Pazartesi, Ağustos 08, 2011

 

Yağmur Akşamları


Selim İleri yeni öykü kitabı Yağmur Akşamları’nda (Haziran 2011, Everest yay.) unutulmaya, yalnızlığa, zamanın yıpratıcılığına terk edilmiş yazarların öykülerini anlatıyor, onların sırlarına nüfuz ediyor, hesaplaşmalarına ortak oluyor.
Yağmur Akşamları, I. Mustafa’nın öyküsü ile başlıyor. I. Mustafa “Deli” lakabıyla anılan bir padişah ama iki kez tahta çıkmış nadir isimlerden. Kendisine sunulan padişahlığı, iktidarı hiçbir baskı olmadan kendi eliyle yeğeni Genç Osman’a vermiş, bir süre sonra yeniden tahta çıkartılmış. Bir buçuk yıl sonra yine tahttan indirilmiş. 16 yıl öldürülme korkusuyla mahpus hayatı yaşamış. Selim İleri, I. Mustafa’nın “ıssızlığı”nı kitabın ilk öyküsünde anlatarak Yağmur Akşamları’nın temasını da bildirmiş oluyor.
Birinci Mustafa’nın hayatından bir kesitin anlatıldığı tek öykülük ilk bölümü anlatıcı-yazarın (Selim İleri’nin ?) söz ve yer aldığı edebiyat dünyasının yalnızının/yalnızlarının anılarla sarmalanmış, gerçekle kurgunun içiçe geçtiği öyküleri izliyor. İkinci bölümün ilk öyküsü “Son Sayı”da bir öykü dergisini (Eşik Cini?) yaşatamamanın hüznü ile dokunmuş. O dergiye kalben bağlanmış editörünün, bir başka yalnızın hissettiklerinin hayatın içinde nasıl yankı bulamayacağı anlatılıyor. Anlatıcı bile onun üzüntüsünün çapını tam olarak anlayamayacak, yeterince paylaşamayacaktır. “Nerval Diye Biri”nde anlatıcı-yazar öykünün kahramanı haline geliyor, Selim İleri iyice belirginleşiyor. Son Yaz Akşamı’nı (1983) yazarken romantizmin en önemli isimlerinden Gerard de Nerval’le kesişen ruh halini sorguluyor. Sadece bir-iki satır söz edecek olmasına rağmen onun yaşam öyküsünün izlerini sürüyor. Yolu İstanbul’a da düşen Nerval hayatı boyunca hiç yerleşik olamamış. Sürekli şehirler, ülkeler değiştirmiş, 47 yaşındayken intihar etmiş ya da öldürülmüş.
“Gökyüzü Yıldızlarla Dolu” anlatıcının gençlikten olgunluğa geçerken mekân değiştirerek anılardan ve geçmişten kurtulma arzusu ile başlıyor. Yeni ev yeni başlangıç olacak mıdır? Hayatında yazmaktan başka bir şey olmayan anlatıcı, terasta yetiştirmeye çalıştığı çiçeklerle birlikte kendi hayat öyküsünde de yeni filizlenmeler yaratacak mıdır? Karşı binanın çatı katında yaşayan kadın yeşerttiği çiçekler ve okuduğu eski aşk romanları ile ruh haline ortaklık edebilecek gibidir. Peki bu ıssızlığı paylaşmak mümkün müdür?
Hayatta tek tutunacak dalı yazmak olan yazarın ruh hali “Seslerimiz, çoktan beri susanların sesi” cümlesi ile noktalanan “Kirazlar Olduğu Vakit”de yitirilen anneannenin, yalnız bir hayatın daha da yalnızlaşmasının öyküsü ile iyice derinleşiyor.
Selim İleri, ilk iki bölümde çemberden çekirdeğe doğru yönelerek asıl meselesine getiriyor okurlarını; hayatta tek tutunacak dalı yazmak olan, eserlerine tüm duygularını hallerini oya gibi işleyen yalnızlar hayattan nasıl bir karşılık bulur? Sesleri yankılanır mı? Onların iletmeye çalıştıkları insanlık hallerini anlayıp paylaşabilecek birileri çıkar mı? Yoksa tüm çaba boşuna mıdır, “sükut suikastı”na uğrayıp, kanla canla yazılanlar unutulmak tozlarıyla kaplanacak mıdır? Tutkuyla büyük emek verilerek yazılan gerçek edebiyat eserleri okurlarca ve edebiyat çevrelerince görmezden mi gelinecektir?
Fikret K. ya da Fikret Kapadokya (Fikret Ürgüp), Lale Dilek (Selçuk Baran) ve ismi verilmeden söz edilen Tanpınar... Üçüncü bölümün üç öyküsünde yaşarken yazdıklarına ilgi duyulmamış, okurun sükut suikastına, yakınlarının ilgisizliğine mahkum olmuş, yalnızlaşmış yazarlar anlatılıyor. Fikret Ürgüp ve Selçuk Baran yaşarken görmedikleri ilgiyi ölümlerinden sonra kitapları tekrar basılsa da devşirememiş, unutulmaya terk edilmiş yazarlar. Tanpınar’ın öyküsü ise biraz farklı. Tanpınar, ölümünden sonra keşfedilmiş, sevilmiş, önemsenmiş, hakkında eserler yazılmış, yabancı dillere çevrilmiş.
Fikret Ürgüp ve Selçuk Baran anlatıcı-yazarın gözünden, artık iyice belirginleşen Selim İleri’nin anlatımıyla öyküleştiriliyor. Buradaki öyküleşmede gerçekle kurmacanın içiçe girdiğini fark ediyoruz. Selim İleri denemeye iyice yakınlaşan bu öykülerde anıları, araştırmaları, okumaları kullanarak oldukça gerçekçi metinler üretiyor. Bu anlamda da kahramanlarının isimlerini değiştirmesinin edebiyatiçi okur açısından pek anlamı yok. Kim kimdir anlıyoruz, anlayamadığımız yerde de yakıştırıyoruz ki bu bence pek uygun değil. Fikret Ürgüp ve Selçuk Baran’ı ilk kez bu öykülerde tanıyacak okur açısından ise isim değiştirme handikap yaratacak, kafa karıştıracak bir durum. Fikret Ürgüp’ün anlatıldığı “Gündüzün Bir Kadeh Konyak” eser adları veriliyor kaynaklar gösteriliyor, sadece bazı yazarların adları değişmiş ya da “Kemal T”de olduğu gibi kısaltılmış. Selçuk Baran’ın anlatıldığı, kitaba da adını veren “Yağmur Akşamları”nda ise şahıs adlarının yanı sıra Baran’ın eserlerinin adları değiştirilmiş, Selim İleri’nin eserlerinin adları korunmuş. Örneğin Selçuk Baran’ın 1974’de Milliyet Yayınları Roman Yarışması'nda mansiyon aldığı söyleniyor ama Bir Solgun Adam adlı eserinin adı Sönmüş Işıklar olarak değiştiriliyor. Selim İleri’nin böyle davranmasının mutlaka bir mantığı vardır ama ben çözemedim.
Bir yazarın gözden ve gönülden ırak olmasının, unutulmaya terk edilmesinin nedeni olarak genellikle yayıncılar suçlanır, onların sadece çok okunacak kitaplar peşinde olduğu gerçek edebiyata değer vermediği yaygın bir kanıdır. Fikret Ürgüp ve Selçuk Baran’ın örneklerinde bu kanıların pek de doğru olmadığını düşünüyorum. Selçuk Baran’ın tüm eserleri Yapı Kredi Yayınları’ndan çıktı, çıkıyor. Fikret Ürgüp’ün bütün hikayelerini de tek cilt halinde Okuyanus Yayınları yayımladı. Bu değerli yazarların eserleri üzerine birçok yazının kitap eklerinde, dergilerde yayımlandığını biliyorum. Ama yayınevlerinin ve edebiyat çevrelerinin tüm çabalarına rağmen okurlar gereken ilgiyi göstermediler. Çok okunmadılar. Her yazarın, her kitabın çok okunması gerekir mi, sorusu tartışma konusudur. Benim inancım bazı yazarların, kitapların edebiyatiçi olduğudur. Onlar edebiyatçılarca sevilir, haklarında yazılar yazılır, araştırmalar yapılır, belli bir düzeyin üzerindeki gerçek okurun kitaplıklarında ve tabii kalplerinde bulunur.
Kitabın son ve en uzun öyküsü (47 sayfa) “Şark ve Garb, Ne Şark Ne Garb” bakış açısıyla olduğu kadar anlatımıyla da diğer öykülerden farklı bir yapıda. Selim İleri, son romanı Bu Yalan Tango’da geliştirdiği üslubu kullanıyor bu öyküde. Cümle yapısını kıran, yarım bırakan, cümlenin devamını okurun tamamlamasını isteyen bir üslup. Anlatıcı-yazar (Selim İleri) Fikret Ürgüp ve Selçuk Baran’a özenle ve nezaketle yaklaşırken Tanpınar’la hesaplaşmayı tercih ediyor. Onun yaşadığını söylediği yalnızlığında, ıssızlığında samimi olup olmadığını sorguluyor. Sanki Tanpınar’la karşılıklı konuşuyor, sorguluyor, hesap soruyor. Kıskanç, kafası karışık, derli toplu, akıllı uslu görünmek zorunda, arkadaşlarınca küçümseniyor, “kırtıpil” gibi lakapları var, tanınmak, çok okunmak istemiş, arkadaşları yazdıklarını görmezden gelmiş, Milli Şef İnönü’ye hayran, bir Batılı gibi görünmek istemiş, becerememiş, arkasından konuşulan, itilip kakılan, zalim, acımasız, kimseyi sevmeyen, sürekli fikir değiştiren... bir adamın portresi. Türkiye gibi ne Şarklı ne Garblı olamamış arada kalmış biri. “Elli dokuz yıl sustun, katlandın, küçümsendin. Seni aşağıladılar. Kendi kendini küçük düşürdün. Yaltaklandın, Doğuculara Doğucu, Batıcılara Batıcı. Dilin tutuldu, elin ayağın kesildi, yaralı hayvan gibi inine döndün.” (s.119-120).
Selim İleri’nin Tanpınar’la ilgili bir de öngörüsü var; “Şöhretli bir ölü! Üstelik sağ ve sol sizi paylaşamıyor. Büyük bir saltanat! Fakat günü gelince sona erecek. Ölümden sonraki şöhretiniz göze batacak. Ne Şark ne Garb burası, burada ölüler bile kıskanılır. O zaman hırpalayacaklar. Bekleyelim.” (s.108-109).
“Şark ve Garb, Ne Şark Ne Garb” çok çalışılmış, ardında büyük bir bilgi birikimi ve bolca kaynak olan, Tanpınar ve dönemi hakkında önemli tezler geliştiren, iddialarda bulunan bir öykü. Öyküden de öte olabildiğince içten bir hesaplaşma Tanpınar’la. Selim İleri ikinci tekil bir anlatımla, “sen/siz” diye konuşarak Tanpınar’ın hayatını, eserlerini didik ediyor, birincil kaynaklarla yetinmiyor Tanpınar’la ilgili tüm kaynaklara uzanmaya çalışıyor. Öykü formunda sunulan bu eleştirel denemenin kaynakçasını merak etmemek elde değil. “Şark ve Garb, Ne Şark Ne Garb” anlatım, biçim ve tabii içerik olarak son romanı Bu Yalan Tango tarzında, belki de ondan daha güçlü bir roman olabilirmiş ama Tanpınar eleştirisi olarak da okunup tartışılacağı kesin. Bu öykü ile birçok akademisyenin Selim İleri’ye bakışı değişmiştir.
Yağmur Akşamları ilgiyle, keyifle, edebiyat tadı alarak okunacak, özellikle son üç öyküsü ile bol bol konuşulup tartışılacak bir kitap. Kalemine sağlık Selim İleri.
23.06.2011

Etiketler: ,


Comments: Yorum Gönder



<< Home

This page is powered by Blogger. Isn't yours?