Salı, Haziran 23, 2009

 

SAVRULANLAR

Esmahan Aykol'u polisiye romanları ile tanıdık. İstanbul'da kitapçılık yapan Alman kadın karakterinin cinayetleri çözdüğü “Kitapçı Dükkanı” ve “Kelepir Ev” hem Türkiye'de ilgi gördü, hem de yabancı dillere çevrildi.

Aykol, bu kez kendi türünün dışında bir romanla okuyucu karşısına çıkıyor; “Savrulanlar” (Merkez Kitaplar). Romanın kahramanı ve anlatıcısı Ece, evli sevgilisini hayatından çıkartmaya karar verir ve bunun çözümü olarak da Londra'ya kuzeninin yanına gider, kaçar. Bu gönüllü göç hikayesi bir zorunlu göç (tehcir) hikayesi ile birlikte gelişir. Ece bir yandan kendi yaşadıklarını anlatırken diğer yandan da büyükbabasının kendisine anlattıklarını bize nakleder.

Ece, ticaret lisesini bitirmiş, meslek liseli olduğu için üniversite giriş sınavı puanlama sisteminden dolayı üniversiteyi kazanamamış, muhasebeci olarak çalışmaya başlamıştır. Ama üniversiteye gitme arzusu sürdüğü için bir yandan çalışırken bir yandan da üniversite hazırlık kurslarına devam etmektedir. Dersanedeki bir kız arkadaşının ağabeyi olan Tamer'le tanıştıktan sonra hayatı değişir. Ona tutkuyla bağlanır, aşık olur. Tamer'in evli olduğunu öğrenmesi de durumu değiştirmez. Onun yeni evlenmesine, kısa bir süre sonra çocuk sahibi olacak karısından ayrılmasını umud eder. Tamer'in karısından ayrılmak niyetinde olmadığını anlaması için yıllar geçmesi gerekir.

Bu dramatik ama çok rastlanan aşk hikayesini okurken bir yandan da Ece'nin büyükbabası ile ilişkisinin izleriz. Büyükbaba için Ece tek torundur, çünkü küçük yaşta kaybettiği annesine benzetmektedir onu. Diğer torunlarını görmez, zamanını hep Ece ile geçirir, ona kendi hayatından öyküler anlatır, okuması için destekler, eğitir, torununun geleceğini garantiye almak için onun adına özel bir banka hesabı açar para yatırır.

Büyükbaba 1919 Hakkari doğumludur ama aslen Van Gevaş'lıdır. Van'da gümüş ustalarının yanında çıraklık yapmış, sonra İstanbul'a gelmiş kuyumculukta ustalaşmış, kendi atölyesini ve sonra dükkanını açmıştır.

Esmahan Aykol, romanının başkahramanı Ece'nin büyükbabasının hikayesi üzerinde derinleşir, bu yazarın tercihi kuşkusuz ama kuyumculuk ve babaanneyle tanışma öykülerinin uzun ve ayrıntılı anlatılmasının okur olarak bizi romandan koparttığını da belirtmemiz gerek.

Aykol, polisiye romanlarında alıştığımız anlatımından çok farklı bir anlatım ve roman yapısı tercih etmiş. Diyaloglarla gelişen, daha çok röportaj havasında bir anlatımı var. Büyükbabayla da, daha sonra Londra'ya gittiğinde kuzeni Aylin'le de aynı biçimde, röportaj biçiminde diyaloglar gelişiyor. Onlar anlatıyor Ece dinliyor, arada kısa sorular soruyor. Çeşitli konularda görüşlerini aktarmak amacıyla sürekli roman kahramanlarını konuşturan, hatta tartıştıran Alev Alatlı'nın romanlarını hatırlatıyor.

Oysa elde bir (hatta iki) roman oluşturacak malzeme var. Ece'nin aşk ve aile ilişkileri ve Londra'ya gönüllü sürgünü de, büyükbabanın hayat hikayesi de başlı başına ilginç. Kolayca bir olay örgüsü kurulabilir, anlatılmak istenenler roman yapısında iletilebilirdi. O zaman bir gerilim, merak unsuru oluşurdu..

Belki bir ayrıntı ama, büyükbabasının kendisi için biriktirdiği parayı değerlendirmesi bile bir roman, en azından birkaç bölüm olabilir. Oysa bir paragrafta geçip gidiyor. Ticaret lisesi mezunu, muhasebeci Ece'nin yerinde yatırımlarıyla 1995'de yaklaşık 7,5 milyar lira olan para o yılların ekonomik bunalımlarından zarar görmek bir yana hızla artıyor ve 1,75 trilyon oluyor. Londra'ya giderken Ece'nin cebinde bu para vardır. Ece'nin Londra'daki dil kursu parasını ve kirasını nasıl ödediğini açıklamak amacıyla bulunmuş bir çözüm gibi, ama inandırıcı değil. Çünkü Ece'nin bu parayı yönetme ustalığı hakkında daha önceden hiçbir bilgimiz yok.

Londra'daki gönüllü sürgünlük oldukça güç koşullarda yaşanıyor. Şartlar kötü ve hayat çok pahalı, para kazanmak da çok zor. Ama Ece, parasını harcamıyor, aksine boğaz tokluğuna bir aşevinde bulaşıkçılık yapıyor, bir yandan da İngilizce kursuna gidiyor. Kendisi gibi Londra'ya savrulup gelmiş insanlara tanışıyor onlarla söyleşiyor, yani yeni röportajlar yapıyor.

Söylediğim gibi, romanın yapısı, anlatıcıyı ve doğal olarak bizi büyükbabanın hikayelerinden uzaklaştırıyor. Ama yazar, romanın yapısında organik bir bağ kuramasa da büyükbabanın hikayesini de anlatmak istiyor. Çözüm şöyle bulunuyor; gecelerini renklendirmek için kuzenine büyükbabasının kendisine anlattığı masalları, hikayeleri anlatıyor. Kendi deyimiyle "Dengbêj", masal anlatıcı oluyor. Kuzeni, halasının kızı Aylin, masal dinlemekte pek istekli değil, aralarında tartışma çıkıyor.

Ece, Dengbêj'lerin bir ödeme karşılığı masal anlattıklarını söyledikten sonra şöyle devam ediyor; ""Ama sana karşılıksız anlatırım masallarımı," dedim Aylin'e. Biraz kırgın ekledim. "Gerçi dinlemek isteyen yok."

"Offff," diye bağırarak acımış gibi başını tuttu Aylin. "Bu taş bana mıydı?"

"Sahiden hiç merak etmiyor musun? Büyükbabam, annesinin nasıl öldüğünü bile öyle güzel anlatmıştı ki bana… Bölgeden bir efsane gibi."

"Ermeni olaylarında ölmemiş miydi annesiyle babası?"

"Yoo. Nereden çıkardın bunu?"

"Annem söyledi… Yani annem, dedemin Ermeni olduğunu söyledi, ben de 'ailesi Ermeni olaylarında ölmüştür o zaman', diye düşündüm. Biliyor musun, dedemin Ermeni olduğunu o öldükten sonra öğrendim ben. Babamın bilmediğini, kimseye söylemememi tembih etti annem sıkı sıkı. Ne diye söyleyeyim zaten?"

"Van'da Osmanlılarla Ruslar arasındaki büyük bir savaş olmuş, büyükbabamın babası o sırada ölmüş," dedim." (sayfa 85). Uzunca bir alıntı yaptım çünkü romanın anlatıcısı Ece'nin büyükbabasının Ermeni asıllı olduğunu daha önce bilmemesi önemli. Çünkü anlattığı tüm masallar aslında birer Ermeni efsanesi ve daha sonra biraz ansiklopedik ya da kitabi olsa da anlattığı bir hikaye de Ermeni Tehciri ile ilgili. İtalyan sevgilisi Emanuele'ye "On dört yaşındaydım bu hikayeyi ilk ve son kez duyduğumda" diyor (sayfa 180). Anlatıcı kuzeni ile birlikte bizi de mi aldatıyor, yani dedesinin Ermeni asıllı olduğunu bilmesine rağmen bize söylemiyor, yoksa bir teknik hata mı söz konusu? Bence, bir teknik hata var, çünkü baştan beri açıkca söylenmese de anlatılan masalların, hikayelerin içinde sürekli Ermeni adları geçtiği için bunu anlıyoruz. Zaten, kitabın arka kapak yazısında da "tehcir" sözcüğü okunuyor.

Roman biraz Londra, biraz dedenin hikayeleri ile devam ediyor. Ama kendimizi zorlamazsak okumayı sürdürmemiz olanaksız. Yazar da bunun farkında olsa gerek ki Londra'daki sürgünlerin küçük küçük öyküleriyle romanı renklendirmekle kalmıyor, araya bir aşk macerası, İtalyan sevgili ve hatta sonradan izini sürmese de şüpheli bir intihar olayı katıyor. Bu gelişmeler de akıcılığı sağlamaya yetmiyor. Bu arada biz sadece altı aydır Londra'da olmasına ve sık sık ingilizceyi öğrenemediğini ve doğru dürüst ingilizce konuşup kendini ifade edemediğini belirtmesine rağmen Ece'nin dedesinin hikayesini sevgilisine uzun cümlelerle ayrıntılı olarak anlattığına şahit oluyoruz.

Dengbêj'lik görevi bir yerde bitiyor, büyükbabanın anlatacak hikayesi kalmıyor ve romanı da bitirmek gerekiyor. Tabii ki mutlu sonla. Ece, bir süre tereddüt ettikten sonra İtalyan sevgilisinin evine yerleşiyor.

Onlar erdi muradına biz çıkalım kerevetine!…

Etiketler: ,


 

ZAMAN GERİYE DÖNMEZ

Mişon, doksan yaşında bir sanatçıdır. Resim yapar, akordeon çalar. Yaşından umulmayacak bir dinçliktedir. "(…) giysilerindeki renk uyumu hemen göze çarpan, uzun beyaz saçları enseden kuyruk yapılmış, kar topağını andıran sakallarıyla dinç bir ihtiyar." Romanın anlatıcısı Mişon'u bir televizyon programında tanır. Ekranda "doksanlık delikanlıdan, uzun, sağlıklı ve mutlu yaşamın sırları" diye bir alt yazı geçtiğini görünce programı izlemeye başlar. İlk izlenim, doğru izlenim olacaktır; Mişon'un baskın tavırları vardır, "tuhaf bir çekim alanı yaratıp o alanın derinliklerinde karşısındakini içten içe eziyordu. Kendini önemseyen, çevresindekilere de önemsetmeyi başaran bir duruşu vardı(r)". Romanın anlatıcısı Mişon'un heyecanlı ve coşkulu konuşmasından etkilenir ve onu unutamaz. Aylar sonra bir sergi açılışında karşılaştıklarında da tanışma, görüşme arzusunu dile getirir. Mişon'la hemen arkadaş olurlar. Anlatıcı, Mişon'un evine gitmeye, yemek masasına konuk olmaya başlar.

Ferhan Şaylıman'ın ilk romanı "Zaman Geriye Dönmez" (Merkez Kitaplar), Mişon'un hayat hikayesinin izinde gelişiyor. 90 yaşındaki bu adamın hikayesi aynı zamanda Cumhuriyet'in kuruluşundan bugüne doğru uzanan bir zaman diliminde onun ekseninde Türkiye'nin de hikayesi oluyor. Roman ikili bir yapıda gelişiyor. Bir yandan Mişon'un anlattıklarını izleyerek geçmişe dönüyoruz, diğer yandan da anlatıcının gözlemleriyle Mişon'un bugününe şahit oluyoruz.

Anlatıda bir altın kural vardır. Eğer duvardaki bir silahtan söz ediyorsanız, o mutlaka bir yerde patlar, yani hiçbir şey boşa anlatılmaz. "Zaman Geriye Dönmez"in girişindeki silah hikayesini okuyunca ister istemez insan bu düsturu hatırlıyor. Yazar, okuru daha ilk sayfadan bir beklentinin içine sokuyor; "Acaba silah patlayacak mı? Silah patlayınca ne olacak bir intihar mı, cinayet mi?" İlk izlenimler sonu intihara varan bir roman okuyacağımız yönünde. Çünkü, "Elden ayaktan düşmeden, kimseye muhtaç olmadan, yaşayabileceği her şeyi fazlasıyla yaşadıktan sonra, artık katlanamadığı bu cehennem azabına son vermeye gelmişti sıra. Namlunun ucunu, derisini yırtarcasına şakak kemiğine doğru biraz bastırmıştı. Balkona açılan ön odadaki telefon zili tam o sırada çalmıştı işte" diye bitiyor ilk bölüm.

Ferhan Şaylıman'ın olayları akışına bırakmadığını, romanı için bir yapı kurduğunu ve bu yapı üzerinden giderek hikayeyi anlattığını görüyoruz son sayfayı bitirdiğimizde. Romanın başındaki silahın da, bölüme adını veren şarabın da boşuna olmadığını anlıyoruz. Bölüm başlıkları da aynı biçimde bu planlı yapının birer unsuru. Bölümlerle ilgili anahtar sözcükler, cümleler…

Mişon'un adı bile böyle bir anahtar, simge. İlk sayfalarda, satır aralarındaki küçük ayrıntıları (Mişon'un evinin kapısında yazan isim gibi) kaçırırsanız ya da önemsemezseniz bir Türk Yahudisi'nin hikayesini okuduğunuz izlenimine kapılabilirsiniz. İlerleyen sayfalarda Mişon'un ailesinin "İki yüz yıl önce Konya'dan göç edip Makedonya'ya yerleşen Hocazadeler'in, 1911'de Sırpların başlattığı katliamdan kaçıp Yunan işgalindeki İzmir'e sığındıkları"ndan söz edildiğini okuyunca kafanız biraz karışır. Baba Faytoncu Fettah'dır. Sözü edilen de Balkanlar'ı terk etmek zorunda kalan, muhacir bir aile. "Bu ailenin çocuğunun adı niçin Mişon?" sorusu da okuru meraklandıran unsurlardan…

Babası Giritli bir güzelin peşine düşüp ailesini terk edince Mişon, teyzesi ve eniştesinin ana-baba sevgisi ve gaddar diye tanımlayabileceğiz "kendisine para vermeyen ablasını yere yatırıp kulağına kızgın yağ döküp öldüren" üvey babasının acımasızılığıyla büyüyor. Çocukluktaki bu paradoks gelecekte onun kişiliğinin en belirgin özellikleri olacak; Sevgi ve şiddet.

Mişon, doksan yaşında olmasına rağmen, kadınlar için bir cazibe merkezi. Onu her tanıyan kadın hemen etkisi altında kalıyor. Mişon'un yirmili yaşlarda sevgilileri var. Sadece "Maliye bakanlığında çalışan mutsuz bir memur" olduğunu bildiğimiz anlatıcının aracılığıyla bu ilişkileri de izliyoruz. Üçüncü kişinin ağzından anlatımın ister istemez getirdiği zorluklar var. Kahramanlara derinlemesine nüfuz etmek mümkün olmuyor. Onları ancak anlatıcının gördüğü kadarıyla tanıyoruz. Anlatıcı da sürekli kahramanın yanında olmadığı için bir eksiklik duygusu ister istemez oluşuyor. Yazar bu açığı bir yandan Mişon'un ruhunun derinliklerindeki şiddet eğilimi gibi kişilik özelliklerine sık sık vurgu yaparak kapatmaya çalışıyor. Bir yandan da Mişon'un günlüğüne başvurarak çözmeye çalışıyor. Bu bir süre sonra tekrar duygusu yaratsa da romanın yapısı itibariyle de kaçınılmaz bir durum. Ama genç kızların Mişon'a böylesine kapılmasını, onunla ilişkiye girmesini tam olarak kavrayamıyoruz. Mişon’un ruhunun derinliklerinde gizli olan sevgi ve şiddetin görünmez etkisi altında mı kalıyorlar yoksa!

Üvey babası ile birlikte işçilik yapan Mişon'un hayatı Gazi'nin onların çalıştıkları Nazilli Basma Fabrikası'nı ziyaret etmesi ve orada kahramanımızın onun dikkatini çekmesi ile değişiyor. Gazi'nin gönlü bu küçük muhacirin işçilik yapmasına razı olmuyor ve onun okutulmasını emrediyor. Devlet yardımıyla ilkokulu bitirecek ve daha sonra deniz astsubayı olacak.

Mişon'un hayatına Gazi gibi başka tanıdık isimler de katılıyor; İlkokuldayken eniştesiyle gittiği gazinoda kucağında oturduğu Hafız Burhan, Kasımpaşa'daki "Deniz Gedikli Erbaş Hazırlama Okulu"nda tanıyacağı Hulusi Kentmen, Zeki Müren ve Müzeyyen Senar gibi. Roman bu sayfalarda bir anı kitabı havasına bürünüyor. Sahicileşiyor. Astsubay okulu Mişon'un sanatsal yeteneklerinin ortaya çıkmasını sağlıyor. Çizim gücü, müzik kulağı keşfediliyor, değerlendiriliyor. Onu "Deniz Astsubayı Salih Kolçak" olarak tanıyoruz.

Tüm bu gerçekçi anlatımın arasında genç deniz bahriyelisi ile adalı olgun güzel Anna'nın aşkı biraz hayal mahsulü geliyor. Anna, Heybeli Ada sırtlarında bir konakta yaşıyor ve hizmetçiler, bahçıvanlar, şoförlerle lüks bir hayatı var. Mişon'a Beyoğlu'nda bir ihracat şirketi olduğunu söylüyor. Ama, savaş (İkinci Dünya Savaşı?) kapıya dayanıp Anna Yunanistan'a göç etmeye karar verince acı gerçek ortaya çıkıyor. Anna aslında Asmalı Mescit'te bir randevu evinde çalışmaktadır. Konakta lüks içinde yaşayan bir fahişe!.. Neyse ki Anna geldiği hızla, ama karnında Mişon'un bebeğiyle romandan çıktığı için üzerinde durmuyoruz.

Hulusi Kentmen o sıralar deniz astsubayı, hem savaş yıllarında ağabeylik yapıyor, hem de daha sonra ordudan istifa edip sinemaya geçtiğinde de Mişon'un sanat dünyasına girmesinin yolunu açıyor. Mişon, Zeki Müren'in parfümeri mağazasının tabelasını yapıyor, Müzeyyen Senar'ın saz takımında akordeon çalıyor. Sakalına bakıp "Salih Bey, top sakalınızla gerçekten Yahudileri andırıyorsunuz. Size bundan böyle Mişon desem, ona da alınır mısınız?" diyen de Müzeyyen Senar.

Dokuzuncu Bölümün başlığı "Şirvan". Şirvan bir Kürt kızı. Ağa çocuğu, varlıklı, zeki. Romanın başından beri Mişon'un özlemle andığı eski bir sevgili olarak adı geçiyor ama ayrıntıya girilmiyor. Ama Mişon'un Şirvan'a bir kötülük yaptığını, kızın da onu bırakıp gittiğini, Mişon'un onu pişmanlıkla beklediğini sekizinci bölümün son cümlesinden biliyoruz. Şirvan elinde bir şarap şişesi ile kapıyı çalıyor. Şarabın markası "Le Grimaudin". Birinci bölüme adını veren ve anlatıcımızın şişesini çok beğendiği, Mişon'dan boş şişesini aldığı şarap. Olaylar hızla gelişiyor, finale doğru geldiğimizi hissediyoruz. Şirvan'ın kokainle mücadelesini, o sırada Mişon'la tanışmasını, ona sığınmasını, Mişon'un cinsel tacizini, Şirvan'ın aşık olunan saçlarını kökünden kesip eve terk edişini ve tekrar kokaine başlamasını okuyoruz. Yoğun bir bölüm.

Ve "Veda"ya geliyoruz. Roman bitecek. Yazar, anlatıcının da önemli bir rol oynadığı bir final yazmış. Kitap bir film yapısında aktığı için, okumak isteyenler olabilir diye ne olup bittiğini anlatmayacağım. İyi kurgulanmış bir final. İlk sayfalardaki silahın boşuna romanda olmadığı da böylece anlaşılıyor. Tek takıldığım nokta, anlatıcının canını kurtardıktan sonra niçin kapının önünde beklediği. O dışarı çıkınca içeride yaşananları öğrenmemiz ancak böyle mümkün tabii ama insan davranışı açısından orada merdivenlerde oturup kalır mıydı, bilemiyorum. Sonuçta içeride kötü bir şeyler olacağını biliyor. Bir şey yapar; komşuları çağırır, polis çağırır, kaçar, geri döner kapıyı kırar… Ama orada öyle kalır mı? Belki de kalır.

Neyse ki devamı oldukça hareketli ve sürprizli.

Etiketler: ,


 

AŞKA ŞEYTAN KARIŞIR

Aşka Şeytan Karışır ('O' Kitaplar), geçtiğimiz Nisan ayında yayınlandığından beri sürekli en çok satanlar listelerinde. Benim okuduğum kitap sekizinci baskı ve künye sayfasındaki bilgilere göre 40 bin satışa ulaşmış görünüyor. Bir ilk kitap için çok önemli başarı.

Aşka Şeytan Karışır, Hande Altaylı'nın ilk romanı. Yazarla da ilk kez karşılaşıyoruz. Sanıyorum daha önce yayınlanmış bir çalışması yok. Bu açıdan bakınca bu satış grafiği daha da önemli bir hal alıyor. Ben böylesi kitapları merak ederim. Başarılarının, bu kadar çok okunmalarının nedenini anlamaya çalışırım.

Romanın kahramanı Aslı, genç, güzel bir kadın, otuzlu yaşlarında. İşinde başarılı. İyi kazanıyor. İyi yaşıyor. Boğaz manzaralı bir evde yalnız yaşıyor. Arabası var. Çocukluk yıllarından beri birlikte olduğu iki yakın arkadaşı Zerrin ve Nalan da onun gibi yaşıyorlar. Roman "Ekim 2003"de Aslı'nın araba tamircisinde eski sevgilisi ile karşılaşması ile başlıyor. Aslı çok sarsılıyor. Anlaşılan eski sevgilisi ile kötü ayrılmışlar. Beşinci bölüme kadar Aslı'nın yaşadığı sarsılmayla birlikte iş ve ev yaşamını tanıyor, iki arkadaşı ile ilişkisininin boyutlarını öğreniyoruz.

Beşinci bölüm bir geriye dönüş; 1995 yılının Nisan ayına dönüyoruz. Aslı hayattaki tek akrabası olan teyzesini kaybetmiştir. Bu bölümde Aslı'nın küçük yaşta annesini kaybettiğini, 11 yaşında babasını da kaybedince teyzesi Jülide'nin onu büyütmeye başladığını öğreniyoruz. Jülide, "ailenin utanç kaynağı, skandallar kraliçesi"dir. Güzel bir kadındır. Zengin bir madenci ile evliyken, kocasının evli bir arkadaşına aşık olmuş, onun uğruna evini terk etmiş, bu olay gazetelere yansımıştır. Bu nedenle de ailesi onu reddetmiştir.

Jülide "Çirkin bir kadın için iffetli olmak çok kolaydır, ben şanssızdım" diyerek hayatını dilediğince yaşamıştır. Ölmeden önce de kendinden on beş yaş küçük, otuz beşinde, "yakışıklı sayılmasa da çekici" bir erkekle birliktedir.

Aslı teyzesinin ölümüyle sadece yalnız değil ortada da kalmıştır. Üniversite öğrencisidir, bir geliri yoktur. Cenaze töreninin ertesi günü sevgilisi Aslı'ya evlenme teklif eder. Bu aynı zamanda onun maddi ve manevi açıdan kurtuluşu da olacak, ortada kalmayacaktır.

Teyzesinin ölümünden on gün sonra, sevgilisinin evine taşınmaya hazırlanırken bir akşam kapı çalar. Gelen, teyzesinin genç sevgilisi Ömer'dir. Bu davetsiz misafirle o gece sevişirler. Aslı'nın hayatı alt üst olmuştur. Sabah utanç içinde uyanan Aslı teyzesinin ölüsüne ve kendi sevgilisine ihanet ettiğini düşünerek, dün geceyi ve zaten kendinden yaşça oldukça büyük ve kendi tanımıyla "kütük gibi bir adam" olan Ömer'i unutmaya karar verir.

Ama Ömer, Jülide'nin kitaplarını bırakmak bahanesiyle tekrar geldiğinde yine sevişirler. Aslı, Ömer'in cinsel etkisi altındadır artık, ona kapılmıştır. Sabaha karşı kapı çaldığında Ömer'in geri geldiğini, tekrar sevişeceklerini düşünerek sevinçle kapıyı açar. Karşısında aldattığı sevgilisi vardır. Sevgilisinden sıkı bir dayak yer, hastaneye kaldırılır. Hastanede teyzesinin yakın arkadaşı Ayla'dan Ömer'in evli olduğunu öğrenir. Yıkılır. Yine de onun gelip kendisini hastanede ziyaret etmesini bekler. Bu ikilemler ve onların yaşattığı travmalar Aslı'yı sürekli ikilemler içinde bırakacaktır roman boyunca.

Ömer bir süre sonra ortaya çıkar. Aslı, Ömer'le yüzleşir. Ve onun piyano öğretmeni olan teyzesinin en başarılı ve güzel öğrencisi Dalya ile evli olduğunu öğrenir. Teyzesi en iyi öğrencisinin kocası ile ilişkiye girmiştir. Tüm bu bilgilere rağmen Aslı Ömer'le ilişkisini sürdürür. İçin için Ömer'in karısından ayrılacağını ummaktadır. Yeni bir deprem gelir. Aslı arkadaşlarıyla gittiği bir lokantada Ömer'le karısını görür. Ömer, "Boşanmaya niyetim yok. Karımı seviyorum" der.

Aslı, Ömer'le ilişkisine burada noktayı koyar. Kendine yeni bir hayat kurar. Bir çok erkekle ilişkilere girer. Ama aradığı aşkı bulamaz. Dört yıl geçer. Ömer'in karısından ayrılıp başka bir kadınla evlendiğini öğrenir. Tekrar sarsılır. Kendisi için karısını terk etmeyen adam başka bir kadın için bunu yapmıştır.

Tekrar romanın başına, 2003'e döneriz. Aslı'nın yeni bir erkek arkadaşı vardır, Sinan. Ve ondan çok etkilenmiştir. Ömer'den sonra ilk kez bir erkekle böyle bir duygu yaşıyordur. Her şeyin yolunda gittiğini düşünürken Ömer'le tekrar karşılaşmıştır. Ömer'i görünce şeytan görmüşe döner ama onun arabayla işe bırakma teklifine ve ardından yemek davetine hayır diyemez. Üstelik Ömer ayrıldıklarından beri onu uzaktan takip etmiş, tüm yaşadıklarını öğrenmiştir. Bu bilgileri aldığı Aslı'nın yakın arkadaşı Nalan'la da birlikte olmuştur. Aslı bir kez daha sarsılır.

Sinan'la ilişkisini bozmamaya, Ömer'le tekrar birlikte olmamaya karar verir. Ama Ömer, Aslı'nın peşini bırakmaz. Aslı da onu kafasından atamamaktadır. Otuz üç yaşındadır, mantıklı olmalıdır. Sinan'ın evlenme teklifini kabul eder. Birlikte Fransa'ya giderler. Orada Sinan'ın arkadaşlarıyla buluşacaklardır. Ve bir raslantı daha gerçekleşir. Adam Aslı'yı ve ilk sevgilisinden nasıl ayrıldığını hatırlar ve de pat diye anlatır. Aslı'nın hayatı bir kez daha mahvolmuştur.

Bir türlü hayatından çıkartamadığı Ömer'in buluşma teklifini kabul eder ve yine bir sürprizle karşılaşır, yakın arkadaşı Nalan'ın Ömer'in evinin önünde park edilmiş olduğunu görür.

Romanın hikayesini kısaca anlattım. Çünkü bu bütünü görmeden bazı şeyleri kavramamız kolay olmayacak diye düşünüyorum. İlk bakışta kırık bir aşk hikayesi anlatılan. Günümüzde yaşanan ve dünyanın modern kentlerinde rastlanan bir hikaye. İstanbul'da ya da New York'da yaşanması pek bir şey değiştirmiyor. Mekanlar sadece bir dekor. Roman kahramanı Aslı'nınki gibi hayatlar var ve onlar bu tür ilişkiler yaşıyorlar. Bu hayatları hemen her gece Televole'lerde ve özellikle televizyon dizilerinde görüyoruz. Hande Altaylı, televizyon ekranında yüzeysel olarak gördüğümüz bu hayatlardan birini romanlaştırmış. Bunu yaparken de tüm dünyayı etkileyen bir formatı da başarıyla Türkiye'ye uygulamış. Bu aslında bir yaşam tarzı; "Sex and The City". Hayatının erkeğini bir türlü bulamayan özgür ruhlu kadınlar…

Carrie Bradsaw ve arkadaşlarının maceraları ile Aslı ve arkadaşlarının maceraları neredeyse örtüşüyor. Yaş, sosyal statü, hayata bakış ve nihayetinde ilişkilerin gelişimi ve hatta Ömer tiplemesiyle örtüşen Big (Büyük)… Hande Altaylı'nın bu formatı bilinçsizce kullandığını sanmıyorum. Çünkü bu, adı üzerinde "format", "Sex and the City"den sonra Bridget Jones'da da, Ally McBeal'de de kullanıldı ve başarılı oldu. Bir çok ülkede, dilde benzerleri üretildi. "Arap Dünyasının Bridget Jones"u sloganıyla yayınlanan kitaplara Türkçe'de de rastladık.

"Aşka Şeytan Karışır"ın başarısının sırrı da sanıyorum burada. Bu formatı Türkçe'ye ve Türkiye'ye başarıyla uyarlamış. Geriye dönüşler yapsa da açık vermeyen, sarkmayan bir roman yapısı var. Sanki bir dizi film gibi planlanmış, giriş, gelişme, sonuç yerinde ve sürprizler ihmal edilmemiş. Kısa ve öz cümlelerle yazıyor. Lafı uzatmıyor. Bölümler de mümkün olduğunca kısa. Okurunu biliyor, ne istediğini tahmin ediyor, ona göre yazıyor. Bir üslup yok.

Her şeyi yüzeyden, dış görünüşüyle görüyoruz. Derin karakter tahlilleri yapılmıyor. Örneğin Aslı'nın niçin bir türlü Ömer'den kopamadığı, Nalan'ın niye en yakın arkadaşının sevgilisi ile yattığı üzerinde kafa yormuyoruz. Romanın en belirleyici karakteri olan Ömer'i de sadece Aslı'nın gözüyle görüyoruz. Aslı da hayatını derinden etkileyen adam hakkında uzun uzadıya düşünmediği için Ömer romanın kötü adamı olarak kalıyor. Ömer'in bir hayat hikayesi yok. Herkes bir dizi filmde ekranda ne kadar görünüyorsa o haliyle romanda var. Çünkü okur olarak o dizilerin seyircisi hedeflenmiş. Dizi seyircisinin okuma alışkanlığı olmadığı, okuduğunda da "edebiyat"a tahammülü olmadığı biliniyor. "Aşka Şeytan Karışır" o okura ulaşmış, çok okunuyor.

Etiketler: ,


 

Deniz Seyahatnameleri

Kitabevi Yayınları, "Deniz Seyahatnameleri" adı altında bir diziye başladı geçtiğimiz aylarda. "İnsanlık tarihi, onun yeryüzündeki yolculuklarının tarihidir" düşüncesi ile işe soyunmuşlar. Eski Türk edebiyatında bir çok gezi kitabı olduğunu belirlemişler. Bu dizide "ihmal edilmiş bir alan" olarak gördükleri gezi kitaplarını tekrar, yeni Türkçe'de yayınlamaya karar vermişler. Dizinin ilk üç kitabı "Yüz Yıl Önce Güney Afrika", "Brezilya'da ilk Müslümanlar", "Türk Denizcilerinin İlk Amerika Seferi" yayınlandı.

"Yüz Yıl Önce Güney Afrika"da 19. Yüzyılın ikinci yarısında Güney Afrika müslümanları arasında dinin yorumu nedeniyle anlaşmazlıklar çıkınca yöre halkının İngilizler'den talebi, İngilizler'in de Osmanlılara başvurması sonucunda konunun uzmanı bir din alimi bölgeye yollanıyor. Doğal olarak o zamanlar bir yerden bire gitmek pek kolay değil. Seyahat için vapur tercih ediliyor. “Ümit Burnu Seyahatnamesi” de böyle oluşuyor. Kitabın ilk bölümünde Ömer Lütfi, bu yolculuğu anlatıyor, devamında ise Ebubekir Efendi'nin Ümit Burnu'ndaki çalışmalarını, gözlemlerini anlattığı mektuplar yer alıyor.

"Brezilya'da ilk Müslümanlar"da 1865'de iki Osmanlı savaş gemisinin Okyanus yoluyla Basra Körfezi'ne giderken fırtınaya yakalanarak Amerika'ya, Brezilya sahillerine sürüklenmesiyle başlıyor hikaye. Kahraman da geminin imamı Abdurrahman Efendi. Gemi Rio'ya yanaşınca karşılayanlar arasında siyahi müslümanların olduğu görülür. Brezilyalılar müslümanlığı kendilerine has bir din sanmaktadır, Osmanlılar da siyahi müslümanlarla ilk kez karşılaşmaktadır. Abdurrahman Efendi, Brezilyalı müslümanlara din bilgisi vermek üzere orada kalır. Yıllar sonra vatan hasretiyle dolup İstanbul'a dönünce de "Breziyla Seyahatnamesi"ni yazar.

"Türk Denizcilerinin İlk Amerika Seferi"nde Abdurrahman Efendi'yi Rio'ya bırakan gemilerin macerasının devamını okuruz. Gemiler İki ay Rio'da kaldıktan sonra tekrar okyanusu geçip Ümit Burnu ve Bombay üzerinden Basra'ya ulaşırlar. Gemi mühendisi Faik Bey, yolculuğun her aşamasını yola çıkıldığı andan itibaren liman liman kaydeder. Gözlemlerini, yorumlarını, düşüncelerini de eklemeyi ihmal etmez. Bir anlamda Abdurrahman Efendi'nin görüp de anlatmadıklarını anlatır. Yani iki kitap birbirini tamamlar.

Dilleri biraz ağır olsa da hem tarihseverler için hem de deniz tutkunları için hoş birer kaynak olmanın yanında edebiyatseverler için de okuması keyifli, maceralı birer kitap.

Etiketler: ,


 

Haydar Ergülen'in "Kalem Tecrübesi"

"Herhangi bir konuda yeni ve kişisel görüşlerle bezenmiş bir anlatım içinde sunulan düzyazı türü" diye tanımlıyor Türk Dil Kurumu Sözlüğü (7. Baskı, 1983) denemeyi. Eskilerse bu türe "kalem tecrübesi" derlermiş. Denemede önemli olanın da "teklifsiz, içtenlikli bir dil"le anlatım olduğu düşünülüyor. "İçtenlik" önemli bir kıstas. Bir de "düşünce yaratmak, kuşku doğurmak". Deneme yazarı "verili bilgileri olduğu gibi kabullenmeyip, çok yanlılıkla işlediği konunun gerçeğini arar; bilgileri yoklar, karşılaştırmalar yapar, alıntılara dayanır, okuyucusuyla gizli bir konuşma içinde asıl gerçeğe doğru yaklaşmaya çalışır; fakat bir şeyi ispatlamaya uğraşmaz" diyor Rauf Mutluay (100 Soruda Edebiyat Bilgileri, 1979). Doğal olarak denemenin bir de konu ve sınır tanımazlığı var. Bilimsel olma gereği duymadan hemen her konuda yazılabiliyor. Felsefecilerin en sevdiği edebiyat türü aynı zamanda. Felsefeyle, felsefenin söylemek istedikleri ile bir yakınlığı var bu türün. Kolaylık sağlıyor.

Montaigne'nin adını koyduğu bu türde edebiyatımızda bir çok seçkin ürün, bir çok unutulmaz eser var. Ama üllkemizde bugünlerde pek iltifat edilen bir tür değil nedense. Sanıyorum deneme okumayan okurlar açısından bir damak tadı kaybı söz konusu. Okurun ilgi göstermediği bir türde yayıncı da kitap yayınlamak istemiyor. Arz talep ilişkisi burada da gündemde. Deneme kitapları kolay yayıncı bulamıyor. "Kolay" bir yana çoğunlukla yayıncı bulamıyorlar.

Haydar Ergülen'in "Düzyazı: 100 Yazı"sını (Merkez Kitaplar) görünce aklımdan tüm bu düşünceler bir anda geçiverdi. Denemenin tanımından yayınına doğru bir bilinç akışı… Haydar Ergülen, "Düzyazı: 100 Yazı"yı oluşturan denemeleri 1994 - 96 yılları arasında Express dergisinde yayınladı. Kendisi bir heves olarak başladım dese de aslında bir projeydi. Hem de uzun soluklu bir proje. Adı üstünde 100 yazılık bir plan yapmıştı Haydar Ergülen. Birarada olmasını kolayca akıl edemeyeceğimiz kavramları, nesneleri, imgeleri, sözcükleri eşleştirip onlardan yola çıkarak yüz deneme yazmaya karar vermiş ve bunu da az bulunur bir örnekle başarıyla tamamlamıştı. Sonuçta bu denemeler bir kitapta toplanacak adı da içeriğini açıkça belirtecekti; "Düzyazı: 100 Yazı".

Ama bu kitaplaşma aşaması kolay olmadı. On yıl sürdü. Çeşitli yayınevlerinin editörleri dosyayı gördü, okudu, beğendi, yayın programına aldı ama hep bir aksilik çıktı, kitabın yayınlanması ertelendi ve zaman içinde ya yayınevi tarafından yayın programından çıkartıldı ya da daha fazla beklemeye tahammülü kalmayan yazarı tarafından dosya daha önce yayınlayacağını umduğu bir başka yayınevine vermek üzere geri alındı. Yayınevleri açısından sorun sanıyorum kitabın kalınlığıydı. Denemenin çok okuru olmadığına inanıyorlardı ve hele deneme kitabı kalınsa okurun daha da azalacağını… Dosyanın kitaplaşmış halinin 548 sayfa olduğunu görünce onlara bir nebze hak vermemek elde değil.

Bu ömür törpüsü yayın sürecini Haydar Ergülen bir denemesine konu eder umarım. Doğrusu ben bir süre sonra hayatın akışı içinde unutuvermiştim bu kitap dosyasını ve Haydar Ergülen'e sormaz olmuştum. Oysa Express'te tek tek okuduğumda sevdiğim bu denemelerin kitaplaşmış halini de merak ediyordum. Çünkü türü ne olursa olsun edebiyat eserlerinin dergilerdeki halleri ile kitaplaşmış hallerinin birbirinden farklı olduğuna inanıyorum. İçinde yer aldıkları nesneler onları da bir oranda etkiliyor, belirliyor sanıyorum. Kitap her zaman farklı ve daha bütünlüklü bir izlenim bırakıyor bende. Onda yer alan ürünlerin de bütünlük taşıması ya da en azından belirli bir yapısı, planı olması gerektiğini düşünüyorum.

Şairler düzyazıda her zaman başarılı olamazlar. Genellikle şiirin büyüsü ile yazarlar şiirsellik çoğalınca da işin tadını kaçırır. Haydar Ergülen nadir örneklerden. Usta işi denemeler yazmış, yazıyor. Şiire kapılmıyor, denemede bir kalem tecrübesi olduğunu gösteriyor. "Düzyazı: 100 Yazı", bütünlüklü bir kitap. Söylediğim gibi eşleştirmelerle yola çıkıp onlardan hayata açılıyor ve yazarla birlikte o yolu izlerken daldan dala konuyor, çıktığınız yerden bambaşka noktalara ulaşıyorsunuz.

"Meram ile Ekspres", "Heves ile Bir", "Utanç ile Mahcubiyet", "Siyah ile İntizam", "Anne ile Metropol"…. denemelerin başlıkları böyle gidiyor. Haydar Ergülen, tam da deneme tanıma uygun bir şekilde bizlerle sohbet eder gibi yazıyor. Görmüş geçirmiş ve de bilgi deryası bir dostunuz sanki sohbet ediyor sizinle. Dinlemeye doyamıyorsunuz. Yaşadıklarını, gördüklerini bizlerle edebiyattan özellikle şiirden örneklerle, onların getirdiği çağrışımları çoğaltarak anlatıyor. Yargılara varıyor ve çoğunlukla “eskiden böyle değildi, günümüzde her şey bozuldu” demeye getiriyor ya da okur olarak bizi böyle düşündürüyor. Hem edebiyat tadı alıyorsunuz hem de bir şeyler öğreniyorsunuz farkına varmadan. Üstelik meraklandırıyor, sözünü ettiği şiirleri, hikayeleri, kitapları (yeniden) okuma arzusu uyandırıyor.

Alıntılar, göndermeler, anıştırmalar… Haydar Ergülen'in denemelerini okurken ister istemez "Deneme, acaba postmodernizme tipik bir örnek mi?" diye düşünmeden edemedim. Bir türlü üzerinde anlaşamadığımız "postmodernizm" tanımını yaparken örnek bir edebiyat türü olarak gösterilebilir mi?

Kitapla derginin yarattığı farklı etkilerden söz etmiştim, "Düzyazı: 100 Yazı"yı okurken deneme kitapları açısından bir fark daha olduğunu anladım. Ne kadar beğenirseniz beğenin arka arkaya iki-üç taneden fazla deneme okumak mümkün değil. Belki de haftada ya da ayda bir, dergide bir deneme okumak daha hoş. Benim gibi aldığı her kitabı bir oturuşta bitirmeden rahat edemeyenler için deneme kitapları pek uygun değil. Ama başucu kitabı yapıp yatmadan önce bir deneme okumayı tercih edecekler için birebir. Haydar Ergülen'in denemeleri de öyle. Bu sıcak yaz günlerinde durup durup okumak isteyenler için iyi bir tatil arkadaşı. Düzyazıdan şiire, şiirden düzyazıya uzanmak için… Edebiyatın damak tadını yeniden kazanmak ve şiirle barışmak için iyi bir fırsat.


Pazar, Haziran 21, 2009

 

SEZEN AKSU ŞARKILARIYLA BÜYÜYEN KIZ ÇOCUĞU

Metin Celâl

70'li yıllar. Yeşim, lise öğrencisi bir genç kızdır. Bir cumartesi günü TRT'de yayınlanan Nejat Çetinok'un "Sizin Seçtikleriniz" adlı radyo programında dinlediği bir şarkı ile birlikte dünyası değişecektir. Yeşim, dinlediği anda bu şarkının hislerine tercüman olduğunu keşfeder. Şarkıyı söyleyen ses sanki yıllardır içinde bir yerlerde saklanan kendi sesidir. Sezen Aksu'dur şarkıcı.

"Ağabeyim devrime inanıyor, ben aşka inanıyorum. Devrime inanmak sanki her yanı kaplamış bir moda gibi. Devrime inanmak ve devrim için çalışmak en onur duyulası şey. Aşka inanmaya veya aşk üzerine düşünmeye kimsenin vakti yok sanki. Bense aşkın nasıl bir şey olduğunu, aşkı yaşamanın ne demek olduğunu yaşayarak anlamaya çalışıyorum. Sezen'in şarkıları ile karşılaştıktan sonra aşk şarkılarına da inanmaya başlıyorum.” Mert Özmen'in ikinci romanı "Sezen Aksu Şarkılarıyla Büyüyen Kız Çocuğu"nun (İstiklal Kitabevi) anahtar cümleleri sanıyorum bunlar. Özmen, devrime inanan ağabeyle, aşka inanan kız kardeşin hikayeleriyle 70'lerin ikinci çeyreğinde başlayan toplumsal hareketlerin 80'lere doğru hızla tırmanması ve ardından gelen askeri darbe ile noktalanmasını romanlaştırıyor.

Yeşim, kendisini terk edip bir başka kızın peşine düşen sonra da pişman oldum diye geri dönen ilk sevgilisine Sezen Aksu'nun bir şarkısı ile cevap veriyor, hem de aynı radyo programına dinleyici isteği yaparak. "Kusura bakma iş işten geçti / Olamayız artık eskisi gibi" diyor. Aynı programda aynı şarkıyı aynı kişi için isteyen bir kişi daha vardır; Filiz. Filiz, sevgilisinin Yeşim'i onun için terk ettiği kızdır. Yeşim'in samimi olmadığı bir okul arkadaşıdır. Yaşanan olay ve Sezen Aksu sevgisi iki genç kızın ömür boyu sürecek dostluklarının vesilesi olur. Filiz, Yeşim'i etkiler. Yeşim de onun gibi kitap okumaya başlar. Selim İleri’yi, Edip Cansever'i keşfeder. Onlarda da kendine dair şeyler bulur.

Filiz'in Yeşim'in ağabeyi ile tanışması ile olaylar gelişmeye başlar. Kendini devrime adamış olan ve gözü başka bir şey görmeyen ağabey bu akıllı, bilgili ve çekici kıza ilgi duyar. Filiz de onu karşılıksız bırakmaz. Bu ilişki iki kardeşi yakınlaştırır. Birbirinden kopuk iki dünya biraraya gelir, birbirini anlamaya çalışırlar.

1976'da Filiz ve Yeşim liseyi bitirir. Filiz konservatuara, Yeşim, üniversite sınavında ilk tercihi olan İstanbul Sinema Televizyon Yüksek Enstitüsü'ne girer. Yeşim, niye sinema bölümünü tercih etmiştir anlayamayız. Esas anlayamadığımız, güzel sanatlar akademisinin bir bölümü olduğu için yetenek sınavıyla öğrenci alan bu okula Yeşim'in nasıl üniversite giriş sınavı ile girdiğidir.

O sırada bir gece arkadaşlarıyla duvara devrimci sloganlar yazarken yakalanan Yeşim'in ağabeyi anne babasına "ben artık hayatıma bir devrimci olarak devam etmeye karar verdim" diyecektir. Aile bağı, kardeş sevgisi ne kadar ilgisiz kalmaya çalışsa da Yeşim'i de olayların içine, en azından kıyısına çekecek ve bir gözlemci gibi devrimci mücadelenin gelişmesini biz okurlara aktaracaktır.

Filiz'in amatör tiyatro çalışmalarına katılan Yeşim, tiyatronun çapkın yönetmeninde izini sürdüğü aşkı nihayet bulduğunu zannederken bize o günlerin tiyatro ortamını da anlatır. Brecht'in Cesaret Ana ve Çocukları oyununu oynayacaklardır. Filiz başrole seçilmiştir, Yeşim de aşık olduğu yönetmen Kemal'in asistanı olmuştur.

Bu arada devrimci usulü bir aşk yaşayıp, ele ele bile tutuşmayan Filiz hamile kalıvermiştir. Yeni yıla birlikte girmeye ve hamilelik haberine ağabeye yılbaşı yemeğinde vermeye karar verirler. Yeşim bu arada turnede olan sevgilisi Kemal'i arar. "Yeni yılın ilk gününe Kemal'i arayarak başlamıştım" der. Kemal ona telefonda evlilik teklif eder. Yeşim bu teklifle coşar, "Yeni yıl hepimiz için çok güzel geçebilirdi, akşam yemekte ağabeyim de Filiz'in hamileliğini sevinçle karşılayabilir"di diye düşünür. Anlaşılan Yeşimler yılbaşını farklı bir anlayışla 31 Aralık gecesi değil de 1 Ocak'ta kutlamaktadır.

Ağabey, Filiz'in hamile olduğunu öğrendiğinde o zamanki devrimcilerin yapması gerektiği gibi hemen evlenmeye, bir aile kurmaya karar verir. Teoride aile müessesi zararlı, hatta yıkılması gereken bir kurum olsa da pratikte geleneklere bağlı olan devrimcilerin tercihi evlilik öncesi aşk yaşamamak, cinsel ilişkiye girmemek, bunlara rağmen çocuk yapmak gibi bir kazaya uğrarlarsa da evlenmektir. Türkiye toplumu devrimcilerin örf ve adetlere böylesine bağlı olduklarını kavrayabilselerdi acaba sonuç farklı olur muydu? Yazık ki o zamanki devrimci hareket insan ilişkilerine nasıl baktığını topluma anlatamadı. Toplum da onları namus kavramı olmayan, örf ve adetlere karşı kişiler sandılar. Oysa gerçek, Mert Özmen'in de çok iyi yansıttığı gibi tam tersiydi.

Yeşim bu arada, büyük bir hayal kırıklığı yaşar. Kendisine evlenme teklif etmiş olan sevgilisini bir kadınla sevişirken yakalar. Onu teskin eden yine Sezen Aksu şarkıları olacaktır.

Yeşim, doğmak üzere olan yeğeninin, ki kız olursa Sezen adını alması için her şeyi yapacaktır, bakımına destek olmak üzere "yarı zamanlı" (yarım günlük olsa gerek) bir iş aramaya karar verir. Gazetedeki bir ilana gençlik cesaretiyle başvurur ve bir yayınevinde düzeltmen olur. Böylece 70'li yılların idealist bir yayıncısı ile, Doğan Beyle tanışırız. Doğan bey, onu "bilge bir eşitlikle, akıl, bilgi ve kalp ışığının birleştiği bir aydınlığa doğru götürür". İktidar, otorite, eşitsizlik üzerine düşünmeye başlar Yeşim. Gerçek anlamıyla aydınlanır. Hayatta sadece aşk olmadığını, dostlukların da aynı şekilde önemli olduğunu öğrenir.

1977'nin Mayıs'ı olmuştur. 1 Mayıs kutlanacaktır. Yeşim'in ağabeyi "ilk defa kitlesel bir İşçi Bayramı kutlanacağını" söyler onlara. Anlaşılan bir önceki yıl yapılan kitlesel kutlamaları önemsememektedir. Yeşim ve ailesi kültürlü insanlar olmalarına rağmen hiç gazete okumadıklarından olsa gerek 1 Mayıs eyleminin nasıl olaylara gebe olduğunu bilmemektedirler ve ancak akşam haberlerde olaylar çıktığını, çok sayıda ölen olduğunu duyunca endişelenirler. Aile o zamanlar bir çok ailenin yaptığı gibi oğulları hayatta mı diye meraklanır, tüm olanaklarıyla bilgi almaya çalışır ve gözaltında olduğunu öğrenince rahatlar. Çünkü sorun hayatta kalmaktır. Tüm toplumu bu duygu kapılmıştır. Her gün onlarca genç öldürülürken başka türlü hissetmek de mümkün değildir. Çocuğunuzun ölmeyip de gözaltına alınmış olmasına, içeride başına neler gelir diye düşünmeden sevinebiliyordunuz. Çünkü ölüm her yanınızdaydı. Etliye sütlüye karışmasanız da gelip sizi bulabilirdi. Yayıncı Doğan Beyin de başına gelen bu oluyor, iki ateş arasında kalıp ölüyor.

Yeşim'in sinema okuması nihayet işe yarıyor ve Yeşilçam'la tanışıyor. Okullu sinemacılıktan alaylı sinemacılığa terfi ediyor. Yönetmen yardımcısı Salih'in asistanı oluyor. Ve Yeşim aradığı aşkı Salih'te bulduğunu hissediyor. Çünkü Salih'in "Gözlerinde aşk vardı"r. Salih'in sinema aşkıdır Yeşim'e çekici gelen. Salih'in senaryosunu yazdığı madencileri konu alan filmin çekim ekibine katılır. Zonguldak'ın bir kasabasına gider.

Ülkenin üzerindeki karanlık iyice hissedilmeye başlamıştır. Her yerden cinayet haberleri gelmektedir. 16 Mart, Kahramanmaraş olayları…Ve bir sabah darbe ile uyanırlar. Askerler yönetime el koymuştur. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır. Ağabeyin evi basılır, Filiz ve küçük Sezen gözaltına alınır, Salih “Barış Derneği Davası’ndan gözaltına alınır, sonra bunalıma girer. Kaçak ağabey sonunda yakalanır ve televizyonda bir örgüt lideri olarak tanıtılır… Aile yine rahatlar. Anne büyük bir değişim yaşar, oğlunun siyasi mücadelesine duyarlı hale gelir, artık hapishane kapılarında bekleyen tutuklu yakınlarından olmuştur.

Neyse ki umutlar bitmez. Yeşim, bir tesadüfle yıllar önce tanıdığı Kerem beyle karşılaşır. Yeni kurulan bir yayınevi projesine dahil olur. O karanlık günlerde aydınların, düşünürlerin, yazarların sığındığı bir limandır orası ve bize şiddetle Yazko'yu hatırlatır. Haftalık sanat ve kültür gazeteleri, dergiler yayınlanır. Yıl 1982'dir. Askeri yönetimin anayasası oylanacaktır. Kimsenin hayır oyu vermemesi istenmektedir. Zarflar şeffaftır. Ve Yeşim göstere göstere mavi hayır oyunu atar. Değişmiş, bilinçlenmiş, hayatı öğrenmiş ve gerçek aşkı bulmuştur. Artık Sezen Aksu da "Gülümse, hadi gülümse / Bulutlar gitsin / Yoksa ben nasıl yenilenirim / Hadi gülümse" demektedir.

"Sezen Aksu Şarkılarıyla Büyüyen Kız Çocuğu", klasik roman yapısında, doğrusal bir anlatımla, olayların ve kahramanlarının ruh hallerinin fazlaca derinine inmeden, edebiyat yapmadan 78 Kuşağı’nın yaşadıklarına hızlıca bir bakış atmış. Aşkın peşindeki bir genç kızın gözünden, Sezen Aksu şarkılarını vesile ederek o dönemleri yaşamış olanlara "kaybolan yıllarını" tekrar hatırlatmış, bilmeyenler için de doğru bir panorama çizmiş. Sezen Aksu, bu romanı okuduysa, böylesine sevildiği ve şarkıları yaşam rehberi yapıldığı için gururlanmıştır, diye düşünüyorum.

Etiketler: ,


 

MONTAIGNE'NİN BÜTÜN DENEMELERİ

Metin Celâl


Michel de Montaigne, 1533'de Fransa'da doğmuş. Latince öğrenmiş. Bordeaux'da edebiyat fakültesinde felsefe okumuş. Daha sonra hukuk okuluna gitmiş. 1559'da Montaigne'nin en çok sevdiği ve en çok okuduğu kitap olan Plutarkhos'un Hayatlar'ı Fransızcaya çevrilmiş, ki bu kitap bir çok denemesine kaynaklık etmiş, esin vermiş. 1571'de, 38 yaşında, meclisteki koltuğunu ve memuriyeti bırakarak çiftliğine çekilmiş ve günlerini kitapları arasında sükun içinde geçirmeye karar vermiş. Denemelerini yazmaya başlamış. 1580'de, 426 yıl önce, Denemeler'i ilk kez bastırmış. 1592'de ölene kadar Denemeler'in yeni baskıları, eklemelerle çıkmaya devam etmiş. Yani o dönemde de çok okunan bir yazar olmuş. Yanılmıyorsam kitap Montaigne ölene dek beş kez basılmış.

Montaigne'nin farkı ilk kez bir yazarın "Ben, kendim diye konuşuyor" olması. Yazılarında sadece kendinden söz ediyor. Dünyaya kendince bakıyor. Sorunlarından, sıkıntılarından söz ediyor, paylaşıyor. Onun bakışı öylesine insani ki, hepimiz, her okuru onun düşüncelerini paylaşıyor, kendi düşüncelerimizin, hissettiklerimizin onun tarafından denemelere yansıtıldığını düşünüyoruz.

"Hayata karışan felsefe". Daha doğru söyleyişle hayatın felsefesi. İnsan düşüncesinin özgürleşmesini istiyor. "Sade, doğal, sıradan bir insanın" düşüncelerinin yansıması onunkiler. "Kitabımın konusu benim" diyor. İnsanların ortak duygularını, noktalarını yansıtıyor. Zaten başka türlü de eserinin bu denli kalıcı olması olanaksızdır.

Montaigne, deneme türünün kurucusu, isim babası. "Kendisiyle konuşur gibi yazar, kesin bir sonuca varmaz, varsa bile bu sonuç kendincedir." İçtenliktir önemli olan. İçten olmayan denemeci olamaz. Günümüzde deneme bağımsız bir edebiyat türü olarak kabul görüyor ama aynı zamanda, bence, felsefecinin kendini ifade etmesinin de en samimi yolu. Bir çok felsefeci, filozof düşüncelerini denemeler yoluyla iletirler okuyucuya. Montaigne'nin de denemeleri felsefi nitelikte. Onun yaşam felsefesinin ileticisidir. Ama güçlü bir edebi yapı da kendisini hissettiriyor. Tatlı bir dili, güzel, sade bir anlatımı var.

Türk okuyucusuna Montaigne'i tanıtan, ilk çevirileri yapan Sabahattin Eyüboğlu. 1940'lardan itibaren, Montaigne'den çeşitli parçalar çevirmiş, kitaplaştırmış. Tıpkı Montaigne'nin denemelerinin kitaplaşması gibi Eyüboğlu'nun çevirileri de yıllar içinde çoğalmış, artmış. Her yeni baskıda kitap kalınlaşmış.

Sabahattin Eyüboğlu, 1940 tarihli ilk baskıya yazdığı önsözde "Denemeler, çeviriye en az elverişli kitaplardan biridir" diyor. Bu nedenle kendince, "gelişigüzel" bir seçme yaptığını söylüyor ve "Bunlar, Denemeler'in ötesinden berisinden koparılmış düşüncelerdir" diyor. (İş Kültür yay. 2006)

1950 tarihli "Önsöz II"de "Denemeler'i tam olarak çevirebileceğimi sanmıyorum. Bunu daha sabırlı ve daha yetkili bir çevirici er geç yapacaktır. Ben sadece derlemeler yapmak ve bundan sonra bir cilt daha vermek niyetindeyim" diyor.

1970'de yazdığı son önsözde "Montaigne çevirileri yıllar yılı, zor olduğu kadar da tatlı bir uğraş oldu benim için. Çevirdikçe sevdim, sevdikçe çevirdim onu. Güzelim dilini hâlâ rahatça anlar duruma gelmiş değilim. Ona söylemediğini söyletmek korkusuyla çevirmediğim, çevirip bastırmadığım parçalar, çevirdiklerimden daha fazladır. Biz daha dün yaşayan yazarlarımızı, Ahmet Haşim'I bile, yeni Türkçeye çevirirken, Fransızlar Montaigne'in dört yüz yıl önceki dilini yeni Fransızcaya çevirmeğe kıyamıyor, cesaret edemiyorlar. Montaigne'in uydurduğu kelimeler bir yana, anlamları çok değişmiş ya da hiç kullanılmamış deyimler bir hayli şaşırtıp oyalıyor insanı. Ama öyle sıcak bir içtenliği var ki bu dilin seve seve uğraşıyorsunuz özüne varmaya" diyor.

Sabahattin Eyüboğlu'nun Montaigne çeviriieri öylesine belirleyiciydi ki onlarca yıl boyunca ana metin olarak kabul edildi ve bu "derleme"den yeni yeni çeviriler üretildi. Yani çevirinin çevirisi yapıldı. Hiçbir çevirmen esas metine başvurup yeni derlemeler yapmaya yeltenmedi. Oysa, Eyüboğlu, alıntıladığım cümlelerinden de görülebileceği gibi kendince bir derleme yaptığını sürekli vurguluyor. Ve karşılaştırdığınızda Eyüboğlu çevirisinin orijinalinin altıda biri kadar (272 sayfa) olduğunu görüyorsunuz. Daha da ilginci Eyüboğlu, yine kendi açıkladığı gibi, belli bir sıra da izlemiyor. Kendi sıralamasını yapıyor. Bir ikinci kitaptan, bir üçüncü kitaptan sonra birinci ve ardından üçüncü kitaptan denemeler alıyor, çeviriyor. Üstelik denemelerin bütününü de almıyor. Onlardan kendince parçalar seçiyor. Bu denemenin başından da oluyor, ortasından da, sonundan da. Montaigne'in orijinalinde beş sayfa olan bir denemesinden sadece bir paragraf alındığını bile görüyorsunuz. Hatta tek tek cümleler alıp çevirdiği de olmuş. Bu nedenle ben Sabahattin Eyüboğlu'nun çevirilerinin Montaigne-Eyüboğlu eseri olarak değerlendirilebileceğini düşünüyorum. Eyüboğlu'nun hümanist bakışı ile Montaigne'den yapılmış bir seçme, kendi deyimiyle "derleme". Gerçekten de bize hayat kılavuzu olmuş bir kitap. Nesillerdir okunuyor, okunacak.

Eyüboğlu'nun anlattığı çeviri zorlukları nedeniyle olsa gerek Montaigne'nin Denemeleri'ni tam olarak Türkçede okumak için 426 yıl beklememiz gerekti. Fransızcadan yaptığı çevirilerle tanıdığımız deneyimli çevirmen Hüsen Portakal, Denemeler'in tamamını çevirmiş. "Montaigne Denemeler, Bütün Denemeler" (Cem yay.) toplam dört cilt ve 1564 sayfa. Hüsen Portakal, çeviriyi yayına hazırlarken, eserin daha iyi anlaşılması amacıyla açıklayıcı dip notlar da koymuş. Denemeler'de sözü edilen bir çoğunu bilmediğimiz, tanımadığımız kişileri kısaca tanıtmış, gönderme yapılan eserleri göstermiş. Dördüncü cildin sonunda da bir "Özel Adlar Dizini" oluşturmuş. Gerçekten de büyük emek verildiğini düşündüren bir çalışma.

Çevirinin niteliği hakkında bir şey söyleyebilecek konumda değilim. Fransızca bilmiyorum. Çeviri eleştirisi yapanlar, Fransız edebiyatı ve dili üzerine çalışanlar bu konuda eleştirilerini yapar umarım. Çünkü ciddi bir eserin, önemli bir çevirisi ile karşı karşıyayız Her yapıcı eleştiri gelecek baskılar için katkı sağlayacaktır. Bir okur olarak Hüsen Portakal'ın çevirilerinin de keyif verdiğini söylemeliyim. Deneme'nin büyük ustası Montaigne'ni tam olarak okuyup keyfine varmak isteyenler için bire bir...

Etiketler: ,


 

ŞEN SAAT

Metin Celâl

Murat Yalçın arayan, denemeyi seven bir yazar. Yeniliklerin peşinde. Sessiz, sakin işini yapıyor, hikayelerini yazıyor. Reklam yapmıyor. Şen Saat (Defne yay) geçtiğimiz Nisan ayında çıkmış. 2003 - 2005 yılları arasında yazdığı on dokuz hikaye ve "Canlı Doğa Albümü" başlığı altında yazdığı sekiz "metin" yer alıyor.

"Canlı Doğa Albümü", Mağara, Ova, Bahçe, Dağ, Kıyı, Tarla, Dere, Yol başlıklı "metinlerden" oluşuyor. "Metin", daha çok 70-80'li yıllarda yaratılmaya çalışılmış bir tür. O dönemde hikayeciler, şairler bu "tür"de ürünler vermeyi denediler. Şiir, deneme, hikaye arası melez bir şey olması yeniliklere, deneylere açık olduğunu düşündürüyordu ama nedense sonu gelmedi. Yıllardır örneklerini görmüyorduk. Murat Yalçın bizi tekrar bu "tür"le buluşturmuş. "Canlı Doğa Albümü"ndeki metinler birer an parçası sanki, hikaye olmak üzereyken, tam eşikte kalmış gibiler. İmgeler, gözlemler, küçük olaylar var ama bir yere varmıyor, bütünlenmiyor. İnsanın, büyük bir olasılıkla şehirli ve dışarıdan bakan bir insanın, doğayla ilişkisini betimliyor. Bir gezgin hali var. Dağda, bayırda, ovada... Her parçadan bir hikaye oluşturulabilir, gerekli malzeme var. Belki de okurlar bu parçalardan kendi hikayelerini yazabilirler. Yeni bir deneyim, günümüz deyimi ile "interaktif" bir çalışma olur.

Şunlar "metin", bunlar "hikaye" diye ayırmak ne kadar doğru bilmiyorum. Çünkü "hikaye" diye adlandırılanların içinde de "Canlı Doğa Albümü"ndekinin yapısında olanlar var. Okuru önceden koşullamamak gerek diye düşünüyorum.

Kitap "Canlı Doğa Albümü" ile başlıyor aralara üçer dörder hikaye yerleştirilmiş ve yine "Canlı Doğa Albümü"nden bir parça ile bitiyor, Bir anlamda kitabın ana omurgasını oluşturduğu izlenimini yaratıyor. Bir yerde ya da bir şekilde hikayelerle bağlantı kuracağını umuyor, bekliyorsunuz. Ben bir bağ kuramadım. Belki anlatımdan, dilden bir bağ kurulabilir ama o zaman da yazarın yazdığı her şey arasında bir bağ vardır. Bu zorlama olur.

Murat Yalçın, hikayenin sınırlarını zorlamakla kalmıyor, tür içinde yeni olanaklar bulmaya, türü geliştirmeye çalışıyor. Dilde, anlatımda en önemlisi yapıda yeniliği deniyor. İlk hikaye "İnsan Karaltısı" iyi bir örnek. Meydanlık bir yerde oturan/bulunan çeşitli insanların o anki hallerini yazıya dökmüş. Kişiden kişiye atlayarak o anda her insanın nasıl farklı duygu ve düşünceler içinde olduğunu, aynı yerde, hatta birlikte, farklı şeyler yaşadıklarını anlatıyor. Olaydan çok durum önemli. Sonuçta hikaye bir intihar haberine bağlanıyor ama aslında o da bir vesile.

Bu kişiden kişiye geçişler bana biraz sorunlu göründü. İzlemekte zorlanıyorsunuz. "Hayal-i Hakikiye"de de var aynı durum, bazı diğerlerinde de. Kasten, okuru irkiltmek, yerinde zıplatmak, hikayeye dalıp uyuklamasın diye yapmış olabilir diye düşünüyorum. Ama bu geçişler üzerinde biraz daha düşünmekte yarar var. Hele hikaye kahramanlarının adı yoksa, ki yok, bu bir sorun halini alıyor.

Murat Yalçın, dil konusunda, Türkçe'nin kullanımı konusunda titiz bir yazar. Dili tüm olanaklarıyla, eski-yeni sözcük seçmeden, hatta az kullanılanları tercih ederek kullanmayı seviyor. Dille oynamayı da… Sözcükleri kendince birleştiriyor, "abaplanıp", "abesiyat", "gensel", "cantık' gibi alışık olmadığımız sözcükler buluyor, kullanıyor. O da yetmiyor, çaktırmadan cümle içinde kafiye kuruyor. Hem eğleniyor, hem eğlendiriyor. Ama bazan ipin ucu kaçıveriyor. Kitabın sondan bir önceki cümlesi "Bana tekin bir yol gösterecek bir yaratık, yardımsever bir Yahoo çıksa yahu!" buna iyi bir örnek. İroni yapmak istemiş, oturtamamış. Üstelik tam da kitap biterken. Kitaptan geriye aklımızda "Yahoo" mu kalmalı? Bunu istediğini sanmıyorum.

İnsanoğlu tuhaf, ilk hikayeyi okurken aklıma "baldır" tartışması geldi. Geçtiğimiz aylarda gazete yazarları başka işleri olmadığı için baldırın anlamını tartıştılar. Yani baldırın bacağın hangi bölgesi olduğunu. Murat Yalçın'ın şöyle bir cümlesi var; "Dizlerini sımsıkı birbirine yapıştırdı; baldırlarının açılıp açılmadığını yokladı, eteğini bacaklarının arasına sıkıştırdı sıkı sıkı" diyor, bir kaç paragraf sonra da "Kadınla adamı izliyordu bir yandan. Bir çift kedi kafasına benzetti kadının dizkapaklarını, baş başa uyuklayan" diye tamamlıyor. Yani "baldır" deyince diz kapakların üzerindeki bölümü anlıyor. Ben de baldırın bacağın dizle kalça arasındaki bölümü olduğunu sanıyordum. TDK sözlüğü şöyle tanımlıyor; "Bacağın dizden ayak bileğine kadar olan bölümü." O zaman dizle kalça arasındaki bölüme ne deniyor, kalça mı, merak ediyoruz.

Kitaba, "Şen Saat"e dönersek, ikinci hikaye "Kum Saati Olmak isteyen Kadın" yazarın hikaye yazamama halini hikaye ediyor. Yazarın (Murat Yalçın?) mahremine girdiğimizi hayal edersek hoş bir şey gibi. Hikayenin yazım sürecini neler etkiliyor, görüyoruz. Ama ötesinde bir olmamışlık duygusu var. Evet, her zaman hikaye yazılamıyor. Ama bunu kitabın ikinci hikayesinde öğrenmeli miyiz, bilmiyorum. Bu hikayenin burada olması gerekli mi? Murat Yalçın, kitabın yapısını da önemsiyor, hissediyorum. O zaman hikayeleri sıralarken bir bildiği vardır diye düşünüyorum. Daha ikinci hikayede bizi yarattığı havadan, "epik" bir anlatı ile kopartmasının da bir açıklaması vardır sanıyorum. Okur olarak bu hikaye olmasa daha iyi olurdu diye düşünüyorum.

Beni kopartan bir hikaye de kitabın son hikayesi "Şairin Horozla İmtihanı!" Haber formatında yazılmış. Yine bir deneme sayılabilir. Yine "epik". Mizahi olmasına çalışılmış. Murat Yalçın kendini mizah yapmaya zorlamamalı. Her türü başarmak gerekmiyor. Sonuçta her yazarın bir üslubu, meşrebi var. Bu hikayenin de kitabın yapısına uymadığını düşünüyorum. Başka bir yerde, başka şekilde değerlendirilebilirdi.

Şen Saat'te kalabalığın içindeki yalnızların, bizlerin hikayeleri var. Biraz 50'li, 60'lı yılların varoluşçu hikayelerini hatırlattı, özletti. O yazarlar bugüne baksalardı Murat Yalçın gibi bakarlardı diye düşündüm nedense. Kitapta Oğuz Atay için yazıldığı anlaşılan, açıkça ona gönderme yapan "Tabut" hikayesini okuyunca acaba dedim "Canlı Doğa Albümü" de Bilge Karasu'ya bir saygı ifadesi, göndermesi mİ? Bunun dışında satır aralarında bir çok kitaba ve yazara açık kapalı gönderme olduğunu görüyor, hissediyoruz. Bu da hoş bir şey. Ayrıca sıradan insanlar olsalar bile hikaye kahramanlarının hayatında da kitaplar var. Böyle insanlar olduğunu umuyoruz. Güzel bir şey ummak!

Murat Yalçın, "insanın başından geçenlerin değil de zihninden geçenlerin öyküsünü anlatmaya yatkınım" diyor (Radikal Kitap, 21,04,06). Yatkın olmak bir yana başarılı da. Hikayelerin tamamı öyle. Belirli bir olay yok, zaten olaya da gerek yok. Her şey hayatta olabileceği gibi. Bir gasp olayını anlatsa bile hayatın içindeki doğallıkla anlatıyor ve siz de öyle karşılıyorsunuz. Normal bir insan hayatın içinde nasıl varolur, nasıl bakar, algılar, bunları hikaye ediyor. "Yazıyı bir eylem biçimi" olarak görüyor. Eylemi başarıyor.

Etiketler:


 

Yahudi Efendi

Metin Celâl

Adam Zakir, Vahideddin’in herkesçe bilinen oğlu Ertuğrul’dan önce doğmuş oğludur. Yahudi asıllı bir anneden doğmuş olduğu için veliaht olma şansı da yoktur, hatta kayıtlara bile geçmemiştir. Saraydan uzakta, bir köşkte büyütülür. Dört yaşında konuşur, ilk anlaşılabilir sözcükleri tam bir cümledir, “Tanrı nerede?” Sanıyorum romanın anahtar cümlesi budur. Tanrıyı arayış, romanın kahramanın en önemli sorunu olacaktır. Tanrıyı arayış aynı zamanda tek tanrılı dinlerin anlaşılmaya çalışılması, sorgulanması da demektir. Adam, tam da bu sorgulamalara uygun bir evde doğmuştur. “Annem bir Sefarad Yahudi’siydi ve Ladino dilini konuşurdu; babam bir Türk’tü ve Sünni Müslüman’dı; mürebbiyem bir Fransız Katoliği’ydi; tarih öğretmenim Şii’ydi ve Arapça konuşurdu; hahamım İbranice konuşurdu; müzik öğretmenim Ermeni’ydi; İslam’ın farklı bir yorumuna inanan bir de haremağam vardı. Hepsi bir çeşit Türkçe konuşurlardı” diye anlatır durumunu.

Roman 1905’de bu çok renkli, bir anlamda Osmanlı İmparatorluğu’nun mevcut yapısını temsil eden evde başlar. Adam, annesinin kendisini gizlice bir Yahudi olarak yetiştirmesine rağmen öğretmenlerinin dini olan Hıristiyanlığa inanır. Ama orada kalmaz din/tanrı arayışları roman boyunca gelişir. Hıristiyanlıktan sonra, Ateist, Yahudi ve Müslüman olur. Roman boyunca gelişecek bir başka duygu da öldürülme korkusu ve ona bağlı olarak ölme isteğidir. Önce intiharı dener, beceremeyeceğini anlayınca, bir an önce kendi eceliyle ölmeyi diler.

Romanın orijinal adının “Tanrı’ya ve Deliliğe Dair” olduğunu öğrenince ana temanın böyle gelişmesi de daha anlaşılır oluyor. Romanın adı içeriğini belirliyor. Toksöz B. Karasu, ünlü bir psikiyatristmiş. Amerika’da yaşıyor. Anlaşılan İngilizce’ye Türkçe’den daha çok hakim ki eserlerini İngilizce yazıyor. Bilimsel eserlerini olduğu gibi bu kitabı da Türkçe’ye Handan Balkara çevirmiş. Yazar, romanın Türkçe çevirisine “Yahudi Efendi” (Everest yay.) adını uygun görmüş. Son zamanlarda peşpeşe çıkan “Efendi” kitaplarının yarattığı çağrışımları düşünmezseniz doğru bir seçim. Romanın kahramanına “Yahudi Efendi” diye hitap ediliyor. Ama doğrusu, ben de bir çok okurun kapılacağı bir izlenimle “Efendi” kitaplarının bir benzeri sandım, “sabetayizm” araştırmalarına (!) yeni ne katkıda bulunmuş diye okumaya başladım ve tamamen bambaşka bir konuyla karşılaştım.

1905’de İstanbul’da başlayan Adam Zakir’in yaşamı 1947’de Kudüs’te noktalanıyor. 20. yüzyılın ilk bölümünün hikayesi de diyebiliriz. “Yahudi Efendi”, kahramanının ağzından yazılmış bir biyografi yapısında. Kronolojik olarak gelişiyor.

Annesi Yahudi olduğu için tahta geçemeyeceğini öğrenen Adam Zakir, talihin garip bir cilvesi ile Cumhuriyet ilan edilip hanedanın yurtdışına yollanması sırasında kendisine tebliği edilen yurtdışına çıkış emri ve verilen pasaportla hem baba olarak Vahideddin’e resmen kavuşur hem de hanedandan olduğu yine resmen onaylanmış olur. Bir süre İstanbul’da gizlenip, misafir öğrenci olarak tıp öğrenimi gördükten sonra bir gün yakalanıp sınır dışı edilir.

Adam Zakir, bindirildiği trende tesadüfen saray katiplerinin bulunduğu kompartımana konur. Katiplerin San Remo’da sürgünde bulunan Vahideddin’in yanına gittiklerini öğrenince onlara katılır. Oraya ulaştıklarında Padişah’ın o gün öldüğünü öğrenirler. Adam, ortada kalmıştır. Tesadüfler burada da devreye girer ve Adam yolda kalmış bir Mercedes’i yardım amacıyla tamir edince Paris’e gitme şansına kavuşur. Gidilen adres Doktor Lugner’lerin evidir ve Adam, Lugner’lerin bir süre önce ölen oğullarına tıpatıp benzemekle kalmamakta, aynı adı da taşımaktadır. “Tesadüfün bu kadarına pes!” demez ve romanı okumayı sürdürürseniz iyi edersiniz.

Dr. Lugner, hem dine bağlı görünen bir Yahudi hem de özellikle yaptığı yasadışı kürtajlarla tanınmış bir doktordur. Adam, daha önce nasıl Hıristiyanlıktan ve ateizmden soğuduysa doktorun sahte tavırları ve dini kendi işine geldiği gibi yorumlaması nedeniyle Yahudilikten de soğur. Doktorun yardımcılığını yapmaya başlayan Adam, onun yasadışı kürtaj operasyonlarına katılmakla kalmaz, kısır kadınların doğum yapmasını sağlayacak yeni buluşu olan “mekanik dölleme” işleminde de meni sağlayıcısı olur. Kısır babaların menileri yerine Adam’ın menisi kullanılır. Başarı sağlanır. Bu operasyonlardan biri Sorbonne’da okuyan Türk genci Cemil Karasu’nun Fransız-Yahudi karısı Sabina’ya yapılır. Nevim doğar. Karasu’lar daha sonra Türkiye’ye kaçarken Adam’ın biyolojik babası olduğu bir diğer çocuğu, Lugner’lerin torunu Amiti’yi de yanlarına alacaktır.

Cemil Karasu adı dikkatli okura yabancı gelmeyecektir. Kitabın başında “Babama… namsız şair ve düşünür Cemil Karasu’ya” ithafı vardır. Bu ithafla romanın 201. sayfasındaki olayları bir araya getirdiğimizde ister istemez akıl yürütüyor ve kitabın yazarı Toksöz B. Karasu’nun biyolojik babasının Adam Zakir olduğunu, dolayısıyla dedesinin de son padişah Vahideddin olacağı sonucuna ulaşıyoruz. Yazar, ilk sayfaya “bu kitaptaki yer alan olaylar tamamen hayal ürünüdür” cümlesini koymuşsa da “Acaba bir roman değil de gerçek bir biyografi mi okuyorum?” sorusu kafamıza takılıyor. Çünkü kitapta baştan itibaren bir çok gerçek isim geçiyor. Bizim tanıyıp bilmediğimiz isimler de neden gerçek olmasın? Belki de hoş bir fantezidir. Bir merak eden çıkar, araştırır umarım.

Takıldığım bir şey de şu; Adam Zakir, İstanbul günlerinde “Cağaloğlu semtinde, Sultanahmet Camii’ne nazır” Hotel Claude Farrere’de kalıyor. Benim bildiğim kadarıyla Claude Farrere, “Türk dostu” olarak bilinen bir Fransız yazarı. İstanbul’da bulunmuş. 1876 – 1957 yılları arasında yaşamış. Daha sonra da ismi Cağaloğlu’nda bir sokağa verilmiş. Romanın geçtiği tarihte orada bir Hotel Claude Farrere olması pek olası değil. Acaba, yazarda bir bilgi eksikliği mi var, yoksa hoş bir espri mi yapmış, anlayamadım.

Adam Zakir’in Paris’teki günleri İkinci Dünya Savaşı’nın başlaması ve Paris’in işgali ile noktalanır. Adam, kendini Nazilerin Drancy aktarma kampında bulur. Doktor olması sayesinde revirde görevlendirilir ve hayatta kalır.

1941’de bir tesadüfle kaçar ve İstanbul’a ulaşır. Yıldız Sarayı’nda gizli olduğunu sandığı hazineyi ararken yakalanır ve poliste padişah Vahideddin’in oğlu olduğunu söyleyince akıl hastanesine sevk edilir. Orada mutlu bir tesadüfle çocukken kendisini tedavi eden Doktor Mahzar Osman’la karşılaşır. Doktorun İngiliz Büyükelçiliği’nden onun için aldığı vize ile ünlü Struma gemisine biner ve Filistin’de yeni kurulan İsrail devletine doğru yola çıkar. Gemi onun bindiği seferinde batmadan Yafa’ya ulaşır. Talihi yardım eder Kudüs’te iyi bir Müslüman olan Hoca Nasır’ın yanına yerleşir. Daha önceki din maceralarına benzer bir macerayı da Hoca ile yaşar. Aradığı dini bulduğunu düşünürken Hoca’nın müslümanlığının sadece görüntüde olduğunu, dini işine geldiği gibi yorumladığını görür. “Üç dini inanıcın ortasında inançsız kalmış”tır. “Tanrıyı tanımlanmış haliyle bulamıyorsam onu yeniden tanımlamalıyım” der. Aslında, “kendine bir anlam verebilme amacıyla arıyordur Tanrı’yı.” Bu arayışta sonuç olarak öğrendiği “aslında hayatın bir anlamı olmadığı”dır. “Gerçek nefsinizi bulduğunuzda anlam kendi içinizde evrilecektir.”

“Yahudi Efendi” akıcı bir dille yazılmış. İngilizcesini bilemem ama Türkçe’de Toksöz B. Karasu’nun dili oldukça iyi. Dil tercihi biraz daha çağdaş olabilirdi. Eski yıllarda örneğin ellilerde altmışlarda yazılmış da sanki yeni basılmış gibi bir havası var.

“Yahudi Efendi” bir macera romanı havasında ve okuru kendine bağlıyor. Bir yandan 1905 – 47 yılları arasındaki önemli olaylara bir yerinden şahit olurken diğer yandan hayatın anlamı üzerinde düşünüyorsunuz. İlk bölümlerdeki olay ve kuram dengesi özellikle romanın sonuna doğru kuramdan yana ağır basıyor. Bu kadar felsefe fazla değil mi, diye bir duygu oluşturuyor ama rahatsız etmiyor. Bazen de yazarın mesleğinin ağır bastığını görüyorsunuz, kahramanlar “Sara’nın bu kronik psikolojik isyanının maksadı neydi?”, “Çatısı altında yaşayabileceğim emniyetli bir psişik yuva arıyorum kendime,” “Yeter artık, bu sahte enigmatik derinlik saçmalığına bir son ver,” gibi cümleler kuruyorlar. Neyse bu tip örnekler çok değil.

Çok fazla tesadüf var. Tesadüfler olmasa sanki roman akmayacak. Bir süre sonra bu durum insanı rahatsız ediyor ve yapaylık duygusu uyandırıyor. Bir örnek vermek gerekirse, babası Vahideddin’in yanına saray katipleriyle tesadüfen trende karşılaştığı için değil de kendi aldığı bir kararla gidebilirdi. Roman metninin üzerinde biraz çalışılsa bir çok tesadüfün yerine daha inandırıcı geçişler bulunabilirdi.

“Bu kadar kusur kadı kızında da bulunur” diyebiliriz. Ne de olsa okuduğumuz bir ilk roman.

Etiketler: , ,


 

YENİ SEVGİLİ

Metin Celâl


Halil Gökhan, çok yönlü edebiyatçılardan. Şiir, öykü, roman yazıyor. Çeviriler yapıyor. Antolojiler derliyor. Editörlük, gazetecilik gibi mesleklerle uğraşıyor. Yeni Sevgili (Dharma yay) üçüncü romanı. Marguerite Duras'a adanmış, Sevgili'nin yazarına. Herhalde "Sevgili" ile "Yeni Sevgili" bir yönleriyle bağlantı kuruyorlar. Zaten kitabın girişindeki iki alıntıdan biri de Marguerite Duras'dan. Alıntıları izleyen giriş olarak niteleyebileceğimiz yarım sayfalık bir bölüm var. Bu bölüm, romanın tamamını özetliyor bir anlamda. Tabii bunu kitabı tamamlamadan bilemiyorsunuz. Çünkü bu bölümün aslında en sonda olması gerek.

"Artık her şeyin sonuna gelmiştim. Hayatın, oyunun, geride kalmanın. Hiçbir arayışım sonuç vermemişti" diye söze başlıyor romanın kahramanı. Ali Sabah gazetecidir. Bir gazetenin toplum sayfalarını hazırlamaktadır. "Uzaktan âşık olduğu", daha doğru deyimle platonik aşkı Lale de aynı gazetenin yaşam sayfalarını hazırlamaktadır. Ali, Lale'ye aşık olduğunu hissettiği günün sabahı onu kaybeder. Lale gitmiştir. Lale'nin gitmesinin, işten atılmasının sebebi gazetedeki ekonomik tedbirlerdir. Ali'nin işten atılmasının sebebi ise yaşam sayfasında çıkan bir ilandır. İlanda "Bu sayfanın güzelini çok seviyorum. İmza: Arka sayfanın delikanlısı…" yazmaktadır. Sonuçta ikisi de gazeteden kovulmuştur.

Ali Sabah, aşkını ilan ettiği Lale'nin izini sürmeye başlar ama bir türlü ona ulaşamaz.

Kitabın arka kapağında "Yeni Sevgili, aşktan öte hayatın romanı" deniyor büyük puntolarla. Doğru bir tespit. Gerçekten de bu bir anlık aşk sanrısından sonra Ali'nin hayat hikayesini okuyoruz. Ali Sabah, sık sık iş değiştiriyor ve hareketli bir gece hayatı var. Lale'ye aşık olması, onun izini sürmesi, "büyük bir aşk hissetmesi", diğer kadınlarla ilişkiler yaşamasını engellemiyor. Bu durumu da şu cümleyle gerekçelendiriyor; "Ona ulaşmak için başka kadınların yakıcılığından geçmek zorundaydım." Ama bir-iki kadınla yaşadıktan sonra yeni bir cümle oluşturmayı tercih ediyor; "Aşk gelip geçici bir heyecandır."

Ali Sabah'ın hareketli iş hayatına bir yanıyla medya eleştirisi diye bakabilir miyiz, bilmiyorum. Sadece belirli boşlukları doldurarak yazılan yıldız falları gibi küçük hikayeler bana daha çok hoş anekdotlar gibi göründü. Zaten ilerleyen sayfalarda Ali Sabah'ın, kırk kanalda televizyon izleyip reklam sürelerini kaydetmek, ıssız bir yarış pistinde boş boş oturmak gibi işleri gerçeküstü, Kafkaesk olaylar halini alıyor, inandırıcılığını kaybediyor. Anlatımdaki gizli mizah, ironi belki de bunu hissettiren. Gerçek hayatta böyle işler olabilir mi, bilmiyorum. Ama Halil Gökhan'ın anlatımından espri yapıyormuş duygusu oluşuyor. Hatta, tesadüfen bir kitap yazıp ünlü bir yazar olmasını da bir espri olarak algılıyoruz. Bir sahicilik eksikliği var.

Medyada kadınının konumu, hatta onun deyimiyle "medyanın kadınlaştırılması"nın tartışılmasında yarar var. Ama yazar tartışmıyor, biraz espri yapıp üstünden geçiyor. Belki de yazar bize "Hayat bir oyun, her şey bir oyun" diye bir mesaj vermek istiyor da biz farkına varamıyoruz. Zira, baştan beri gelen bir ciddiyet umudu var. Marguerite Duras'dan yapılan alıntıyla, kitabın ona adanmasıyla bir bağ kurmak istiyoruz. Ama Halil Gökhan'ın Yeni Sevgili'si, ne konu olarak, ne anlatım olarak, ne de başka bir yönden Marguerite Duras'yla bir ilişki ya da bağ kurmuyor. Hatta bir gönderme, bir işaret de yok. Tek ilişki belki de kitapların isimlerinde ve kapaktaki şapkalı genç kadında.

Halil Gökhan'ın açıkça gönderme yaptığı tek kitap, önceki romanı "Konuşan Kadın" ve onun kahramanı Leon Ziya. Leon Ziya, 5. Bölümde bir kahraman olarak romana giriyor. Ali Sabah, Leon Ziya'nın durumu ile kendi durumu hakkında bir benzerlik kuruyor. Doğal olarak "Konuşan Kadın" romanını merak ettiriyor. Bir anlamda roman içinde roman reklamı. Halil Gökhan, Dünya'da yeni gelişmeye başlayan ama bizde henüz rastlanmayan kitapların içinde reklam yapma modasına uymuş, romanına kendi romanının reklamını almış sanki.

Leon Ziya'nın yazara bir yardımı daha oluyor, romana bir son nokta koymasını sağlıyor. Kendi durumuyla Leon Ziya'nın durumunu, olaylara ve tabii aşka verdikleri tepkileri karşılaştırıyor Ali Sabah, bu karşılaştırmadan felsefi sonuçlara ulaşırken de Lale'nin ölüm haberi geliyor. Ali Sabah, ne kadar ruhani bir aşkın izini sürmüşse de oldukça gerçekçi. Yitik sevgilisinin ölüm haberinin doğruluğunu mezarlığa giderek kontrol ettikten sonra aşkını kalbine gömüyor. Burada kitabın başındaki yarım sayfalık bölüme dönüyoruz. O bölüm daha da anlamlı hale geliyor. "O hiç sevgilim olmamıştı. Yenisi de olamazdı bu yüzden. Olsaydı, yeni sevgilim olacaktı" diyor roman kahramanı. Her şeyin boş bir çabadan ibaret olduğunu anlıyoruz.

"Yeni Sevgili" bize Duras'nın Sevgili'si gibi bir tutkulu bir aşk önermiyor. Günümüzde "aşk" diye adlandırılan ilişkilerin nasıl yaşandığını anlatıyor. Ali Sabah, sıkça rastlanan bir gecelik aşıkların karkiratürize edilmiş hali. Bir sevgiliden diğerine koşarken, onları etkileyecek hikayesini geliştiriyor. Kadınların kayıp sevgili, gönlü kırık erkek masallarına ilgi duyduğunu biliyor. Onların yataklarını paylaşmadan önce anlattığı masalı bize roman olarak okutuyor.

Ali Sabah'ta simgelenen karakterin iş hayatı içindeki hali de aynı biçimde tipik. Onun gibi bir işte dikiş tutturamayan, en iyi işleri terk etmek için bile bahane bulabilen ya da kendini hızla işten attırabilme becerisine sahip kişiler tanıyoruz. Ali Sabahların bu kadar çok iş bulmalarına da gıpta ediyoruz. Ne yazık ki roman bunun gizini bize vermiyor.

Halil Gökhan, Ali Sabah tipinden hoş bir roman çıkartabilirmiş, ama nedense bunu istememiş. Yeni Sevgili, bir taslak , özet hissi uyandırıyor. Ayrıntılar yok. Bir çok olayı, gelişmeyi kısa bir paragrafla, hatta birer cümle ile anlatmayı yeğliyor. Biraz daha derinleşebilse, biraz daha tahlil etse bu malzemeden iyi bir şeyler çıkacağını düşündürüyor. Halil Gökhan'da o yeteneğin olduğunu biliyoruz ama nedense yeteneğini harcamak istemediğini düşündürüyor bize. "Hayat bir oyundur" diyor ya kahramanı, Gökhan da romanı bir oyun olarak görmüş. Yazarken eğlenmiş, bizi de eğlendirmeyi istemiş. Ama her zamanki gibi çok işi olduğundan bu oyunu, eğlenme sürecini kısa tutmuş.

Etiketler:


 

Leyla’nın Evi

Metin Celâl

Leyla’nın Evi (Remzi Kitabevi), Ömer Zülfü Livaneli’nin son romanı. Uzun zamandır çok satanlar listesinde. Roman bir giriş (önsöz)le başlıyor. Livaneli, İstanbulluların aslında birer göçmen olduklarını anlatıyor. Bu göçmenlik durumu da mülk sorunun beraberinde getiriyor. Livaneli bir tez de getiriyor; “Burası bir sığınak. Kaçtıkları ülkelerde evlerini barklarını, bahçelerini , tarlalarını, hatta arkalarından acı acı ağlayan kedi ve köpeklerini bırakmışlar. Geldikleri bu ülkede de kaçanların mülküne yerleşmişler. Rumların ve Ermenilerin evleri, bu evsiz barksız kalmış, ölümden zor kurtulmuş insanlara verilmiş. Yabancı evlere yerleşip tanımadıkları tarlaları sürmeye başlamışlar” diyor ve ekliyor “Dünyanın bu bölgesinin tarihi, birbirinin mülküne konma tarihi.” Leyla’nın Evi’ni yazma amacının da “hepimizin hayatına bir biçimde damgasını vuran bu mülk trajedisini anlatma fikri” olduğunu belirtiyor. Anlayacağınız yazar daha romanın girişinde bu tezini bize bildirerek, bir anlamda işi bizim anlayışımıza bırakmak istemediğini bildiriyor.

Roman, “Yaşlı kadın ulu bir çınarın altına oturmuş, iki gündür yerinden pek kıpırdamamıştı” cümlesi ile başlıyor. Üstelik üzerinde oturduğu da kahverengi deriden yapılmış sert bir valiz. Bu giriş biz okuyucuları hemen kendine bağlıyor ve romanın akışına kapılıyoruz. Yaşlı kadının kim olduğunu, orada ne yaptığını anlamaya çalışıyoruz. Aslında o kadının kimliği bize kitabın arka kapağında “Yalılarda doğmuş büyümüş bir paşazade, bir Osmanlı soylusu…” olarak tanıtılmış. “Büyük Hanım” ya da “Leyla” olarak çağrılmayı tercih eden bu kadın romanın baş kahramanı. Yalının hanımı. Mahallelinin saygı gösterdiği, sevdiği birisi. Elinde bir tapu olmasına rağmen yalının yeni sahiplerinin kendisini kapının önüne atıvermesini bir türlü hazmedemiyor. Orada kalakalmış.

Romanın ilk tesadüfü burada oluyor. Bir gazete muhabir olarak çalışan Yusuf olay yerine yollanıyor. Yusuf’un aslında yalının emektar bahçıvanının oğlu olduğunu ve Leyla’yla aralarında çok güçlü bir sevgi bağı olduğunu öğreniyoruz. Nedense yazar, Yusuf’un olayını ailesinden ya da mahalleden arkadaşlarından öğrenmesini değil de çok düşük olasılıklı bir tesadüfle olmasını yeğliyor. Romanın devamında da bir çok tesadüfe şahit olacağız.

Leyla için “akli melekelerinin yerinde olmadığına dair” bir rapor çıkartılmış, bu raporla bir “vasi” tayin edilmiş, vasi de Leyla’nın üzerine tapulu olan yalının müştemilatının satışını yalının yeni sahiplerine yapmış. Ama Leyla’nın ne rapordan ne vasiden, ne de satış işleminden haberi yokmuş. Yani ortada bir sahtekarlık var. Ama yalının yeni sahibi ünlü bir banka patronu olduğu için bu olayı Yusuf’un haber yapması önleniyor. Neyse ki bu tesadüf sayesinde Leyla, yerinden kalkmaya ve Yusuf’la birlikte onun evine gitmeye razı oluyor.

Yusuf’un Cihangir’deki evinde Roxy – Rukiye ile karşılaşıyoruz. Roxy’nin ikinci kahraman olduğunu hem giriş yazısından hem de arka kapaktan biliyoruz. “Rukiye-Roxy: Almanya’da doğmuş, seks modelliği yapmış bir hip-hop’çı…” Ve sessiz sakin, biraz da çekingen bir kişi olarak tanımlanan Yusuf’un sevgilisi. Leyla ile Roxy, ilk karşıtlığı simgeliyor. Leyla soylu, asil, görmüş, geçirmiş ve iyi insan. Roxy, “Alamancı”, kültürsüz, görgüsüz, eğitimsiz. Biri iyilik timsali, diğeri kötülük. Leyla, çökmekte olan bir soylu sınıfı, kültürel değerleri, ahlakı, erdemi ve sevgiyi simgeliyor.Roxy, sınıf atlamak, yükselmek isteyenleri, bu uğurda her şeyi yapabilecekleri, sevgisizliği simgeliyor. Öyle ki ilerleyen sayfalarda Leyla’nın Roxy’le arkadaşlık kurması insanlığıyla iyiliğiyle değil ancak kültürel nitelikleriyle, yabancı dil ve müzik bilgisiyle olabiliyor. Roxy’nin bir benzeri de yalının yeni hanımı Necla. İkisi de Leyla’nın kapının önüne konulmasından yana. Necla orta sınıftan geliyor ve bir banka patronunu karısı olarak sınıf atladığının bilincinde ve o hırsla herkese saldırıyor.

Romanda daha böyle bir çok karşıtlık var; eski İstanbullular ve yeni göçmenler, Boğaziçi yalıları ve yeni semtleri simgeleyen Cihangir, yalı halkı, dağlılar diye tanımlanan yalı hizmetlileri… Ak ve karayı net olarak ayırt etmemizi istiyor sanki yazar. Anlatım da klasikleri hatırlatan bir yapıda. Romana giren her yeni karakterin hayat öyküsünü mutlaka okuyoruz. Leyla’nın durumu, geçmişi, Roxy’nin yaşadıkları gibi bazı olaylar da sık sık tekrarlanarak okurun belleğine kazınıyor.

Sıra romanın üçüncü ana karakterine geliyor, arka kapak şöyle diyor; “Ali Yekta: Uşaklık kaderini değiştirme ihtirasıyla yanıp tutuşan bir İstanbullu…” Ali Yekta ile ilk karşılaşmada bu tanımlamayla koşullanmış olarak “kaderini değiştirme ihtiras”ı hissetsek de ilerleyen sayfalarda aslında uşak da olsa Leyla gibi bir yalı sakini olduğunu ve o değerleri korumaya çalıştığını görüyoruz. Ali Yekta, emekli olup oğlunun yeni yalısına yerleşmek isterken bir sınıf atlama arzusunda değil aksine mevcut konumunu emekliliğinden sonra da koruma isteğinde. Örneğin oğlunun Necla gibi bir memur kızıyla değil, yalıda yetişmiş bir kızla evlenmesini istiyor. Çünkü yalıya yakışan o kızlardır.

Yalının da bir ana karakter sayılması gerektiğini düşünüyorum. Romanın büyük bir bölümünü, özlemle anılan Osmanlı dönemindeki yalı hayatı hakkındaki bilgiler oluşturuyor. Livaneli, yalı yaşamı hakkında kitaplar okumuş, onlardan esinlenmiş, zaten kitabın sonunda da bu kaynakları belirtiyor. Sorun, bu alıntıların – esinlenmelerin romanın anlatımıyla tam uyum sağlayamaması. Ansiklopedik ya da kitabi halleri var, alıntı oldukları belli oluyor.

Osmanlı’nın çöküşü, Cumhuriyet’in kuruluşu da yalı hayatı ekseninden anlatılıyor. Örneğin Atatürk’le ilgili anılar onun yalı ziyaretleriyle bağlantılı. O zamanın yalı sakinleri oluşturan Rumeli göçmenlerinin öyküsü Cumhuriyet’in kuruluşuyla da öyle bağlantılandırıyor. Cumhuriyetle birlikte “Dağlılar” Anadolu’dan gelmiş, bağdaki yalı sahibi Rumelileri kovmuştur. Yazarın tercihinin Rumelilerden ve yalı hayatından yana olduğunu anlıyoruz.

Türkiye tarihi açısından çok önemli olan Cumhuriyet’in kurulması, romanın çerçevesini oluşturan bir görünüm olarak kalıyor. Oysa Leyla’nın var olmasının temelinde bu dönüşüm sırasında yaşananlar var. Yazar daha başta romanını “mülk trajedisi” üzerine kurduğu için insanlık trajedisi ister istemez geride kalıyor. Romanın ana kahramanları olabilecek Handan ve sevgilisi İngiliz teğmen Robert Whitaker öyküleri anlatılıp geçilerek geri planda bırakılıyorlar. Tabii bu tercihtir, eleştirmiyoruz. Ama romanın tarihsel akışında bir sorun olduğunu düşünüyoruz; Anlatımdan (cep telefonu kullanılması vb) olayların günümüzde yaşandığını anlıyoruz, ama 80 yaşındaki Leyla Şapka Devrimi’ni hatırlayabiliyor. Çok fazla geriye dönüş bir süre sonra okuru romanın akışından kopartıyor. Romanın yarısını geçtiğinizde henüz hiçbir şey olmadığını görüyorsunuz. Leyla evinden atıldığıyla kalmıştır.

Leyla ile Ali Yekta’nın karşılaşmaları da bir tesadüfle gerçekleşiyor. Hemen birbirlerinin yalı insanı olduğunu anlıyorlar. Aralarında sıcak bir hava oluşuyor. Ali Yekta’nın olaylara bakışı değişiyor. Olayları çözen, yalıya gittiğinde oğlu ve gelinin konuşmalarını dışarıdan duyan ve gelinin kendisini yalıda istemediğini anlayınca (nedense cebinde taşıdığı) babasından kalma revolveri çekip gelinini vuran Ali Yekta.

Sonra her şey mutlu sona doğru gidiyor. Leyla eski evine dönüyor. Roxy hamile kalıyor, iyi insan oluyor, kızına Leyla adını veriyor, kendi adını Rukiye yapıyor, Yusuf başarılı bir gazeteci oluyor.

Etiketler: , ,


This page is powered by Blogger. Isn't yours?