Cuma, Ocak 31, 2014

 

Kâğıt Yolunda



Erik Orsenna “Kâğıt Yolunda”da kâğıdın 2200 yıllık tarihinin peşine düşüyor. Gerçek bir gezgin olarak nerede kâğıt varsa, nerede kâğıt üretiliyorsa oraya gidiyor, bizzat gözlemlerini yazıya döküyor.
Erik Orsenna bir küreselleşme iktisatçısı, yazdığı kitap da küreselleşme olgusunu dünya çapında üretilen ve dağıtılan tek bir ürünün (kâğıdın) oluşturduğu ağlar üzerinden aydınlatmak amacında. Ama Orsenna’nın meslektaşlarından önemli bir farkı var. Erik Orsenna aynı zamanda edebiyatçı. Romanları, gezi notları yayımlanmış, tarih de diğer ilgi alanı. İktisatçı, tarihçi, romancı ve seyyah bir yazar.
“Kâğıt Yolunda” (Kasım 2013, Çev. Akın Terzi, Metis yay.) “Küreselleşme Üstüne Küçük Elkitabı” alt başlığını taşıyor. “Bir gün ona hiç teşekkür etmediğimi fark ettim. Halbûki okumalarımı öncelikle ona borçluyum. Hem, okumuyor olsaydım, hiç okumamış olsaydım, halim nice olurdu? Altmış küsur senedir her sabah hikâyelerimi, bir elimde silgi, adım adım adeta onun sırtında taşıyorum. Hem, hikâyeler anlatmasaydım, hayatım nice olurdu? Ancak, çok geç kaldım. Ona hürmetlerimi sunmanın vakti geldi de geçiyor. Üstelik bir ayağının çukurda olduğu söyleniyor. Böylece yola koyuldum. Onun yoluna. Hey aziz kâğıt! Bitki liflerinin şu aziz halitası!” diye başlayan sunuş yazısını okumasaydım. Gittiği her yere 117 bin kitabını da götüren Abdul Kasım İsmail’in öyküsü ile sözüne devam etmeseydi kuşkusuz bu kitabı okumazdım ve çok şey kaybetmiş olurdum.
“Kâğıt Yolunda” bildiğimiz iktisat kitaplarından değil. Küreselleşme ile ilgili olduğunu bilmeseniz iyi bir edebiyatçının gezi günlükleri diye okuyabileceğiniz bir yapıt. Erik Orsenna kitap boyunca kâğıdın dünden bugüne izini sürerken bir Dünya turu da yapmış oluyor. Barut, pusula, matbaa ve kâğıdın mucidi Çin’den başlıyor gezilerine. Milattan önce 2. Yüzyılda kâğıdın atalarının nasıl yapıldığının izini sürüyor. Taklamakan ve Gobi Çöllerinin yakınlarına, Çin’in kuzeyine gidiyor. Urumçi’de İpek Yolu’nun tarihinde kâğıdın önemini araştırarak işe başlıyor. Turfan Müzesi’nde Avrupa’da kâğıdın ortaya çıkmasından 9 yüzyıl önceye uzanan bir el yazmasını inceliyor. Bezeklik’teki mağaralarda ilk kâğıt örneklerinin peşine düşüyor.
Kâğıdın Batı’yı, Avrupa’yı fethi ise Araplar sayesinde oluyor. Araplar “Kâğıt Tanrı kelamının mekanıdır” diyerek kağıda büyük önem veriyorlar. Her gittikleri yere kâğıdı, üretimini götürüyorlar. 860 yılında kâğıt Sicilya üzerinden Avrupa’ya giriyor. Ve ilginçtir Hıristiyanlık kâğıda ilgi göstermiyor. Okuma yazma tamamen keşişlerin tekelinde ve kilise parşömeni yeterli görüyor. Parşömen sözcüğünün “Bergama derisi” anlamına geldiğini ve ilk kez Bergama’da üretildiğini belirtiyor Orsenna. Hıristiyanlar kâğıdı Araplar getirdiği için “dine aykırı ve şeytan işi” bulmuşlar. 1221’de İmparator Frederic kâğıdı dine aykırı ilan edip idari faaliyetlerde kullanılmasını yasaklamış. Yeni bir hümanizmanın temelini atan Aziz Francesco olmasa kâğıt üretimi de başlamayacakmış. Aziz Francesco, İtalya’da Fabriano’da kâğıt üretimin başlatıyor. Kâğıt üretmek için tabii ki bol ağaç ve temiz su gerekli. Temiz su için de nehir. Fabriano’da tutsak Arap korsanlara kâğıt ürettiriliyor. 14. yüzyılda kâğıt değirmenleri ile kâğıt üretimi endüstrileşmeye başlıyor. Kâğıdın ilk hammaddesi sanıldığı gibi ağaç değil paçavra. Avrupa’da paçavra savaşları bile yaşanmış. Çöp toplayıcılarının çöplerden ayıkladıkları paçavraları kâğıt üreticilerine satmak için sınırlardan kaçırmaları önlenmeye çalışılmış.
Dünyada ilk balonlu uçuşu gerçekleştiren Montgolfier Kardeşler 16 çocuklu kâğıt üreticisi bir ailenin çocuklarıymış ve kâğıt üretimini geliştiren birçok buluş yapmışlar. Aile 300 yıl boyunca kâğıt üretmiş. “Hiçbir işçiye gerek kalmadan, sadece mekanik yollarla” kâğıt üretimini ise 1799’da Nicolas Robert bulmuş. 1803’de ilk kâğıt tabakaları üretilmiş ama Robert bunun hayrını görememiş. Fikri çalan İngilizler hızla makineyi geliştirirken Robert bu icadına Fransa’da maddi destek bulamamış. Sonunda iflas etmiş ve makineleri parçalamış.
Kâğıt üretiminde öncü milletlerden biri de Japonlar. Milattan sonra 600 yılında Echizen’de kâğıt üretmeye başlamışlar. Echizen’de hâlâ geleneksel yöntemlerle kâğıt üreten 40 aile varmış. Kâğıt üretimini bir sanat haline getirmişler. Bu sanat kendi müziğini, edebiyatını da üretmiş. Şiirler, şarkılar yazılmış.
Günümüze geldiğimizde ise kâğıdın öyküsü değişiyor, kapitalizmle koşut hale geliyor. Orsenna da Dünya’nın dört bir yanındaki gezilerine “dünya çapında üretilen ve dağıtılan bir ürünün” izlerini sürmek amacıyla çıkmaya başlıyor. Bu noktada da kitabın alt başlığındaki “küreselleşme”nin bir üründe (kâğıtta) nasıl somutlaştığını görüyoruz. 1000’li yıllarda Anadolu’dan Hindistan’a göç etmiş, bu göçle kâğıt üretimini Hindistan’a getirmiş bir ailenin öyküsünü anlatarak başlıyor “Günümüzün Kâğıtları” bölümüne Erik Orsenna. Hindistan’ın tarih boyunca önemli kâğıt üreticilerinden biri olduğunu öğreniyoruz. Günümüzde de en güçlü kâğıt üreticilerinden biriymiş Hindistan. Ailenin son temsilcileri 1000 işçinin çalıştığı bir kâğıt fabrikasını yönetiyor günümüzde. Ürettikleri ekoloji dostu kutuları New York’un en ünlü mağazalarına satıyorlarmış. Kâğıt üretiminin ağaç ve orman düşmanı olduğuna inanılır. Sanıldığının aksine kağıt üretiminde ağacın yerinin çok büyük olmadığını anlıyoruz üretim tekniklerini okudukça. Hindistan’da sadece çöp kullanarak kâğıt üreten fabrikaları ziyaret ediyor Orsenna. “Yüksek teknolojili” kâğıt üretiyorlar ve bu kâğıt sutyen yapımında da hoparlör imalinde de kullanılıyor. Sayfalar ilerledikçe kâğıdın ne kadar çok sanayi dalında kullanıldığını öğreniyoruz.
Orsenna kâğıt sektörünün 1945’den beri büyüdüğünü belirtiyor. Sandığımız gibi en büyük tüketim matbaada kullanılan gazete, dergi ve kitap kâğıdında değil. O alanda dijitalleşmenin gelişmesi ile bir düşüş söz konusu. Ambalaj ve temizlik malzemeleri alanında kâğıt kullanımının hızla arttığını, hatta altın çağını yaşadığını, Asya ve Latin Amerika ekonomilerinde bu tür kâğıt üretiminin büyük payı olduğunu belirtiyor Orsenna. Kâğıt üretimi milyar dolarlık yatırımlar gerektiren pahalı bir şey ve bunu esas olarak büyük şirketler gerçekleştiriyor. Küçük kâğıt üreticileri ise rekabetin acımasızlığına dayanamayıp yok oluyor. Bizde de 80’li yıllardan itibaren yerli kâğıt üretiminin nasıl yok edildiğini, SEKA’nın yok pahasına satılıp kapatıldığını ve kâğıtta dışa bağımlı hale getirildiğimizi hatırlamalıyız.
Hayatın hemen her alanındaki müthiş kâğıt tüketimine ormanların yetmeyeceği bir gerçek. Yok olan “Yağmur Ormanları”nın haberlerini okuyoruz. Kâğıt sanayi buna da bir çözüm bulmuş; “geri kazanım”.  Almanya, Çin gibi pek fazla ormanı olmayan ülkelerin kâğıt üretiminde öncü olmalarını da buna bağlıyor Orsenna. Her tür kullanılmış kâğıt yeniden kâğıt olarak üretiliyor. Ambalaj kâğıdında geri kazanımla üretilen kâğıdın oranı %80’e ulaşmış. Mürekkebi kâğıttan arındırmayı başardıktan sonra matbu kâğıtta da geri kazanım oranı artmaya başlamış. Kâğıt sanayi “kendi atıklarını tekrar tekrar kullanarak” ilerleyen bir döngü, spiral halini almış. Orsenna buna “sorumluluk sahibi büyüme” diyor.
Orsenna, Kanada, İsveç, Rusya, Fransa, Brezilya ve Endonezya’da günümüzün küreselleşmiş dev kâğıt üreticilerinin fabrikalarını ziyaret ediyor. Çoğu yerde misafirperverlikle karşılanıyor ama Endonezya gibi yerlerde ise bu ziyaret ölümcül bir hal alabiliyor. Endonezya örneğinde olduğu gibi, yaygın kanıya uygun olarak kâğıt üretimi için ormanları katledenler olsa da “kendi atıklarını tekrar tekrar kullanarak” üretim yapanlar ya da kestiği ağacın çok daha fazlasını dikenler, okaliptüs gibi çok hızlı büyüyen ağaçlar yetiştirerek onları hammadde olarak kullananlar var. 
Erik Orsenna “Kâğıt Yolunda”da kâğıdın öyküsünün izini sürerek günümüzde küreselleşmenin hangi boyutlara ulaştığını araştırıyor ama dediğim gibi bunu tatlı bir dille ve edebi değer katarak, anlatı tadında yapıyor. “Kâğıt Yolunda”yı gezi edebiyatının iyi bir örneği olarak da okumak mümkün.   
30.01.2014

Etiketler:


 

Elif Şafak ve inandırıcılık



Elif Şafak’ın son romanı “Ustam ve Ben” (Doğan Kitap) daha yayımlanmadan eleştirildi. Şafak romanının bir fil ve bakıcısının Hindistan’dan İstanbul’a uzanan öyküsünü anlattığını söylediği için . Jose Saramago’dan “intihal”le suçlandı. Ama bunu okumadan anlamak olası değildi. Şafak romanın sonundaki “Yazarın Notu”nda Saramago’nun “Filin Yolculuğu” romanında Süleyman isimli bir filin yolculuğunu anlattığını belirtiyordu. Böylece roman intihalle suçlanamayacağı gibi, esinlenme bir yana metinlerarası ilişki kurulduğu söylenebilecek duruma geliyordu.
Şafak aynı notta esas eleştiri alacağı konudan Mimar Sinan’dan daha çok söz etme gereği duymuş. Çünkü “Ustam ve Ben”in ana eksenini Mimar Sinan’ın yaşamı ve eserleri oluşturuyor. Sinan’ın çok yaşamış, çok eser vermiş bir kişi olması nedeniyle yaşamını romanlaştırmanın zor olduğunu, anlatımın yavaşlamaması arzusuyla zaman açısından bazı müdahalelerde bulunduğunu belirtiyor. Çünkü romanda anlattıklarının gerçeğe uygun luğu konusunda eleştiriler gelebileceğini biliyor.
Elif Şafak’ın “Ustam ve Ben”i hakkında dikkate değer bir eleştiri de bu gerçekliğe uygunluk açısından geldi. Mehmet Berksan “Mimar Gözüyle Elif Şafak'ın Son Romanı: Ustam ve Ben”de (bkz. arkitera.com) mimari tarihi açısından eleştirilerini sıralamakla kalmıyor 16. Yüzyılda hangi eşyanın nasıl kullanıldığına da değinen bir eleştiri geliştiriyor. Ve sözünü “Ülkemizde kitapları en çok satan yazar, 3 yıllık bir araştırmanın sonunda yazdığı kitapta, koskoca Selimiye'nin kubbesine dam derse, külhanı kazan dairesi zanneder, saray arsasını çorak arazi diye niteleyip, koskoca padişaha törenleri meydanın ortasında izlettirir, daha o dönemde olayların geçtiği sarayın adını dahi yanlış zikrederse bu neyin göstergesidir acaba?” diye bitiriyor. Öncelikle, bir romanın edebi bakış dışında da eleştirilebileceğini belirteyim. Berksan’ın mimari ve tarihi gerçeklik açısından bir okuma yapmış olması “yanlış okumanın tipik örneği” olarak nitelenemez. Üstâd kabul edilen eleştirmenlerin, örneğin “Yaşasaydı, neler yazardı!” diye anılan Fethi Naci’nin romanları nasıl eleştirdiğini hatırlamak gerek.
Berksan edebi bir eleştiri yapmıyor ama romandaki gerçeklik, inandırıcılık duygusunu oluşturan ögeleri sorguluyor. Üslûbundaki alaycılığı hoş karşılayabilirseniz yapıcı bir eleştiri. Romanın yeni baskılarında yanlışlar düzeltilebilir.
Edebiyat tarihimizde gerçekliğe uygunluk açısından birçok tartışma olduğunu biliyoruz. Yusuf Atılgan’ın tamamen kurmaca olan “Anayurt Oteli”nde 10 Kasım sirenlerinin doğru saatte çalıp çalmadığı bile uzun uzun tartışılmıştı. İlber Ortaylı’nın Orhan Pamuk’un “Kara Kitabı” ile ilgili “caminin balkonu olmaz” eleştirisi de en taze örneklerden. Pamuk “Bu bir kurmaca, benim dünyamda caminin balkonu var” diyebilir mi? Dese de okuru ikna edemez.
Elif Şafak, “Ustam ve Ben”in başına “İstanbul/22 Aralık 1574” tarihini koymuş. Kahramanı da belli: Mimar Sinan. Yani romanın yeri, zamanı ve kahramanı gerçekte var. O dönem yaşamış birçok gerçek kişi de yer alıyor romanda. O zaman Semih Gümüş gibi  “gerçeği dilediği gibi değiştirebilir” diyemezsiniz (Radikal Kitap, 24.01.14). Çünkü Elif Şafak, gerçek hayatın somut olaylarını romanına konu ettiğinin bilincinde, kurmacanın koşulları ile gerçekliği uyumlu hale getirip inandırıcı bir roman yazmaya çalışıyor. “Ben yazdım, oldu” demiyor, 16. Yüzyıl ve Mimar Sinan’la ilgili birçok kitap okuduğunu açık yürekle söylüyor.  Gülru Necipoğlu’nun “Sinan Çağı”ndan (Bilgi Üniv. Yay.) “saygım çok büyük” diye söz ediyor. Tek eksiği romanın sonunda kaynaklarını göstermemesi. Kaynaklarını gösterseydi hataların sahibinin kendisi mi yoksa kaynak olarak kullandığı eserler mi olduğu daha kolay anlaşılırdı. 
29.01.14

Cumartesi, Ocak 25, 2014

 

12 Eylül Şiiri



12 Eylül, Türkiye’nin siyasi, toplumsal ve ekonomik yaşamında büyük bir değişime neden olmuş bir askeri darbe. “Terörü önleyeceğim” gerekçesiyle yönetimi silahla devralan darbeciler tüm siyasi partileri kapatıp yöneticilerini yargılayıp hapis ettikten sonra anayasayı tamamen değiştirip etkisi bugüne dek uzanan bir yapı oluşturmuşlardı. Türkiye’yi 13 sıkıyönetim bölgesine bölüp her bölgenin başına bir general atayarak göreve başlayan askeri cunta, 650 bin kişiyi gözaltına aldı. 1 milyon 683 bin kişiyi fişledi. 230 bin kişi yargılandı. 50 kişi idam edildi. 388 bin kişiye pasaport verilmedi. 30 bin kişi 'sakıncalı' olduğu için işten atıldı. 14 bin kişi yurttaşlıktan çıkarıldı. 30 bin kişi 'siyasi mülteci' olarak yurtdışına gitti. 300 kişi kuşkulu bir şekilde öldü.
23 bin 677 derneğin faaliyeti durduruldu. 3 bin 854 öğretmen, üniversitede görevli 120 öğretim üyesi ve 47 hâkimin işine son verildi. 400 gazeteciye 3 bin 315 yıl 6 ay hapis cezası verildi. Gazeteler 300 gün yayın yapamadı. 13 büyük gazete için 303 dava açıldı. 39 ton gazete ve dergi imha edildi. 937 film 'sakıncalı' bulunduğu için yasaklandı. 20.000 kitap ve dergi yasaklandı. (Cumhuriyet, 12.09.2000) Devletin, siyasi partilerin, sendikaların, derneklerin arşivleri de kağıt hamuru yapılmak üzere Seka'ya yollandı ya da yakıldı. Bir anlamda tüm ülkenin belleği silinmek istendi.
Darbeciler ekonomiyi 24 Ocak Kararları ile yeniden düzenleyip grevsiz, sendikasız bir iş yaşamı oluştururken diğer yanda YÖK’ü kurup 1402 sayılı Sıkıyönetim Kanunu ile binlerce üniversite öğretim üyesini görevden alıyordu. 7 Kasım 1982’de yapılan halk oylaması ile 12 Eylül’ün anayasası kabul ettirildi. Darbenin yöneticisi Kenan Evren cumhurbaşkanı oldu ve 9 yıl boyunca Türkiye’yi yönetti. 12 Eylül’de kabul edilen Anayasa ve yüzlerce yasa halen yürürlükte. Darbeden 30 yıl sonra Türkiye darbecilerini göstermelik de olsa yargılamaya çalışıyor.
12 Eylül Askeri Darbesi yaşamın her alanına el atarken edebiyatın bu ağır travmadan etkilenmemesi olanaksızdı. Darbenin edebiyata etkisinin nasıl sonuçları olduğunun araştırılması önemliydi. Tahmin edilebileceği gibi hemen hiç yapılmadı.
Arka kapağında “12 Eylül 1980 sabahı şiir de sıkıyönetimin ufukları karartan puslu havasına teslim olur. Şairleri kadar o da mahkûm edilir. Ve şiir, geçen günlerde kendine yeni bir yatak bulmak zorunda kalır. Kimi şairler el etek çeker şiir’den kimileri başka bir şiir’e yönelir. Elinizdeki kitap, yaygın ifadesiyle 80 darbesinin şiir’e şâir’e, okuyucu’ya ve basın’a vurduğu darbenin özümlenmesi gayretidir” denilen Nesime Ceyhan Akça’nın “12 Eylül Şiiri” (Kurgan Edebiyat yay.) kitabını görüp de ilgilenmemek elde değildi. “Edebiyat Sosyolojisi Açısından” üst başlığını taşıyan kitabı 1998’de yüksek lisans tezi olarak yazmaya başlamış Nesime Ceyhan Akça. Konuyu hocası M. Kayhan Özgül önermiş. 2000’de Gazi Üniversitesi’nde Özgül’ün de yer aldığı bir jüri de tezi kabul etmiş. Akça, tezi bastırmamış ama “toplumcu şiir ve 80 sonrası Türk şiirini ders olarak anlatan arkadaşları” ilgilenmekle kalmayıp basılmadığı için kaynak olarak gösterilmeden yararlanmaya başlamışlar. Bu durum üzücü hale gelince “Hatası ve sevabıyla bu tez benimdir” diyerek “tek cümlesini bile değiştirmeden, ilave yapmadan” bastırmış. Yayınevi kitabın baskı tarihini koymamış ama önsözün sonundaki “20 Temmuz 2013” ibaresinden kitabın sonbaharda yayımlandığı anlaşılıyor. Önsözün son paragrafında Akça’nın açık yürekle belirttiği gibi tezin yazılmasından sonra geçen 13 yılda hem 80 Şiiri hem de edebiyat sosyolojisi ile ilgili birçok önemli yayın yapıldı. Bu yayınlar çıkmamış olsa bile bir tezi 13 yıl sonra basılırken bir gözden geçirmek faydalı olurdu. “Hatalar ve sevap”lar daha net görünürdü.
Kitap tez formu aynen korunarak yayınlandığı için edebiyat sosyolojisinin ne olduğunu anlatan bir bölümle başlıyor. Sonra “12 Eylül ve Türkiye Tarihi” başlıklı bölüm geliyor. Nesime Ceyhan Akça 12 Eylül’ü “harekât” olarak adlandırıyor. Darbe sonrası tarihi 12 Eylül 1980’den 1983’e kadarki “askeri idare”, Özal Dönemi ve Özal’dan sonrası diye üç bölümde el alıyor. Yazımın girişindeki darbenin etkilerinin biraz farkında ama bunları “hemen her askeri yönetimin getirebileceği radikal uygulamalardı” diye yorumluyor ve 24 Ocak Kararları’nın nasıl sonuçlar getirdiğini incelememiş olmalı ki  “Demirel hükümetinden kalan ekonomik programı, askeri rejimde devam eder” gibisinden cümleler kuruyor. Askeri yönetimin 1983’de seçimle sonlandığını sandığı için Özal’ın başbakanlığının “halkı rahatlattığı”nı düşünüyor.
Akça 12 Eylül’ü “harekât” olarak anladığı ve etkisinin 3 yılla sınırlı olduğunu düşündüğü için 12 Eylül’le birlikte edebiyatta ve şiirde yaşanan değişime bakışı da bu anlayışına uyumlu olarak gelişiyor. 12 Eylül sonrası öykü ve romanla ilgili yorumları doğrudan eserler üzerinden değil de onlar hakkında yazılmış birkaç yazı üzerinden geliştirdiğini düşündürüyor.
Nihayet 73. sayfaya kitabın konu edindiği şiire geliyoruz. Nesime Ceyhan Akça “Sözbaşı” başlıklı önsöz niteliğindeki yazısında “Bu çalışmaya (...) 12 Eylül 1980 asker harekâtının neticesi olarak ortaya çıktığına inandığım bir şiir tarzının ya da şiirin bozulup şiirsizleştiği ve adına yine şiir dendiği yeni bir şiir aralığının belirişini tespite çalışmak, denilebilir” diyerek işe önyargı ile giriştiğini zaten söylemişti. Kitap ya da tez “Edebiyat Sosyolojisi Açısından” üst başlığını taşısa da Akça bu disiplin açısından araştırma yapmıyor. Örneğin 12 Eylül’de şiirleri nedeniyle kaç şair yargılanmış, hapis edilmiş, kaç şiir kitabı toplatılmış, kaç dergi yayınına son vermiş, kaç şair darbe sonrası şiiri bırakmış, kaç şair onun deyimi ile “harekâtın” etkisi ile şiirini değiştirmiş gibi sorulara cevap aramıyor. Bir “eleştirmen” gibi şairlerin darbe öncesi ve sonrası yayımlanan şiirlerini uzun alıntılarla birlikte yorumlamaya başlıyor. Burada temel sıkıntı Akça’nın bir eleştirmen olarak nasıl bir şiir anlayışının olduğu. Yazdıklarını okudukça belirli bir edebiyat anlayışı olmadığını okuduklarından anladıklarını yorumlayarak ilerlediğini anlıyoruz. Yaptığı sınıflamalar, şairler hakkındaki nitelemeleri de Çağdaş Türk Şiiri hakkında bir önbilgi sahibi olmadığını, hatta bu dönem şiiri ile ilk kez karşılaştığını düşündürüyor. Örneğin Ece Ayhan’ın “Çok Eski Adıyladır”ı Akça’ya göre “küçük, tatlı, etliye, sütlüye karışmayan şiirler”dir (s.93). Birçok yorumunda tırnak işareti koymayı unuttuğunu düşündürüyor. Kendi tezine uygun görüşleri benimsemiş ve kaynak gösterme gereği duymamış gibi.
Akça okumalarını 1940 Kuşağı Şairlerinden Attilâ İlhan’dan, Arif Damar’dan başlattığı için de bu hali iyice göze batıyor. Örneğin Abdürrahim Karakoç’u Hasan Hüseyin ve Kemal Özer’le aynı “grup”ta değerlendirebiliyor. Akça’nın Karakoç soyadlı şairlere  özel düşkünlüğü var. Bahattin Karakoç’u da Oktay Rifat, İlhan Berk ve Melih Cevdet’le birlikte “kendine dönük şairler” diye grupluyor. Somut Şiir’in 1950’lerde manifestosu yazılmış Dünya çapında bir akım olduğunu bilmiyor. Somut Şiir’in 80 şiiri ile bulunup geçmiş kuşak şairlerine ilham verdiği yorumunu yapabiliyor (s.244). Genel kanısı muhalif siyasi tavrı olan hemen tüm şairlerin “harekâtın” etkisi ile şiirini değiştirdiği. Ama darbe diyemediği “harekâtın” o şairlerin kısa biyografilerine bile nasıl yansıdığına dikkat etmiyor, görüp metne eklese de üzerinde durmuyor.   
Akça 12 Eylül öncesi 70’li yıllarda nasıl bir edebi ortam olduğunu bilmediği ve incelemediği için darbe sonrasında bu ortamın nasıl evrildiğini de anlayamıyor. 70 Kuşağı Şairleri’ne en ağır eleştirileri getirmiş Mehmet H. Doğan’ın bu şairleri “yanlış bir yerde pohpohladı”ğını (s. 107) bile yazabiliyor. Oysa yaptığı alıntıdan çıkan sonuç söylediği gibi değil. 80 sonrası şairlerin birçoğunun “harekâtı bir sükuna kavuşma olarak algıla”dığını düşünüyor. Ama bu düşüncesini destekleyecek tek bir alıntı yap(a)mıyor. 80 Şiiri hakkında yazılanları sakince okusa doğru bir sınıflandırma yapıp neyin ne olduğunu anlayabilecek ama öyle bir çabası yok. Teziyle ilgili kitap, şiir ve makaleleri nasıl bir hızla okudu ve tezini nasıl bir acele ile yazdı merak ediyorum. Bu tezi kabul edip geçer not veren jüriyi de selamlıyorum.
23.01.2014


Perşembe, Ocak 23, 2014

 

#internetimedokunma



Türkiye ’de engellenen internet sitesi sayısı 2010 yılında 1667 iken, 2012’de 8.409, 2013’de 10.295’e ulaştı. 20 Ocak 2013’de erişimi engellenen internet sitesi sayısı ise 40.582 oldu. Engelleme kararlarının % 89.4’ü Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı (TİB) tarafından verildi. Mahkeme kararı ile kapatılan site oranı ise % 5 (bkz. engelliweb.com). Yani internet sitelerinin yüzde doksanı bir yasal karar olmadan kapatılıyor. TİB bu yetkiyi 2007’de Tayyip Erdoğan hükümetince çıkartılan 5651 sayılı “İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun”dan alıyor.  Mahkeme kararı olmadan internet sitesi kapatmanın İnsan Hakları Evrensel Sözleşmesi’ne de, Avrupa İnsan Hakları Anlaşması’na da, Anayasaya da aykırı olduğu biliniyor. Türkiye Bilişim Vakfı Başkanı Faruk Eczacıbaşı 2012’de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin yasayı “ifade özgürlüğüne aykırı” bulduğunu hatırlatıyor.
İktidara bu da yetmiyor. Çünkü Gezi Parkı Direnişi ile tüm medya organları iktidarın kontrolü altında olsa da vatandaşların internetle, özellikle sosyal medya yoluyla düşüncelerini ifade edebildiği, haber alma haklarını kullandığı anlaşıldı. 17 Aralık’tan sonra da yazılı basında, televizyonlarda ne kadar çarpıtılmaya, gündem değiştirilmeye çalışılırsa çalışılsın halkın yolsuzluklardan anında haberdar olduğunu iktidar gördü. Özellikle gençler yazılı basını okumuyor, televizyon haberlerine itibar etmiyor, gelişmeleri internetten izliyor. 40 bin internet sitesi yasaklansa da interneti önleyip, düşünce ve ifade özgürlüğünü, haberleşme hakkını kontrol altına almaya mevcut yasanın yetmediğini düşünüyor iktidar.
Meclis gündeminde olan ve 5651 sayılı yasada değişiklik önerisi ile sosyal medyayı tamamen kontrol altına almak amaçlanıyor. Nasıl yasaklar getirecekleri, internet kullanıcılarını nasıl izleyip fişleyecekleri anlaşılmasın diye de bu yasa değişikliğini bir torba yasa tasarısına gizleyip, oldukça karmaşık bir dille yasa maddelerini yazmışlar. Neyse ki derdini 140 karakterle ifade etmesi gereken Twitter kullanıcıları işin özünü açık ve net anlatıyor. @yavuzbaydar’dan alıntılıyorum; Yeni internet düzenlemesine göre; 1) Yer sağlayıcı yurt dışındaysa bile erişim engellenebilecek. DNS değiştirerek bir siteye girilemeyecek. 2) Sansür, URL adresi tabanlı yapılabilecek: Anahtar kelimelerle “uygunsuz içerik” belirlenip sayfa kaldırılabilecek. 3) Hâkimler, 24 saat içinde sansür kararı verebilecek. “Zararlı” içerik çıkarılmazsa, 500-1.000 TL arasında günlük para cezası kesilecek. 4) Hosting firmaları her kullanıcının izini sürebilecek. Her kullanıcının internetteki faaliyeti kayda alınarak bir-iki yıl saklanacak. Yetmedi, 5) Bakana ve TİB başkanına bizzat tek kişi olarak internet sitesi erişim engelleme yetkisi verilecek. 6) Erişim Sağlayıcıları Birliği'ne tüm erişim sağlayıcılar katılmak zorunda. 7) Birliğe gönderilecek olan “erişimin engellenmesi kararı” 4 saat içinde uygulanmak zorunda. Tekrar edelim: 4 saat. 8) Erişim Sağlayıcıları Birliği’ne ilgili tüm firmalar üye olmak zorunda. 9) Bu firmalar, kullanıcıların hangi sitelere girdiğini kaydedip 2 yıl boyunca saklayacak. Yani? Yanisi şu: 10) Bilgisayar ve akıllı telefonlardan internete bağlanan 34 milyon kullanıcı tek tek fişlenecek. 11) İnternetteki içerikler sayfa bazında da engellenebilecek. Örneğin Twitter’da sadece sakıncalı mesajın görüntülenmesi engellenecek.
O nedenle insanlar #SansüreHayırDe sloganıyla Twitter’da örgütlenip 18 Ocak’ta tüm Türkiye’de sokaklara çıkıp #internetimedokunma diye haykırdılar. Bakalım seslerini meclisten duyan olacak mı?
22.01.2014

This page is powered by Blogger. Isn't yours?