Cuma, Ekim 28, 2011

 

Saf ve Düşünceli Romancı


Orhan Pamuk, otuz beş yıldır roman yazıyor. Yazarlığın çilesini de çekti, keyfini de yaşadı. Şimdi olgunluk çağında Dünya çapında tanınmış usta bir yazar olarak meslek sırlarını gönül rahatlığıyla paylaşıyor. Harvard Üniversitesi'nde verdiği Norton derslerinin notlarından yola çıkarak kaleme aldığı Saf ve Düşünceli Romancı (2011, İletişim yay.) yazar adayları için önemli tüyoları içeren bir başvuru kitabı niteliğinde.
Daha önce T. S. Eliot, Borges, Calvino ve Umberto Eco gibi yazarların da verdiği Norton derslerinde, Pamuk Cevdet Bey ve Oğulları (1982) ile başlayıp Masumiyet Müzesi’ne (2008) uzanan sarmalda yaşadıklarını, roman anlayışını, sanata bakışını açık yürekle anlatıyor.
Orhan Pamuk, Harvard Üniversitesi'nde 45’er dakikalık altı ders (konferans) vermiş. “Niyet olarak: Ama roman yolculuğumu, uğradığım durakları, roman biçiminin ve sanatının bana öğrettiklerini, bana dayattıklarını ve bu sanatın sınırlarını ve onunla kavgamı ve ona olan bağlılığımı kuramsal bir düzeyde değil, kişisel bir macera olarak anlatmak istiyordum. Öte yandan derslerin kişisel hatıralar ya da kendi gelişimim üzerine değil, roman sanatı üzerine bir deneme, bir çeşit düşünme olmasını istedim. Roman konusunda bildiklerimden ve öğrendiğim en önemli şeylerden yapılmış bir bütündür bu kitap” (s.138) diyor.
Orhan Pamuk Babamın Bavulu (2007, İletişim yay.) başlıklı Nobel Edebiyat Ödülü söylevi, edebiyata ve dünyaya bakışını açıklayan önemli bir konuşmaydı. Bu söylev aynı zamanda usta bir yazarın genç yazarlara büyük bir içtenlikle yazarlığın sırlarını vermesiydi. Saf ve Düşünceli Romancı’da bir adım daha ileri gidiyor. Kitabı oluşturan metinler bir dersten çok sohbet havasında ve Babamın Bavulu’ndaki samimi üslubunu hatırlatıyor. Anlatımı daha önce yayımlanmış ve kitaplarında yer alan denemelerinden daha fazla edebi tad taşıyor. Ders veriyorum düşüncesi ile akademizmin tuzaklarına düşmemiş. Bilgi donanımını göstermek amacıyla edebiyat kuramına dalmamış, gereksiz alıntılar yapmamış, metinleri (dersleri şişirmemiş). Kitap keyifli bir sohbetin akıcılığında.
Orhan Pamuk’un çıkış noktası Schiller’in 1795’de yazdığı “Über naive und sentimentalische Dichtung” adlı makalesi. Pamuk “naive”yi “saf”, “sentimentalische”yi “düşünceli” olarak Türkçeleştirmiş. Karl Steuerwald’ın Almanca – Türkçe Sözlük’üne (1974, Wiesbaden) göre “naiv”, “saf, safdil, hilesiz, budala” anlamında, “sentimental” ise “hissi, melankolik, karasevdalı”. Redhouse’un İngilizce – Türkçe Sözlük’üne (1979, İstanbul) göre “naive”in anlamı “saf, bön, toy, tecrübesiz”, “sentimental” ise “hissi, hassas, duygusal, içli”. “Düşünceli” diye bir anlamı yok. Ancak “his, duygu, seziş” anlamına gelen “sentiment”in çoğul kullanımı “düşünce, mütalaa” anlamında da kullanıyor. İngilizceden İngilizceye Oxford sözlükleri de benzer anlamları veriyor. Orhan Pamuk kendi seçimini izah ederken, “Schiller’in çocuksuluğunu ve saflığını kaybetmiş, düşünceli, dertli, modern şair için kullandığı Almanca kelime olan ‘sentimentalisch’ aslında Türkçeye duygusal olarak çevrilmelidir. Schiller kelimeyi zaten İngilizceden, Laurence Sterne’in Duygu Yolculuğu romanının etkisiyle almış, “doğal olmayan, düşünceli” anlamında kullanmıştır” (s.15-16) diyor. Pamuk’un eserinin İngilizce adı “The Naive and the Sentimental Novelist” (2011, Vintage). İngiliz ve Amerikan okurlar kitabın adından Pamuk’un iletmeyi istediği anlamı (“düşünceli”) anlayacaklar mı, merak etmemek elde değil.
Orhan Pamuk, kitabı adlandırırken temel tezi olan “Romancılık, aynı anda hem saf hem de düşünceli olma işidir” cümlesinden yola çıkmış ve Türkçe baskının başlığında derdini anlatmayı başarmış. Pamuk “saf” romancıların kullandıkları sözcükleri, üsluplarını, teknik sorunları hiç dert etmeden, kimin için, hangi bakış açısıyla yazdıklarına hiç dikkat etmeden, siyasi ve ahlaki sonuçlarına kafayı hiç takmadan ve başkalarının ne diyeceğine hiç aldırmadan yazıverdiklerini söylüyor. Oysa “düşünceli” romancı düşünüp, taşınıp hesaplayarak, kendini sürekli denetleyip eleştirerek üsluplarını, anlatım yollarını kime yazdığını dert edinerek yazarmış. Orhan Pamuk’un “saf” romancılar için Köy Romancılarını, “düşünceli” romancılar için Oğuz Atay, Tanpınar ve Yusuf Atılgan’ı örnek olarak vermesi kuşkusuz isabetlilik açısından tartışılacaktır. Köy Romancılarının “saflık” için iyi bir örnek olmadığını, onların romanlarını belirli bir niyetle, ideolojik bakış açısıyla yazdıklarını, kendilerince bir üslupları olduğunu belirtip örneğin tam oturmadığını söylemekle yetineceğim.
Orhan Pamuk, “Roman Okurken Kafamızda Neler Olup Biter?” başlıklı ilk denemede okurun bir romandan neler beklediğini anlatırken aslında kitabın tamamında işleyeceği tüm tezleri yazmış, ilk cümleleri alıntılıyorum; “1. Genel manzarayı seyreder, hikayeyi takip ederiz. 2. Kelimeleri kafamızda resimlere çeviririz. 3. Aklımızın bir başka yanıyla, yazar anlattığı şeyleri ne kadar yaşamıştır, ne kadar hayal etmiştir merak ederiz. 4. Bir yandan da kafamızın bir başka kısmından şunu geçiririz: Gerçeklikte böyle midir? Romanın anlattığı, gördüğü, tasvir ettiği şeyler, kendi hayatımızdan bildiğimiz gerçeğe uygun mudur? 5. (...) kelime seçiminin, benzetmelerin doğruluğunu, hayal ve anlatım gücünü, cümlelerin yığılışını, düzyazının gizli ve açık şiirini hem denetler hem de bunlardan zevk alırız. 6. Hem kahramanların seçimleri ve davranışları hakkında ahlaki yargı veririz hem de yazarı ahlaki yargıları yüzünden yargılarız. 7. Bütün bu işlemleri kafamız aynı anda yaparken bir yandan da ulaştığımız bilgi, derinlik ve anlayış için kendimizi tebrik ederiz. 8. Yazarın bize gösterdiği âlemde bir anlam ve okuma zevki bulabilmek için romanın gizli merkezini aramamız, bunun için de romanın her köşesini, bir ağacın bütün yapraklarını hatırlar gibi, hafızamızda tutmamız gerekir. 9. Romanın gizli merkezini ararız. (...) Romanın bir merkezi olduğunu bilmek, önemsiz sandığımız ayrıntının önemli olabileceğini, romanın yüzeyindeki şeylerin anlamının başka olabileceğini hissettirir bize.” Okurun bir romandan bekledikleri aynı zamanda bir yazarın da romanını nasıl yazması gerektiğini gösteriyor. Pamuk okumak ve yazmak eylemlerini birbirine çok yakın, hatta içiçe görüyor.
Pamuk’un ikinci önemli kaynağı E.M.Forster’in Roman Sanatı adlı kitabı. Ondan esinlenerek şöyle diyor; “Bir romanın gerçek değeri, bizde hayatın tam böyle bir şey olduğu duygusu uyandırmasıyla ölçülmelidir. Romanlar, hayat hakkındaki temel düşüncemize seslenmeli ve bu beklentiyle okunmalıdırlar.”
Orhan Pamuk’un dersler boyunca tüm anlattıkları roman kuramları açısından bakıldığında oldukça tartışmalı görüşler. Ama bu görüşleri onun kendi deneyiminden çıkarttığı dersler olarak okursak durum farklılaşıyor. Romanlarında eleştirdiğimiz birçok unsurun Orhan Pamuk’un derdini okura daha iyi anlatabilmek amacıyla yazıldığı anlaşılıyor. Orhan Pamuk, “aynı anda hem saf hem de düşünceli olmak” istese de esas olarak “düşünceli” bir romancı. Sürekli okurunun kendini doğru olarak anlayamayacağından, romanın merkezini bulamayacağından endişe ediyor. Pamuk’un Saf ve Düşünceli Romancı’da yazdıklarını esas alırsak, 35 yıllık romancılık hayatının son ürünü Masumiyet Müzesi bu anlayışın, düşünceli romancılığın tipik bir örneği. Orhan Pamuk, okuru sürekli kontrolünde tutarak farklı bir bakış açısı geliştirmesini, kendi istediğinden farklı bir merkez bulmasını önlemek istiyor. Büyük resmi oluşturacak olan ayrıntıların akılda kalmasını sağlamak amacıyla sık sık tekrarlara girmekten, uzun uzun betimlemeler yapmaktan çekinmiyor. Doğrusal (kronolojik) olarak gelişen bir hikaye kuruyor. Tarihler vererek yaşanmışlığı pekiştiriyor. Anlatılanların gerçeklik duygusunu kuvvetlendirecek tasvirleri hayata uygun olarak yazıyor. Anlatımının gücü konusunda görüş birliği olan Pamuk’un Türkçe kullanımı konusunda ağır eleştiriler yapılsa da genel olarak bu farklı kullanım onun kendine has özelliği olarak kabul görülüyor. Sonuç olarak keyifle okunan, edebi değeri olduğu kabul edilen bir metin (Masumiyet Müzesi) ortaya çıkıyor. Ama dediğim gibi Orhan Pamuk’un romanlarında “saf” (naif) bir yan göremiyoruz, aksine aşırı bir kontrolü (“düşünceli”liği) sürekli hissediyor, zaman zaman bu kontrolü biraz gevşetse daha iyi olacak diye düşünmeden edemiyoruz. “Düşünceli olmak” iradi bir şey ama “saf”lık içsel bir şey. Orhan Pamuk, yeni romanlarında “aynı anda hem saf hem de düşünceli olma”yı başarabilecek mi, göreceğiz.

Mişima mı Mishima mı?
“Mişima ya da Boşluk Algısı” (15.09.2011) başlıklı yazımda “İki merak sorusu sormak istiyorum; Türkçede yazarın adı Can Yayınları baskısına kadar Mishima. “Mishima” mı yoksa “Mişhima” mı doğru kullanım? İkincisi, Yaz Ortasında Ölüm’ün 1966 tarihli İngilizce baskısında kitaba adını veren öykü dışında diğer öyküler tamamen farklı. Türkçedeki ikinci dilden yapılmış önceki çeviri ile Japonca’dan yapılmış yeni çeviri arasında bu fark var mı?” demiştim. Can Yayınları editörü Faruk Duman nezaket gösterip sorularımı cevapladı; “Bizim Mishima değil de Mişima'yı tercih etmemizin nedeni şu: Latin alfabesi ile yazılmayan dillerde, (Rusça, Japonca vs) kendi dilimizin seslerini kullanıyoruz. "Mishima", yazarın adının İngilizcede yazılışı.. Bizde "ş" harfi var, bu nedenle Mişima... Yaz Ortasında Ölüm'ün önceki baskıları, yazarın öykülerinden seçmeler içeriyordu... Bizim yayınladığımız bu baskı, kitabın, Mişima'nın yayınladığı özgün derleme. Yani Yaz Ortasında Ölüm'ün orjinali, ana dilinden çevrilerek yayınlanmış oluyor.”
29.09.2011

Etiketler: ,


Comments: Yorum Gönder



<< Home

This page is powered by Blogger. Isn't yours?