuluğunu ve saflığını kaybetmiş, düşünceli, dertli, modern şair için kullandığı Almanca kelime olan ‘sentimentalisch’ aslında Türkçeye duygusal olarak çevrilmelidir. Schiller kelimeyi zaten İngilizceden, Laurence Sterne’in Duygu Yolculuğu romanının etkisiyle almış, “doğal olmayan, düşünceli” anlamında kullanmıştır” (s.15-16) diyor. Pamuk’un eserinin İngilizce adı “The Naive and the Sentimental Novelist” (2011, Vintage). İngiliz ve Amerikan okurlar kitabın adından Pamuk’un iletmeyi istediği anlamı (“düşünceli”) anlayacaklar mı, merak etmemek elde değil.
Orhan Pamuk, kitabı adlandırırken temel tezi olan “Romancılık, aynı anda hem saf hem de düşünceli olma işidir” cümlesinden yola çıkmış ve Türkçe baskının başlığında derdini anlatmayı başarmış. Pamuk “saf” romancıların kullandıkları sözcükleri, üsluplarını, teknik sorunları hiç dert etmeden, kimin için, hangi bakış açısıyla yazdıklarına hiç dikkat etmeden, siyasi ve ahlaki sonuçlarına kafayı hiç takmadan ve başkalarının ne diyeceğine hiç aldırmadan yazıverdiklerini söylüyor. Oysa “düşünceli” romancı düşünüp, taşınıp hesaplayarak, kendini sürekli denetleyip eleştirerek üsluplarını, anlatım yollarını kime yazdığını dert edinerek yazarmış. Orhan Pamuk’un “saf” romancılar için Köy Romancılarını, “düşünceli” romancılar için Oğuz Atay, Tanpınar ve Yusuf Atılgan’ı örnek olarak vermesi kuşkusuz isabetlilik açısından tartışılacaktır. Köy Romancılarının “saflık” için iyi bir örnek olmadığını, onların romanlarını belirli bir niyetle, ideolojik bakış açısıyla yazdıklarını, kendilerince bir üslupları olduğunu belirtip örneğin tam oturmadığını söylemekle yetineceğim.
Orhan Pamuk, “Roman Okurken Kafamızda Neler Olup Biter?” başlıklı ilk denemede okurun bir romandan neler beklediğini anlatırken aslında kitabın tamamında işleyeceği tüm tezleri yazmış, ilk cümleleri alıntılıyorum; “1. Genel manzarayı seyreder, hikayeyi takip ederiz. 2. Kelimeleri kafamızda resimlere çeviririz. 3. Aklımızın bir başka yanıyla, yazar anlattığı şeyleri ne kadar yaşamıştır, ne kadar hayal etmiştir merak ederiz. 4. Bir yandan da kafamızın bir başka kısmından şunu geçiririz: Gerçeklikte böyle midir? Romanın anlattığı, gördüğü, tasvir ettiği şeyler, kendi hayatımızdan bildiğimiz gerçeğe uygun mudur? 5. (...) kelime seçiminin, benzetmelerin doğruluğunu, hayal ve anlatım gücünü, cümlelerin yığılışını, düzyazının gizli ve açık şiirini hem denetler hem de bunlardan zevk alırız. 6. Hem kahramanların seçimleri ve davranışları hakkında ahlaki yargı veririz hem de yazarı ahlaki yargıları yüzünden yargılarız. 7. Bütün bu işlemleri kafamız aynı anda yaparken bir yandan da ulaştığımız bilgi, derinlik ve anlayış için kendimizi tebrik ederiz. 8. Yazarın bize gösterdiği âlemde bir anlam ve okuma zevki bulabilmek için romanın gizli merkezini aramamız, bunun için de romanın her köşesini, bir ağacın bütün yapraklarını hatırlar gibi, hafızamızda tutmamız gerekir. 9. Romanın gizli merkezini ararız. (...) Romanın bir merkezi olduğunu bilmek, önemsiz sandığımız ayrıntının önemli olabileceğini, romanın yüzeyindeki şeylerin anlamının başka olabileceğini hissettirir bize.” Okurun bir romandan bekledikleri aynı zamanda bir yazarın da romanını nasıl yazması gerektiğini gösteriyor. Pamuk okumak ve yazmak eylemlerini birbirine çok yakın, hatta içiçe görüyor.
Pamuk’un ikinci önemli kaynağı E.M.Forster’in Roman Sanatı adlı kitabı. Ondan esinlenerek şöyle diyor; “Bir romanın gerçek değeri, bizde hayatın tam böyle bir şey olduğu duygusu uyandırmasıyla ölçülmelidir. Romanlar, hayat hakkındaki temel düşüncemize seslenmeli ve bu beklentiyle okunmalıdırlar.”
Orhan Pamuk’un dersler boyunca tüm anlattıkları roman kuramları açısından bakıldığında oldukça tartışmalı görüşler. Ama bu görüşleri onun kendi deneyiminden çıkarttığı dersler olarak okursak durum farklılaşıyor. Romanlarında eleştirdiğimiz birçok unsurun Orhan Pamuk’un derdini okura daha iyi anlatabilmek amacıyla yazıldığı anlaşılıyor. Orhan Pamuk, “aynı anda hem saf hem de düşünceli olmak” istese de esas olarak “düşünceli” bir romancı. Sürekli okurunun kendini doğru olarak anlayamayacağından, romanın merkezini bulamayacağından endişe ediyor. Pamuk’un Saf ve Düşünceli Romancı’da yazdıklarını esas alırsak, 35 yıllık romancılık hayatının son ürünü Masumiyet Müzesi bu anlayışın, düşünceli romancılığın tipik bir örneği. Orhan Pamuk, okuru sürekli kontrolünde tutarak farklı bir bakış açısı geliştirmesini, kendi istediğinden farklı bir merkez bulmasını önlemek istiyor. Büyük resmi oluşturacak olan ayrıntıların akılda kalmasını sağlamak amacıyla sık sık tekrarlara girmekten, uzun uzun betimlemeler yapmaktan çekinmiyor. Doğrusal (kronolojik) olarak gelişen bir hikaye kuruyor. Tarihler vererek yaşanmışlığı pekiştiriyor. Anlatılanların gerçeklik duygusunu kuvvetlendirecek tasvirleri hayata uygun olarak yazıyor. Anlatımının gücü konusunda görüş birliği olan Pamuk’un Türkçe kullanımı konusunda ağır eleştiriler yapılsa da genel olarak bu farklı kullanım onun kendine has özelliği olarak kabul görülüyor. Sonuç olarak keyifle okunan, edebi değeri olduğu kabul edilen bir metin (Masumiyet Müzesi) ortaya çıkıyor. Ama dediğim gibi Orhan Pamuk’un romanlarında “saf” (naif) bir yan göremiyoruz, aksine aşırı bir kontrolü (“düşünceli”liği) sürekli hissediyor, zaman zaman bu kontrolü biraz gevşetse daha iyi olacak diye düşünmeden edemiyoruz. “Düşünceli olmak” iradi bir şey ama “saf”lık içsel bir şey. Orhan Pamuk, yeni romanlarında “aynı anda hem saf hem de düşünceli olma”yı başarabilecek mi, göreceğiz.

Mişima mı Mishima mı?
“Mişima ya da Boşluk Algısı” (15.09.2011) başlıklı yazımda “İki merak sorusu sormak istiyorum; Türkçede yazarın adı Can Yayınları baskısına kadar Mishima. “Mishima” mı yoksa “Mişhima” mı doğru kullanım? İkincisi, Yaz Ortasında Ölüm’ün 1966 tarihli İngilizce baskısında kitaba adını veren öykü dışında diğer öyküler tamamen farklı. Türkçedeki ikinci dilden yapılmış önceki çeviri ile Japonca’dan yapılmış yeni çeviri arasında bu fark var mı?” demiştim. Can Yayınları editörü Faruk Duman nezaket gösterip sorularımı cevapladı; “Bizim Mishima değil de Mişima'yı tercih etmemizin nedeni şu: Latin alfabesi ile yazılmayan dillerde, (Rusça, Japonca vs) kendi dilimizin seslerini kullanıyoruz. "Mishima", yazarın adının İngilizcede yazılışı.. Bizde "ş" harfi var, bu nedenle Mişima... Yaz Ortasında Ölüm'ün önceki baskıları, yazarın öykülerinden seçmeler içeriyordu... Bizim yayınladığımız bu baskı, kitabın, Mişima'nın yayınladığı özgün derleme. Yani Yaz Ortasında Ölüm'ün orjinali, ana dilinden çevrilerek yayınlanmış oluyor.”
29.09.2011

Etiketler: ,


Cuma, Ekim 21, 2011

 

59 Numaralı Nâzım Hikmet Kütüphanesi


Rusya, son yıllarda önce turizm sonra ticaret aracılığıyla ilişkilerimizi hızla yeniden geliştirdiğimiz bir komşumuz. Edebiyat aracılığıyla kurduğumuz ilişki ise daha eskilere dayanıyor. Rus klasikleri Türkçeye ilk çevrilen eserlerden. 1940’lardan itibaren, Sovyetler döneminde de iyi ilişkiler kurulmuş birçok yazarımızın eserleri Rusça’ya çevrilmiş. 90’lı yıllarda Rusya’da yaşanan değişimle birlikte bu ilişki kopmuş.
2008’de Türkiye’nin Frankfurt Kitap Fuarı’na Onur Konuğu olması ile birlikte Türk Edebiyatının yurtdışında tanıtımı çalışmaları hızlandı. Kültür ve Turizm Bakanlığı ve yazar ve yayıncı birliklerinin temsil edildiği Uluslararası Kitap Fuarları Organizasyon Komitesi koordinasyonunda Türkiye uluslararası kitap fuarlarına katılıyor. Fuarlardaki tanıtım çalışmaları ve TEDA desteği ile birlikte her yıl daha çok eser yabancı dillere çevriliyor. Hem yakın komşumuz olması hem de Rusça’nın dünyada en çok konuşulan dillerden olması nedeniyle Rusya hedef ülkelerden biri. Birkaç yıldır ulusal bir standla Moskova Kitap Fuarı’na katılıyoruz. Fuara “Onur Konuğu” olmamız da söz konusu.
24. Uluslararası Moskova Kitap Fuarı 7-12 Eylül 2011 tarihleri arasında gerçekleştirildi. Uluslararası Moskova Kitap Fuarı, Rusya'nın en büyük kitap fuarı. 24.000 metrekarelik bir alanda 720 Rus ve 55 ülkeden 55 yayıncının katılımıyla gerçekleştirilmiş. Kitap okuruna yönelik, kitap satışı amacıyla düzenelenen bir fuar. Türkiye, fuara son yıllarda yayımlanan eserlerden yapılan bir seçmeden oluşan 2000 kitabın yer aldığı 70 m²’lik bir Ulusal Stant ile katıldı. Standda Rusça’da ve diğer dillerde yayımlanan eserlerimiz de sergilendi. Türk tarihi, edebiyatı, sanatı, kültürel mirası, tarihi ve turistik mekanları, halk kültürü vb. alanlarında yayınlanmış 10.000 broşür ve kitapçık ziyaretçilere dağıtıldı. İstanbul Ticaret Odası da ulusal standın yanındaki standıyla ve basım, yayım, kağıt sektörlerinden sorumlu İTO Yönetim Kurulu üyesi Mehmet Develioğlu’nun başkanlık ettiği bir heyetle bu tanıtım faaliyetine destek verdi.
Rus yayıncılığı 1990’lardaki durgunluğunu aşmış hızla büyümeye başlamış. 2009’da 127,596 çeşit kitap yayınlamışlar. Rusya, Çin ve ABD’den sonra Dünya’da en çok çeşit kitap üreten ülke olmuş. Üretilen kitap sayısı 760 milyon 400 bin adet. 5824 yayıncı, 3400 kitapçı var. Rusya’da yayımlanan 127,596 çeşit kitabın 14.078’i yabancı dillerden çeviriler, yani çevirinin oranı çok düşük. Çevirilerin büyük bir bölümü de tahmin edilebileceği gibi İngilizceden.
Ülkemizde hâlâ Rus klasikleri yaygın olarak okunuyor ama çağdaş Rus edebiyatından çevirilere pek rastlamıyoruz. Çağdaş Türk yazarlarının eserlerinin Rusça’ya çevrilmesi de ancak birkaç yıldır TEDA çeviri destek programı sayesinde oluyor. Rusça’ya çevrilmesi için TEDA projesinden 27 esere destek verilmiş bunların 18’i yayınlanmış. Reşat Nuri Güntekin, Necip Fazıl, Ahmet Hamdi Tanpınar, Sabahattin Ali, Orhan Kemal, Attilâ İlhan, Bilge Karasu, Adnan Binyazar, Nedim Gürsel, Kürşat Başar, Reha Çamuroğlu, Perihan Mağden Rusça’da çevirileri desteklenen yazarlardan bazıları. Orhan Pamuk’un bir çok eseri çevrilmiş ve çok okunmuş. Rusça’da en çok okunan kitabının Kar olduğu söyleniyor.

Rusça’da Nâzım Hikmet
Tahmin edilebileceği gibi Türk Edebiyatı denilince ilk akla gelen ad Nâzım Hikmet. Nâzım Hikmet adı edebi kültürel çevrelerde saygı ile anılıyor ama kitaplarını kitapçılarda bulunmuyor, genç kuşaklar da ismine aşina değil. Birçok eseri Rusça’ya çevrilmiş olmasına rağmen 90’lı yıllardan sonra yeni basımları yapılmamış.
Yurtdışında şimdiye kadar gördüğüm edebiyat ve sanatla en ilgili işadamları derneği olan Rus – Türk İşadamları Birliği (RTİB) Nâzım Hikmet’in tanıtımı için çeşitli çalışmalar yapıyor. Nâzım Hikmet’in doğum günü etkin bir şekilde kutlanıyor. Geçen yıl bu kapsamda Nâzım Hikmet’in seçme şiirlerinden oluşan bir de kitap yayımlamışlar ama kitap piyasaya verilmemiş, sadece törenlere katılanlara hediye edilmiş. Tanıtım açısından önemli bir girişim ama gönül RTİB’in bu yayımı bir Rus yayıncı ile birlikte yapmasını ve Nâzım Hikmet’in yıllar sonra tekrar kitapçı raflarında yer almasını sağlamasını dilerdi.
Nâzım Hikmet’in yabancı dillerde temsilciliğini yapan Kalem Ajans sahibi Nermin Mollaoğlu, 2012’de Nâzım Hikmet’in en az beş kitabının Rusça’da yayımlanacağını söylüyor. TEDA desteği ile bu kitapların hızla yayımlanacağını umuyorum.

59 Numaralı Nâzım Hikmet Kütüphanesi
Moskova’ya gidip Nâzım Hikmet’in mezarını, evini ziyaret etmemek olmaz. Fuar çalışmalarının yanında Uluslararası Kitap Fuarları Organizasyon Komitesi Koordinatörü Ümit Yaşar Gözüm’ün hazırladığı Rus edebiyat çevreleri, yayıncı ve yazar örgütleriyle toplantıları içeren soluk aldırmayan program arasında böyle bir fırsat yaratmak pek mümkün görünmüyordu. Kızıl Meydan’ı, Kremlin’i Moskova’nın akıl almaz trafiğinde sıkışıp kalmışken uzaktan görebildik ama başka turistik ziyaretler için zamanımız yoktu. Bir soluklanma anında Nâzım Hikmet’in Novodeviçi Mezarlığı’ndaki mezarını ziyaret etmeyi denedik ama beş dakika önce kapılar kapanmıştı. Yaptığımız toplatılarda ise sık sık Nâzım Hikmet’i anmakla kalmadık, büyük usta ile ilgili bilgi ve belgelerle karşılaştık. 21 müzeyi yöneten Rusya Edebiyat Müzeleri Merkezi’nde yaptığımız toplantıda Dr. Pavel Fokin bize hoş bir sürpriz hazırlamıştı. Merkez arşivlerinde yer alan Nâzım Hikmet ilgili eşya, belge ve fotoğraflardan oluşan bir dia gösterisi yaptı. Daha önce görmediğimiz fotoğraflar, imzalı kitaplar, tablolar ve büyük ustanın eşyalarından oluşan bu koleksiyonun ilk fırsatta sergilenmesi konusunda görüş birliğine varıldı. İstanbul’da Gülhane Parkı’ndaki Alayköşkü’nde açılacak olan Ahmet Hamdi Tanpınar Kütüphane Müzesi bu sergi için ideal gibi görünüyor.
Fuarda standı ziyarete gelen gazeteci Suat Taşpınar Moskova’da yaşayan vatandaşların Türkçe kitap ihtiyacını anlatırken daha önce varlığını bilmediğimiz Nâzım Hikmet Kütüphanesi’nden söz etti. Biz de İstanbul’a dönerken bu kütüphaneyi ziyaret ettik. Ulitsa Novopesçayana 23/7 adresindeki kütüphane Stalin döneminde yapılmış dev blokların birinin altında yer alıyor. Küçük, şirin bir halk kütüphanesi. 1952’de 59. semt kütüphanesi olarak açılmış. Hayatının son yıllarını aynı bloklarda, sadece birkaç sokak uzakta geçiren Nâzım Hikmet 1961’de kütüphanenin onur konuğu olmuş. Orada bir söyleşi yapmış, şiirlerini okumuş. Daha sonra da sık sık kütüphaneyi ziyaret etmiş.
Taşpınar’ın RTİB’in Pusula dergisinde yayımlanan yazısına göre, SSCB Yazarlar Birliği ve Nâzım Hikmet’in dostları ve okurları bu kütüphaneye Nâzım Hikmet adı verilmesi için 1973’de başvurmuş, 1981’de başvuru onaylanmış. Her yıl doğum gününde Nâzım Hikmet kütüphanede düzenlenen toplantılarla anılmaya başlanmış. Nâzım Hikmet’in Ekber Babayev, Radi Fiş, Vera Feonova gibi dostları toplantılara katılmış.
Suat Taşpınar ve Hakan Aksay’ın kütüphaneyi tanıtan yazıları Moskova’da yaşayan Türk toplumunun kütüphaneye ilgi duymasını sağlamış. İlk adım olarak kütüphanenin daha önce kullanılmayan bir odası işadamlarımızın yardımı ile çocuklar için çalışma alanı haline getirilmiş. Kütüphanenin tabelası yenilenmiş. Şimdi hedef, “59 Numaralı Nâzım Hikmet Kütüphanesi”nin Nâzım Hikmet ve Türk edebiyatı araştırmalarına destek olabilecek bir yapıya kavuşması. Türk yazarlarının Rusça’da yayımlanmış eserlerinin kütüphane koleksiyonunda yer alması için çalışmalar yapılıyor. Diğer yandan da kütüphanenin Türkçe kitaba ihtiyaç duyan Moskova’da yaşayan Türkler ve Türkoloji öğrencileri için bir merkez haline getirilmesi planlanıyor. Bu amaçla RTİB Türkçe kitaplar bağışlamış. Moskova Kitap Fuarı’nda Ulusal standtta sergilenen kitapların bir bölümü de kütüphaneye bağışlandı.
22.09.2011

Etiketler:


Çarşamba, Ekim 19, 2011

 

Yaz Ortasında Ölüm


Can Yayınları ilk baskısını 1985’de yaptığı Yaz Ortasında Ölüm’ü (Temmuz 2011, çev. H. Can Erkin) Japonca aslından yapılan çevirisiyle Mişima ya da Boşluk Algısı ile birlikte yeniden basmış. Böylelikle Yourcenar’ın yorumlarını sıcağı sıcağına Mişima’nın öykülerinde izlemek olanağı da bulmuş oluyoruz. Yaz Ortasında Ölüm’de İkinci Dünya Savaşı sonrasında Japon toplumunun çok çeşitli kesimlerinden bireylerin günlük yaşamlarında ulaştıkları boşluk ve yabancılaşma duygusunu örnekleyen 11 öykü var. Öyküler 1946- 63 yılları arasında yazılmış. (İki merak sorusu sormak istiyorum; Türkçede yazarın adı Can Yayınları baskısına kadar Mishima. “Mishima” mı yoksa “Mişhima” mı doğru kullanım? İkincisi, Yaz Ortasında Ölüm’ün 1966 tarihli İngilizce baskısında kitaba adını veren öykü dışında diğer öyküler tamamen farklı. Türkçedeki ikinci dilden yapılmış önceki çeviri ile Japonca’dan yapılmış yeni çeviri arasında bu fark var mı?)
Mişima öykülerde çeşitli yaş dönemlerindeki kahramanları aracılığıyla arkadaşlık, dostluk, aşk, akrabalık gibi ilişkileri anlatıyor. “Sigara”da bir öğrencinin birlikte sigara içme deneyimi ile okulun elebaşları tarafından kabul edilme çabası; “Haruko”da üvey teyze, teyze kızı ve ilk gençlik çağını yaşayan bir genç arasında cinsellik temelinde yaşanan karmaşık ilişki; “Sirk”de başarı ve para için çalışanlarını ölüme yollayan “duygusuz hatta zalim bir adamın” bu tavırlarında kendini destekleyen yardakçısı ile ilişkileri, “Kanatlar”da birbirlerini melek kadar iyi bulup, “kanatları vardır” diye düşünerek aşık olan iki kuzenin yaşadıkları; “Sayfiye Çamları”nda 16 yaşında bir çocuk bakıcısının baktığı bebeği çocukları olmayan iki sevgiliye verip kaçışı; “Bulmaca”da bir otel kat görevlisinin otel müşterilerinden evli bir kadına duyduğu aşkı; kitaba adını veren “Yaz Ortasında Ölüm”de öğle uykusundayken iki çocuğu ve yengesinin dalgalara kapılması ile büyük bir bunalıma kapılan bir kadının bu ruh halini aşma çabaları; “Havai Fişekler”de bir festivalde bir günlüğüne iş bulup birisine aşırı benzerliği ile savunma bakanını korkutarak büyük bir bahşiş alan bir üniversiteli; “Asilzade”de büyük servetlerini savaş sırasında bile kaybetmeyen bir ailenin resim koleksiyonu yapan oğlunun arkadaşı gözünden portresi; “Üzümlü Ekmek”de üniversiteli gençlerin bohem hayatları; “Yağmur Altında Fıskiye”de üniversiteli bir gencin hamile kaldığını söyleyen sevgilisinden ayrılma teşebbüsü anlatılıyor.
Mişima, döneminde pek değinilmeyen konuları günlük hayatın içinde sanki çok sıradan şeylermiş gibi sakin bir biçimde ama genel kabullere ters yaklaşımlarla anlatıyor. Anlatımı, öykülerin kurgusu ve göndermeleri dönemin Avrupa ve ABD edebiyatıyla yoğun yakınlıklar taşıyor. Öykülerde mekanlar belirtilmese yaşandıkları yerin Japonya olduğunu anlamamız pek mümkün değil. Yourcenar’ın ve birçok eleştirmenin Mişima’nın özellikleri olarak altını çizdikleri “gelenekle kurulan sıkı bağ, militarist bir düzen özlemi, modernizim eleştirisi...” vb. bu öykülerde net olarak görülmüyor ama nihilist bakış açısı ya da geleceğe güvensizlik gibi özellikleri satıraralarında buluyoruz.
Yaz Ortasında Ölüm’de Mişima edebi gücü, ayrıntıları işlemekteki ustalığı, sıradan görünen insanların hayatlarındaki büyük dramları sakin bir üslupla öyküleştirmesi ile hem keyifli bir okuma hem de büyük bir yazarı keşfetme olanağı veriyor. Yaz Ortasında Ölüm’ü ve özellikle Mişima ya da Boşluk Algısı’nı okuduktan sonra Mişima’nın başyapıtlarını merak etmemek elde değil.
15.09.2011

Etiketler: ,


 

Mişima ya da Boşluk Algısı



Marguerite Yourcenar, Mişima ya da Boşluk Algısı’nda (Ağustos 2011, çev. Haldun Bayrı, Can yay.) Mişima’nın ölüme hazırlanışının izini hem yaşam öyküsündeki önemli dönüm noktalarına hem de eserlerindeki ipuçlarına bakarak sürüyor.
Asıl adı Hiraoka Kimitake olan Yukio Mişima, 1925 yılında doğmuş. Mişima’nın 24 Kasım 1970 genç yaşta noktalayacağı yaşamını belirleyen iki önemli kişi var. Birincisi çocukluk yıllarını birlikte geçirdiği babaannesi. Babaannesi Mişima’yı tam anlamıyla korumacı bir yaklaşımla büyütmüş. Okula gitmesine izin vermemiş, kız çocuklarıyla birlikte eve kapalı, anne-babasından uzak izole bir çocukluk yaşatmış. Mişima 12 yaşındayken anne-babasının yanına dönebilmiş. Babası da askeri disipline inanan sert bir insanmış. Mişima’nın cinsel eğilimlerinin ortaya çıkışında, şiddete eğiliminde babası ve babaannesinin etkisi olduğu düşünülüyor. Samuray değerlerini, geleneksel yaşamı savunup modernleşmeye karşı çıkmasında da onların etkisi var kuşkusuz.
Başta Batı klasikleri olmak üzere dünya edebiyatının önemli örneklerini okuyan Mişima 12 yaşındayken ilk hikâyelerini yazmaya başlamış. Aristokratların ve seçkin zenginlerin çocuklarının gittiği bir lisede okuduktan sonra tüberküloz tanısıyla askere alınmayan Mişima hukuk okumuş. İkinci Dünya Savaşı’na asker olarak katılamamasına çok üzülen Mişima ülkesinin aldığı yenilgiden çok etkilenmiş. Bir yıl memur olarak çalıştıktan sonra, sadece yazarlıkla geçinmeye karar vermiş. 1948’de yayımlanan Bir Maskenin İtirafları ile Dünya çapında tanınmış. Edebi nitelikli eserlerin yanında birçok popüler romana da imza atmış. Mişima’nın 257 eseri yayımlanmış Japonca’da ve bunlardan yetmişbeşi 70 dile çevrilmiş. Romanlarının yanında öykü, deneme ve edebiyat eleştirileri yayınlanan Mişima, Kabuki tiyatrosu ve geleneksel No oyunları için çağdaş metinler de yazmış. 1970’de, 45 yaşındayken son romanını noktaladıktan sonra yıllardır hazırlandığı intiharını gerçekleştirmiş.
İntihar eylemi Japonya’nın ve askerlerin milli değerlerine dönmesi, vatanlarını işgalden kurtarmaları için bir çağrı ile başlıyor. Kalkan Derneği üyesi arkadaşları ile birlikte Milli Savunma Bakanlığı’nı basıp Başkomutan generali rehine aldıktan sonra sekiz yüz kişiden oluşan askeri birliklere hitap ediyor Mişima. Ordunun iktidarı ele alıp Anayasayı gözden geçirmemesini eleştiren Mişima’nın “Japonlar olarak temel değerlerimiz tehdit altındadır. İmparatorun artık Japonya’da doğru yeri kalmamıştır” dediği konuşması kendisini dinleyen askeri birliklerce yuhalanıp protesto ediliyor. Rehin tuttuğu generalin yanına dönen Mişima geleneksel seppuku (harakiri) yöntemiyle karnını deştikten sonra yakın arkadaşı Morita kılıçla kafasını kesmiş. Arkadaşı bu işte başarılı olamayıp Mişima’nın kafasını uçuramayınca diğer bir arkadaşları geleneklere uygun olarak işi ele almış ve Mişima ile Morita’nın kafalarını birer kılıç darbesiyle uçurmuş.
İntihar öyküsünü okuyunca Mişima’nın bu ruh haline nasıl geldiğini merak etmemek elde değil. Marguerite Yourcenar’ın Mişima ya da Boşluk Algısı’nı kaleme alması da anlaşılır bir şey. Çünkü yaşanan sadece ünlü bir yazarın intiharı değil. İntiharın gerçekleşme biçimi birçok başka veriyi de içeriyor. Yourcenar, ne sempati ne de düşmanlık duyup araya hep mesafe koyarak, Mişima’yı doğru anlamaya çalışıyor. “Mişima’nın bu kadar tasarlanmış ölümü eserlerinden biridir” diyerek diğer (yazılı) eserlerinde bu intiharın izini sürüyor. Çocukluk ve gençlik çağlarından birçok yaşanmış olayı barındıran otobiyografik özellikli romanı Bir Maskenin İtirafları’nda (Can yay. 2010) kanlı bir intihar düşüncesi sık sık yinelenir. Romanın anlatıcısı heykellerden tanıyıp vücut yapılarına hayran olduğu genç Yunan tanrılarının işkence altında öldürülmesini hayal ederk kendi kendini tatmin eder. Bastırıp gizlemeye çalıştığı cinsel tercihi ile Japonya gibi ahlaki değerlere sıkıca bağlı bir toplumda yaşayamayacağını düşündüğünden böyle bir ölümü çözüm olarak görür. Yourcenar, psikiyatrik, psikanalitik yorumlara girmek istemese de yazarın çocukluk yıllarında yaşadıklarını ve doğuştan geldiğine inandığı cinsel tercihini gizleme çabalarını ele almadan eserlerini anlamak pek mümkün değil. Çocukluk çağlarında yaşadığı travmanın izleri tüm eserlerinde görülüyor. Geleneksel değerlere bağlı olarak katı bir disiplinle yetiştirilmiş bir Japon genci olan Mişima’yı cinsel tercihi yanında yazma yeteneği, edebi ve sanatsal kültürünün Batı kaynaklı olması benzerlerinden farklılaştırıyor. Bir Maskenin İtirafları’nın tüm Dünyada okunup sevilmesinde bu batılı bakışın da etken olduğunı yazıyor Yourcenar.
İntihara gitmeden önce son cildini tamamladığı ve başyapıtı olarak kabul edilen Bereket Denizi dörtlemesi (Bahar Karları, Kaçak Atlar, Şafak Tapınağı ve Meleğin Çürüyüşü, Can yay. 1992-94) ise Mişima’nın tüm temel tezlerini, bakış açısını bütüncül olarak yansıtıyor. “Bereket Denizi’nin tamamı bir vasiyettir” diyor Yourcenar. Mişima yaşama ve dünyaya ilişkin bütün düşüncelerini, duygularını bu dörtlemeye aktardıktan sonra artık kendisini bomboş hissettiğini yazmış arkadaşlarına. “Japonya’nın 20. yüzyıl deneyiminin bir özeti olarak” nitelenen Bereket Denizi dörtlemesinde çürüyen ve yok olan tüm değerlere karşı intihar düşüncesi sık sık yineleniyor.
Marguerite Yourcenar’ın Mişima ya da Boşluk Algısı eserleriyle olduğu kadar yaşam biçimi ve intiharı ile her zaman ilgi çeken Mişima’yı büyük bir yazarın kaleminden edebi bakış açısıyla tanıma ve anlama açısından önemli bir kaynak.
15.09.2011

Etiketler: ,


Pazartesi, Ekim 10, 2011

 

Romanın Yükselişi


Daniel Defoe ilk romancılardan biri olması yanında gerçekçi anlatımın da ilk örneklerini vermiş olması onu ve Moll Flanders’i eleştirmenlerin nasıl değerlendirdiğini merak etmeme neden oldu. Internette yaptığım araştırmalar da beni önemli bir eleştiri kitabına ulaştırdı. Ian Watt’ın “Defoe, Richardson ve Fielding Üzerine İncelemeler” alt başlığını taşıyan Romanın Yükselişi (Mayıs 2007, Çev. Ferit Burak Aydar, Metis yay.) Kitap “Yirminci yüzyılda edebiyat tarihi ve eleştirisi alanının en etkili olmuş, en çok alıntılanmış ve tartışılmış klasiklerinden biri” olarak tanıtılıyor.
Romanın Yükselişi’nin yaklaşık 100 sayfası Daniel Defoe’ya, 48 sayfalık bir bölümü de Moll Flanders’e ayrılmış. Gerçekçi ve kolay okunan anlatımıyla kısa zamanda çok okura ulaşması, çalakalem yazdığı yapıtlarını hiç düzeltmeden yayımlatması gibi gayri ciddi tavırları romanlarının yayıma başladığı 1700’lerden itibaren Daniel Defoe’nun ve eserlerinin sürekli tartışılmasına neden olmuş. “Defoe usta bir gözbağcıdır ve bu özellik kendisini bir bakıma yeni biçimin kurucusu yapmaktadır” diyen Ian Watt, “Defoe'nun romanları kendisinden daha geri pek çok yazarın eserlerinde görülen ayrıntılarda tutarlılık ve en büyük edebiyat eserlerinde görülen geniş anlamda iç uyum özelliklerine sahip değildir. Defoe asıl maharetini enfes epizotlar yazarak göstermişti. Hayalgücüyle bir olayın üzerine bir kez atladığında, bunu kendisinden önceki kurmaca eserlerin çok ilerisinde ve hatta bugün bile geçilememiş çapta kapsamlı bir sadakatle aktarabilirdi. Bu epizotlar tek tek alındıklarında muazzam bir etkiye sahiptir ve belki de Moll Flanders'ın üstünlüğü esasen büyük bir roman falan olmasından değil, Defoe'nun en zengin malzemeye sahip derlemesi olmasından kaynaklanır” diye bir yargıda bulunuyor.
Ian Watt’a göre “Defoe'nun eserlerinde bireyciliğin rolü” onu roman sanatının kurucularından biri haline getirmesini sağlar. “ Tarihte çok az yazar kendisine hem yeni bir konu hem de onu somutlaştıracak yeni bir edebi biçim yaratabilmiştir” diye Defoe’yu takdir etmesine rağmen çok derin ve sert eleştirileri vardır. “Roman tarihinde belirleyici bir konum”da olduğunu söylediği Defoe’nun ahlaki bir bakışı olmaması, “hayatta kalma mücadelesini iç karartıcı bir bakış açısıyla ortaya koym”ası ve “biçimsel sanat yoksunluğu” eleştirisinin temellerini oluşturur.
Kuşkusuz Romanın Yükselişi sadece Daniel Defoe eleştirisinden ibaret değil. “Defoe, Richardson ve Fielding'in kitaplarına dair gayet özgün ve derinlikli yorumlar sunarak, bu romancıların modern roman geleneğinin oluşumundaki önemli rollerini araştır”ırken 18. yüzyıl İngilteresinde okur kitlesindeki artışla romanın ortaya çıkışı arasındaki ilişkiyi inceliyor. Esas amacı roman türünün edebiyat içinde ayrı bir tür olarak varolmasının nedenlerini araştırıp tartışmak. “Orta sınıfların ve ekonomik bireyciliğin yükselişi, on yedinci yüzyıldaki felsefi yenilikler, kadınların toplumsal konumundaki karmaşık değişimler gibi dışsal etkenlerin” modern roman anlayışını nasıl etkilediğini tartışıyor. Romanın Yükselişi bağlamsal (başka bir tanımlamayla yorumlayıcı) eleştirinin temel eserlerinden biri olarak da ayrı bir öneme sahip.
08.09.2011

Etiketler: ,


 

Moll Flanders


Roman türünün kurucularından Daniel Defoe’yu sadece bir eseriyle, Robinson Crusoe (1719) ile tanıyoruz. Milli Kütüphane kayıtlarına göre Türkçede ilk kez “Hikaye-i Robinson” (Takvimhane-i Amire), adıyla 1864’de yayımlanmış. Türkçeye yapılan ilk roman çevirilerinden biri. Kitapçılarda halen 43 sayfa ile 632 sayfa arasında değişen 68 çevirisi satışta. Yani Robinson Crusoe’u o kadar sevmişiz(!) ki şekillerden şekillere sokmuşuz. Ama Daniel Defoe’yla ilgimiz sadece bu romanla sınırlı kalmış. Oysa Daniel Defoe ünlü bir yazar olmasının yanında çok verimli de. 14 roman, 9 deneme ve bir şiir kitabı var. 1719 – 1724 yılları arasında altı roman yayımlatmış. 1722’de yayımlanan eserlerinin sayfa sayısının 1500’ü aştığı belirtiliyor.
Daniel Defoe 1660 yılında Londra’da doğmuş. Varlıklı bir mum imalatçısının oğluymuş. Presbiteryen papazı olarak yetiştirilmiş. 1685’te İngiltere Kralı II. James’e karşı başlatılan ayaklanmaya katılmış. Yaşamının çeşitli dönemlerinde tüccarlık, fabrikatörlük, devlet memurluğu ve hatta casusluk yapmış. 40 yaşında gazetecilikte karar kılmış, bundan birkaç yıl sonra da roman yazmaya başlamış. Yayımladığı siyasal yergi kitapçıklarındaki sert tutumu yüzünden birçok kez hapse girmiş. Robinson Crusoe (1719) ile büyük bir üne kavuşmuş. 1731 yılında doğduğu yerde, Londra’da ölmüş.
Defoe’nun casusluk da yaptığına dikkati çeken Aytunç Altındal, Defoe’nun ailesinin Romanya kökenli olduğunu, Osmanlı döneminde İngiltere’ye göçtüklerini, Defoe’nun çok iyi Osmanlı Türkçesi bildiğini ve Osmanlı’nın önemli şahsiyetlerini tanıdığını belirterek Kara Selimoğlu, Muhammed (Mehmet), Mahmut adlarının kullanarak kadıya, şeyhülislama, kazaskere ve defterdara “bir Türk casusu” ya da “Bir Türk tüccarı...” imzasıyla mektuplar yazdığını ve İngilizlerin sosyal hayatları hakkında bilgiler verdiğini, 47 mektubunun arşivlerde yer aldığını yazıyor (bkz. sonkale.org).
Moll Flanders Daniel Defoe’nun Robinson Crusoe’la birlikte anılan en önemli iki eserinden biri. Robinson’u Türkçede okuyup sevenler ikinci Defoe eseri çevirisi için 285 yıl beklemişler. Moll Flanders’ın ilk çevirisi 2004’de yayımlanmış (İletişim yay. Çev. Nazan Arıbaş). İngilizceden Türkçeye çevirilerin duayenlerinden Nihal Yeğinobalı’nın çevirisi de geçen ay yayımlandı (Haziran 2011, Can yay.).
Moll Flanders, sıradışı bir kadının kendi ağzından anlatılan yaşam öyküsü. Zindanda dünyaya gelip on iki yıl fahişelik, on iki yıl hırsızlık yapan, başından beş evlilik geçen, maceraları İngiltere’den Amerika’ya uzanan bir kadın. Üstelik tüm bunları masum bir hırsızlığın bile idamla cezalandırıldığı 17. yüzyıl İngilteresinde yaşıyor. Anasız babasız, hiçbir güvencesi olmadan çok küçük yaşlardan itibaren yaşam mücadelesi veriyor. Güzelliğini kullanarak varlıklı kocalar ya da sevgililer buluyor, onlarla yaşıyor. Hiçbir ahlaki değeri yok, aynı anda iki kardeşle birlikte olabildiği gibi, durumdan habersiz üvey kardeşiyle bile evlenebiliyor. Sonraki evliliklerinde sorun yaratabileceklerini fark ettiğinde çocuklarını bırakıp gidebiliyor. Kocalarını, sevgililerini aldatmaktan, büyük parayı görünce fahişelik yapmaktan çekinmiyor. 50’li yaşlara gelip güzelliğin işe yaramadığını anlayınca da hırsızlık yapmaya başlıyor. Bir süre başarılı olup büyük paralar kazandıktan sonra durmayı bilemediğinden yakalanıyor. İdam cezasından nedamet getirdiği bir papazın yardımıyla kılpayı kurtulup Amerika’ya sürgün ediliyor.
Moll Flanders, hayatta kalabilmek, karnını doyurabilmek için toplumun kurallarına, ahlaki değerlere karşı çıkıyor. Kendisine büyük iyilikler yapanlar da dahil insanları kullanmaktan, kötülük yapmaktan çekinmiyor. Bu tavrını bir yaşam felsefesi haline getiriyor. Belki de romanlardaki ilk anti-kahraman. “Hiçbir suçun cezasız kalmayacağı” inanışına karşı, akıllı ve kurnaz birinin en büyük suçları da işlese paçayı kurtarabileceği tezini örnekliyor. Daniel Defoe onun yaşam öyküsü ve felsefesi aracılığıyla 17. yüzyıl İngilteresinde insan ilişkileri, cins ayrımı, sosyal yapı, ahlak, cinsellik ve suç konusunda kabul görmüş anlayışları sert bir dille eleştiriyor, tartışmaya açıyor.
“… öykümün her aşaması, gereken dikkatle izlenirse, namuslu insanların da işine yarayabilir: kendilerini benzer sürprizler için hazırlamalarını ve herhangi bir yabancıyla iş yaptıklarında gözlerini dört açmalarını sağlayabilir, çünkü yollarının üstünde şu ya da bu tuzak kurulmamış olması çok nadirdir. Aslında tarihçemden ders çıkarmak okurun sağduyusuyla aklına bırakılmıştır; benim okurlara nutuk çekmeye yetkim yok. Bırakalım, katıksız kötücül ve katıksız perişan bir kulun yaşadığı deneyimler, okuyanlar için bir ‘yararlı uyarılar deposu’ yerine geçsin!”
Moll Flanders 1722’de yayınlandığından beri hem işlediği konuyla hem de anlatım biçimiyle çok konuşulmuş tartışılmış bir roman. Roman türünün ilk örneklerinden biri olarak da büyük bir önemi var.
08.09.2011

Etiketler: ,


Cuma, Ekim 07, 2011

 

Mobius Dick


Romancı ve teorik fizik doktoru Andrew Crumey’in Mobius Dick’i (Haziran 2011, Çev.: Özde Duygu Gürkan, Metis yay.) kuantum fiziğinin temel teorilerinden yola çıkıp fizik, felsefe ve edebiyatı temel alarak paralel evrenlerde gelişiyor. Akıcı kurgusu ve yarattığı gerilimle hem postmodern hem de bilimkurgusal yanlar taşıyan bir roman.
Olaylar Fizikçi John Ringer'ın telefonuna gelen bir mesajla başlıyor; "Beni Ara: H". Ringer, bir an mesajın yıllardır görmediği sevgilisi Helen’den geldiğini umar ve gönderenin kim olduğunu anlamaya çalışırken tam olarak kullanamadığı yeni model cep telefonunun menüsünde çalıştığı üniveriste kampüsünün edebiyat fakültesinde yapılacak bir konuşmanın duyurusu ile karşılaşır. Konuşmanın konusu “Fasit sikloidler”dir.
“Sikloid geometrik bir eğridir, edebiyat üzerine bir konuşmada duyabileceğiniz bir şey değil” diye düşünen Ring bu konuşmayı dinlemeye gider. Konuşma aslında Melville’in Moby Dick’iyle ilgilidir. Kadın konuşmacı Moby Dick’teki balina gövdelerinden yağ çıkartmak için kullanılan kazanları temizlerken romanın kahramanı Ishmael’in kazanın özel bir kıvrıma sahip olduğunu keşfetmesini anlatmaktadır. Bu bir sikloid’dir ve “bir sikloid boyunca kayan bütün cisimler, mesela benim sabun taşım, hangi noktadan bırakılırsa bırakılsın tam olarak aynı noktada aşağı iner” tespitini yapar Ishmael. Konuşmacıya göre “sikloid” manik-depresif ya da bipolar denen kişilik için kullanılan eski moda bir sözcüktür ve Moby Dick’in bu bölümü geometri hakkıda değil akıl sağlığıyla ilgilidir. Ishmael yağlı balina dolu kazanı izleyip ölüm ve delilikle ilgili düşüncelere kapılırken dünya “büyülü bir şekilde tersine dönmüştür.” Bu şizofrenik bir durumdur ve psikiyatrist Möbius tarafından teşhis edilmiştir. Yani romanın adı Moby Dick değil “Mobius Dick” olmalıdır. Karmaşık görünen bu giriş bölümü aslında romanın konusunu da, getireceği tezleri de başlangıçta okuyucuya vermiş oluyor. Bu bölümde adları geçen Thomas Mann, E.T.A Hoffmann, Schumann, Schrödinger, Nietzsche ve Melville romanın kahramanları olacak, onların eserleri arasındaki bağlar “Gerçek, ne kadar gerçektir?” sorusunu sordurtarak sonuçta bizi kuantum fiziğinin temel teorilerinin tartışmasına yöneltecektir. Sanat, felsefe ve fizik arasındaki ilgilendikleri konular, cevap bulmaya çalıştıkları sorular açısından birbirlerini etkileyen sıkı bağ roman boyunca dikkatimizi çekecektir. Felsefenin cevap aradığı, edebiyatın konu edindiği birçok sorunun cevabının fizik bilimiyle bulunduğunu, fiziğin kanıtlamak istediği teorilerin cevaplarının ise sanatta olduğunu görüyoruz.
Eski öğrencisi Don’ın konuşma yapmak üzere Ring’i İskoçya’da Ardnahanish adlı bir köyün yakınlarındaki nükleer reaktöre davet etmesi ile roman hız kazanıyor. Bu davetteki esas amaç konuyla ilgili çalışmaları bilinen Ring’in Amerikalı yatırımcıların vakum enerjisi ile çalışacak kuantum bilgisayarı yaratma projelerine katılmasını sağlamaktır. Ring, Ishmael’in yağlı balina dolu kazanına benzeyen bu yapılarda üretilecek enerjilerin evrenin düzenini bozacağını paralel evrenlerin birbirine karışmasına neden olacağını ve Dünya’nın sonunu getirecek büyük felaketlere neden olabileceğini öne sürerek projeye karşı çıkar. Ama Ardnahanish’e geldiğinden beri zaten birçok gerçeklik birbirine karışmaya başlamış, Ring ruhen ve bedenen kendini hasta hissetmeye başlamıştır. Romanın yapısı da gelişmelere uygun olarak birbirine paralel dört ayrı öykü olarak akmaya başlar. Ring’in, kendisiyle aynı zamanda, aynı yerlerde yaşayan ve benzer hastalık belirtileri gösteren Harry’nin ve Schrödinger’in ünlü kuantum teorisini bulmasının ve Schumann’ın bir hastanede delirerek ölmesinin öyküsünü okuruz. Bu öykülerin hepsinin bir şekilde Thomas Mann, E.T.A Hoffmann, Nietzsche ve Melville’in, Goethe’in eserleri ile hatta Hitler ve Stalin’le bağlantısı vardır.
Ring, romanın macera unsurunu sağlamak için projenin hayata geçmesini engellemeye çalışırken sürekli içiçe geçen öykülerin birbirine bağlanıp bir sonuca ulaşmasını da sağlar. Biz okurlar da Andrew Crumey’in bu öyküler karmaşasından nasıl ustalıkla çıktığına, sanki tamamen rastlantılardan oluşan öykülerin “hiçbir rastlantı nedensiz değildir” gibi önemli bir teoriye ulaşmasına şahit oluruz.
Kitabın ingilizce orijinalinde de kullanılan ve aslında romanın tezini çok iyi ifade eden kapağı mizahi bir anlatı okuyacağımız yanlış mesajını verse de aslında Andrew Crumey’in Mobius Dick’i kuantum fiziğinin teorileri ile postmodern anlatının bileşiminden oluşan hemen her sayfasında fizik, psikiyatri, felsefe, müzik ve edebiyat ilişkileri hakkında değerli bilgiler veren macera ve edebi anlatımın dozlarını ustaca dengeleyen iyi bir roman.
01.09.2011

Etiketler: ,


 

Emmaus


Alessandro Baricco Emmaus’da (Temmuz 2011, çev. Şemsa Gezgin, Can yay.) dindar gençlerin kahramanı olduğu bir değişimin öyküsünü anlatıyor. 16-17 yaşlarında dört genç; anlatıcı, Boby, Luca ve Santo. Dindarlar, yürekten tanrıya ve kiliseye bağlılar. Katolik eğitim katı kurallarla büyütülmüşler. İyilik yapmak için hastaneye gidiyor, kilisede görev alıyor, kurdukları grupla yine ayinler sırasında konserler veriyorlar. Çok normaller, normal olmaktan da başka plan yok hayatlarında. Aileleri manevi anlamda olduğu kadar maddi olarak da muhafazakârlar. “Odalardan çıkarken ışığın söndürüldüğü, salondaki koltukların selofonla kaplı olduğu bir dünya. (...) Yumurta akının bir bardak içinde buzdolabında korunduğu, lokantaya çok ender ve ancak Pazar günleri gidildiği yıllar.”
Ve önlerinde akıp giden bir hayat var. Bu hayatı yaşayanlar da haklarında hiçbir şey bilmedikleri ama tanımaya can attıkları insanlar. İnançsız, ahlakla pek ilişkileri olmayan, parayla yakından ilişkili, paranın ya da bilginin verdiği güçle hesapsız kitapsız yaşayan insanlar. Onların yaydıkları ışık gençleri kendine doğru çekiyor. Bu çekimin simgesi de Andre adlı bir genç kız. “Andre kimsenin değildir - ama yine de biliriz ki, o herkesindir.” Herkesin güzelliğinin farkında olduğu, biraz sert, biraz erkeksi bir genç kız. Andre’ye duydukları özlem aynı zamanda kendilerine oldukça yabancı gelen bu yaşam biçimine duydukları özlemdir. Doğal olarak bu özlemi açıkça ne kendilerine ne de birbirlerine ifade edemezler.
Bir kırılma noktası gerekir. Andre’nin yağmurlu bir günde kendini nehre atarak intihar teşebbüsünde bulunması mıdır bu nokta? Andre’nin atladığı köprüye giderler ama intiharın nedenini çözemezler. Çünkü sözlüklerinde ne intihar, ne acı, ne de ölüm vardır. Tanrının verdiği canı yine tanrı alacaktır. Sonuna kadar yaşanacaktır.
Gençlerin son derece steril ve korunaklı görünen hayatlarında aslında dertler de, acılar da vardır. Luca’nın babasının yemek sofrasından fırlayıp kendini balkona atmaları tipik bir örnektir. Ama onlar acılarını saklamayı, paylaşmamayı öğrenmişlerdir. Çoğu derdi, sıkıntıyı yazgı olarak kabullenirler.
Sınırı ilk aşan Boby olur ve tüm cesaretini toplayıp dans ettiğini bildikleri Andre’yi arar ve solist olarak müzik gruplarına katılmasını teklif eder. Andre teklifi reddeder ama artık bu arkadaş grubundan haberdardır. Sonunda anlatıcının kız arkadaşının aracılığıyla Andre ile tanışırlar ve özledikleri hayata karışmaya başlarlar. Hayatlarındaki tabular birer birer yıkılır; uyuşturucu, alkol, grup seks... Bu çılgınlığın tepe noktası bir grup seks gecesinden sonra Andre’nin hamile kalmasıdır.Andre baba adayını aramaz ama onlar “hangimiz baba?” diye merak eder. Arkadaş grubunun dağılmasına neden olacak bir gelişmedir bu ve çok daha büyük trajedilere yol açacaktır.
Kitaba adını veren Emmaus İncil’den bir meselmiş. Kudüs’te son yaşananları, İsa’nın ölümünü tartışarak Emmaus köyüne doğru yürüyen iki adama biri yaklaşır ve ne konuştuklarını sorar. Onlar da adamın olaylardan habersiz olmasına şaşarak ona İsa’nın ölümünü anlatırlar. Yemekte kendileriyle ekmeğini paylaşan kişi yanlarından ayrılınca onun İsa olduğunu anlarlar. Anlatıcının buradan çıkardığı ders romanın da mesajıdır; “her şeyin nasıl başladığını ve nasıl sona erdiğini biliyoruz ama öze varamıyoruz. Başlangıcız ama sonucuz – her zaman geç ulaşılan bulgu.”
Alessandro Baricco iyi bir anlatıcı. Toplam 122 sayfada oldukça derin konuları az ve öz sözle anlatıyor. Boşa laf etmiyor, her cümlenin hakkını veriyor. Emmaus’da Katoliklik ekseninde işlenen, tartışmaya açılan sorular aslında tüm dinî inanıştakilerin ve muhafazakârların sorguladıkları meseleler.

Etiketler: ,


Çarşamba, Ekim 05, 2011

 

Tanner Kardeşler


Robert Walser, gerek yaşam öyküsüyle, gerekse yazdıklarıyla ilgi toplayan, Hesse, Kafka gibi yazarlarla karşılaştırılan bir yazar. Robert Walser'in ilk romanı Tanner Kardeşler (Temmuz 2011, çev. Cemal Ener, Can yay.), hiçbir yerde huzur bulamayan, sürekli iş ve ev değiştiren, bir kentten diğerine giden gerçek bir aylağın romanı.
Tezer Özlü, Ferit Edgü’ye yazdığı bir mektupta Walser’i şöyle anlatıyor; “Bilmem Robert Walser'i tanır mısın? İsviçre edebiyatının bence en önemli yazarı. Tam bir Kafkaesk korku ve Dostoyevski yüreği ve zaman zaman Gogol acı humoru taşıyan bir yazar. 12 cilt yapıtı arasında romanları, mektupları, küçük prosa metinleri, şiirleri... 1878 doğumlu. Sekiz yıl Berlin'de yaşıyor. 1919 - 1993 yılları arasında Bern yakınında Waldau kliniğinde kalıyor, orada da yazmaya devam ediyor. 1933 - 1956 yılları arasında (kendisi istemediği halde) Herisau kliniğine konuluyor, şizofreni diyorlar... 23 yıl ne pek konuşuyor, ne yazıyor, ne yaşıyor... Yalnız uzun uzun yürüyüşlere çıkıyor. Kendi çağdaşları Musil, Kafka, W. Benjamin ve diğer yazarlar Walser'i okumuş...”
Tanner Kardeşler’in kahramanı Simon ile Robert Walser'in yaşam öykülerinin benzediğini görüyoruz, diğer bir deyişle roman otobiyografik özellikler taşıyor. Roman, Simon’un bir kitapçı dükkânına girip iş istemesiyle başlıyor. Öyle açık yürekli bir iş talebi ki kitapçı hiçbir tecrübesi olmayan Simon’un samimiyetinden hoşlanıp sekiz gün deneme koşuluyla işe alıyor. Oysa Simon’un uzun konuşmasındaki şu cümle işte ne kadar kalacağının somut bir işaretidir, “Şimdiye kadar hiçbir yerden kovulmadım, daima ayrılmak için duyduğum özgür istek sonucunda, kariyer ve kim bilir başka neler vaad eden, ama kalsaydım beni öldürebilecek tüm mevki ve memuriyetlerden isitfa ettim.” Tahmin edilebileceği gibi bu işte de çok dayanamayacak, sekiz günlük sürede kitapçılık mesleğinden nefret ederek işten ayrılacaktır. Aslında çalışmak onun ruh haline uygun değildir ama karnını doyurabilmesi için bir işe ihtiyacı vardır. Sorun çalıştığı işlerde rahat durmaması, eninde sonunda mutlaka bir maraza çıkartıp ya kovulması ya da kendi isteğiyle işten ayrılmasıdır.
Tanner Kardeşler’in en büyüğü Doktor Klaus işine bağlı yalnız bir adam. Kardeşi Simon’un “dünyadaki gidişatından” endişe duyuyor. Kız kardeşleri Hedwig bir köy öğretmeni ve belki Simon’u en iyi anlayan kişi. Simon’un bir arkadaş kadar yakın bulduğu kardeşi ise bir ressam olan Kaspar. Kaspar da ona benzer uçarı bir ruh halinde, dolaşıp duruyor. Hiçbir şeye bağlanamayan ve bir meşgalesi olmayan Simon’dan farkı resime tutkuyla bağlı olması. Kaspar’ın resim yapmak için Paris’e gitmesi ile Simon kendini iyice yalnız hissedecek ve bu ruh hali ile kendini yollara vuracaktır.
Roman boyunca Simon’un kardeşleriyle mektuplaşmaları, buluşmalarında yaptığı uzun konuşmalarla aylaklığı kendine nasıl bir yaşam felsefesi haline getirdiğini derinlemesine kavrarız. İlerleyen sayfalarda Simon’un yaşadıklarından çok monologları ağır basmaya, konu iyice geri kaçmaya başlar. Walser’in bu tercihi neden yaptığı sırf biz okurları tarafından değil birçok önemli eleştirmen tarafından da merak edilmiş. Romanın Türkçe baskısının başında yer alan yazısında Walter Benjamin şöyle diyor: “bizler üsluba ilişkin muammayı, az çok, karşılaştığımız biçimi yetkin, amacı belli sanat yapıtlarından hareketle görmeye alışmışken burada en azından görünüşte amaçtan büsbütün yoksun, ama yine de çekici ve dilsel başıboşlukla karşı karşıya kalırız. Zarafetten haşinliğe varıncaya değin bütün biçimleri gösteren bir kendini koyuveriştir bu. Görünüşte bunun amaçtan yoksun olduğunu söylemiştik. Bunun gerçekten böyle olup olmadığı zaman zaman tartışılmıştır. Ancak Walser’in, kendi çalışmalarının tek bir satırını bile asla değiştirmediği yönündeki itirafı akla getirildiğinde, bunun kısır bir tarışma olduğu anlaşılır.”
Robert Walser’in yazma biçimini adaşı Robert Musil’e benzetmek mümkün. Tanner Kardeşler’i okurken üslup olarak sık sık Musil’in başyapıtı Niteliksiz Adam’ı hatırlamamak elde değil. İkisinin de kahramanları hayatı yorumlamak, felsefi çözümlemeler yapmak için konudan uzaklaşıp sayfalarca süren monologlar yapıyor. Niteliksiz Adam’ın ilk cildi 1931’de yayımlanmış, Tanner Kardeşler’in yayım tarihi 1907. Aslında Robert Walser’in yazım biçimi aylak adamın aylak ruh haline çok uygun. Kendiyle barışık değil, huzursuz, yerinde duramıyor, ya bir konuya derinlemesine dalıyor ya da konunun üzerinde dikkatini toplayamıyor, oldukça değişken bir yapısı var.
Robert Walser yaklaşık elli yıl unutuluşa terk edildikten sonra 70’li yıllarda yeniden keşfedilmiş. Modernizmin en önemli örneklerinden kabul edilerek sunulmuş. Eserlerinin çoğu İngilizceye daha yeni çevriliyor. Tanner Kardeşler’in ABD’de yayım tarihi 2009.
Robert Walser, işlediği konuları, felsefi bakış açısı ve anlatımı ile ilginç, üzerinde düşünülmeye değer bir yazar. Tanner Kardeşler de taşıdığı otobiyografik özelliklerle bu aylaklığın filozofu yazarı tanımak için iyi bir başlangıç.
25.08.2011

Etiketler: ,


 

Harman Yerinde Aşk



Keyifle okunacak, edebi zevk alınacak kitaplar bulmak kolay değil. Çok sayıda kitap yayımlanıyor, bunların arasından zevkimize uygununu severek okuyacağımızı bulmak her zaman kolay olmuyor. Bazen yeni yazarlar, yeni kitaplar iyi edebiyatı bulma konusunda insanın umutsuzluğa kapılmasına neden oluyor. O zaman imdada klasikler yetişiyor. Neyse ki yayımevlerimiz klasiklerin yeni çevirilerini yaptırmakta da eski çevirilerin yeni baskılarını yapmakta da oldukça hızlı. Bu yayın yoğunluğundan klasiklere okur katında büyük bir ilgi olduğu anlaşılıyor. Yeni çıkmış kitap dağları arasında rastladığım D. H. Lawrence’in Harman Yerinde Aşk’ı (Haziran 2011, çev. Suzan Aral Akçora, Helikopter) keyifle okunacak kitap arayışıma melhem oldu.
D. H. Lawrence, başta Lady Chatterley'in Sevgilisi olmak üzere Oğullar ve Sevgililer, Ölen Adam, Gökkuşağı gibi eserleri ile ülkemizde de tanınmış, sevilmiş bir büyük yazar. 1885’de doğup 1930’da ölen D. H. Lawrence’ı biz genellikle romanlarıyla tanısak da edebiyatın hemen hemen tüm türlerinde eserler vermiş. Harman Yerinde Aşk İngilizcede ilk kez 1930’da yayımlanmış bir öyküler derlemesi. Türkçede de birçok kez basılmış. Suzan Aral Akçora çevirisi ile 1994’de ilk kez yayımlanmış. O baskı 174 sayfa. Helikopter’deki yeni basımı 322 sayfa. Varlık baskısında üç öykü yer alıyordu; “Harman Yerinde Aşk”, “Uğur Böceği” ve “Tilki”. Yeni basıma 109 sayfalık “Yüzbaşının Bebeği” eklenmiş. Cambridge University Press’den (1987) çıkan baskısı ise “Harman Yerinde Aşk” dışında tamamen başka öyküler içeriyor. Özenli yayınları ile dikkati çeken Helikopter nedense bu kitaba bir içindekiler sayfası koymadığı gibi künye sayfasına da önceki basımlarla ilgili bir not düşmemiş.
Harman Yerinde Aşk bir öyküler derlemesi olarak sunulsa da herbiri başlı başına birer roman sayılabilecek anlatılardan oluşuyor. Kadın erkek ilişkilerini, iki insan arasındaki aşkın doğuşunu, gelişimini, yaşanan mutlulukları ve sıkıntıları günlük hayatın içinden gerçekçi bir bakış açısı ve dille anlatıyor. “Harman Yerinde Aşk”da ergenlikten delikanlılığa geçen iki gencin cinsellik temelinde kadınlarla kurdukları farklı ilişkileri, deneyimlerinden çıkardıkları dersleri ele alıyor. Düşlenen aşk gerçekliğe dönüşünce iki gençte farklı yansımalar bulacaktır. “Uğur Böceği”nde Birinci Dünya Savaşı sırasında kocasının savaştan dönmesini bekleyen bir Lady’nin savaş esiri esrarengiz ve yabani bir kontla kurmaya çalıştığı ilişkiyi okuyoruz. Gerilim dolu bu ilişki Lady’nin kocasının savaştan dönmesi ile yeni bir boyut kazanıyor. Lawrence önplandaki aşk temasının ardında başta savaşın ruhlarda açtığı yaralar olmak üzere, tutsaklık, özgürlük gibi temel soruları da tartışıyor. “Tilki”de iki genç kadının yalnız başlarına çiftlikte yaşarken karşılaştıkları zorlukları anlatırken tavuklara dadanan tilki ile evlerine zoraki konuk olan bir gencin aşk ekseninde iki kadının arasında yarattığı gerilimi ve sonucunda utopik çftlik hayatının ve dostluklarının nasıl dağıldığını anlatıyor. “Yüzbaşının Bebeği” ise kısa bir roman sayılabilecek bir içerikte. Aristokrat kökenli bir kadınla evli bir subayla genç bir kızın aşk ilişkilerinde yaşadıkları olaylar anlatılırken bu aşk üçgeninin yarattığı gerilim de ustaca işleniyor. Subayın aşkla evlilik arasındaki yapacağı tercih öykünün gidişatını belirleyecektir. Ama bu tercih hiç de umulduğu gibi olmayacaktır.
Harman Yerinde Aşk, aşk üzerine yazılmış birbirinden ilginç anlatılardan oluşan, hayat dersleri çıkartılabilecek çok değişik yaklaşımları ile edebi tadın doruğuna ulaşan gerçek bir klasik.
25.08.2011

Etiketler: ,


This page is powered by Blogger. Isn't yours?