Pazartesi, Eylül 30, 2013

 

Harry Q. Davasının Ardındaki Gerçek



Joël Dicker “Harry Q. Davasının Ardındaki Gerçek”te otuz üç yıl önce işlenmiş bir cinayetin ardındaki gerçekleri öğrenmeye çalışan bir genç yazarın yaşadıklarını anlatıyor. Bir polisiye gibi gelişen roman imkansız bir aşkı ve yayın dünyasının gerçeklerini de konu ediyor.  
Marcus Goldman ilk romanı ile başarılı olmuş, ünü ve parayı yakalamış genç bir yazardır. İkinci romanını yazamamanın sıkıntısını çekmektedir. Bu sıkıntıyı aşmak umuduyla sakin bir sahil kasabasında yaşayan ustası saydığı, ünlü yazar ve üniversite profesörü Harry Quebert’e gider. Bu ziyaret sonrasında Harry Quebert cinayetle suçlanarak tutuklanacaktır.
Quebert, 1975 yılında 15 yaşındaki bir genç kızı öldürüp gömmekle suçlanır. 33 yıl sonra Quebert’in villasının bahçesinde çalıların altında tesadüfen bulunan mezarda kasabanın papazının kızı Nola Kellergan’ın kemiklerinin yanında Harry Quebert’e ün sağlayan romanının orijinal metni vardır. Herkes Quebert’in katil olduğu düşüncesindedir. Marcus Goldman, Harry Quebert’in masum olduğuna inanır ve bu olayı aydınlatmaya karar verir. Böylelikle hem gerçek katilin bulunmasını sağlayacak hem de olayı kaleme alarak bir türlü üstesinden gelemediği yazamama sıkıntısını aşacaktır.
Joël Dicker, 1985 doğumlu İsviçreli bir genç yazar. İlk romanını bastırabilmek için dört yıl uğraşmış ve ancak romanla bir ödül kazandıktan sonra kitabı 2012’de bastırabilmiş. İlk romanını bastırmaya uğraşırken “uzun ve soluk soluğa okunan bir Amerikan romanı” yazmaya karar vermiş. Çocukluk yıllarında her yaz tatile gittikleri ABD’nin kuzeyini romanı için mekan olarak seçmiş ve orada sekiz hafta kalmış. İki yıllık yoğun bir yazma sürecinden sonra da roman ortaya çıkmış. “Harry Q. Davası'nın Ardındaki Gerçek” (Ağustos 2013, çev. Mahmut Özışık, Can yay.) sadece Fransa’da 1 milyondan fazla satarak ve kısa sürede 35 dilde yayın hakları satılarak yazarını ün ve paraya kavuşturmakla kalmamış önemli edebiyat ödüllerini de kazanmış. Marcus Goldman’ın yazarlık macerası ile kahramanı Joël Dicker’in yaşadıkları arasında benzerlikler var.  
“Harry Q. Davası'nın Ardındaki Gerçek” üç sorunun cevabını arayan üç ayrı koldan gelişiyor. “Nola Kellergan’ı kim öldürdü? 1975 yazında Aurora’da ne oldu? Ve nasıl başarılı ve çok satan bir roman yazabilirim?” sorularının cevaplarının peşine düşüyor Marcus Goldman.
Kitabın Türkçe baskısının arka kapağında ve tanıtımlarında olayların 1978’de geçtiği belirtilse de yıl 1975’dir. Harry Quebert 35 yaşında, kitaplarını kendi parası ile bastıran tanınmamış bir yazardır. İyi bir roman yazmak arzusuyla tüm biriktirdiği parayı verip rahatça yazabileceği düşüncesiyle sessiz ve sakinliği ile ünlü Aurora’da okyanus kıyısında bir villa tutar. Öğle yemeklerini yemek üzere gittiği lokantada cep harçlığını çıkartmak için haftada bir gün çalışan 15 yaşındaki Nola Kellergan’la tanışır. Harry ile Nola birbirlerine âşık olurlar. Harry aradaki büyük yaş farkı ve kızın çok genç olması nedeniyle bir ilişkiye girmeye çekinir ve Nola’yı ayrılmaları için ikna etmeye çalışır. Ama vaz geçiremez. Diğer yandan Nola’nın varlığı ve desteği ile yazamama sorununu aşar ve tutkulu bir aşkı anlattığı romanını yazar. Bu roman ona aradığı ünü ve parayı kazandıracaktır ama büyük aşkını da ebediyen kaybedecektir. Romanın yazımı bittiğinde Nola gizemli bir biçimde kaybolmuştur.
33 yıl sonra, 2008’de Harry'nin villasının bahçesinde gömülmüş bir iskelet bulunur. İskeletin Nola'ya ait olduğu anlaşılınca Harry tutuklanır, en ünlü romanında bu küçük kızla ilişkisini anlattığı anlaşılır ve kitapları satılmaz, okunmaz olur, yazar olarak gözden düşüp lanetlenir.
Marcus Goldman 2006’da, 28 yaşındayken yayınlanan ve 2 milyon satan ilk romanı ile maddi ve manevi açıdan başarıyı yakalamasının yanında ABD’nin en tanınmış kişilerinden biri de olmuştur. Romanın yayınlandığı ilk altı ayda ün ve başarının keyfini sürer. Bir yandan televizyonlarda, gazete ve dergilerde röportajları yayınlanırken diğer yandan da eleştirmenler ona övgüler yağdırmaktadır. Marcus roman dolayısıyla Dünya’nın en büyük yayınevlerinden biriyle beş kitaplık bir anlaşma imzalamış ve yüklü bir avans almıştır. Aldığı para ile New York’ta lüks bir daireye yerleşmiş, yazarlık faaliyeti için bir büro tutup bir sekreter işe almıştır. En lüks lokantalarda yemek yiyip, en pahalı markalardan giyinmekte, ünlü mankenlerle haberleri çıkmaktadır.
Menajeri ve yayıncısı yeni romanını yazması için sıkıştırmaya başlar. Ününü sürdürmek için ilk romanı kadar başarılı yeni kitaplar yazmalı ve hemen her yıl yeni bir kitap yayımlamalıdır. Aksi taktirde okur kısa bir sürede onu unutacak, yeni yazarlara yönelecek ve bir daha başarıyı yakalaması kolay olmayacaktır. Marcus bu uyarılara kulak asmasa da ikinci altı ayda hızla unutulmakta olduğunu kavrar. Röportaj için arayan yoktur, hayranlarından gelen mesajlar azalmıştır ve artık  kimse yolunu çevirmemektedir.Tanıyanlar da “yeni kitabınız ne zaman çıkacak?” diye sıkıştırmaktadır. Çeşitli denemeler yapsa da bir türlü yeni romanıa başlayamaz. Bu arada yayıncısı eğer kitabını zamanında yazamazsa yaklaşan başkanlık seçimleri ile gündemin değişeceğini ve tamamen unutulacağını belirterek baskısını artırır. Hatta sözleşmeye uymazsa tazminat davası açıp onu beş parasız bırakmakla tehdit eder.
Marcus yazamama korkusu ile boğuşurken ustası ve yakın dostu Harry'nin tutuklandığı haberini alır. Yayıncısı Harry hakkında bir kitap yazarsa dava açmak bir yana sözleşmeyi yenileyip onu paraya boğacağını söyleyince zaten suçsuz olduğuna inandığı Harry’yi kurtarmak için çalışmaya başlar. Kitabın arka kapağında belirtildiği gibi “Çok geçmeden, bu sakin sahil kasabasının, hiç de göründüğü gibi tekin bir yer olmadığının farkına varan Marcus, bu gizemli hikâyenin ardındaki korkunç dramın peşine düşer. Gerçek, hayal gücü sınırsız bir yazarı bile şaşırtacak türdendir.” Nola cinayeti adeta “kasabanın sırrı”dır. Marcus, soruşturmaya yürüten polis çavuşu ile birlikte araştırmanın her aşamasında yeni ve çarpıcı bilgilere ulaşır ve katil zanlısı her aşamada değişir.  
Joël Dicker “Harry Q. Davası'nın Ardındaki Gerçek”de ileri gidişlerle geri dönüşlerle bir yapı kurarken çoksatan bir romanda yer alması gereken tüm unsurlara da yer vermiş. Aşk, gerilim, polisiye, dram ve yayıncılık dünyasının sırları var romanda. Böylece çoksatmayı garantilemiş. Öte yandan bir cinayet romanında yer alabilecek tüm klişeleri de kullanmış ve o klişeleri teker teker kırmış. Polisiye sevenler için katilin kimliğinin kolayca bulunamadığı ve yapısı nedeniyle merakla okunacak bir roman ortaya çıkartmış.
Edebi açıdan neden beğenildiği ve uluslararası ödüller kazandığı ise soru işareti. Romanda edebi yön bulmaya kendinizi zorlarsanız Joël Dicker’in tüm bu çoksatar ve polisiye unsurları postmodern denilebilecek bir yapıda anlattığını tespit ediyorsunuz. 2008 yılı, Marcus’un gerçek katili bulmaya çalışırken yaşadıkları, yayıncısı ile ilişkileri birinci katmanı oluşturuyor. İkinci katmanda 1975 yılı yazında yaşananlar var. Üçüncü katmanda da Harry Quebert’e ün kazandıran Lola’yla aşklarını anlattığı roman ve Marcus’un yeni yazdığı romanın metinlerinden parçalar var. Bu çok katmanlı yapının tek dezavantajı birçok olayın çeşitli metinler vesilesi ile iki-üç kez tekrar edilmiş olması ki bu da yazarın çoksatanlar gibi “kalın bir kitap yazma” ve çok telif alma arzusunu gerçekleştiriyor. Kitap 661 sayfa.          
Romanda başta Nabokov ve Lolita’sı olmak üzere birçok yazara, esere gönderme var. Harry sürekli “N-o-l-a” diye sayıklayıp sayfalar dolduruyor. Eleştirmenler Marcus ve Harry’nin birlikte boks yaptıkları bölümlerin Norman Mailer’e gönderme olduğunu, üniversite kampüsünde birlikte yaşadıklarının ve Harry’nin genç yazar adayına öğütlerinin Philiph Roth’un “The Human Stain”ini ve daha da çok  Chad Harbach’ın “The Art of Fielding”ini çağrıştırdığını belirtiyorlar.
“Harry Q. Davası'nın Ardındaki Gerçek” hem aşk ve gerilimle dokunmuş akıcı bir çoksatar, hem değişik bir polisiye hem de bir yazarın yazarlık serüveni ve yazmama korkusunu aşma çabasının öyküsü ile farklı boyutlarda okunabilecek bir roman.   
26.09.2013

Cuma, Eylül 27, 2013

 

Bienal’de Kamu olmak



13. İstanbul Bienali beş binada yapılıyor gibi görünse de aslında İstanbul’un tüm çağdaş sanat ortamlarında gerçekleştiriliyor. Çünkü Bienal sayesinde plastik sanatlar sezonu iki ay öne alınmış. Hem de çok iddialı sergilerle...
Bienal’in mekânlarından Antrepo, Galata Rum Okulu, Salt Beyoğlu ve ARTER’deki gezimde sergilenen iş’lerin kavramsal çerçeve ile ne kadar uyuştuğu kadar “Bienal’e katılan 15’i Türkiye’den 88 sanatçı Gezi Parkı Direnişçileri kadar bu sorgulamada başarılı olabildiler mi” sorusuna da cevap aradım. Direnişin aslı ile sanatsal olarak nasıl algılandığını karşılaştırdım. Halil Altındere’nin Sulukule’nin kentsel dönüştürülmesine Rap müzikle karşı çıktığı “Harikalar Diyarı” klibi, Diego Bianchi’nin Gezi’yi Salt’ta adeta yeniden canlandırdığı “Ya Pazar Ya Ölüm”ü, Cristoph Schafer’in katledilen Yedikule Bostanları’na da gönderme yapan iş’i ilk dikkatimi çekenler. Bazı iş’lerden çok daha ilginçleri Gezi Direnişi’nde yapılmıştı. Bazı işler de yapılma tarihleri gözönüne alınırsa Gezi’ye örnek olmuş ya da gençler de çağdaş sanatçılarla aynı şeyi akıl edebiliyor.
Lale Müldür’den alınan başlık nedeniyle şiirle bağ kurulduğu söylense de bunu çok az iş’te görebildim. Lale Müldür’ün Kaan Karacehennem ve Franz von Bodelschwing’le yaptığı videosu “Azılı Yeşil”in neden tamamının gösterilmediğini merak ediyorum. Bienal’deki iş’lerde şiir değil kamusal alan sorgulaması ağır basmış. Sanatçılar olayların izinden gitmiş, yansıtıcı olarak kalmışlar. Genellikle sanat yaşamı izlemiş.
Sayılarının çokluğu ile dikkati çeken video performansları sergi salonlarının sınırlayıcılığında doğru kavranmak bir yana tam olarak izlenemiyorlar. İnternet bir kamusal alan olarak değerlendirilebilir, videolar izlemeye ve yoruma açılabilirdi. Bazı işlerin asıllarının değil de videolarının getirilmiş olması da hayal kırıklığı yaratıyor. Bazı işler de “daha önce görmüştüm” diye düşündürüyor. Yapılan seçim öncüyü değil de ortalamayı mı yansıtıyor sorusu akla geliyor.
Antrepo’daki “üç meydan”lı düzenleme bana klasik geldi, kentsel kamusal alan çağrışımı yapmadı. ARTER ve Salt Beyoğlu kolay girilen, ayakaltında yapılar. Beyoğlu’ndaki mekânlar çok kalabalıktı. Galata Rum Okulu harika bir yer. İnci Eviner’in “Ortak Eylem Aygıtı: Bir Etüt”ü bildirilenden 1,5 saat sonra bile açılmadığı için ancak balkondan bakabildim ve Rum okulunun tek salonu boşa harcanmış duygusuna kapıldım.        
Bienal’e seçilen sanatçılar dijital gelişmeleri en az yirmi yıl geriden izliyor. Videoların çoğu belgesel veya kısa film tadında. Niye bir kısa film festivalinde değiller de Bienal’deler? İnternetin getirdiği olanaklar değerlendirilmemiş, izleyicinin etkin olarak katılabileceği ya da sosyal medyadan yararlanan iş’ler görmedim. 
Bienal dışında seksenden fazla sergi varmış ve bazıları Bienal’in kavramsal çerçevesi ile ilişki kuran işlerden oluşuyormuş. En heyecan yaratanı Sakıp Sabancı Müzesi’ndeki Anish Kapoor sergisi. Gülsün Karamustafa’nın Salt’taki “Vadedilmiş bir Sergi”si, İstanbul Modern’deki Erol Akyavaş retrospektifi, erkenden ölmeseydi ne işler yapardı dediğim Şahin Kaygun’un Elipsis Galeri’deki fotoğrafları, her zaman tartışma yaratmayı bilen Şükran Moral’in Valie Export ile Galeri Zilberman’daki “Çaresizlik ve Kefaret”i, Ali Kazma’nın kütüphane, kitabevi ve matbalarda çektiği fotoğraflardan oluşturduğu Galeri Nev’deki “Kitap”ı da görmek istediğim sergiler. 
25.09.2013

Pazartesi, Eylül 23, 2013

 

1980 Sonrası Türkiye’de Popüler Roman



Veli Uğur “1980 Sonrası Türkiye’de Popüler Roman”da son otuz yıldır okuların ilgisiyle gelişen, çoğalan, çoksatanlar listelerini oluşturan popüler romanları inceliyor, akademik açıdan sınıflandırıp eleştirel gözle değerlendiriyor.
12 Eylül 1980 Askeri Darbesi yayıncılık dünyası için Türkiye’de yeni bir başlangıç oldu. Askeri darbe ile siyasi ya da kültürel misyonla yayıncılık yapan yayınevlerinin ve Anadolu’daki kitapçıların birçoğunun kapanması ile yayıncılığımız adeta sıfırlanmış ve yeniden kurulmak durumunda kalmıştı. Günümüzde etkin olarak faaliyet gösteren yayınevlerinin neredeyse tamamı 80 sonrası kurulmuştur. 80 öncesinden gelen çok az yayıncı vardır. 80 sonrası yayıncılar siyasi ya da kültürel misyonlu bir destek almadıkları için ticari olarak kendi ayakları üzerinde durmak zorundaydılar. Kitap üretimi hem sayıca arttı hem de çeşitlendi. “Çoksatan” kavramı keşfedildi. Bu da doğal olarak yayınevlerinin popüler romanlara yönelmelerini gerektirdi.
Veli Uğur’un da belirttiği gibi aslında ilk Türkçe romanın yazıldığı 1800’lerden başlayarak “popüler” başlığı altında incelenebilecek birçok roman yazılmış. Bunların bir bölümünün batı’da yazılan romanlara öykünerek hatta taklit ederek ya da birebir kopyalayarak yazıldıklarını söylesek de özgün ve çoksatan yapıtlar da olmuş. Ama sayıları pek fazla değil. Romanın ülkemiz için yeni bir tür olduğu ve yine 80’lere dek yıllık roman üretiminin 40-50 civarında gerçekleştiği gözönüne alınırsa bu durum şaşırtıcı değil.  
Veli Uğur, akademisyenlerin popüler kültürü ve romanı incelemekte oldukça geç kaldıklarını ve yapılan incelemelerin sayısının da bu nedenle az olduğunu belirtiyor. Geç kalmanın yanında, Adorno daha 1940’larda tanımını yapmış olsa da akademik dünya kültür endüstrisini ve ürünlerini anlamakta ve yorumlamakta da geriden geliyor. Yapılan tanımlamalar da, sınıflandırmalar da eskimiş ya da varolanı karşılamaz nitelikte görünüyor. Hele bu sınıflandırmaları günümüz popüler romanlarına uygulamaya kalktığımızda daha büyük bir kuşkuya düşüyoruz.   
Veli Uğur “1980 Sonrası Türkiye’de Popüler Roman”da (Temmuz 2013, Koç Üniversitesi yay.) arka kapağa da alıntılanan şu tanımlamayı yapıyor: “Popüler romanların en belirgin özellikleri seri üretilmeleri, belirli formüllere, basmakalıp kahramanlara ve olaylara dayanmalarıdır. Söz konusu eserler, yüzeysel bakıldığında dünyayı sorgulamak yerine olduğu gibi kabullenip iyi ve kötü, siyah ve beyaz arasında bölünmüş basit bir yapı olarak tanımlayan, dünyevi problemleri basitleştiren, okuyucuyu da buna yönlendiren eserlerdir. Yaygın olarak tüketilen popüler romanlar en çok edebiyatı sorgulama ve eleştirme işlevlerinden soyutladığı, seri üretimden kaynaklı maddi kazancı öne çıkardığı iddialarıyla eleştirilir.”
Veli Uğur, popüler romanları aşk romanları, hidayet romanları, bilimkurgu romanları, polisiyeler, casus romanları, fantastik romanlar, korku romanları, siyasal kurgular, tarih romanları olarak sınıflandırmış. Uğur’un 80 sonrasından ele aldığı ilk tür aşk romanları. Duygu Asena’nın “Kadının Adı Yok”undan başlayarak bölümde ele alınmayan ya da alınan çoğu romanın bu tanıma uymadığını görüyoruz. Türkiye’de ABD’de olduğu gibi Beyaz Dizi romanları yazılıp pembe dünyalar kurulmuyor, aksine Asena örneğinde olduğu gibi kadının kimliğine sahip çıkmasını, özgürlüğünü savunan, kadını feminizme çağıran eserler yazılıyor. Çünkü kadın okurun çözüm bekleyen sorunları var ve romanlarda da onları arıyor.
Örneğin Uğur’un “hidayet romanları” dediği inanç temelli romanlar “belirli formüllere, basmakalıp kahramanlara ve olaylara dayan”an eserler gibi görünseler de “sorgulama ve eleştirme işlevlerinden soyutla”nmak bir yana başta laiklik olmak üzere Cumhuriyetin temellerini oluşturan prensipleri tartışmaya açtıklarını ve kendi dini inançlarına göre bir yaşam biçimi önerdiklerini görmemek elde değil. En tipik örnek Şule Yüksel Şenler’in dindar kadınların giyimini etkileyip çarşaftan türbana evrimleşmesini sağlayan “Huzur Sokağı”dır. Aynı şekilde Uğur’un “siyasal kurgular” başlığı altında ele aldığı “Metal Fırtına” gibi romanlar da siyasi bakış açıları nedeniyle taraflı ve son derece tartışmalı eserlerdir ki Uğur da bunun farkında ve ilgili bölümde sözünü ediyor.
Tanımlamalar açısından sorunlu alanlardan biri de polisiyeler. “Seri üretilmeleri, belirli formüllere, basmakalıp kahramanlara ve olaylara dayanmaları” ile Osman Aysu’nun romanları Veli Uğur’un tanımlamalarına uysa bile Aysu’nun “dünyayı sorgulamak yerine olduğu gibi kabullen”diğini söylemek pek mümkün görünmüyor. Hele Ahmet Ümit ya da Celil Oker gibi türün önde gelen yazarlarının eserlerinde seri üretim, belirli formül, basma kalıp kahraman ve olaylardan söz etmemiz mümkün değil. Ümit de, Oker de, daha birçok yeni nesil polisiye yazarı da Türkiye’nin önemli meselelerini cesurca ele alıyor ve derinlemesine tartışmaya açıyor. Zaten dünyada da polisiye romanda genel eğilim bu yönde, basma kalıba, sıradana, klişeye yer yok. Aklımıza gelen gelmeyen her sorun derinlemesine yazılıyor, tartışılıyor.
Veli Uğur yaptığı kategorileştirmeye uygun eserler seçmeye çalışmış ama bazı yerlerde bu seçim uygun olmamış. Pınar Kür ve İsmail Güzelsoy’un polisiye içerikli romanları popüler romanı mı yoksa edebi eserin içinde polisiyenin kullanılmasını mı örnekler? Hem satış hem de içerikleri açısından popüler roman tanımlamalarına sokulamayacak edebi değerlerde oldukları ise açık.
Öte yandan 2000’li yıllarda popüler olan, çok satan romanlara baktığımızda da önemli eksiklikler görülüyor. Tarihi roman dediğinizde İskender Pala’nın romanlarını, hele Turgut Özakman’ın Türkiye’de en çok satmış kitap olan “Şu Çılgın Türkler”ini ele almazsanız eksik kalırsınız. Tarihin siyasallaştırılıp yeniden yazılması popüler romanın apolitikken politik hale gelmesi sanırım en iyi Özakman’ın romanı üzerinden tartışılabilirdi.
Okur gözünde şu anda çok satanlar listesinde hangi romanlar varsa onlar popülerdir. Zülfü Livaneli, Elif Şafak, Ayşe Kulin, Buket Uzuner gibi onlarca yazarın romanlarını Uğur’un sınıflandırmaları içinde bir yere koyamıyorsunuz.
Kültür endüstrisi “popüler romanla” ilgili eleştirileri iyi bildiği için popüler olanla edebi olanı birleştirme çabası içine girdi. Okura satın aldığı kitabın hem zevkle vakit geçirebileceği hem de sahip olmakla gurur duyacağı ürünler olduğu inancı aşılayarak popüler ürünün değerini artırdı. Edebiyat eseri çoksatar romana dönüştürüldü. Diğer yandan da her tür okura aynı anda, tek bir romanla hitap edebilmek için popüler kavramını oluşturan türlerin bileşiminden “bestseller” türü yaratıldı. Artık birçok kitabı kolayca kategorize edemiyoruz.
Veli Uğur, üniversite öğrencileri arasında kendi gözlemlerine dayanarak okurun ince kitaplar talep ettiğini söylüyor (s.315) ama popüler romanlar gittikçe kalınlaşıyor. Popüler romanların kalınlaşmasının nedenini yayın dünyasını izleyenler de merak ediyor. “Kalın roman” yayıncının bir defada daha çok para kazanması, yazarın daha fazla telif alması demek olabileceği gibi bir okur tercihi de olabilir. Talep olmadan arz olmaz. Okurun böyle bir talebi yoksa ne kadar uğraşsanız da arz ettiğiniz kitabı satamazsınız. Fatih Acer’in Bursa’da 9 ayrı okulda popüler roman okuyan 421 genç arasında yaptığı araştırma popüler roman okuru ile ilgili ilginç veriler veriyor. Ankete katılanların %41’i 401 ve üzeri, %39’u 301-400 sayfa arasındaki romanları okuyor. %36.8’i 1-3 gün içinde, %33.3’ü bir haftada bir kitap okuyor. “Bir romanı seçerken neye dikkat edersiniz?” sorusuna verilen cevaplar şöyle: 326 okur “sürükleyici olmasına” demiş, beni yansıtması 43, tavsiye edilmesi 16, herkesin okuması 16, çok satıyor olması 11, sayfa sayısının azlığı 9. Popüler bir romanı satın almada ise arkadaş tavsiyesi %31.6, çok satanlar listesinde olması %21,4, takip ettiği bir yazarın kitabı olması %16,9, reklamların etkisi %6,2 (turkishstudies.net/Makaleler/1398366249_01AcerFatih-edb-1-23.pdf).
Veli Uğur “1980 Sonrası Türkiye’de Popüler Roman”dası hem bu tür tartışmalara yol açmasıyla hem de esas olarak popüler roman dediğimizde ne anlamamız, hangi romanların hangi türe girebileceğini genel olarak görmemiz açısından kaynak bir eser. 
19.09.2013

Çarşamba, Eylül 18, 2013

 

Anne Ben İnsan mıyım?


İstanbul Kültür Sanat Vakfı’nın (İKSV) düzenlediği Bienal 13. kez yapılıyor. İlk Bienal “1. İstanbul Çağdaş Sanat Sergileri” adıyla 1987’de düzenlenmiş. Ben de gitmişim.
İstanbullu olmanın en önemli niteliklerinden biri bütün Dünya’yı heyecanlandıracak bir etkinlik yapılırken yanından geçip gitmektir. İstanbullunun ya zamanı yoktur ya kıymetini bilmez ya da sonra giderim diye düşünür. Bir süredir “Bienal”ler de benim için öyle olmuştu.
Bu seferki Bienal ise daha Şubatta duyurulduğundan beri görme arzusu uyandırdı. Bienal’in başlığı “Anne Ben Barbar mıyım?”ı bir şairin, Lale Müldür’ün kitabından alıyordu. Bienalin küratörü Fulya Erdemci’yi hazırladığı cesur sergilerle, Venedik Bienali’ndeki Türkiye Pavyonu gibi çalışmalarıyla biliyordum. “13. İstanbul Bienali’nin “siyasi bir forum olarak kamusal alan” fikrine odaklanacak olması da çağırıcıydı. “Ben Kentli-Vatandaş Değil miyim?”, "Sürekli Yoksullaşan Bir Dünyada 'Zengin' Olmak Nasıl Mümkün?", "İstanbul Hazır Hedef 2023", “Bir Savaş Meydanı Olarak Kamusal Alan: Çatışma mı, Uzlaşma mı?” gibi çarpıcı sorular soruluyordu. Bu sorulara çağdaş sanatçıların verecekleri cevaplar belki de sanat zevki almanın yanında İstanbul’u daha iyi anlamakta da ufuk açıcı olacaktı.
Sonra,  “İstanbul'un Katline Bienal Desteği... İstanbul Katlediliyor... İstanbul Uluslararası Sermayelere Pazarlanıyor... Tüm Bienal Sanatçıları, Tasarımcılar, Küratörler, Düşünürler Oyuna Gelmeyin, Oyuna Alet Olmayın...” diyen bir bildiri okudum. “Kamusal Direniş Platformu” adlı protestocular bildiri ile kalmamış, martta İTÜ Maçka Kampüsü’nde yapılan “Kamuya Hitap Etmek” adlı etkinlikte sahneye fırlayıp “Anne Ben İnsan mıyım?” sloganını sahnede bir pankarta yazmış, protesto bildirilerini okumuş, seyirciler arasındaki beyaz tişörtlü bir grup yanyana durup bir metni okumaya başlamıştı. Sırtlarındaki harfleri birleştirdiğinizde “Barbarları Beklerken” yazısı okunuyordu, okudukları da Kavafis’in aynı adlı şiiriydi.


   10 Mayıs’ta The Marmara Oteli’ndeki “Kamusal Sermaye” adlı sunumda kentsel dönüşüme uğratılan semtlerin adlarını taşıyan beyaz tişörtler giymiş eylemciler sırayla konuşmacıların oturduğu masanın önüne çıkıyor, İKSV’nin ve sponsorların logosunu taşıyan bezlere sarınıp sessizce yatıyor, güvenlik görevlileri de eylemcileri karga tulumba salonun dışına çıkartıyordu. Protesto eylemi olduğunu bilmeseniz bir performans izliyorum sanabilirdiniz.
Protestolarla ilgili tartışmaları sanat sayfalarında izledik. Suçlamalar, işi kişisele dökmeler, karakol, davalaşmalar... Tam Türk tipi bir polemik. Bienal’e dikkat çekmek isteniyorsa başarılmıştı. Bu sırada Bienal’in nerelerde yapılacağı, hangi kamusal alanların, meydanların kullanılacağı, restore edilen AKM’de gerçekleştirilecek sergi haberleri gelmeye başladı.
Gezi Parkı Direnişi ile ise “hiçbir şey eskisi gibi kalmadı”. Gezi’de kamusal alanda yapılabilecek tüm performanslar sergilendi. Devlet de kamusal alanı kamuya kapattı. Bienal programını değiştirmek durumunda kaldı. AKM’den, meydanlardan vazgeçildi. Beş binada sergilerin gerçekleştirilmesine karar verildi. Ve kamuyu en etkili şekilde çağıracak haber verildi: Bienal bu yıl ücretsiz!
13. İstanbul Bienali 14 Eylül – 20 Ekim tarihleri arasında gerçekleştirilecek. Bu cezbedici tanıtım, bu kadar polemik ve “giriş ücretsiz!” denmesinden sonra gitmemek olmaz. 
18.09.2013

This page is powered by Blogger. Isn't yours?