Cuma, Ağustos 19, 2011

 

Kayıp Destan'ın İzinde



Nâzım Hikmet, Çağdaş Türk Şiirinin en önemli şairlerinden. Hakkında çok araştırma yapılmış, şiiri, siyasi görüşleri, özel hayatı hakkında çok konuşulmuş bir şair. Özel hayatı ve siyasi görüşleri en ince ayrıntısına kadar incelenirken eserlerine daha çok ideolojik olarak yaklaşılmış, öyle değerlendirilmiş. Çağdaş Türk şiirinin akışını değiştiren, halen çok okunan ve çok sevilen Nâzım Hikmet’in şiirlerini edebi ve estetik açıdan inceleyenlerin sayısı ise çok az. Bu işi kitap boyutuna getirebilenler ise parmakla sayılır sanırım. Bunda kuşkusuz akademisyenler siyasi çekincelerle büyük şairden uzak durması, tutulması önemli bir etken. Erkan Irmak, Kayıp Destan'ın İzinde’de de (2011, İletişim yay.) kitabın “Kuvâyi Milliye ve Memleketimden İnsan Manzaraları’nda Milliyetçilik, Propaganda ve İdeoloji” altbaşlığından da anlaşılabileceği üzere Nâzım Hikmet’in bu iki önemli eserini inceliyor.
Yeniyazı dergisinden tanıdığımız, biyografisinden akademisyen olduğunu öğrendiğimiz Erkan Irmak, “2009 Memet Fuat Eleştiri/İnceleme Ödülü”nü kazanan Kayıp Destan'ın İzinde de Kuvâyi Milliye Destanı’nın yazılış öyküsünü araştırarak işe başlıyor. Nâzım Hikmet 1937’de hapisten çıktıktan sonra hiçbir yerde iş bulamıyor, bulduğu işlerden de ayrılmak zorunda kalıyor. Bunun nedeninin resmi kişilerce işverenlerin siyasi durumu hakkında uyarılması olduğuna inanıyor. “Yetkilileri artık yasadışı örgütlerle ilişkisi kalmadığına” inandırabilmek, iş bulmasının engellenmemesini sağlamak amacıyla Ankara’ya gidiyor. Şevket Süreyya Aydemir’in evinde verdiği bir akşam yemeğinde Kurtuluş Savaşı’nı, Milli Mücadeleyi konu alan bir destan yazması önerisini alıyor. Öneriyi getiren dönemin Emniyet Umum Müdürü Şükrü Sökmensüer’dir. Nâzım Hikmet, Sökmensüer’in önerisini rejimle barışmasını sağlayacak gayrı resmi bir bildirim olarak algılıyor. O dönem rejimle ya da devletle barışmak amacıyla şairlerin, yazarların, sanatçıların bu tür eserler verdiklerini biliyoruz. O nedenle Nâzım Hikmet’in böyle bir teklif almış olması şaşırtıcı değil. Ama Nâzım Hikmet bu öneriyi ancak 1938’de, 28 yıla mahkûm edilip tekrar hapis edilince hatırlıyor ya da ciddiye alıyor. Çünkü tüm hayatını hapislerde geçireceğine inanmaya başlamıştır artık.
1939’da Kuvâyi Milliye Destanı’nın ilk versiyonunu yazıyor. Destan’ın ilk versiyonundan parçalar mektuplar aracılığıyla dolaşmaya başlıyor, hatta şairin bilgisi dışında bazı dergilerde basılıyor. İlk versiyon, Atatürk’ün Nutuk’undan alıntılarla bezenmiş, resmi tarih görüşünü izleyen bir bakış açısıyla yazılmış. 1941’de Destan’ın beklenen etkiyi yapmadığını, durumunda bir değişiklik olmayacağını anlayan Nâzım Hikmet Kuvâyi Milliye Destanı’nı elden geçiriyor ve bugünkü haline yakın bir metin ortaya çıkıyor. Destanı basmak üzere gazetelerden, yayıncılardan tekliler alıyor ama kabul etmiyor.1950’de hapisten çıktığında yine iş bulamayan, üstelik yazdıklarını da bastıramayan Nâzım Hikmet, bir çıkış yolu olarak basılmak istenen tek eseri Kuvâyi Milliye Destanı’nı telifini peşin alarak İnkılap Kitabevi’ne satıyor. Bir süre sonra da öldürülme, askere alınma, tekrar hapis edilme gibi tehditlere dayanamayacağını anlayınca yurtdışına çıkıyor. Destan 1968 yılına kadar basılamıyor.
Nâzım Hikmet, 1942’de Destan’ı tekrar ele alıyor ve bu metni Memleketimden İnsan Manzaraları içinde değerlendirmeye karar veriyor. Yazılışı 1947 sonuna kadar süren ve tamamlanamayan Memleketimden İnsan Manzaraları şairin şiir anlayışında büyük bir değişimi ifade eden bir yapıt. Şiir yapısı içinde tiyatro, senaryo, roman, mektup gibi birçok türden yararlanıyor, türler arası ilişki kuruyor. Manzaralar, ideolojik olarak mevcut düzeni eleştiren, yeni bir dünya öneren toplumcu bakış açısıyla yazılmış, uzun bir zaman aralığını kapsayan, iki yüze yakın karakterin ve onlarca olayın yer aldığı beş yüz sayfalık dev bir eser. Erkan Irmak’ın yaptığı karşılaştırmalardan ve örneklemelerden Memleketimden İnsan Manzaraları’nın Kuvâyi Milliye Destanı ile “tümüyle çatışan ideolojik bir arka plana sahip” olduğunu görüyoruz. Nâzım Hikmet, Destan’nı Manzaralar’a katarken ideolojik olarak da ana metne uyumlu hale getirmiş. Destan’ın resmi tarih anlayışını yansıtan dizelerini eser dışında bırakmış.
Erkan Irmak yaptığı karşılaşmadan Kuvâyi Milliye’nin alt başlığına yakışır şekilde destan tanımına uyduğunu kahramanlarını yücelttiğini oysa Manzaralar’ın hem biçimsel olarak hem de yazılışı, kahramanlarını işleyişi ile “bir modern epik” olduğu sonucuna varıyor.
Erkan Irmak’ın Kayıp Destan'ın İzinde’si Nâzım Hikmet’in iki büyük eserine getirdiği edebiyat içi ve eleştirel yaklaşım açısından dikkate değer bir çalışma, Kuvâyi Milliye Destanı’nı ve Memleketimden İnsan Manzaraları’nı yeniden okumaya, üzerinde düşünmeye, tartışmaya çağırıyor.
14.07.2011

Etiketler: , ,


 

Bir Ömrün Kıyılarında



Orhan Suda hem siyasi çevrelerde hem de edebiyat dünyasında genç kuşaklarca ismen bilinen ama pek tanınmayan biri. Bunda kuşkusuz onlarca yıldır yurtdışında yaşamak durumunda kalması büyük bir etken olmuş. Yeni basımı yayımlanan Bir Ömrün Kıyılarında (Haziran 2011, Literatür yay) ve Orhan Suda - Halim Spatar Mektuplar (Haziran 2011, Literatür yay) ile yıl başında yayımlanan Nezihe Meriç - Orhan Suda Aix-Londra-İstanbul Mektupları (Ocak 2011, Yapı Kredi yay.) moda deyimle Orhan Suda’nın görünürlüğünü artırdı.
Bir Ömrün Kıyılarında ailenin öyküsü ile başlıyor. Cumhuriyetin ilk yıllarında, Ankara'da yaşanmış çocukluk anıları ile sürüyor. Şefkatli üvey babanın sevgisini hissederek büyüyor. Ankara’nın ünlü Taş Mektep’inde Türkçe öğretmenine duyduğu gizli aşk, Nurullah Ataç’ın Cevdet Kudret’in edebiyat dersleri okuma tutkusunu iyice artırıyor. 16 yaşında bir lise öğrencisiyken, Milli Eğitim Bakanlığı Tercüme Bürosu’nda çalışıyor. Sabahattin Eyuboğlu, Melih Cevdet Anday, Orhan Veli, Oktay Rifat gibi şair ve yazarlarla iş arkadaşı oluyor. Suut Kemal Yetkin’in Sanat ve Edebiyat dergisinde çalışıyor. Kısa bir süre Devlet Konservatuvarı Tiyatro bölümünde okuyor. Liseye Edebiyat ve Latince bölümüne dönüyor.
Orhan Suda ketum biri. Tarih vermeyi hiç sevmiyor. Biyografisinde doğum tarihi yok, kitapta da hemen hiç tarih vermiyor. İlk verdiği tarih 1949. Kuyumcu babası alkolik olup evi geçindiremez hale gelince dayısının yanına Gölköy’e gidiyor, Kastamonu Lisesi’ne yazılıyor. Gidip gelmek zor olunca yatılı oluyor. Ve bir sabah okulun duvarlarına yazılmış komünizmi öven sloganlarla uyanıyorlar. Beş zanlıdan biri Orhan Suda. Orhan Suda dayısı dahil kimseyi duvarlara yazı yazmadığına inandıramıyor. Kastamonu’dan ayrılıp İzmir’e annesinin ve kardeşlerinin yanına gidiyor. Okuldan kopuyor, çok yoksul ve sıkıntılı bir yıl geçiriyor. Ankara’ya dönüyorlar, İstatistik Genel Müdürlüğü’nde çalışmaya başlıyor, İsviçre’ye öğrenci olarak yollanması söz konusu. O sırada tutuklanıyor. Yıl 1952 Eylül’ü, Orhan Suda ünlü 1952 Tevkifatı kapsamında tutuklanıyor. Suda şimdi biz okurlarına bazı şeyleri açıklamak durumunda. Tatlı tatlı çocukluk, ilk gençlik hatıralarını anlatırken siyasi faaliyetlerini es geçmiş. Ankara’da Atatürk Lisesi yıllarından itibaren TKP üyesi olduğunu bu tutuklama ile birlikte öğreniyoruz. Sansaryan Hanı’nda sorgulanmasını, Harbiye Askeri Cezaevi'ndeki günleri, daha sonra dost kalacağı ve mektuplaşmalarını okuyacağımızı Halim Spatar’ı ve Ruhi Su, Ahmed Arif, Enver Gökçe gibi TKP’lileri anlatıyor ama nasıl partili olduğunu, ne gibi eylemler yaptığını ne bize ne de sorguculara anlatmıyor. Sadece diğer tüm hücre arkadaşlarının itiraf ettiğini öğrenince o da TKP üyesi olduğunu kabul ediyor. Tahliye sonrası İzmir’de, Ankara’da gazetecilik, 27 Mayıs darbesi olurken “sakıncalı” askerlik, Aziz Nesin’in Düşün Yayınları’nda çalışması. Suda Yayınları’nı kuruşu.
Orhan Suda aşklarını, evliliklerini de birer cümleyle geçiyor. Eşi Sevgi Hanım birden bire beliriyor kitapta. Siyasi dönüşümünü Troçkist olmasını da anlayamıyoruz. 1978’de yayınevini kapatıp Fransa’ya gidişi de bir bölüm başında aniden oluyor. Halim Spatar’a yazdığı bir mektuptan Troçki’nin Lenin kitabını çevirip yayımlaması nedeniyle ceza yediğini öğreniyoruz. Bu arada karşılıklı mektuplaşmalardan ve Orhan Suda - Halim Spatar Mektuplar kitabında yer alan parçalardan Halim Sptar’ın da kaleminin kuvvetli olduğunu, yazsa anılarından çok şey öğrenebilecğimizi fark ediyoruz. Bakalım Spatar kuşağının ketumiyetini yıkacak mı?
Bir asra yaklaştığını (!) tahmin ettiğimiz hayatı öylesine renkli ve dolu dolu geçmiş ki Orhan Suda’nın tüm ağzı sıkılığına rağmen kalemi kuvvetli olduğu için keyifle okunan ama ayrıntıları merak edilen bir yapıt ortaya çıkmış. Keşke önemli dönemeçleri atlamadan, kendini gemlemeden yazsaymış diyorum. Böylece Cumhuriyetin önemli yıllarına dair kıymetli bir tanıklık da ortaya çıkacakmış. Neyse ki anılardaki eksikleri Nezihe Meriç ve Halim Spatar’la mektuplaşmaları bir nebze tamamlıyor.
14.07.2011

Etiketler: ,


Çarşamba, Ağustos 17, 2011

 

Üzüntü, Muz Kabuğu ve J.D.Salinger



Salinger, kült bir yazar olması ve hayatının onlarca yılını meraklı gözlerden geçirmesi nedeniyle özel hayatı hep merak edilmiş, deşilmiş, dürtülmüş, rahatsız edilip sinirlendirilmiş bir ünlü. Yaşarken çok az röportaj vermiş, özel hayatı hakkında hemen hiç bilgi vermemiş ya da kasten insanları yanıltmış, pek fotoğraf çektirmemiş. Hakkında yazılan kitaplara, incelemelere de sıcak bakmamış. Biyografilerinin yayımlanmasını engellemeye çalışmış, davalar açmış.
Kenneth Slawenski, 2004’de Salinger’in hayatı ve eserlerine adanmış www.deadcaulfields.com adlı siteyi hazırlayarak işe başlamış. Salinger yaşarken bu siteden haberdar mıydı, nasıl karşılamıştı bilemiyoruz. Slawenski, kendi deyimiyle “amatör bir okur” olarak giriştiği Salinger araştırmalarını üstad için bir site kurması sayesinde oldukça derinleştirmiş ve sonunda 398 sayfalık Üzüntü, Muz Kabuğu ve J.D.Salinger (Haziran 2011, çev. Hülya Öklem Süloş, Sel yay.) ortaya çıkmış. Slawenski, Salinger’ın hayatını ihtimamla bir bilim adamı dikkati ile incelerken bir hayranı olarak onun mahremiyet arzusuna da özen gösteriyor ama özel hayatı hakkında önemli bilgiler vermeyi de ihmal etmiyor. Slawenski’nin en önemli avantajı Salinger’in hayatta olmaması. Salinger yaşasaydı Slawenski’nin ihtimamını ciddiye alır mıydı, yaşam öyküsünün yayımlanmasına izin verir miydi bilemiyoruz. Ama Slawenski’nin işin medyatik yanına kaçmadan ama en küçük ayrıntısına bile girmeye çalışarak, çeşitli kaynaklarla doğrulamadan da rahat etmeyen bir anlayışla Salinger’in hayatını kaleme aldığını söylemeliyim.
Jerome David Salinger, 1 Ocak 1919’da New York’da doğmuş. Yahudi bir babanın, İrlandalı Katolik bir annenin çocuğu. Babası başarılı bir işadamı. ABD’nin yaşadığı ekonomik bunalımlara rağmen her geçen yıl daha da zenginleşiyor. Salinger babasının işine ilgisiz. Okulu da pek sevmiyor. İte kaka okuyor. Ne olacağını, ne yapacağını pek bilmiyor. Okullar değiştiriyor. Ancak bir askeri okula gidince derlenip düzene giriyor. Öğrencilik yıllarında tiyatroyla ilgileniyor, okul oyunlarında roller alıyor. Edebiyatla da ilgilenmeye, yazmaya başlıyor. Askeri okulu bitirdikten sonra New York Üniversitesi’ne kaydoluyor ve tekrar tembel ve ilgisiz bir öğrenci halini alıyor. İkinci dönemin sonunda aldığı notlara bakan babası okuldan kaydını alıp onu işleriyle ilgilenmesi ve dil öğrenmesi için Avrupa’ya yolluyor. İkinci Dünya Savaşı’nın eşiğinde Avusturya ve Polonya’da yaşıyor. Dönüşte kaydolduğu Ursinus Fakültesi'nde okul tarihinin en başarısız öğrencilerinden biri olarak görülse de o dil ve edebiyat derslerinde çok şey öğreniyor. Okul dergisinde yazmaya başlıyor. Yaşamını profesyonel yazar olarak sürdürmeye karar veriyor. Yazarlık eğitimi almak amacıyla Colombia Üniversitesi’ne kaydoluyor ve orada öykü dersleri veren Story dergisi editörü Whit Burnett’le ve şiir dersleri veren bir çok ünlü derginin editörü şair Charles Hanson Towne’la tanışması ile ilk öykülerini yazmaya başlıyor. Burnett’in onayı ile bunları dergilere yolluyor ve uzun bir reddedilme dönemi başlıyor. Burnett’in Story dergisinde yayımlanabilmesi için bile çok uğraşması, yazdıklarını defalarca düzeltmesi gerekiyor. Kendine hedef olarak seçtiği The New Yorker’dan ise sürekli red mektupları alıyor. İlerleyen yıllarda en önemli yazarı olacağı, öyküleri yayımlandığında tiraj kazandıracağı The New Yorker’la yaşadıkları yazarlar için gerçek bir ders niteliğinde ve başlı başına bir kitap olabilecek önemde.
Salinger’in hayatındaki en önemli dönüm noktalarından biri İkinci Dünya Savaşı’na ABD’nin katılması ile onun asker olmaya karar vermesi olsa gerek. Hayata bakışı, felsefesi, innaçları değişiyor. Savaşı sonuçlandıran Normandiya Çıkartması’na da katılan Salinger, cephenin en ön saflarında ölümle burun buruna askerlik yapmasına rağmen yazmayı sürdürüyor. Bir yandan ilk romanını yazmaya çalışırken diğer yandan askerlik yaşamı ile ilgili öyküleri ile tanınmaya başlıyor. Ama hâlâ her yazdığını yayımlatabilen bir yazar değil, reddedilen öyküleri çoğunlukta.
1941’de kabul edilen bir öyküsü 1946’da The New Yorker’da nihayet yayımlanınca Salinger’ın yazarlık yaşamı yeni bir evreye giriyor. 1949’da edebiyat dünyasında iyice tanınıyor, öyküleri hakkında eleştiriler çıkmaya başlıyor. 1951’de Çavdar Tarlasında Çocuklar yayımlanana kadar yaşadığı editoryal mücadele, romanı editörlerin önerileri ile defalarca elden geçirmesi de günümüz yazarları için önemli bir ibret hikayesi. Çavdar Tarlası kültleştikçe medyanın özel hayatını didikleyen ilgisi artıyor ve Salinger içine kapanıyor. Dinle ilgileniyor. Hint felsefesi okuyor, Zen Budizme bağlanıyor. 1953’de artık New York’da yaşamayacağına karar verip 240 mil kuzeydeki Cornish Köyü’ne yerleşiyor. Evleniyor, çocuk sahibi oluyor. Köylülerle, çevredeki gençlerle dostluklar kuruyor. Ama medya Cornish’de olduğunu öğrenince tamamen inzivaya çekiliyor. Görüştüğü insanların sayısını oldukça azaltıyor. Son öyküsünü 1965’de yayımlattıktan sonra tamamen susuyor. Ölümüne kadar sürekli yazdığı bilinse de herhangi bir eserini yayımlatmıyor.
Üzüntü, Muz Kabuğu ve J.D.Salinger iyi çalışılmış, iyi yazılmış, oldukça ayrıntılı bir biyografi. Salinger’i tanımak ve anlamak için birebir.
07.07.2011

Etiketler: ,


 

Ecinniler: Rusça Kitaplar ve Onları Okuyanlarla Maceralar



Elif Batuman’ın Ecinniler: Rusça Kitaplar ve Onları Okuyanlarla Maceralar (Haziran 2011, Çev. Sabri Gürses, Doğan Kitap) ABD’de yayımlandığında bir inceleme kitabına nasip olmayacak şekilde ilgi görmüş, çok satanlar listelerine girmiş bir kitap. Elif Batuman Türkiye kökenli bir ailenin çocuğu. New York’ta doğmuş, New Jersey’de büyümüş, Stanford Üniversitesi’nde karşılaştırmalı edebiyat doktorası yapmış. Üniversiteye girdiğinde dilbilim okumaya başlamış, yabancı dil dersi alması gerektiğinde de belki müzik öğretmenin Rus olması nedeniyle, belki de büyük keyif ve merakla okuduğu Anna Karenina’nın etkisiyle Ruşça’yı seçmiş. “Çocukken Demirperde’nin öte yanında Rusça çalışmış bir matematik öğrencisine âşık olunca” Rusça’ya ilgisi daha da artmış. Dilbilimi de matematik öğrencisini de bırakmış ama Rusça öğrenmeye devam etmiş. Üniversiteyi bitirdiğinde amacı roman yazmakken de kendini akademisyen olarak bulmuş.
Elif Batuman, belki de roman denemelerinin de verdiği bir alışkanlıkla hikaye etmeyi seviyor. Genel okura hemen hiç hitap etmeyen bir edebiyat incelemesi olan Ecinniler: Rusça Kitaplar ve Onları Okuyanlarla Maceralar’ın ABD gibi kendi edebiyatı dışında hiçbir edebiyata ilgi göstermeyen bir ülkede çok okunmasının temelinde de bu yetenek ve tabii kitabın kurgusu yatıyor.
Elif Batuman, Ecinniler’de Dostoyevski, Puşkin, Tolstoy, Çehov, Ahmatova, Gogol, Babel gibi Rus edebiyatının önemli yazarlarından ve eserlerinden söz ediyor. Ama bunu yaparken önsözden itibaren işin içine kendini koyuyor. Rus edebiyatıyla ilgili bilgileri Batuman’ın yaşam öyküsü ile birlikte okuyoruz. Üniversite hayatı, arkadaşları, aşkları, ailesi ile ilişkileri işin içine karışıyor. Araştırmacı ruhu üniversite bursları ile desteklenince de dilbilgisini geliştirmek, araştırmalar yapmak gibi gerekçelerle Rusya’ya seyahatler yapmak olanağı bulmasının yanında yolu Özbekistan’a da düşüyor. Ali Şir Nevai’nin eserlerini de okuyor. Böylelikle Ecinniler bir gezi günlüğü tadı da kazanmış oluyor. Kitabın inceleme yanında da ağırlık eserlerin eleştirisinden çok “Tolstoy’u kim öldürdü?” gibi sorulara cevap aranan sosyolojik yanında. Son dönemlerde bizde de moda olan yazarların gizli ve ilginç yaşamlarından söz eden kitaplardakine benzer birçok bilgi ve ankedot da var Ecinniler’de.
Elif Batuman, yaşam öyküsünü, anılarını, gezilerini, üniversite yaşamını, edebiyat araştırmacılarının dünyasını, Rus edebiyatı araştırmalarını kahramanının kendisi olduğu bir anlatı kurgusu ile birleştirmiş. Kitapta yer alan bazı bölümlerin daha önce Harpers Magazine, The New Yorker gibi dergilerde yayımlanmış olmasına rağmen bu başarılı kurgu ile bölümler arasında hiçbir kopukluk duygusu yaşamıyorsunuz, kitap bütünlük arz ediyor. Kendisiyle rahatça dalga geçebilen kuvvetli bir mizah duygusu var Batuman’ın ve anlatımında mizahi yön ağır basıyor. Zaten kitabın İngilizce orijinalinin karikatürlü kapağının çağrışımı da bu mizahiliğe. Ecinniler keyifle, merakla okunuyor, Rus Edebiyatı hakkında belki bütünlüklü bir bilgi edinilmiyor ama bu büyük edebiyat merak ediliyor, insanda Babel, Tolstoy, Dostoyevski, hatta Ali Şir Nevai okuma arzusu uyandırıyor.
07.07.11

Etiketler: ,


Pazartesi, Ağustos 15, 2011

 

Nâzım Hikmet’in Açlık Grevi



Nâzım Hikmet, hayatının büyük bir bölümünü hapishanelerde geçirmiş. Mahpusluk dönemlerinden belki de en önemlisi Askeri öğrencileri isyana teşvik suçlamasıyla yargılanıp 28 yıl 4 ay ağır hapis cezasına çarptırılması. Öğrencilerin serbestçe satılan şiir kitaplarını okumak dışında bu hemen hiçbir kanıta dayanmayan cezalandırmayla Nâzım Hikmet hapis yatmaya başlıyor. Haksız yere cezalandırıldığına inandığı için de hapisten çıkmak için büyük bir hukuk mücadelesine giriyor. 12 yıl süren hukuk mücadelesinden ruhen ve bedenen yorgun düşen Nâzım Hikmet farklı "mücadele yollarını" denemeye karar veriyor. 8 Nisan 1950'de açlık grevine başlıyor. İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, Nâzım Hikmet'in 3 Haziran 1963'teki ölümünün 48. yıldönümünü vesile ederek bu açlık grevinin öyküsünü içeren Nâzım Hikmet’in Açlık Grevi adlı bir dosya yayımladı. Dosya, Piraye Koleksiyonu, Nâzım Hikmet Vakfı ve TÜSTAV'daki arşiv belgelerinden yararlanarak hazırlanmış.
Dosyada Nâzım Hikmet’in Açlık Grevi’nin öyküsünü tüm yönleriyle anlamamızı sağlayan yazılar ve açlık greviyle ilgili belgelerin tıpkıbasımları var. Dosyadan çıkan en önemli belge, kuşkusuz Nâzım Hikmet’in Açlık Grevi sırasında tuttuğu notların tıpkıbasımı. Bu birkaç sözcükten oluşan notlar açlık grevi sırasında ruhsal ve bedensel olarak neler yaşandığını çok güçlü bir biçimde bildiriyor. Nâzım Hikmet, neler hissettiğini, neleri arzuladığını, metabolizmasındaki değişiklikleri, bedenin açlık durumuna nasıl tepki verdiği kendini kaybedene dek yazıya dökülmüş.
1938’de hapsedilmesinden itibaren cezasının kaldırılması, affedilmesi gibi taleplerle çeşitli girişimlerde bulunan Nâzım Hikmet hiçbir olumlu işaret alamıyor. 1949’da Vatan gazetesi başyazarı Ahmet Emin Yalman Nâzım Hikmet’i Bursa cezaevinde ziyaret ediyor. Ardından da “Nâzım Hikmet ve Tevfik Fikret” başlıklı başmakalesi ile Nâzım Hikmet’in durumu hakkında bir tartışma başlatıyor. Bu yazıdan sonra avukat Mehmet Ali Sebük’ün yargılanma sürecini anlatan, adli bir hata yapıldığını vurgulayan yazısı yayımlanınca Nâzım Hikmet’in durumu ilgi çekmeye başlıyor. Sebük adli hatanın düzeltilmesi için af çıkartılması talebiyle TBMM’ye ve Cumhurbaşkanı İnönü’ye başvuruyor. Adalet Bakanlığı bir af yasası teklifi hazırlayıp meclise sunuyor ama komisyonlarda görüşmeler sürerken meclis tatile giriyor. Nâzım Hikmet, 8 Nisan 1950'de "Millete verdiğim açık istidaya canımı pul yerine kullanıyorum" diyerek açlık grevine başlıyor. Bazı olumlu gelişmeler olacağını uman avukatının isteği üzerine açlık grevini bir süre durduran şair, 1 Mayıs 1950'de tekrar greve başlıyor. 13 Mayıs'ta Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Hastahanesi'ne kaldırılıyor.
Nâzım Hikmet’in açlık grevine başlaması hem Türkiye’de hem Dünya’da büyük bir yankı buluyor. "Nazım'a Özgürlük” kampanyaları açılıyor. İmza toplanıyor. "Nâzım Hikmet” adlı açlık grevi sürecine dikkati çekmeye çalışan bir dergi yayımlanıyor. 9 Mayıs'ta annesi Celile Hanım oğluna destek olmak amacıyla Galata Köprüsü’nde yarım saat süren ve emniyetçe gözaltına alınmasıyla biten bir imza kampanyası başlatıyor. 10 Mayıs'ta Garip kuşağı şairleri Orhan Veli, Melih Cevdet ve Oktay Rıfat açlık grevine başlıyor. 14 Mayıs’ta genel seçimler yapılıyor ve Demokrat Parti iktidara geliyor. Halide Edip, Cahit Sıtkı Tarancı, Sait Faik, Adnan Saygun gibi önemli isimlerden oluşan aydınlar Nâzım Hikmet’e yeni hükümet kurulana dek açlık grevine ara vermesini rica eden bir mektup yolluyorlar. Nâzım Hikmet, bu talebi yineleyen birçok mektup ve telgraf alınca 19 Mayıs'ta greve ara veriyor. Nâzım Hikmet’in affedilmesini talep eden uluslararası tepkiler meclise ve Cumhurbaşkanına gelmeye devam ediyor. 2 Haziran’da Genel Af tasarısı mecliste görüşülmeye başlanıyor. İlk oturumda siyasi suçluların (Nâzım Hikmet’in) af yasası kapsamı dışına çıkartılması, affedilmemesi teklifi kabul görüyor. Tartışmalardan sonra 14 Temmuz’daki ikinci oturumda siyasi mahkumların cezalarında indirim yapılması kabul edilince 15 Temmuz’da yasanın Resmi Gazete’de yayımlanması ile Nâzım Hikmet özgürlüğüne kavuşuyor.
Nâzım Hikmet’in Açlık Grevi dosyasının kitapçığında Turgay Fişekçi ve Kıymet Coşkun’un yazılarıyla açlık grevi sürecinin öyküsünü okuyoruz. Erden Akbulut, Mustafa Fahri Oktay’la Nâzım Hikmet gazetesi’nin yayımlanma öyküsünü konuşmuş. Kitapçıkta aydınların Nâzım Hikmet’e hitaben kaleme alıp imzaladıkları mektup, Nâzım Hikmet dergilerinin ve o dönem şaire destek için özel sayılar çıkaran Hür Gençlik ve Nuhun Gemisi dergilerinin tıpkıbasımları da var. Böylelikle genel görünüm ortaya çıkmış. İşin özel yanında da Nâzım Hikmet’in Piraye Hanım’a yazdığı mektubu, “Açlık Grevinin Beşinci Gününde” adlı şiir ve açlık grevi notları var.
Nâzım Hikmet’in Açlık Grevi dosyasının tasarımını Mehmet Ulusel yapmış. Tıpkıbasımlar, zarflar, mektuplarla bu başarılı tasarım grev sırasında yaşananları yoğun olarak hissetmemizi sağlıyor. İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları geçen yıl Nâzım Hikmet’in Çankırıdan Pirayeye Mektublar adlı defterinin tıpkıbasımını yapmıştı. Piraye Hanım’ın arşivinden daha neler çıkacak, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları daha neler basacak merak etmemek elde değil.
30.06.2011

Etiketler: ,


 

Fatma, Ali ve Diğerleri


Nâzım Hikmet’i hapishane koşulları da sürgün de yıldırmamış, her zaman yazmış, üretmiş. Arşivler açıldıkça bilinmeyen ya da daha önce Türkçede yayımlanmamış eserleri ortaya çıkıyor. Nâzım Hikmet edebiyatın yanında sinema ve tiyatro ile de yakından ilgilenmiş. Özellikle Sovyetler Birliği’nde yaşadığı dönemde birçok tiyatro eseri yazmış. Bunlar sahnelenmiş ama Türkçede okuma olanağı bulamamışız. Nâzım Hikmet’in 1952’de Moskova’dayken yazdığı, Sovyetler’de ‘Türkiye’de’ adıyla basılıp defalarca sahnelenen Fatma, Ali ve Diğerleri (Haziran 2011, Yapı Kredi yay.) adlı oyunu da bunlardan biri.
Fatma, Ali ve Diğerleri’nin Türkçe basımını 70’li yıllarda Asım Bezirci, şairin bütün eserlerinin yer aldığı Sofya baskısını esas alarak ve el yazması ile karşılaştırarak yayına hazırlamış ama dönemin siyasi şartları gözönüne alınarak eser basılamamış. Memet Fuat Arşivi’ndeki Asım Bezirci nüshası günyüzüne çıkınca Nâzım Hikmet külliyatını yeniden gözden geçirerek yayımlayan Yapı Kredi Yayınları’ndan basılması söz konusu olmuş. Son yıllarda özellikle Nâzım Hikmet araştırmaları ile tanıdığımız M. Melih Güneş Asım Bezirci nüshasını esas alarak Nâzım’ın el yazmalarının yanı sıra arşivlerdeki Ekber Babayev çevirileri ve Ruşça’daki ve diğer dillerdeki çevirileri karşılaştırarak metni yayına hazırlamış. Böylelikle Fatma, Ali ve Diğerleri yayınlanıp sahnelenişinden 59 yıl sonra Türkçede kitaplaşmış oluyor.
Fatma, Ali ve Diğerleri şöyle tanıtılıyor; “Üç perdelik oyunda, Türkiye’nin Kore’ye asker gönderme kararına karşı çıkmak, “Barış için savaş vermek”, halkı bu konuda bilinçlendirmek üzere kurulmuş Barışı Koruma Derneği’nin içinde ve çevresinde olup bitenler, kısacası savaş karşıtı Türk insanının direnci ve dramı konu ediliyor. Nâzım’ın öbür oyunlarındaki güçlü dramatik yapı, çok kişili doğal diyalog akışı, zehir zıkkım politik eleştiriden toplum sorunlarının kökenine inen dram anlayışı burada da görülüyor.”
Fatma, Ali ve Diğerleri ilk kez 1952 Mayısında Moskova’da Mososvyet tiyatrosunda sahnelenmiş. 1950-53 arasında yaşanan Kore Savaşı’nı konu edindiği için büyük ilgi toplamış. Hakkında birçok yazı yazılmış. Ekber Babayev aynı yıl eseri Azerice’ye çevirmiş. Bakü’de sahnelenmiş. Yüzden fazla oyuncu ile sahnelenen oyunu Bertolt Brecht de sahnelemek istemiş ama teknik nedenlerle vazgeçmiş. Kitapta yer alan belge ve fotoğraflardan Fatma, Ali ve Diğerleri’nin Moskova ve Bakü’nün yanında Varşova ve Özbekistan’da da sahnelendiğini anlıyoruz.
30.06.2011

Etiketler: ,


Pazartesi, Ağustos 08, 2011

 

Yağmur Akşamları


Selim İleri yeni öykü kitabı Yağmur Akşamları’nda (Haziran 2011, Everest yay.) unutulmaya, yalnızlığa, zamanın yıpratıcılığına terk edilmiş yazarların öykülerini anlatıyor, onların sırlarına nüfuz ediyor, hesaplaşmalarına ortak oluyor.
Yağmur Akşamları, I. Mustafa’nın öyküsü ile başlıyor. I. Mustafa “Deli” lakabıyla anılan bir padişah ama iki kez tahta çıkmış nadir isimlerden. Kendisine sunulan padişahlığı, iktidarı hiçbir baskı olmadan kendi eliyle yeğeni Genç Osman’a vermiş, bir süre sonra yeniden tahta çıkartılmış. Bir buçuk yıl sonra yine tahttan indirilmiş. 16 yıl öldürülme korkusuyla mahpus hayatı yaşamış. Selim İleri, I. Mustafa’nın “ıssızlığı”nı kitabın ilk öyküsünde anlatarak Yağmur Akşamları’nın temasını da bildirmiş oluyor.
Birinci Mustafa’nın hayatından bir kesitin anlatıldığı tek öykülük ilk bölümü anlatıcı-yazarın (Selim İleri’nin ?) söz ve yer aldığı edebiyat dünyasının yalnızının/yalnızlarının anılarla sarmalanmış, gerçekle kurgunun içiçe geçtiği öyküleri izliyor. İkinci bölümün ilk öyküsü “Son Sayı”da bir öykü dergisini (Eşik Cini?) yaşatamamanın hüznü ile dokunmuş. O dergiye kalben bağlanmış editörünün, bir başka yalnızın hissettiklerinin hayatın içinde nasıl yankı bulamayacağı anlatılıyor. Anlatıcı bile onun üzüntüsünün çapını tam olarak anlayamayacak, yeterince paylaşamayacaktır. “Nerval Diye Biri”nde anlatıcı-yazar öykünün kahramanı haline geliyor, Selim İleri iyice belirginleşiyor. Son Yaz Akşamı’nı (1983) yazarken romantizmin en önemli isimlerinden Gerard de Nerval’le kesişen ruh halini sorguluyor. Sadece bir-iki satır söz edecek olmasına rağmen onun yaşam öyküsünün izlerini sürüyor. Yolu İstanbul’a da düşen Nerval hayatı boyunca hiç yerleşik olamamış. Sürekli şehirler, ülkeler değiştirmiş, 47 yaşındayken intihar etmiş ya da öldürülmüş.
“Gökyüzü Yıldızlarla Dolu” anlatıcının gençlikten olgunluğa geçerken mekân değiştirerek anılardan ve geçmişten kurtulma arzusu ile başlıyor. Yeni ev yeni başlangıç olacak mıdır? Hayatında yazmaktan başka bir şey olmayan anlatıcı, terasta yetiştirmeye çalıştığı çiçeklerle birlikte kendi hayat öyküsünde de yeni filizlenmeler yaratacak mıdır? Karşı binanın çatı katında yaşayan kadın yeşerttiği çiçekler ve okuduğu eski aşk romanları ile ruh haline ortaklık edebilecek gibidir. Peki bu ıssızlığı paylaşmak mümkün müdür?
Hayatta tek tutunacak dalı yazmak olan yazarın ruh hali “Seslerimiz, çoktan beri susanların sesi” cümlesi ile noktalanan “Kirazlar Olduğu Vakit”de yitirilen anneannenin, yalnız bir hayatın daha da yalnızlaşmasının öyküsü ile iyice derinleşiyor.
Selim İleri, ilk iki bölümde çemberden çekirdeğe doğru yönelerek asıl meselesine getiriyor okurlarını; hayatta tek tutunacak dalı yazmak olan, eserlerine tüm duygularını hallerini oya gibi işleyen yalnızlar hayattan nasıl bir karşılık bulur? Sesleri yankılanır mı? Onların iletmeye çalıştıkları insanlık hallerini anlayıp paylaşabilecek birileri çıkar mı? Yoksa tüm çaba boşuna mıdır, “sükut suikastı”na uğrayıp, kanla canla yazılanlar unutulmak tozlarıyla kaplanacak mıdır? Tutkuyla büyük emek verilerek yazılan gerçek edebiyat eserleri okurlarca ve edebiyat çevrelerince görmezden mi gelinecektir?
Fikret K. ya da Fikret Kapadokya (Fikret Ürgüp), Lale Dilek (Selçuk Baran) ve ismi verilmeden söz edilen Tanpınar... Üçüncü bölümün üç öyküsünde yaşarken yazdıklarına ilgi duyulmamış, okurun sükut suikastına, yakınlarının ilgisizliğine mahkum olmuş, yalnızlaşmış yazarlar anlatılıyor. Fikret Ürgüp ve Selçuk Baran yaşarken görmedikleri ilgiyi ölümlerinden sonra kitapları tekrar basılsa da devşirememiş, unutulmaya terk edilmiş yazarlar. Tanpınar’ın öyküsü ise biraz farklı. Tanpınar, ölümünden sonra keşfedilmiş, sevilmiş, önemsenmiş, hakkında eserler yazılmış, yabancı dillere çevrilmiş.
Fikret Ürgüp ve Selçuk Baran anlatıcı-yazarın gözünden, artık iyice belirginleşen Selim İleri’nin anlatımıyla öyküleştiriliyor. Buradaki öyküleşmede gerçekle kurmacanın içiçe girdiğini fark ediyoruz. Selim İleri denemeye iyice yakınlaşan bu öykülerde anıları, araştırmaları, okumaları kullanarak oldukça gerçekçi metinler üretiyor. Bu anlamda da kahramanlarının isimlerini değiştirmesinin edebiyatiçi okur açısından pek anlamı yok. Kim kimdir anlıyoruz, anlayamadığımız yerde de yakıştırıyoruz ki bu bence pek uygun değil. Fikret Ürgüp ve Selçuk Baran’ı ilk kez bu öykülerde tanıyacak okur açısından ise isim değiştirme handikap yaratacak, kafa karıştıracak bir durum. Fikret Ürgüp’ün anlatıldığı “Gündüzün Bir Kadeh Konyak” eser adları veriliyor kaynaklar gösteriliyor, sadece bazı yazarların adları değişmiş ya da “Kemal T”de olduğu gibi kısaltılmış. Selçuk Baran’ın anlatıldığı, kitaba da adını veren “Yağmur Akşamları”nda ise şahıs adlarının yanı sıra Baran’ın eserlerinin adları değiştirilmiş, Selim İleri’nin eserlerinin adları korunmuş. Örneğin Selçuk Baran’ın 1974’de Milliyet Yayınları Roman Yarışması'nda mansiyon aldığı söyleniyor ama Bir Solgun Adam adlı eserinin adı Sönmüş Işıklar olarak değiştiriliyor. Selim İleri’nin böyle davranmasının mutlaka bir mantığı vardır ama ben çözemedim.
Bir yazarın gözden ve gönülden ırak olmasının, unutulmaya terk edilmesinin nedeni olarak genellikle yayıncılar suçlanır, onların sadece çok okunacak kitaplar peşinde olduğu gerçek edebiyata değer vermediği yaygın bir kanıdır. Fikret Ürgüp ve Selçuk Baran’ın örneklerinde bu kanıların pek de doğru olmadığını düşünüyorum. Selçuk Baran’ın tüm eserleri Yapı Kredi Yayınları’ndan çıktı, çıkıyor. Fikret Ürgüp’ün bütün hikayelerini de tek cilt halinde Okuyanus Yayınları yayımladı. Bu değerli yazarların eserleri üzerine birçok yazının kitap eklerinde, dergilerde yayımlandığını biliyorum. Ama yayınevlerinin ve edebiyat çevrelerinin tüm çabalarına rağmen okurlar gereken ilgiyi göstermediler. Çok okunmadılar. Her yazarın, her kitabın çok okunması gerekir mi, sorusu tartışma konusudur. Benim inancım bazı yazarların, kitapların edebiyatiçi olduğudur. Onlar edebiyatçılarca sevilir, haklarında yazılar yazılır, araştırmalar yapılır, belli bir düzeyin üzerindeki gerçek okurun kitaplıklarında ve tabii kalplerinde bulunur.
Kitabın son ve en uzun öyküsü (47 sayfa) “Şark ve Garb, Ne Şark Ne Garb” bakış açısıyla olduğu kadar anlatımıyla da diğer öykülerden farklı bir yapıda. Selim İleri, son romanı Bu Yalan Tango’da geliştirdiği üslubu kullanıyor bu öyküde. Cümle yapısını kıran, yarım bırakan, cümlenin devamını okurun tamamlamasını isteyen bir üslup. Anlatıcı-yazar (Selim İleri) Fikret Ürgüp ve Selçuk Baran’a özenle ve nezaketle yaklaşırken Tanpınar’la hesaplaşmayı tercih ediyor. Onun yaşadığını söylediği yalnızlığında, ıssızlığında samimi olup olmadığını sorguluyor. Sanki Tanpınar’la karşılıklı konuşuyor, sorguluyor, hesap soruyor. Kıskanç, kafası karışık, derli toplu, akıllı uslu görünmek zorunda, arkadaşlarınca küçümseniyor, “kırtıpil” gibi lakapları var, tanınmak, çok okunmak istemiş, arkadaşları yazdıklarını görmezden gelmiş, Milli Şef İnönü’ye hayran, bir Batılı gibi görünmek istemiş, becerememiş, arkasından konuşulan, itilip kakılan, zalim, acımasız, kimseyi sevmeyen, sürekli fikir değiştiren... bir adamın portresi. Türkiye gibi ne Şarklı ne Garblı olamamış arada kalmış biri. “Elli dokuz yıl sustun, katlandın, küçümsendin. Seni aşağıladılar. Kendi kendini küçük düşürdün. Yaltaklandın, Doğuculara Doğucu, Batıcılara Batıcı. Dilin tutuldu, elin ayağın kesildi, yaralı hayvan gibi inine döndün.” (s.119-120).
Selim İleri’nin Tanpınar’la ilgili bir de öngörüsü var; “Şöhretli bir ölü! Üstelik sağ ve sol sizi paylaşamıyor. Büyük bir saltanat! Fakat günü gelince sona erecek. Ölümden sonraki şöhretiniz göze batacak. Ne Şark ne Garb burası, burada ölüler bile kıskanılır. O zaman hırpalayacaklar. Bekleyelim.” (s.108-109).
“Şark ve Garb, Ne Şark Ne Garb” çok çalışılmış, ardında büyük bir bilgi birikimi ve bolca kaynak olan, Tanpınar ve dönemi hakkında önemli tezler geliştiren, iddialarda bulunan bir öykü. Öyküden de öte olabildiğince içten bir hesaplaşma Tanpınar’la. Selim İleri ikinci tekil bir anlatımla, “sen/siz” diye konuşarak Tanpınar’ın hayatını, eserlerini didik ediyor, birincil kaynaklarla yetinmiyor Tanpınar’la ilgili tüm kaynaklara uzanmaya çalışıyor. Öykü formunda sunulan bu eleştirel denemenin kaynakçasını merak etmemek elde değil. “Şark ve Garb, Ne Şark Ne Garb” anlatım, biçim ve tabii içerik olarak son romanı Bu Yalan Tango tarzında, belki de ondan daha güçlü bir roman olabilirmiş ama Tanpınar eleştirisi olarak da okunup tartışılacağı kesin. Bu öykü ile birçok akademisyenin Selim İleri’ye bakışı değişmiştir.
Yağmur Akşamları ilgiyle, keyifle, edebiyat tadı alarak okunacak, özellikle son üç öyküsü ile bol bol konuşulup tartışılacak bir kitap. Kalemine sağlık Selim İleri.
23.06.2011

Etiketler: ,


Cuma, Ağustos 05, 2011

 

Hesse ve Poe



Bizde eğer sansasyonel değilse biyografi okunmaz, yayınevleri de biyografi yayımlamayı sevmez. Yapı Kredi Yayınları, ayrı bir diziye koymasa da iki kült yazarın, Hermann Hesse ve Edgar Allen Poe’nun biyografilerini yayımlayarak bu geleneği bozma yolunda önemli bir adım attı.
Hermann Hesse, özellikle Bozkırkurdu ve Siddhartha ile Türk okularının da gönlünde taht kurmuş hemen her eseri Türkçeye çevrilmiş bir yazar. Ama onun hayat öyküsünün ayrıntılarını pek bildiğimiz söylenemez. O nedenle Benhard Zeller’in orijinali Rowolth’un meşhur biyografi dizisinden yayımlanmış olan Hermann Hesse’si (Nisan 2011, çev. Kamuran Şipal, Yapı Kredi yay.) iyi bir başlangıç.
Zeller, ünlü bir edebiyat araştırmacısı, Alman Edebiyat arşivinin gelişimine önemli katkıları olmuş, Hesse ile ilgili çalışmalar yapmış. Rowolth, biyografi dizisinin kitaplarını işin uzmanına yazdırmakla kalmaz biz sıradan okurun kolaylıkla okuyabileceği belirli bir formatı da vardır. Biyografisi yazılan yazarın yaşam öyküsünün bütünlüğü içinde önemli eserlerine, yazarlık yaşamındaki dönüm noktalarına, sanatla, felsefeyle, siyasetle kurduğu ilişkilere de bakılır ve tüm bunlar ortalama 160 sayfa içinde halledilir.
Zeller, Hesse’nin yaşam öyküsünü soyundan sopundan başlayarak anlatıyor. Hesse’nin kendi yaşamından parçaları işlediği eserlerini izleyerek kronolojik olarak ilerliyor. 1877’de doğan Hesse, dindar ve entelektüel bir ailenin çocuğu. İsviçreli olarak bilinse de dedesi Estonya’dan göçmüş ve Rus-Alman kökenli. Eserleri kendi içine kapalı, bireysel sorunlarına yoğunlaşmış biri izlenimi verse de Hesse hep siyasi tavırını net olarak koyan, Dünya meselelerini izleyen biri olmuş. Savaş karştılığı hayatında önemli bir tutuyor. Faşizme açık olarak tavır almış. Ama entelektüel verimini edebiyatla sınırlamış. Roman, öykü, şiir yanında, eleştirmen olarak büyük bir verimi ve ağırlığı olmuş. Gençlik çağlarında kitapçılık sonra da aktif olarak yayıncılık yapmış. Dergiler, kitaplar yayımlamış. Yazmaya, okunmaya adanmış görünen hayatında aşklara da yer olmuş. 1962’de ölene dek çok verimli ve Nobel dahil bir çok ödülle taçlanan bir edebiyat hayatı olmuş. Savaş dönemlerinde bile, tüm yayımlama güçlüklerine rağmen on binlerce okura ulaşmış, çok okunmuş, yazdıkları çok tartışılmış. Zeller’in biyografisi Hesse’nin yaşam öyküsü ve eserlerini 174 sayfada kısa ve öz olarak ama ayrıntıları, bilinmeyenleri atlamadan anlatıyor, büyük ustayı yeniden okuma arzusu uyandırıyor.
Bir başka kısa ve öz biyografi de hemen tüm eserleri Türkçeye kazandırılan Peter Ackroyd’un Poe: Kısacık Bir Hayat’ı (Mayıs 2011, Çev. Esin Eşkinat, Yapı Kredi yay.). Bizim birbirinden ilginç romanları, anlatıları ile tanıdığımız Ackroyd, The Times gazetesinin de baş kitap eleştirmeniymiş. William Blake, Thomas More, Charles Dickens ve T. S. Eliot gibi ünlüleri çağları ve çevreleriyle birlikte ele aldığı biyografileriyle de tanınıyormuş.
Edgar Allan Poe’nun gerçekten de kısacık (40 yıl) ama dolu dolu yaşadığı, eserler verdiği hayat öyküsünü yazmak pek kolay olmamış. Polisiyenin, bilim kurgunun öncüsü, Dünya şiirinin en önemli adlarından Poe, üzerinde çok çalışılmış, kitaplar yazılmış bir yazar ama Poe’dan geriye pek belge kalmamış. Poe’nun kendi hayatı ile ilgili anlattığı pek çok şeyin de hayal ürünü ya da özellikle çarpıtılmış hikayeler olduğu anlaşılmış. Ackroyd, hiç dipnot vermese de satır aralarından iğne ile kuyu kazdığını anlıyoruz. Poe’nun yaşadığı dönemin yerel gazetelerinin satır satır gözden geçirilip ipuçları arandığı metinden belli.
Öksüz ve yetim Poe’nun hayatı acılarla, yokluklarla, açlıkla geçmiş. Döneminde hiç sevilmemiş, önemsenmemiş, sıradan, popüler bir yazar olarak algılanmış. Küçük düşürülmüş, aşağılanmış. Kısa hayatı karnını doyurmak için gazetelere, dergilere sürekli yazarak, aşkların ve alkolün izini sürerek, bu dünyada varlığını bildirmek, kendini yalnız hissetmemek için yaptığı eylemlerle geçmiş. Peter Ackroyd, bu büyük yazarın kısacık hayatını 138 sayfalık kısa ama Poe’nun hayatının ve eserlerinin en küçük ve gizli ayrıntılarına kadar inen dopdolu bir kitapla anlatmış.
16.06.2011

Etiketler: , ,


 

Masumlar


“Benim vatanım çocukluğumdu ve ben büyüdükçe uzaklaştım ondan, uzaklaştıkça da o büyüdü içimde” cümlesiyle başlayan Burhan Sönmez’in Masumlar’ı (2011, İletişim yay.) bir sürgün romanı. Çeşitli zamanlardan, çeşitli coğrafyalardan, duygulardan sürgünlerin romanı, gurbette olma hali.
Masumlar’da, paralel bir yapıyla 40’lı yıllarda Haymana Ovası’nın ücra bir köyünde yaşananlarla Cambridge’de günümüzde yaşananlar anlatılıp görünmeyen ama ince ve sık bağlarla birbirine bağlanıyor. Romanın ana kahramanı Brani Tawo kendi hikayesini belirsiz bırakmaya çalışsa da Haymana ile Cambridge arasındaki bağın kurulmasını sağlıyor.
Burhan Sönmez, Haymana’da yaşanan aşkları, ayrılıkları, ölümleri anlatırken duru ve sade anlatımla, kısa cümlelere simgeler ve imgeler yükleyerek masalsı bir anlatı kuruyor. Haymana bölümleri Brani Tawo’nun büyükannesi Kewe’nin öyküsü çerçevesinde çok kahramanlı, çok öykülü bir biçimde gelişiyor. Onların öykülerini aşklar, düşmanlıklar, hainlikler belirliyor. Ahmed Arif şiirinin duruluğunu ve imgesel yoğunluğunu hissediyorsunuz. Yaşar Kemal aynı öyküleri yazsaydı aynı anlatımı korurdu ama roman yüzlerce sayfa sürerdi diye düşünüyorsunuz.
Annesini ve yedi ağabeyini kaybeden Kewe küçük yaşta evlendirilmiş, çok geçmeden dul ve yapayalnız kalmış. Hayatta ve ayakta kalmak için yeniden evlenmiş, amelelik ve hizmetçilik yaparak çeşitli kasabalarda, köylerde yedi yıl yaşadıktan sonra tekrar köyüne dönmüş. Elinde radyosuyla dolaşan Hatip dayı’nın, aşkı uğruna kendini dağlara vuran Ferman’ın, kocasından kaçıp köye sığınmış Pençeyüzlü Kadın ve delişmen kızlarının, tüm bu hayatları belgeleyen Tatar fotoğrafçının ve nicelerinin öykülerini okuyoruz.
Batı Cephesine ve günümüze gelince, Cambridge’de bu anlatım modern hayatın yoğunluğuna uygun kısa, kesik cümleler halini alıyor ama bir yandan da felsefileşiyor. Haymana’dan çıkıp gelmiş siyasi mülteci Brani Tawo’nun yaşadıklarını okuyoruz. Brani Tawo, yalnız bir adam, çevirmenlik yaparak geçiniyor, uykusuzluk hastalığı çekiyor. Uyumak için uğraştığı saatlerde telefonunu kapadığından ya da uzun mücadelelerden sonra derin uykulara daldığından bu hastalık gündelik hayatını da romanın gelişimini de belirliyor.
Brani Tawo’nun öyküsünü İngiliz edebiyatı üzerine doktora yapan İranlı göçmen Feruzeh’le tanışıp, dost ve sevgili olması ekseninde okuyor, anlıyoruz. Anlıyoruz diyorum, çünkü Tawo öyküsünü tam ve açık olarak anlatmıyor olayların akışı içinde parçaları yakalayıp öyküyü tamamlamayı okura bırakıyor. Tawo, Feruzeh’in arkadaşlarıyla, annesiyle tanışıyor. Humeyni’nin iktidara gelmesi ile babalarını katbetmişler, İran’ı terk etmişler, bir gün döneceğiz umuduyla yaşamışlar. İran’la hep bağları olmuş. Tawo onları bize anlatıyor ama kendi arkadaşlarını, Feruzeh’ten önce nasıl bir yaşamı olduğunu anlatmıyor. Feruzeh’le ilişkisi aşka doğru derinleşirken önemli bir kırılma yaşanıyor. Feruzeh, hastalanan kardeşini görmek üzere İran’a gidiyor. Tawo, uyumak arzusuyla sık sık telefonunu kapadığı için Feruzeh’in gittiğini öğrenemiyor, annesiyle, arkadaşlarıyla görüşüp bilgi alması da kolay olmuyor, zaman gerektiriyor. Tawo, Feruzeh’siz yaşayamayacağını anlıyor, onu bulmak için sahte pasportla İran’a gitmeye karar veriyor.
Burhan Sönmez, Sabah’ta (17.05.2011) ve Birgün’de (29.05.2011) yayımlanan röportajlarında Marquez ve Salinger'ı örnek aldığını söylese, hatta romanda Marquez’e gönderme yapsa da romanını “Büyülü Gerçekçilik” akımı ile bağdaştırmak pek mümkün değil. Hele Salinger’le nasıl bir kan bağı kurduğunu anlayamadım. Bence, Yaşar Kemal’in ketum bir evladı sayılabilir.
Masumlar yalın dilli ama yoğun bir roman. Akıcı ve çok ekonomik bir anlatımı, ince düşünülmüş bir kurgusu var. Burhan Sönmez, kısa cümlelerle arı bir dille masalsı bir anlatım oluşturmuş. Bazı bölümlerde daha çok anlatsa, ayrıntılara, ruh çözümlemelerine girse diyorsunuz. Bazan da, bu yalın, ekonomik anlatımda Wittgenstein’ın mezarına gittiği bölümde olduğu gibi “bu kadar felsefe fazla değil mi” diye düşünüyorsunuz. Masumlar memlekete, çocukluğa ve aşka özlemin romanı. Sürgünün, yaşlanmanın ve ölümün insanı nasıl bir ruh haline getirdiğini felsefi göndermelerle sorguluyor. İyi de ediyor.
16.06.2011

Etiketler: ,


Pazartesi, Ağustos 01, 2011

 

Hanımların Dikkatine



Seray Şahiner, Hanımların Dikkatine’de (Mayıs 2011, Can yay.) bir Cumartesi günü aynı mahallede geçen dokuz öykü anlatıyor. “Hanımların dikkatine; overlok makinesi, ayağınıza geldi. Halı, kilim, yolluk, paspas kenarına, halıfleks kenarına overlok çekilir. Beş dakikada yapılır, hemen teslim edilir...” anonsunun duyulduğu öyküler.
Bir Cumartesi günü, İstanbul’un en eski semtlerinden Samatya. Belediyenin sahilde kurduğu açık hava spor aletlerinde eskisi kadar güzel olmak, daha genç ve dinamik görünmek için spor yapan Reyhan hanımla tanışıyoruz ilk öykü Ceylan Yürüyüşü’nde. Çocuk yaşta okuldan alınıp yatalak bir ihtiyara bakıcı olarak başlayan hayat hikayesini Türkan Şoray’a öykünüp Türk filmlerine benzeterek anlatıyor. On yedisinde bir memurla evlenerek kurtuluyor bu hayattan. Hayranı olduğu Cüneyt Arkın’a benzeyen bir adamla evlenememiş filmlerdeki gibi bir hayat kuramamıştır ama kötü bir hayatı da olmamıştır. Bu küçük umutlarla, endişelerle geçen evlilik hayatı bir gece kocasının ortada hiçbir neden yokken yatakları ayırıp salonda yatmaya başlaması ile kara bulutlarla kaplanır. “Başka bir kadın mı var?” endişesi ile ipuçları arayan Reyhan Hanım, kocasını tekrar kazanmanın, yeniden yanına yatırmanın yollarını arar. Bu yollardan en önemlisi de gençleşmek, eskisi gibi güzelleşmektir. Sonunda ipucunu bulur, başka kişinin varlığını kanıtlar. Seray Şahiner bu melodramik öyküyü gerçekçi ve ironik bir dille anlatıyor ve Reyhan Hanım’ın öykündüğü Türk filmlerinden diyalogları anlatıma katarak hayatın neden filmlerdeki gibi olamayacağının da altını çiziyor.
Seray Şahiner, Reyhan Hanım’ın öyküsünü belki de sonraki öykülerde kahramanı olan ve aynı evde yaşayan “genç bekar kadınların” aşk hikayelerinin nereye varacağını göstermek için kitabın başına koymuş. Çünkü Hanımların Dikkatine’nin diğer sekiz hikayesinde yirmili yaşların sonunda, artık ilişkilerini uzun süreli hale getirmek mümkünse bir imza ile kalıcılaştırmak isteyen Sibel, Nergis ve Elif’in ilişkilerinde neler yaşadıklarını anlatıyor.
Reyhan hanım kocasıyla ilişkisini Türk filmlerinden öğrendikleriyle şekillendirirken, daha genç kuşaktan ve eğitimli komşuları “günümüzün çağdaş kadını”na reklamlar, TV dizileri, kadın dergileri ve kitaplarla önerilen yaşam biçimlerinden kendilerince dersler çıkartarak ilişkilerini kuruyor ve yürütmeye çalışıyorlar. Sonuç olarak hedefledikleri bir ömür boyu sürecek bir evlilik kurmak. Aynı mahallede yaşadıkları ama hiç tanımadıkları Reyhan Hanım’ı uzaktan görseler belki ona da özenecekler ama hikayesini öğrenseler yaşamlarını nasıl şekillendirirler merak konusu.
Çapkınlıkta sınır tanımayan Mehmet’in kaç numaralı sevgilisi olduğunu bilemeyen yine de umutla bekleyen Sibel’in öyküsü en ağır basan, en derinlemesine ve tüm boyutlarıyla anlatılanı. Sibel’in tüm Cumartesi günü boyunca Mehmet’i “belki arar”, “belki gelir” diye bekleyişini, o beklerken Mehmet’in birlikte olduğu diğer (ve de esas) sevgilisi Ayşe’nin onu elinde tutmak için nasıl stratejiler geliştirdiğini, Mehmet’in maceralarına nereye kadar göz yumduğunu, ne zaman müdahale ettiğini ve onun da Sibel gibi aranmayı bekleyen sevgili konumuna düşmek üzere olduğunu üç (hatta dört) ayrı hikayede okuyoruz. Hayatının büyük bir bölümünü sayısız sevgilisi arasında geçirdiğini anladığımız Mehmet’in öyküsünün tamamını merak etmemek elde değil. Şahiner onu hep kadınların gözünden ve göründüğü kadarıyla anlatmış ama anladığım kadarıyla kendileri başlı başına bir roman kahramanı olmayı hak ediyor.
Aynı evde yaşayan Sibel, Nergis ve Elif son hikayeye kadar birbirlerine tam olarak açıklamasalar da ve de farklı açılımlarla gelişse de benzer yapılarda kırık aşk hikayeleri yaşıyorlar. Sevmek, sevilmek isteyen ama sevdikleri, ilgi duydukları erkeklerden aynı oranda karşılık bulamayan kadınlar...
Seray Şahiner, bekleyen kadınları anlatır onların ruh hallerine bizi ortak ederken öykülerini ilk kitabından bildiğimiz dobra ve samimi anlatımıyla, iyice ustalaştığı, kendine has ayırdedici bir yöntem haline getirdiği yazarın anlatımıyla üçüncü tekil ve kahramanın içsesiyle birinci tekil yöntemlerini harmanlayarak kurmakla kalmıyor, hikayeye epik unsur katan overlokçu anonsuna benzer kitaplardan, prospektüs ya da soru formlarından alıntılarla biçimsel olarak güçlendiriyor.
69 sayfalık son öykü Kısa Metraj Rüyalar Limited Şirketi’nde ise Sibel, Nergis ve Elif’i evde buluştururken tüm bu anlatım yöntemlerini kullanmakla kalmıyor diyaloglarla geliştirdiği yapı ile bizde “bir tiyatro eserini öyküleştirmiş gibi” düşüncesini oluşturuyor. Bu öykü tek başına da ele alınabilir, ayrı olarak da okunabilir ve tabii sahnelenebilir. Çünkü Kısa Metraj Rüyalar Limited Şirketi Sibel, Nergis ve Elif’in kitap boyunca anlatılan öykülerinin birbirine düğümlenip, benzerliklerinin ve ayrı noktalarının vurgulandığı uzun bir içdökümü, hesaplaşma.
Seray Şahiner, kadınların kırık aşklarını, bekleyişlerini anlatırken gündelik hayata ilişkin birçok küçük ayrıntıyı da ince ince işleyerek öykülerine katıyor. 2000’li yılların, hatta 2011’in İstanbul’unu sıkı bir gözlemcinin bakışından izliyor, ironik anlatımın verdiği kolaylıkla yaptığı ağır eleştirileri de okuyor, katılıyorsunuz. Bir başka deyişle Şahiner’in öykülerinin arka planında anlattığı İstanbul’u ve insanlarını da ayrıca ele almaya, getirdiği eleştiriler üzerinde düşünmeye gerek var. Hanımların Dikkatine yılın en önemli öykü kitaplarından...
09.06.2011

Etiketler: ,


 

Huysuzun Teki



Vivet Kanetti’nin giriş yazısında "Elinizdeki incecik şey, ilk romanım. Bugüne dek insan içine çıkarılmamış, hiç yayımlanmamış olan. Yirmili yaşlarımın ilk yarısında yazdığım ve zaman içinde 'geçmişim' adını alacak dosya, dergi- gazete-kağıt-karton birikintisi arasında terk ettiğim” diye tanıttığı Huysuzun Teki (Mayıs 2011, Everest yay.) bir kız çocuğunun ergenlikten genç kızlığa geçiş döneminde yaşadığı ruh halini anlatıyor. Dışarıdan bakanların “huysuzluk” olarak nitelendirdikleri bu hal onu yaşayan için Dünyayı anlayıp sorgulamasının bir isyan halinde dışavurumu.
Vivet Kanetti, bu metni niye yayımlatmayıp da unutmaya terk ettiğini şöyle izah ediyor: “O günlerde, bu ince 'şey'i azıcık dinlendirip yeniden okumuş, hayretle ve tabii bir miktar hayal kırıklığıyla, benim dışımda birçok yazarın, kitabın izleriyle de dolup taştığını görmüştüm. Raymond Queneau'nun Metroda Zazie'si Sevgi Soysal'ın bir şaheseri Tante Rosa, Goscinny'nin Red Kit’leri ve Asterix’leri, gene Goscinny’nin Pıtırcık'ları Emile Ajar'ın Onca Yoksulluk Varken'i, Boris Vian'ın şiirleri (ki çoğunu ezbere bilirdim ve birkaçını, Fransa bölümü editörü Cemal Süreya olan Milliyet Yayınları'nın şiir antolojisi için çevirmiştim.) Bunlar favorilerim ve gündeliğimdi ve bakın, solukları kendi metnime kadar uzanmıştı... Tabii 'kükreme' arzusuyla dolup taşılan yaşlarda kolay kaldırılacak şey değil bu. Madem yazmak istiyordum, tamamiyle bana ait bir ses bulmalıydım, değil mi ama? Fırlatıp attım ince metni; etkilere karşı kendimi daha iyi koruma altına almak için edebi çevirileri toptan kestim."
İlk romanınızı yazıyorsanız “aman başka romanlara benzemesin” endişesi duymanız mümkün. Nereden bileceksiniz ki ilerleyen yıllarda sizin “benzememe” endişenizin “metinlerarasılık” olarak kutsanıp beğenileceğini. Kanetti, kendi metnini kuşkusuz çok daha hassas gözlerle okuyup değerlendirmiştir ama eğer o girişte söylemese okur olarak o izleri görmemiz ya da o izlerden rahatsızlık duymamız mümkün değil. Büyük puntoyla dizilmiş 95 sayfalık bu kısa metin, diliyle daha ilk cümlelerinde anlatıcı kahramanın ruh haline bizi sokuyor. “Gerçekler korkunçtur ve ben vampirleri, hayaletleri, öcüleri severim. Onlar tamamen palavradırlar; bunu düşündükçe neşelenirim.”
Orta sınıftan, okumuş, sanatsever bir ailenin iyi yetişmesi arzulanan kızı olarak kahramanımız Huysuz annesi, babası, dayısı, aile dostları profesör, annesinin arkadaşı Filiz gibi büyüklerin dünyası ile ilişkilerini, onların kendisine nasıl yaklaştıklarını anlatıyor. Okul hayatı, arkadaşlar ise daha az anlatılmış. Mizahi bir dille müthiş bir akıcılıkla gelişen metin büyük bir hızla okunuyor ve 95. sayfada bitmemişlik duygusu ile okura “devamı nerede?” diye sorduruyor. Vivet Kanetti, ilk yazımındaki haliyle bırakıldığı anlaşılan bu metnin üzerinde bir romanın gerektirdiği şekilde çalışsaymış, ayrıntılandırarak işleseymiş Salinger’in Çavdar Tarlasında Çocukları’nın yanına koyacağımız bir eser ortaya çıkabilirmiş.
“Roman olmuş mu, olmamış mı”, “sonunda nereye varırdı” gibi kışkırtıcı ve gereksiz sorulara takılmazsanız Huysuzun Teki bir yeniyetmenin olağanüstü eğlenceli maceralarından bir tutam olarak keyifle okunabilir. Tavsiye ederim.
09.06.2011

Etiketler: ,


This page is powered by Blogger. Isn't yours?