Cuma, Ocak 30, 2015

 

Anımsı Acımsı



Usta yazar Mahmut Makal “Anımsı Acımsı”da yoksul bir köy çocuğuyken nasıl ünlü bir yazar olduğunu ve bu “ünlü yazar” olmasının bedelini çalışma yaşamı boyunca defalarca nasıl ödediğinin öyküsünü anılarla anlatıyor.
Mahmut Makal, 1930’da Aksaray’ın Demirci Köyü’nde doğmuş. Kendi deyimi ile “orta halli” bir köylü ailesinin çocuğu. Ama yazdıklarından durumlarının pek parlak olmadığı anlaşılıyor ya da bir başka açıdan bakarsak “orta halli” köylü ailesi bu ise yoksulu nasıl olur diye sorgulamak gerek. Makal ilk öğrenimini köy okulunda tamamlamış. Küçük yaşlardan beri okumaya, kitaplara çok meraklı. Ama babasına göre bu kadar okumak yeterli, zaten köyde de ortaokul ya da lise yok. Babasının “Bu köyün toprağı senin gibi daha çok iti doyurur” sözü kulağında bir arkadaşıyla birlikte gizlice Köy Enstitüleri sınavına giriyor. Aksaray’dan sınava giren 27 çocuktan 7’si sınavı kazanıyor. Bunlardan biri de Mahmut Makal.
İvriz Köy Enstitüsü’ne girdiğinde 13 yaşındaymış. Köy Enstitüsü onu iyi bir öğretmen olarak yetiştirmekle de kalmıyor, okumak ve yazmak için de olanak sağlıyor. Mahmut Makal ilk yazarlık denemelerini Ivrız’dayken yapıyor. Köy Enstitüleri’nin, Halk Evleri’nin dergilerinde ilk çalışmaları yayımlanmaya başlıyor. Yaşamını değiştiren gelişme ise Varlık Dergisi’ne yolladığı şiir ve mektup oluyor. Yaşar Nabi Nayır şiiri beğenmese de bu Köy Enstitülü yazar adayının mektubunu konu edinen bir yazı yayımlıyor. Bu aynı zamanda Mahmut Makal’ın şahsında tüm Köy Enstitülü öğretmen ve öğrencilere bir çağrı. Yaşadıklarınızı, gözlemlerinizi, deneyimlerinizi yazın, yayımlayayım diyor Yaşar Nabi.
Mahmut Makal, kendi köyü Demirci’de gözlemlediklerini yollamaya başlıyor Varlık’a. Bu yazılar “Köy Öğretmeninin Notları” başlığıyla iki ayda bir yayımlanıyor. 1947’de mezun olan Makal’ın öğretmen olarak ilk görev yeri Nurgöz. Nurgöz’ün tek sınıflı okulunda tek öğretmen olarak göreve başlıyor. Köy kökenli bir öğretmen olarak köylülerle diyalog kurması ve kendini sevdirmesi kolay oluyor. Makal hem köylülerden dinlediklerini hem de köydeki izlenimlerini yazıp Varlık’a yolluyor. Dönemin iktidarının hemen dikkatini çekiyor. Valilik emri ile Nurgöz’den Çardak Köyü’ne tayin ediliyor ama Makal’ın yazdıklarının içeriğinde bir değişiklik olmuyor. Köylerdeki yaşamı tüm gerçekçiliği ile anlatması, yokluklardan, yoksulluktan söz etmesi CHP iktidarında rahatsızlık yaratıyor. II. Dünya Savaşı koşullarında şehirlerde bile yokluk çekilirken köyde nasıl refah olacak ki diye bir savunma geliştirebilirler ama o bile akıllarına gelmiyor. Her zamanki klişe gerekçeye başvuruyorlar; köyü ve köylünün ekonomik ve sosyal yapısını kötü göstererek komünizm propagandası yaptığı iddiası ile  Makal hakkında soruşturma açılıyor. Kendi evi, anne babasının evi basılıyor. Milli Eğitim Bakanlığı’nın klasiklerinden oluşan kitapları delil olarak toplanıyor. Ertesi gün de bizzat Niğde Valisi geliyor. Bu sırada Mahmut Makal’ın Varlık’taki notları “Bizim Köy” adıyla kitaplaşmış. Kitabının yayımlandığını validen azar işitirken öğrenen Makal, tutuklanma talebi ile götürülüyor.
“Anımsı Acımsı”da (5. Baskı, Ocak 2015, Literatür yay.) Mahmut Makal yaşadıklarını belgelerle destekleyerek kara mizah olarak kaleme almış. İronik bir bakış ile sanki başka birinin başına gelmiş gibi anlatıyor olan biteni.    
Mahmut Makal tutuklu olarak yargılanırken “Bizim Köy” büyük ilgi görüyor. Demokrat Parti 1950 seçim kampanyalarında bu kitabı CHP’nin ülkeyi iyi yönetemediği, köye hiç hizmet götürmediğinin delili olarak kullanıyor. Mitinglerde kitaptan bölümler okunuyor. CHP’nin derdi de kitapta yazılanların doğru olmadığını ispat etmek. Mahmut Makal’ın azılı bir komünist ve dinsiz bir yazar olarak gerçekleri çarpıttığını, köylülerin mutlu mesut yaşadığını bu yargılama yoluyla kanıtlamaya çalışıyorlar. Seçimlerin çok yaklaştığını, hiçbir delil olmadan “komünist” diye içeride tutmaya devam ederlerse bunun aleyhlerinde olacağını düşünmüş olsa gerekler ki hemen seçim öncesi Mahmut Makal beraat ediyor. 20 yaşında ilk kitabı ile çok tanınmış bir yazar olarak hapishaneden çıkıyor. Makal’ı savunmak için gelen avukatlardan biri de şair Oktay Rifat.    
“Bizim Köy” sadece siyasi çevrelerde değil edebiyat ortamında da büyük bir ilgi ile karşılanmıştır. Dönemin ünlü yazarları kitap hakkında övücü yazılar yazıyor. “Bizim Köy”ü heyecanla karşılayanlar arasında Makal’la aynı dönemde Varlık’ta şiirleri yayımlanan Orhan Veli ve arkadaşları da var.
Cumhuriyet Gazetesi Mahmut Makal’ı 10 gün İstanbul’da konuk ediyor. Makal’ın İstanbul’da yaşadıkları her gün Cumhuriyet’te haber oluyor. Mahmut Makal edebiyat çevreleriyle tanışıyor. “Köyden yazar çıkmaz” diye küçümseyenler var. Hatta “Bizim Köy”ü Makal’ın yazmadığını bile iddia ediyorlar. Köy Enstitüleri’nin kurucularından İsmail Hakkı Tonguç’un yazmış olabileceği dedikodusu yayılıyor. Öte yandan Sait Faik, Cahit Sıtkı Tarancı, Orhan Veli gibi dostca kucaklayanlar da var.  
Mahmut Makal Çankaya Köşkü’nde Cumhurbaşkanı Celâl Bayar’ın konuğu oluyor. Ardından kendi köyü Demirci’ye atanıyor. Bu sırada iktidara alışan Demokrat Parti Mahmut Makal’ın yazdıklarından rahatsız olmaya başlıyor. En büyük rahatsızlık da “Bizim Köy”ün ününün sınırları aşması ve kitabın İngilizce, Fransızca ve Ruşça gibi dillerde yayımlanması. “Bizim Köy”ün Türkiye’yi Dünya’ya kötü tanıttığı düşünülüyor. Makal’ın hakkında “komünist” diye CHP iktidarında soruşturmalar açıp bunaltanlar bu kez DP adına aynı gerekçe ile aynı işlemleri yapmaya başlıyor. Burhan Asaf Belge, Peyami Safa, İlhan Tarus imzalı, imzasız yazılarla Makal’ı suçluyor, hedef gösteriyor. Mahmut Makal’ın yazdığı gibi köylerin yoksul ve sefil olmadığını, Makal’ın yıkıcı propaganda yaptığını söylüyorlar. 
Daha fazla köy öğretmenliği yapamayacağını anlayan Mahmut Makal Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü’ne öğrenci oluyor. 1955’de mezun olup müfettiş olarak atandıktan sonra da rahat edemeyecek, soruşturmalar peşini bırakmayacaktır. Makal, kendisine eğitimcilik yaptırılmak istenmediğinin farkındadır ama inatla görevini sürdürmeye çalışır, direnir. Baskılar 27 Mayıs 1960 Darbesi’ne kadar sürer. 60 Darbesi’nden sonra kısa bir dönem baskılar azalsa da seçimler yapılıp yeni iktidar göreve geldikten sonra eskiye dönülür. Makal yine soruşturmalarla yıldırılmaya, meslekten uzaklaştırılmaya çalışılacaktır. Ülkede bulunması rahatsızlık vericidir ama yurtdışına gitmesi ne de izin verilmez, pasaport alamaz. 1968 Kasım’ında Milli Eğitim Bakanı’na telgraf çekerek memuriyetten istifa eder. 70’li yıllarda Bülent Ecevit hükümetlerinde görev yapan kendisi gibi İvriz Köy Enstitüsü mezunu Mustafa Üstündağ’ın ve Necdet Uğur’un bakanlıkları döneminde de kendisine bakışın değişmediğini biraz da hayretle görecektir.
Mahmut Makal “Anımsı Acımsı”yı esas olarak gerçekleri yazma, gerçekleri söyleme mücadelesinde yaşadıkları üzerinde kurmuş. Yazar ve eğitimci olarak verdiği mücadele sırasında yaşadığı ve sonu hapis edilmeye ya da görevden alınmaya varan olayları, anıları anlatıyor. Köy Enstitüsü’ne gidişi ve öğrenciyken annesinin onu evlendirme teşebbüsleri dışında özel yaşamını hiç anlatmıyor. Meslek yaşamı sırasında ve sonra Paris’te, Londra’da görev yaparken yaşadıklarına, Venedik’te üniversitede Türk Dili ve Edebiyatı dersleri verişine de değinmiyor. Edebiyat dünyasında yaşadıkları da bu mücadelesi ile sınırlı olarak anlatılıyor ve kitapta belirtilmese de ana metne sonradan eklenen ve dergilerde yayımlandığı anlaşılan yazılardan Sait Faik, Cahit Sıtkı, Ziya Osman Saba, Yaşar Nabi Nayır, Ataç ve Orhan Kemal’le dostlukları olduğunu anlıyoruz. Hele kitabın sonundaki “Şair Bötböt” başlıklı ironik yazı Makal edebiyat anılarını yazsa ne çok şey öğreniriz diye düşünmemize neden oluyor. Belki de o anılar başka bir kitabın konusu olacak...
“Anımsı Acımsı”ya bakarsanız Mahmut Makal’ın doğrudan siyasetle hiç ilgisi olmamış. Kitabın başındaki biyografisinde de siyasetle ilgisine değinilmiyor. Oysa birçok kaynakta “1965 seçimlerinde Türkiye İşçi Partisi'nden İstanbul milletvekili adayı oldu” bilgisi var. Demek ki milletvekili adayı olacak kadar siyasetle yakından ilgilenmiş ve İşçi Partisi tercihi de onun toplumcu anlayışının bir işareti. Mahmut Makal’a yazarlık ve eğitimcilik yaşamında uygulanan baskıda bu siyasi tercihinin payı yok mudur? Bu bilgiyi bilmeden “Anımsı Acımsı”yı okuduğunuzda farklı bir izlenim edinmemek elde değil. 
“Anımsı Acımsı”da usta bir yazarın mücadelesini tatlı ve mizahi dille öğrenirken, Makal’ın yaşadıklarında ülkemizde muhalif görüş belirtmenin, eleştirinin iktidarlar için ne kadar tahammül edilemez bir şey olduğunu da bir kez daha görüyoruz. 
29.01.2015

Etiketler: ,


 

İki Büyük Usta Yanyana



İstanbul Modern’de bir yanda Şahin Kaygun diğer yanda Mehmet Güleryüz sergileri var.
Şahin Kaygun, fotoğraf sanatının Türkiye’deki gelişiminde öncü isimlerden. 41 yıllık yaşamında temel fotoğraf alışkanlıklarını aşan, kuralları yıkan, yenilikler getiren, türler arasında arayışlara giren bir çok eser vermiş, her sergisinde yenilikler getirmiş. Bunda fotoğraf ağırlıklı grafik eğitimi görmesinin kuşkusuz etkisi vardır. Ama kendine has bakışı ve yenilikçi anlayışı olmasa bu eğitimin bir anlamı olmazdı. Klasik anlamda fotoğraf sanatının iyi örneklerini vermesine rağmen belgeleyici anlayışı aşıp fotoğrafı sanat olarak kabul etmiş. Fotoğraf çeken değil fotoğraf yapan olmuş. Fotoğrafta grafiksel çalışmalarla başlayan yenilikleri 80’li yıllar için çok yeni bir teknik olan polaroid fotoğraflara ve sonunda da “foto pentür” çalışmalarına varmış. 
İstanbul Modern’in Fotoğraf Galerisi’nde yer alan sergi bir retrospektif değil. Şahin Kaygun’un 1980’le 1991 yılları arasında farklı tekniklerle ürettiği “deneysel” çalışmaları yer alıyor. Kaygun “silme, kazıma, boyama, kolaj ve fotomontaj gibi teknikleri” kullanıyor. Kuratörlüğünü Sena Çakırkaya’nın yaptığı sergide Kaygun’un Polaroid üzerine yaptığı müdahaleleri, “çekilmiş” fotoğrafın nasıl “yapılmış” bir fotoğraf haline geldiğinin aşamalarını da izleyebiliyoruz. Fotoğraf üzerine yapılan resim diye adlandırabileceğimiz ve şimdilerde “ressam”lar tarafından yaygın olarak kullanılan teknikle ürettiği eserler ve “foto pentür”ler ise ilk sergilendiklerinde sanat dünyasında gerçek bir sarsıntı yaratmış, özellikle fotoğraf çevrelerinde eleştirilmişti.            
Şahin Kaygun sadece deneyen, arayan, türler arası ilişkiler kuran bir sanatçı değildi, hiçbir müdahalede bulunmadığı fotoğraflarında bile kendine has dili, imge dünyası olan bir ustaydı. Tüm dönemlerini bir retrospektifte birarada görmenin, bu büyük ustayı bütün olarak yeniden anımsatmanın zamanıdır diye düşünüyorum.
İstanbul Modern’in alt katında esas ağırlık Mehmet Güleryüz’de. Alt kat lobisindeki sunum Şahin Kaygun sergisini bir nebze kenara itmiş. Sunum için kullanılan dört duvardan biri Kaygun’a ayrılsa bu dengesizlik bir nebze aşılabilir, bu güzel ve önemli sergiye de dikkat çekilebilirdi.
Mehmet Güleryüz de “resimden desene, heykelden gravüre, tiyatrodan performansa uzanan zengin ifade arayışı” ile bilinen bir büyük usta. Alt kat lobisini çevreleyen duvarlarda Güleryüz’ün arayışlarını kronolojik olarak iyi bir sunumla izledikten sonra sergiye giriliyor. “Sergi, sanatçının 1960’lardan itibaren desen, resim, heykel, gravür, porselen üzeri boyama, performans gibi alanlarda gerçekleştirdiği üretimleri bir araya getiriyor”muş. Ama esas mesajı retrospektifin adı veriyor; “Ressam ve Resim”. 60 yıllık sanat yaşamını tüm dönemleriyle yansıtan bu sergiyi izlediğinizde geride kalan imge Güleryüz’ün usta bir “ressam” olduğu ve iyi “resim” yaptığı.
Mehmet Güleryüz disiplinlerarası tüm arayışlarından, “happening”lerden, tiyatro sahnesinde oyuncu olarak verdiği emekten tüm damıttıklarını resmine ve esas olarak tuvale yansıtmış.
Levent Çalıkoğlu’nun kuratörlüğünü yaptığı Retrospektif’de yer alan 150’ye yakın yapıta ve multimedya sunumla canlandırılan desenlerine baktığınızda Güleryüz’ün sanatını başlangıçtan bugüne adeta bilinçle, bütünlüklü olarak tek bir ana kanal üzerinde geliştirdiğini görüyoruz. Dönem dönem boyama anlayışı, işlediği konu ve imgeler değişse de desenlerindeki, çizimindeki kendine haslık, ironik, mizahi bakışı gelişmiş ama değişmemiş.
İstanbul Modern’de Şahin Kaygun sergisi 15 Şubat, Mehmet Güleryüz Retrospektifi 28 Haziran’a dek sürecek.  
28.01.15

Cuma, Ocak 23, 2015

 

Amerikan Rüyası



İdeal bir eş, iyi bir iş ve ün... Özenilen tüm başarılara ulaşmış gibi görünen bir adamın yaşamının bir anda nasıl bir kâbusa dönüştüğünü anlatıyor Norman Mailer “Amerikan Rüyası”nda.
Stephen Rojack, II. Dünya Savaşı’nda bir muhaberede öldürdüğü Alman askerleri nedeniyle asker dönüşü bir “Milli Kahraman” olarak sunulmuş, hemen ardından senatör seçilmiş, ülkenin en zenginlerinden birinin kızıyla evlenmiştir. Senatörlük görevi sonrasında üniversitede ders vermekte, televizyona program yapıp sunmaktadır. Kitapları yayımlanmıştır. Herkesin yerinde olmak istediği bir adamdır o. Genç, yakışıklı, başarılı, zengin ve iyi bir aile kurmuş bir kahraman... “Amerikan Rüyası”nın beden bulmuş hali.
Aslında Rojack’ın yaşamı hiç de göründüğü gibi değildir. Bir süredir güzel ve zengin karısı Deborah’dan ayrı yaşamaktadır. Çok fazla alkol alıp evlilik günlerinin muhasebesi yapar, kimlerle kaç kere aldatıldığını anlamaya çalışırken gecenin bir vakti birkaç haftadır görüşmediği karısını arar. Deborah da onu evine davet eder. Karısıyla karşılaşması bir anda hesaplaşmaya, geçmiş günlerin muhasebesine dönüşür. Evliliğinin, karısıyla aşklarının bir yalandan ibaret olduğu düşüncesine kapılıp kendini kaybeden Rojack Deborah’yı boğazlayıp öldürür. Daha sonra da onuncu kattan aşağı atar.
“Amerikan Rüyası”nın aslında bir kabus olduğu da sonraki 24 saat boyunca Rojack’ın yaşadıkları ile anlaşılır. Bol alkol, seks ve adrenalinle dolu bir 24 saattir bu. Rojack, karısını öldürdükten sonra evden çıkarken evin hizmetçisiyle sevişerek bu hareket ve hesaplaşma ile dolu 24 saati başlatır. Hizmetçiyi suç ortağı yapıp karısını aşağı attıktan sonra karşılaştığı caz şarkıcısı Cherry McMahan “Amerikan Kâbusu”nda Rojack’ın yoldaşı olur. Cherry’nin gangster kılıklı erkek arkadaşı, yanlarındaki mafya babası ve caz barda karşılaştığı boksör eskisi aslında ona hangi yolda olduğunun mesajını verirler. Amerikan’ın ışıltılı gündüzünden karanlık gecesine geçmiştir artık. Ama işlediği cinayetle bir sınırı aştığını hisseden Rojack yine de kâbusunun üzerine yürümeyi tercih eder. Sonuçta Cherry’nin kalbini kazanmıştır ve geceyi onunla geçirecektir.
Rojack sanki bir cinayet işlememiş, suçlu değilmiş gibi davranır. Hiçbir şeyi bilinçle yapmadığına, dışarıdan, örneğin Ay’dan gelen mesajlarla hareket ettiğine, şiddete başvurmasının, öldürmesinin nedeninin dolunay olduğuna ve dolunay hali geçmeden eski durumuna dönemeyeceğine kendini inandırır. Bu ruh haliyle Deborah’yı öldürmesinde kendini haklı çıkartacak gerekçeler bulur. Hiç de inandırıcı olmasa da polise Deborah’ın intihar ettiği yalanını büyük bir rahatlıkla söyler. Polisi inandıramasa da tutuklanmamayı başarır. Ama şimdi asıl sınavdadır sıra, Deborah’ın babası Barney Kerry ile karşılaşması ve ona hesap vermesi gerekmektedir. Güç ve zekası ile ülkenin en zenginlerinden biri haline gelmiş bu adamı intihar yalanına inandıramayacağının farkındadır.
“Amerikan Rüyası” (Kasım 2014, çev. Ahmet Ergenç, Sel yay.) 1965’de yayımlanmış. Norman Mailer’in dördüncü romanı. Mailer, II. Dünya Savaşı sonrasındaki, 60’lı yıllardaki Amerika’yı Rojack’ın 24 saatinde anlatıyor. Bir düş gibi gösterilen Amerikan tarzı yaşamın ne kadar sahte olduğunu, adalet, aile gibi değerleri dayatarak insanların kandırıldığını anlatıyor. Sistem her şeyiyle çürümüştür.
“Amerikan Rüyası”nın ele aldığı konular, kahramanının davranışları, özellikle kadınlara yaklaşımındaki maçoluk altı çizilip eleştirilen konular. Ama kitabın beğenilip kült roman haline gelmesinde en önemli etken anlatım tekniği ve dili olsa gerek. Mailer bir anlamda Fitzgerald’ın “Muhteşem Gatsby”sinin arkasındaki gerçeği yazıyor ama Fitzgerald’dan çok farklı bir anlatımı var. Amerikalı eleştirmenler Mailer’in anlatımını şiirsel bulmuşlar. Diyalogların içinde gelişen metaforlarla bu şiirselliği yakaladığı belirtilmiş. Öyle de. Bu şiirselliği sokağın diliyle, sert anlatımıyla dengeleyip kendine has bir üslup yaratmış olması da bence esas başarısı. “Amerikan Rüyası” üzerinde çok tartışılmış bir roman.
Konusuna, anlatımına, diline kapılıp hızla okunuyor. Yayımının üzerinden 50 yıl geçmiş olsa da hâlâ taze, gündemde konulara değiniyor Mailer ve bol bol altı çizilecek ya da soru işaretleri konacak cümleler buluyorsunuz.    
22.01.2015

Etiketler: ,


 

Ukde



Akif Kurtuluş “Ukde”de geçmişi, gerçekleri unutmak, unutturmaya çalışmak, yüzleşmeden kaçınmak gibi olguları ülke olarak yüz yıldır konuşup, tartışıp bir sonuca vardırmaktan kaçındığımız bir sorun üzerinden tartışmaya açıyor.
Ermeniler, Türk romanında varlıklarına pek rastlanmayan, ratlandığında da hayırla anılmayan yurttaşlarımız. Murat Belge “Edebiyatta Ermeniler”de (2013, İletişim yay.) bu durumu kendi bakış açısıyla irdelemişti. Belge’nin deyişi ile “Ermeni sorunsalı” ise ya tamamen görmezden gelinmiş ya da devletin resmi görüşüne dayanarak genellikle milliyetçi bir anlayışla ele alınmış edebiyatımızda. Kuşkusuz “soykırım” öncelikle konuşulup çözüme varılması gereken bir sorunsal ama ona gelmek için atmamız gereken birçok adım var. O adımlar atılmadan “soykırım”ın soğukkanlılıkla, yansız bir bakışla araştırılması da, tartışılması da mümkün görünmüyor.
 “Ukde” (2014, İletişim yay.) eski mühendis Nuri’nin ölümünden sonra bulunan günlüğünden aktarılan bir dostluk öyküsü ile başlıyor. Nuri’yle Benjamin’in, bir Türkle bir Ermeni’nin dostluğu. Milli aidiyetleri, önyargıları akla getirilmeden, üzeri örtülen tarihi anımsamadan önyargısız bir dostluk kurmak mümkün müdür? Nuri, Benjamin Ağabey’inin olgunluğu sayesinde bu aşamayı geçmeyi başarıyor. Benjamin Ağabey’le dostluğu, ondan dinlediği 10 yaşındayken anasız babasız kalıp giriştiği yaşamda kalma mücadelesinin öyküsü Nuri’yi kendi geçmişini anımsamasını kolaylaştırıyor. Geçmişinde kendine bile ifade edemediği bir gerçek var. Yalanlarla örttüğü bu gerçekle yüzleşemediği için de hep derin bir sızıyla yaşamış.
Nuri’nin babası ölen ağabeyinin karısı ile evlenmiş. Bu evlilikten Nuri doğmuş. Nuri’yi doğurduktan hemen sonra annesi evi terk edip baba evine dönmüş. Nuri bu durumu hep annesiyle kendi arasında bir sır olarak saklamış. Geçmişle yüzleşmeyi beceremediği için karısına bile söylememiş. Nuri’nin sürekli huzursuzluğunun bir nedeni de annesinin babasını sağken affetmesini sağlayamamış olması. Benjamin Ağabey iki kişinin bildiği bir şey sır olmaktan çıkar suç ortaklığı olur diyor ve annenin affetmesi değil babanın af dilemeye gitmesi gerekirdi diye ekliyor.   
Akif Kurtuluş “Ukde”de tabu sayılan/saydığımız konularda toplumsal olarak da tek tek bireyler olarak da nasıl “zımni suskunluk anlaşması” uygulandığımızı kahramalarının yaşadıklarıyla anlatıyor.    
Müslümanlaştırılmış ya da evlat edindirme ve evlendirme yoluyla Türkleştirilmiş Ermeniler’in varlığı ancak son yıllarda yüzleşebildiğimiz bir gerçek. Geçmişlerini sorgulayıp dedelerinin ya da ninelerinin Ermeni asıllı olduğunu öğrenenlerin sayısı artıyor. Ölmek üzere olan halasının anlattıkları ile Gurbet’in geçmişini keşfi de bu duruma benzer ama daha acı. Eşini dostunu komşularını ihbar eden bir muhbirin torunu olduğunu öğreniyor. Akif Kurtuluş bu kendi geçmişi ile tanışma durumunu da ele alıyor. Geçmişi ile yüzleşip barışmanın ne denli zor olduğunu, yalana nasıl kolayca sığınıp, travmalarla yaşandığını da anlatıyor. Salâh Birsel’in adını anmadan “Kuşları Örtünmek” adlı günlüğünden yaptığı “Gerçekler tarihlere ya geçmiyor ya da çok başka kılıklarda geçiyor” cümlesi romanın anahtarlarından biri sayılabilir.
 “Ukde” sadece Ermeni sorunsalında “soykırım” öncesi tartışıp halletmemiz gereken sorunları gündeme getiren “politik” bir roman değil. Yaşamın her alanında gizlediğimiz gerçekler olduğunu, çoğunlukla yalanla yaşamayı, gerçekleri inkar etmeyi tercih ettiğimizi, geçmişle yüzleşememenin, “affetme hakkı”nı kullanmamanın derin yaralar yarattığını, o yaralarla ömür boyu yaşamanın olanaksız olduğunu kahramanlarının diğer öyküleriyle anlatıyor.  
Akif Kurtuluş “Ukde”de somut ve sıcak bir sorun üzerinden çok temel varlık sorunlarını ele alıyor. Üstelik bunu diyaloglarla gelişen kısa ve öz bir romanda, akıcılığı ve merak unsurunu kaybetmeden, her cümlesini ince ince dokuyarak yapmayı başarıyor. Etkileyici bir roman.
22.01.15

Etiketler: ,


Perşembe, Ocak 22, 2015

 

Nâzım Hikmet’in Ran’ı



Nâzım Hikmet’in 113. doğum gününde İzmir Karşıyaka Belediyesi 4 metre yüksekliğinde bir heykelinin açılışını yapmış. Heykeltıraşlar Zafer Dağdeviren, Ali Yaldır ve Derya Ersoy tarafından yapılan heykelde Nâzım Hikmet “kendisiyle özdeşleşen” paltosu ve şiir kitabıyla tasvir edilmiş. Öncelikle akıl edenleri, yapanları, heykeli Karşıyaka’nın işlek bir yerine dikenleri Belediye Başkanı Hüseyin Mutlu Akpınar’ın şahsında kutluyorum.
Karşıyaka’da açılışı yapılan Nâzım Hikmet heykeli aklıma 2002 yılını getirdi. 100. doğum günü anısına Şişli’de bir Nâzım Hikmet heykeli açılacaktı. Kültür Bakanlığı'nın Şişli Belediyesi'nin işbirliğiyle Heykeltıraş Tankut Öktem'in yaptırılan bronz anıt 3 metre 20 santimetre boyunda olacaktı. Merakla anıt inşaatını izliyorduk. Çünkü ülkemizde ilk kez bir “Nâzım Hikmet Anıtı” açılacaktı. Cesur bir iş yapılıyordu. Nâzım Hikmet’in seveni kadar çok olmasa da sevmeyenleri de vardı ve ülkemiz “heykel vandalları” ile ünlüydü. Açılacağından şüphemiz yoktu da Maçka Otel’in yanındaki küçük meydandaki heykel nasıl korunacak, diye merak ediyorduk. Anıtın inşaatı 15 Ocak’ta bitememiş, şairin ölüm yıldönümü olan haziranda açılacağı söylenmeye başlamıştı. Bir sabah, anıt inşaatını çevreleyen tahta perdenin kaldırıldığını gördük. O gün bitmiş durumdaki anıt kaidesi süratle yıkılmaya başlandı. Aynı süratle de anıtın yerine bir havuz yapılıverdi.
2002’de Nâzım Hikmet Anıtı açmak kolay değildi. Zamanla önyargılar aşıldı, Nâzım Hikmet sevgisi ağır bastı ve İstanbul’da Silivri’de, Beşiktaş’ta, Esenyurt’ta, Antalya’da, Manavgat’ta, Ankara’da, Hopa’da, İzmir’de büyük şairin heykelleri, anıtları açıldı. Esenyurt’taki 400 kiloluk bronz heykel çalındı ya da yok edildi, Silivri’dekine vandallar saldırdı, yeniden onarıldı ama çoğu sağlam ve sayıları da artıyor.
Başkan Hüseyin Mutlu Akpınar’ın açılışını yaptığı anıt İzmir Karşıyaka’daki ikinci Nâzım Hikmet heykeli, daha önce de Başkan Cevat Durak döneminde Yamanlar’da Nâzım Hikmet Meydanı’nında bir heykel açılmış.
Nâzım Hikmet araştırmacısı Melih Güneş Twitter’da “Bir de "NÂZIM" yazmasını öğrenseler” mesajı ile birlikte Karşıyaka’daki anıtın bir fotoğrafını paylaşmıştı. Kaideye kazınmış “Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür...” diye başlayan dizenin altındaki “Nazım Hikmet RAN” imzasındaki yazım hatasına dikkati çekiyordu. Şairin adının “Nazım” değil “Nâzım” olduğunu vurguluyordu. Benim de dikkatimi “Ran” soyadı çekti. Sanki iyi görülsün diye büyük harfle yazılmıştı.
Nâzım Hikmet “Ran” soyadını 31 Ocak 1935’de Piraye Hanım’la evlenirken Soyadı Kanunu’na uymak için zorunluluktan almış ve hiç kullanmamış. Nüfus ve Vatandaşlık Genel Müdürlüğü göre adı “Mehmet Nâzım Ran”. Yurtdışına kaçtıktan sonra 1954’de bir kimlik edinmesi gerektiğinde Polonya’da “Borzecki” soyadını alıyor. Ama o hep “Nâzım Hikmet” adını kullanmış. Melih Güneş’e göre eserlerinde soyadını kullanmadığı gibi resmi belgelerde, imzaladığı sözleşmelerde bile adı “Nâzım Hikmet” olarak geçiyor. Evlilik ve ölüm belgelerinde de soyadı yer almıyormuş. Hiçbir yerde “Nâzım Hikmet Ran” adını kullanmamış. Soyadı “Ran” diye “Nâzım Hikmet”e ekleyen vatandaşlıktan atılma kararını imzalayan Cumhurbaşkanı Celâl Bayar ve Başbakan Adnan Menderes yönetimindeki dönemin bakanlar kurulu (bkz. Resmi Gazete, 15.08.1951). Bu yakıştırma genel kabul görmüş olmalı. Şair kendisinin “Nâzım Hikmet” olarak anılmasını istiyor ki eserlerinde bu adı kullanıyor. Şairin arzusunu dikkate almayıp “biz nüfus kâğıdındaki adını kullanırız” diyorsanız da “Mehmet Nâzım Ran” diye yazmanız gerek.     
“Nâzım Hikmet”in “Nâzım”ını “Nazım” diye yazmak da, “Nâzım Hikmet Ran” diye adlandırmak da çok yaygın yanlışlar. Bakalım Karşıyaka Belediyesi o anlamlı anıtın kaidesindeki hataları düzelterek bu yanlıştan ilk dönen olacak mı?       
21.01.15      

This page is powered by Blogger. Isn't yours?