Salı, Temmuz 31, 2012

 

Özgürlük


 Jonathan Franzen’in büyük bir pazarlama başarısıyla sunulan, tüm Dünya’da “edebi bir başarı” olarak alkışlanıp çok satan romanı Özgürlük’te (Mayıs 2012, Çev. Sevin Okyay, Sel yay.) bir Amerikan ailesinin öyküsü anlatılıyor. Franzen, bu ailenin öyküsü üzerinden “güvenlik” için “özgürlük”ten fedakarlık edip etmemek gerektiğini tartışıyor. Özgürlük isteğinin her zaman güvenliğe ağır basacağını söylüyor.   
Patty ve Walter Berglund, lise çağlarındaki oğulları Joey ve üniversite öğrencisi kızları Jessica ile müstakil evlerden oluşan tipik bir orta sınıf banliyösünde yaşıyorlar. “İyi Komşular” başlıklı giriş bölümünde diğer ailelerle ilişkileri ve onların değerlendirmeleriyle Berglund’ları tanıyoruz. Birçok benzerleri gibi hedefleri belirli, sıkıcı ve sıradan bir hayatları var. Patty çocuklarını büyütmeye odaklanmış “kusursuz” bir anne. İyi bir ev hanımı ve her şıkıştığınızda yardım eli uzatan ilgili bir komşu. Hayatında evinden ve çocuklarından başka bir şey yok ama kızı üniversiteye gidip evden ayrıldığı, oğlununda üniversite yolunda olduğu gözönüne alınırsa çok yakın bir zamanda büyük bir boşluğa düşecek. Çünkü kızına ne kadar uzaksa oğluna da aşırı derecede düşkün. Walter, bir hukukçu, bir çevre koruma örgütünde yönetici olarak çalışıyor. Kibar, düşünceli, ideal bir koca. Oğluyla otoriterliği de içeren gerilimli bir ilişkisi var ve ailede en çok kızını kendine yakın görüyor. Evin ve ailenin yönetimini tamamen Patty’e bırakmış. Aile içi çatışmalardan uzak durmaya çalışıyor.
“Mutlu aile” görüntüsünde kırılma henüz on altı yaşında ve liseye devam eden
 Joey’in komşu kızı Connie’i ile cinsellik de içeren bir aşk ilişkisine girmesi ile başlıyor. Baba ile oğulun evdeki iktidarla ilgili çatışmalrı ile birlikte Joey evi terk edip sevgilisinin yanına, komşu evine yerleşiyor.
“Hatalar İşlendi” başlıklı ikinci bölümde Patty Berglund’un terapistinin tavsiyesi üzerine yazdığı hayat hikâyesini okuyoruz. Patty, kendini bir roman kahramanı yerine koyup üçüncü tekil anlatımla kaleme almış öyküsünü. Çocukluk çağlarından başlayarak anlatıyor. Varlıklı sayılabilecek New York’lu bir ailenin kızı. Babası düşkülerin, fakirlerin, yardıma ihtiyacı olanların avukatlığını yapıyor, annesi politika ile uğraşıyor. Patty’nin tek tutkusu basketbol. Basketbolda önemli başarılar kazanıyor, basket sayesinde burs alıp üniversitede okuyor. Ama bir türlü annesinin sevgi ve takdirini kazanamıyor. Anne oğlu ve küçük kızları ile ilgili hep. Tecavüze uğradığında da anne-babasını tam olarak yanında göremiyor. Patty’nin ailesiyle neden ilişkisini kestiğini de böylece öğrenmiş oluyoruz.
Patty üniversitede sıradışı bir kız arkadaşının aracılığıyla Walter ve Richard’la tanışıyor. Richard tüm kızların ilgisini çeken bir müzisyen. Hemen herkese yukarıdan bir bakışı var, kaba, umursamaz ve kızlarla ilişkisi de esas olarak cinsel düzeyde. Walter’sa Richard’ın menajeri gibi gözüken, onun her işine koşan, ince, düşünceli ikinci adam konumunda. İçkisi, sigarası yok, her şeyiyle düzgün, vefakar ve de fedakar. Patty, Richard’ı güçlü duygularla arzulasa da kendisini yürekten sevdiğini hissettiği, uzun süreli bir ilişki kurup, ideal aileyi oluşturabileceği Walter’i tercih ediyor. Ama kafasının köşesinde bir gecelik de olsa Richard’la birlikte olmak var. 
Mutlu bir yaşam için tüm ideal şartları sağlamış görünse de Patty’nin depresyona varan rahatsızlığının temelini tüm bu yaşadıkları oluşturuyor. Hayat tercihler yapmayı gerektiriyor. İdeal olan, doğru olan her zaman mutluluğu getirmiyor, insanı tatmin etmiyor. Sonuç olarak Patty’nin tüm hayatını adadığı ideal aile projesi başarıya ulaşamadığı gibi, yaptığı hataların birbirine eklenmesi ile depresyonla sonuçlanıyor. Başta kocasına olmak üzere, tüm ailesine bu ruh halini yansıtıyor, mutsuzluğu çoğaltıyor. Aile bireyleri güvenli evlerinden kopup özgürlüklerine uçuyorlar. Evin satılıp Washington’a taşınılması bunun simgesi. Joey burslu olarak üniversiteyi kazanıyor. Walter, başkentte iyi bir iş buluyor ve Berglund’lar mahalleyi terk ediyorlar.
Patty, Richard’la bir gecelik kaçamağı yaşama fırsatını yakalıyor. Böylelikle Richard’la daha uzun süreli bir ilişki kurabileceği, kendini boğan evden ona sığınarak kaçabileceği düşüncesine bağlanıyor ki bu ruh hali Walter’la ilişkilerini iyice kötüleştiriyor. Baştan beri sürekli veren, fedakarlık eden yan Walter. Karısına aşkla bağlı ve yıllarca ondan da aynı karşılığı bulacağı umudu ile evliliğini yürütmüş. Ama vardığı yer, Patty’nin bitmeyen depresyonu ile birflikte yaşanmaz biri haline gelmiş olması, evden kilometrelerce uzaktaki kızı ve yan binada yaşayan oğlu ile hemen hiçbir sevgi bağının kalmaması. Walter tüm bunları aşacağını, tekrar “mutlu aile” yi kuracaklarını umuyor ve bunun için çaba gösteriyor ama sonuç alamıyor. O da mutluluğu kendisine hayranlıkla yaklaşan, karşılıksız sevgi ile bağlı asistanında arıyor.
Jonathan Franzen, Patty, Walter ve Richard’ın üçlü ilişkisinde herkesin birbirine mecbur olduğunu tüm ayrıntılarıyla anlatmakla kalmıyor, her birinin bireysel öykülerini, aile tarihlerini ayrıntılandırıyor. Patty’nin ve Walter’in ailelerini dedelere, ninelere varıncaya kadar tanıyoruz. Zaman zaman ayrıntıda boğulduğunu belirtmeliyiz.
Franzen, bu “aile romanı”na politik bir boyut da katıyor. Daha giriş bölümünden başlayarak arka planda hep ABD’nin siyasi tarihi var. Cumhuriyetçi – Demokrat saflaşmasının günlük hayata nasıl yansıdığını, muhafazakar ve demokrat yaşam biçimleri oluşturulduğunu birçok ayrıntıda görüyoruz. Esas olarak iki ana siyasi akımın da birbirinden pek farklı olmadığı fikrinde Franzen. Bunu da Joey’in ve Walter’ın yeni işleri üzerinden somutluyor. Joey, yurttaki oda arkadaşının babasının yardımıyla Cumhuriyetçilerle çalışmaya başlıyor. Kamuoyunu ABD’nin Irak’a girmesinin haklılığına inandıracak sahte raporlar kaleme alırken birden kendini artık üretilmeyen Polonya malı kamyonlara yedek parça temin ederken buluyor. Bu kamyonları Irak’taki ABD ordusu kullanmaktadır. Walter da türü tükenmekte olan ötleğen kuşlarını korumak amacıyla kurulduğu söylenen aslında yeni kömür madeni alanları yaratan Mavi Dağ Vakfı’nın yöneticisi. Vakfın kurucularının ilişkileri, iş alanları çevre politikaları, Irak Savaşı, petrol fiyatları, medyanın nasıl kullanıldığı gibi güncel birçok tartışmaya girmeye olanak sağlıyor. Ama bu olanak romanın sarkmasına da neden oluyor. Sayfalarca süren diyaloglarda ABD’nin politikaları tartışılıyor ve roman ana ekseninden kopuyor.   
Franzen’in Özgürlük’ü “Amerika nihayet Tolstoy’una kavuştu” diye karşılanmış ve yıllar sonra bir yazar Time’a kapak olmuş. Roman, kitabın içindeki göndermelerden yola çıkarak olsa gerek Savaş ve Barış’la karşılaştırılmış. İlla Tolstoy’la bir karşılaştırma yapılacaksa Anna Karenina’nın daha uygun olduğunu söylemeliyim. Öte yandan bu daha roman yayımlanmadan başlayan övgülere geç kalmış bir değer verme diyebiliriz, çünkü Franzen önceki romanı Düzeltmeler’de de benzer bir yapı kurarak bir aile hikayesi anlatmış ve milyonlarca okura ulaşmıştı. Franzen’in Amerikan okurlarının, dolayısıyla yayıncılığının “Büyük Amerikan Romanı” talebini karşıladığı anlaşılıyor. Yasemin Çongar konuyla ilgili yazısında (Taraf, 12.09.2010) talep edilen romanı çok güzel tarif ediyor; “Bugünün ailelerini, aşklarını, ilişkilerini, iletişim ve teknolojiyle hızlanan hayatlarımızın nerelerde çağlayıp nerede tıkandığını, toplumsal düzenin bireyi nasıl biçimlendirip nasıl bozduğunu anlatırken, bir yandan dünyayı bir bütün olarak kucaklayan, diğer yandan konu ettiği her insanın ahvaline hakkıyla itibar eden bir roman tarzıydı bu.”
Tolstoy benzetmesi bu tarifle tam olarak yerine oturuyor. 19. Yüzyıl’ın büyük ve şimdi klasikleşmiş romanlarını talep eden bir okur kitlesi var. O talebe cevap vermek için yazdığınızda ne kadar “edebi” olarak tanımlansanız da “bestseller” okuruna hitap ediyorsunuz ve nihayette çok satıyorsunuz. Ama Franzen, Tolstoy’un izinde gitmekle kalmıyor, günümüz bestseller’lerinde sıkça rastladığımız birçok yöntemi de kullanıyor. Mavi Dağ Vakfı’nın gizli ve açık amaçlarının bu romandan ayrılıp rahatlıkla ve çok daha ayrıntılı olarak bir bestseller’de işlenebileceğini söylemeliyim. Belki yazılmıştır bile. Öte yandan sayfalarca güvenli aile yapısından özgürlüğe kaçanların öyküsünü anlattıktan sonra dönüp dolaşıp güvenli ailenin çatısı altında Amerikan filmlerinin “Happy End”ine varılması da tartışılmaya değer.  
Franzen’in Özgürlük’ü klasikler ve günümüzün bestseller’leri gibi kalabalık kadrolu ve kalın. Franzen 596 sayfada ondan fazla kahramanın yaşam öykülerini ayrıntılı olarak anlatıp iyi bir kurgu ile aralarındaki bağları da kuruyor. Akıcı, okunaklı, okuru kendine bağlayan bir anlatımı var ve de hiç “edebiyat yapmıyor”. Çok az betimleme, bol diyalog ve sıkı bir olay örgüsü ile geliştiriyor romanını.  
26.07.2012

Perşembe, Temmuz 26, 2012

 

Düzeltmeler


Jonathan Franzen aile içi ilişkileri üzerine yazdığı romanlarla tanınmış bir yazar. 2001’de ABD’de yayımlandığında büyük ilgi gören, birçok ödül kazanan ve Franzen’in Dünya çapında tanınmasını sağlayan Düzeltmeler’de de (2. Baskı, Haziran 2012, çev. Füsun Doruker, Sel yay.) gerçekçi bir bakış açısıyla bir aile öyküsü anlatılıyor.
Anne, baba ve iki erkek, bir kız çocuktan oluşan orta sınıftan bir aile. Çocuklar büyümüş, iş güç sahibi olup ülkenin çeşitli kentlerinde kendi hayatlarını kurmuştur. Baba Alfred Lambert başarılı bir mühendis olarak bir demiryolları şirketinde önemli görevlerde bulunduktan sonra emekli olmuştur. Elli yıla varan bir evlilik ve emekten sonra anne Enid Lambert’in tek arzusu ele güne ideal bir aile olduklarını, mükemmel çocuklar yetiştirdiğini göstermektir. Büyük oğul Garry Lambert, bir bankada üst düzey yöneticidir. Karısı güzelliği ve zenginliği ile göz kamaştırmaktadır. Üç çocukları vardır. İkinci çocuk Chip üniversitedeki görevinden ayrılmış New York’a yerleşmiş önemli bir gazetede serbest gazetecilik yaparak geçinmektedir. Kardeşlerin en küçüğü Denise üniversite eğitimini yarım bırakıp restoranlarda çalışmaya başlamış ünlü bir aşçı olmuştur.
Jonathan Franzen, her bölümde tek tek aile bireylerini ele alarak Enid Lambert’in arkadaşlarınıa sunduğu bu ideal aile görüntüsünün ardında nasıl bir gerçek olduğunu ayrıntılı olarak anlatıyor.  Trajedi baba Alfred Lambert’den başlıyor. Alfred Lambert, emekli olduktan sonra günlerini evlerinin bodrum katına yerleştirdiği büyük bir koltukta geçirmeye başlamıştır. Hemen hiçbir şey yapmadan uyuklayarak günü tamamlamaktadır. Enid çocuklara ve çevreye pek yansıtmak istemese de Alfred parkinson hastalığına yakalanmıştır ve hızla bunamaktadır. Tam anlamıyla bakıma muhtaçtır. İlaçlarını düzenli alması, geceleri altının bağlanması gerekmektedir. Enid kendi kalça çıkığına, kocasının hastalığına aldırmadan lüks bir gemi yolculuğuna çıkar. Alfred’in gemiden düşmesi ile noktalanan seyahatte yaşadıkları hem Alfred’in hastalığının boyutlarını hem de karı kocanın ilişkilerinin mahremini öğrenmemiz sağlar. Alfred disiplinli, değerlerine bağlı sert bir koca ve babadır. Enid ona ne kadar sevgi ile yaklaşssa da karısı ile doğru bir bağ kuramamış, sağlıklı bir cinsellik yaşayamamış, sonuçta muhtaç olduğu kadına yabancı biri haline gelmiştir. Enid bu sevgi açığını çocuklarının “başarı”larını abartarak ve onalrın üzerine gereğinden fazla düşerek kapatmaya çalışmaktadır. Oysa çocuklar son bir Noel yemeğinde biraraya gelemeyecek kadar kendi sorunlarına gömülmüştür.
Garry Lambert, görünüşte işinde başarılıdır ama sürekli stres altında, başarısız olup işsiz kalma endişesi içinde alkolik olmuştur. Evde kontrol tamamen karısındadır ve çocuklarıyla ilişkisi gitgide zayıflamaktadır bu da onu depresyonun eşiğine getirmiştir. Chip üniversiteden bir öğrencisi ile ilişki kurduğu için atılmıştır. Annesinin sandığı gibi önemli bir gazetede değil sıradan bir yayında yazmakta ve bir yayınevinde düzeltmenlik yaparak geçinmeye çalışmaktadır. Kızkardeşinden aldığı borçlarla yaşamaktadır ve tüm aşk ilişkileri sorunludur. Kendisini terk eden son sevgilisi evli bir kadındır ve iyi para kazanacağı umudu ile kadının politikacı-iş adamı kocası ile Litvanya’ya gider. Denise de aşk ilişkileri açısından sorunludur. İlk çalıştığı restoranın yaşlı şefi ile çok erken bir evlilik yapmış, onu bir kadın için terk etmiştir. Sevgi eksiğini işindeki hırsı ile kapamış ve ünlü bir aşçı olmuştur. Ama şimdi de hem patronu hem de patronunu karısı ile aşk ilişkisi vardır ve bu nedenle işini kaybedecek, depresyona girecektir.
Enid, aslında her şeyin farkındadır ama bunları kendine bile itiraf etmekten korkmaktadır. Şimdi tek arzusu kocası ölmeden aileyi son bir kez Noel’de biraraya getirmektir.
 Jonathan Franzen, Lambertler’in yaşadıklarını neredeyse yirminci yüzyılın ikinci yarısına yayıyor ama 90’lı yılların sonuna George W. Bush döneminde sürekli tüketim, borsa karları ve kredilerle gelişen ABD ekonomisinde yaşanan “düzeltme” döneminde anlatıyor. Geleneksel aile yapısı çoktan kırılmış, aile yapısının tüm ahlaki değerleri “eski moda” olmuştur. Ekonomik düzeltme tüm değerleri onarılmaz şekilde tahrip edecektir.
Düzeltmeler, oldukça gerçekçi bir roman. Bol diyalogla gelişiyor. Kitabı kalınlaştırmak için yazıldığını düşündüren bölümleri de var. Franzen kahramanlarını en küçük ayrıntılara kadar anlatıyor, zaman zaman ana öyküden kopmaktan çekinmiyor ama sürükleyici anlatımı ile okuru romana bağlamayı başarıyor ve hızlı bir sonla romanı bitiriyor.
19.07.2012

 

Lizbon’a Gece Treni


İsviçre’nin Bern kentinde son derece steril, düzenli ve yalnız bir hayat yaşayan bir adam. Lisede antik diller öğretmenliği yapan Latince, Yunanca ve Kutsal kitaplar uzmanı  Raimund Gregorius’un hayatını rastlantısal bir karşılaşma değiştiriyor. 57 yaşındaki ve tüm hayatı evle okul arasında, antik dillerdeki metinleri didikleyerek geçmiş Gregorius, şehir merkezinden çalıştığı liseye yürürken her günkü gibi tam sekize çeyrek kala Kirchenfeld Köprüsü’ne ulaştığında sert rüzgara ve şiddetli yağmura rağmen köprünün ortasında bir kadına rastlar. Kadın köprüden atlamak üzeredir. Kadını kurtarır ve birlikte Gregorius’un çalıştığı okula giderler. Kadın kime ait olduğunu bilmediği bir telefon numarası ve “Portugues” sözcüğünü geride bırakıp kaybolur.
Bu karşılaşma ve o sözcük Gregorius’un hayatında kırılma noktası olur. Tüm düzeni bozulur, dersi yarım bırakıp Portekizli kadınla bir daha karşılaşmak umuduyla sokağa atar kendini. Kadını bulamaz ama bir sahafta Portekizli doktor Amadeu Prado'nun “Sözcüklerin Kuyumcusu” adlı kitabına rastlar. Kitapta Prado'nun, hayat, aşk, yalnızlık, arkadaşlık ve ölümle ilgili notları vardır. Sahafın Portekizce kitaptan çevirdiği paragraftan çok etkilenir ve hakkında hiçbir bilgi olmayan yazar Amadeu Prado'nun izini sürmek ve Portekizli kadınla tekrar karşılaşmak umuduyla Lizbon'a doğru trenle yola çıkar.
Hayatında ilk kez gittiği, dilini bilmediği, kimseyi tanımadığı bu ülkede Amadeu Prado'nun izini sürerken çok farklı bir Dünyaya girer. Prado, Diktatör Salazar döneminde yaşamıştır. Çok sevilen bir doktorken işkenceci bir polis şefinin hayatını kurtardığı için lanetlenmiş, kendini aklamak için direniş hareketine katılmış, diktatörlüğe karşı savaşmıştır. Gregorius, Prado’nun tanınmış ve saygı duyulan bir yargıçın oğlu olduğunu, diktatör devrilmeden bir yıl önce öldüğünü öğrenir. Prado’nun kitabıysa diktatör devrildikten bir yıl sonra yayımlanmıştır. Gregorius, kitabı yayınlatan Prado’nun kız kardeşini bulur. Prado’nun hayatını belirleyen kişilerle tanışır ve yavaş yavaş hem Prado’nun hayat öyküsü hem de kitabında yer alan hayat felsefesinin kaynakları, nedenleri ortaya çıkmaya başlar. Kitaptaki hayat hakkındaki tüm görüşler yaşanmış olaylardan ya da uzun tartışmalardan çıkartılmış derslerdir.
Prado’nun yazdıklarını sözlük yardımı ve bilinmeyen dilleri çözme yeteneği ile çevirip, dostlarından, ailesinden Prado’nun hayat öyküsünü öğrenmeye çalışırken aslında kendini de tanımaya çalışmaktadır Gregorius. Prado’nun ana metnin içinde farklı yazı karakteriyle verilen kitabından parçalar, notları Gregorius’un olduğu kadar biz okurların da hayata, yaşadıklarımıza ve ölüme dair düşünmemizi belki de hesaplaşmamızı gerketiren felsefi nitelikte. Sanıyorum Lizbon’a Gece Treni’ni (2. Baskı, Haziran 2012, çev. İlknur Özdemir, Kırmızı Kedi yay.) birçok benzerinden ayıran ve çok sevilmesine, birçok dile çevrilip milyonlarca okura ulaşmasına neden olan da Prado’nun notları olarak sunulan bu metin. Pascal Mercier takma adını kullanan İsviçreli felsefeci Peter Bieri iyi bir anlatıcı olarak bir hayat felsefesi kitabında anlatıp belki de çok ilgi toplayamayacağı görüşlerini roman yapısı içinde başarıyla aktarıyor. Kuşkusuz burada romanın ana olayını oluşturan Amadeu Prado'nun yaşam öyküsü, Diktatör Salazar döneminde yaşanan acılar ve işkenceler çok önemli bir işleve sahip. İnsan hayatı da, yaşam prensipleri de ve tabii tüm felsefi öngörüler de hayatın gerçekliğinde kanla ve ölümle sınanıyor. Öte yandan Lizbon’a Gece Treni akıcı bir kurgu ile içiçe geçen biri anlatı diğeri felsefi deneme ağırlıklı iki metnin kurduğu denge ile hem okunaklı hem de edebi değeri olan bir eser olarak önem kazanıyor.    
19.07.2012


Salı, Temmuz 17, 2012

 

Ece Ayhan Çağlar Anlatıyor


 Yıl 1982. Şair Özcan Yalım o sıralar Ankara’da yaşamakta olan Ece Ayhan’la uzun soluklu bir söyleşi gerçekleştiriyor. Söyleşinin yapılmasını isteyen İlhan Berk. İlhan Berk'in amacı Ece Ayhan hakkında bir kitap yazmak. Yalım’dan Ece Ayhan’ın yaşam öyküsünü anlattırmasını, şiiri hakkında sorular sormasını istiyor. Özcan Yalım da bu teklifi sevinçle karşılıyor. Kızılay’daki Mülkiyeliler Birliği’nde misafir olarak kalan Ece Ayhan ve Özcan Yalım, birkaç kez Yalımların Ankara Çankaya’daki evinde buluşarak söyleşiyi gerçekleştiriyorlar. Söyleşiler 19 Ocak 1982 ile 11 Mart 1982 tarihleri arasında yapılmış. Konuşmalar üç kaset halinde kayda geçirilmiş. Kasetlerden biri kaybolmuş ama bu kayıp kasetteki konuşmaları Özcan Yalım hatırladığı kadarıyla yazıya geçirmiş. Ama Yalım daha sonra Ece Ayhan’la politik nedenlerle anlaşmazlığa düştüğü için bu kayıtları İlhan Berk’e yollamamış. Ece Ayhan üzerine çalışmalarıyla tanıdığımız Eren Barış, dört yıl önce o zaman hayatta olan Özcan Yalım’dan söyleşi metnini yayımlama iznini almış ve nihayet bu uzun söyleşi Ece Ayhan Çağlar Anlatıyor (2012, Dipnot yay.) adıyla kitaplaşmış. Selçuk Altun dikkatimi çekti Ece Ayhan Çağlar Anlatıyor’un kapağında bir vefasızlık ya da unutkanlık var. Kapakta Ece Ayhan’ın hatta kitabı yayına hazırlayan Eren Barış’ın adları var ama Özcan Yalım’ın adı yok. Etik olarak da yasal olarak da söyleşilerin eser sahibi soruları soranla (Özcan Yalım) cevap verendir (Ece Ayhan).
Özcan Yalım, Ece Ayhan’a anne babasının tanışmasından başlayarak hayat hikayesini anlattırıyor. Ece Ayhan’ın doğum tarihi bellidir ama biyografilerde doğduğu gün ve ay belirtilmez. Ece Ayhan söyleşide doğum tarihinin 10 Eylül 1931 olduğunu söylüyor. Eren Barış, iyi bir iş başarmış, Ece Ayhan’ın Siyasal Bilgiler Fakültesi’ndeki arşivine ulaşmış ve oradan çıkan belgelere de kitapta yer vermiş. Nüfus Hüviyet Cüzdanı Örneği’nde de bu tarih var. İsmi “Ece Ayhan”, soyadı “Çağlar” olarak kayıtlı. O zamanlar Datça’nın adı “Dadya”. Yoksul bir ailenin çocuğu olan Ece Ayhan 1944’de Fatih Dokuzuncu İlkokulu’nu “İyi” derece ile bitiriyor. Diploması da kitapta var. 1948’de Eylül döneminde Zeyrek Ortaokulu’ndan yine “İyi” derece ile mezun oluyor. O yıllarda, ortaokuldayken şiirler, romanlar yazmaya başlıyor. Annesini, babasını, arkadaşlarını, öğretmenleriyle ilişkilerini, edebiyata ilgisini, ilk tanıştığı yazarları, sinema ile ilgisini açık yürekle anlatıyor. Ece Ayhan 1953’de Beyoğlu Erkek Lisesi’nden “Pekiyi” derece ile mezun oluyor. Ankara Siyasal’ın sınavına giriyor. Devlet bursu alıp yatılı oluyor. Özcan Yalım’la da fakültede tanışıyorlar.  Ece Ayhan entelektüel bir çevreye giriyor. Mülkiye’de yapılan şiir gecelerini izliyor. Kendisinden bir sınıf üstte okuyan Sezai Karakoç’la kantinde tanışıyor. Cema Süreya ile o yıllarda tanışıklığı olmadığını öğreniyoruz. Şiirler yazmaya, yayımlatmaya başlıyor. İlk şiiri 1954 Şubat’ında Türk Dili dergisinde yayımlanıyor. Söyleşi Mülkiye yıllarını anlatırken bitiyor. Ece Ayhan’ın verdiği bilgiler ve özellikle belgeler şairin biyografisinde bazı düzeltmeler, ekler yapılmasını gerektiriyor. Sırf bu bilgiler için bile önemli bir yayın Ece Ayhan Çağlar Anlatıyor.
12 Temmuz 2002 Ece Ayhan’ın ölüm tarihi. Çağdaş Türk Şiiri’nin büyük ustasını kaybedeli on yıl olmuş. Kitap-lık dergisi ön alıp Mayıs sayısında “Ece Ayhan: On yıl sonra...” başlığıyla bir özel bölüm yayınladı. Bölümün bence en ilginç yazısı arşiv kazılarını ilgi ile izlediğim Tunç Tayanç imzalı “Seçilmiş Hikayeler Dergisi ve E. Ayhan Çağlar ya da Ece Ayhan...”. Tayanç, E. Ayhan Çağlar adının ilk kez Haziran 1954’de Seçilmiş Hikayeler Dergisi’nin (SHD) dergiye gönderilen şiir ve öyküler hakkında görüşlerin belirtildiği “Açık Konuşma” bölümünde geçtiğini belgeliyor. O bölümü Salim Şengil kaleme alıyor ve şiirleri Attila İlhan seçiyor. Ece Ayhan’ın adı şiir ve öyküleriyle birçok kez SHD’de anılmış, nihayetinde eserleri dergide yer almış. Tayanç’ın araştırmasından söz etmemin nedeni Ece Ayhan’in pek hatırlamak istemediği, Özcan Yalım’la söyleşirken de üstü kapalı geçtiği kaymakamlıktan atılması/ayrılması olayı. Tayanç yazısının sonunda Milliyet’in 12 Temmuz 1968 tarihli sayısında çıkan bir ilana yer vermiş. İlanda Ece Ayhan’ın bakanlık emrine alındıktan sonra altı ay görev verilmeyerek emekliye sevk edildiğini bildiriyor. Ece Ayhan’ın Eylül 1959’da başlayan memuriyeti 2 Eylül 1966’da Denizli Çardak Kaymakamıyken “görülen lüzum üzerine emekliye sevk edilmesi” ile sona ermiş. Arada iki yıl askerlik yaptığına göre toplam memuriyeti beş yıl. Ece Ayhan dava açıp göreve dönmesine rağmen altı ay görev verilmeyerek tekrar emekli edilmiş. Ece Ayhan’ın bir emekli maaşı olduğundan hiç söz etmezdi. Özdemir İnce de bu konuya Özgür Edebiyat’ın 32. sayısında “Ne Var Ne Yok XIV” başlıklı yazısında değinmiş, önemli ve tartışmaya değer tezler ileri sürmüştü.
Ölümünün onuncu yılında çağdaş şiirin büyük ustalarından Ece Ayhan’ı saygı ve sevgi ile anıyorum.   
12.07.2012     

 

F*ck America


Edgar Hilsenrath F*ck Amerika'da (Mayıs 2012, çev. Feza Şişman, Yapı Kredi yay.) İkinci Dünya Savaşı’ndan, toplama kamplarından ölmeden kurtulup Amerika’ya göçmen olarak gelmeyi başarabilmiş bir Yahudi yazar adayının gözünden 1950'lerin Amerika'sını, Amerikan tarzı yaşam biçimini ve bu yaşama en alttan katılmanın ne olduğunu alaycı bir dille anlatıyor.
F*ck Amerika’nın alt başlığı “Bronsky’nin İtirafları”. Anlatıcı kahramanı da Jakob Bronsky. Roman çok içyakıcı bir gerçekle başlıyor. Yıl 1938, Jakob’un babası, Almanya’da hayatta kalmalarının mümükün olmadığını anlayınca göç etmek için ABD konsolosluğuna başvuruyor. Uzun süre sonra ABD’ye bir göçmenlik kotası olduğunu, başvuruların çokluğu nedeniyle sıranın ancak on üç yıl sonra geleceği cevabını alıyor. Yani savaş bitip tüm acılar yaşandıktan sonra ABD soykırımdan sağ kurtulmayı başarabilen Yahudilere kapıları açacaktır. Kitabın adı da buradan geliyor. Bronsky’nin yazışmaları yapan başkonsolosa verebileceği tek cevap “F*ck America”dır.    
Jakob Bronsky, bildirildiği gibi ancak savaş sonrasında ABD’ye göçmen olarak gidebilecektir. Herhangi bir eğitimi olmayan, İngilizceyi doğru dürüst konuşamayan Jakob’u New York’da çok zor bir yaşam beklemektedir. Bronsky, garsonluk, bulaşıkçılık, bekçilik gibi geçici işlerde çalışıyor. Bir günde kazandığı para ile günlerce idare etmeye çalışıyor. Pansiyon kirasını aylarca ödemiyor, günü tek bir tabak çorba içerek geçiriyor. Amacı mümkün olduğunca boş zaman yaratıp ilk romanını tamamlamak. Göçmenlerin toplandığı kafeteryalarda sabahlayarak romanını yazıyor. Amerikan Rüyası, bir roman yazıp üne ve paraya kavuşmayı vaad ediyor. Jakop’un da böyle hayalleri var ve bu hayalleri ironik, mizahi bir dille anlatıyor. Öte yandan Jakob’un iş ararken ve çalışırken yaşadıkları rüya diye önerilen yaşam tarzının aslında kabus olduğunu da aynı neşeli ve iğneli dille örnekliyor.
Bronsky’nin romanını yazmasının esas nedeni geçmişiyle hesaplaşmak. Çünkü, Almanca yazan bir yazarın Amerika’da hiçbir şansı olmadığını biliyor. Romanını bitirebilse bile yayınlatmak bir yana editörlere okutamayacak. O roman yazarak savaşın ve toplama kamplarının acılarıyla yüzleşmeyi, hesaplaşmayı, sonuçta geçmişiyle hesaplaşıp defteri kapatmayı arzuluyor. Ancak o zaman yeni bir hayata başlayabileceğinin bilincinde.
Jakob bu hesaplaşmayı romanın sonunda televizyonda psikoljik programlar yapan bir kadın doktorun seansına katıldığını hayal ederek yapıyor. Bir yanıyla kendini savaşta öldürülen altı milyon kişiden biri olarak hissetmektedir, diğer yanıyla da hayatta kalmayı başaran ve ABD’de yeni bir yaşam kurmaya çalışan Jakob’tur.  
F*ck Amerika otobiyografik bir roman olarak nitelendiriliyor. Jakob Bronsky ile Edgar Hilsenrath’ın yaşam öyküleri arasında bir çok benzerlikler var. Edgar Hilsenrath da 1926 Almanya doğumlu. Onun da babası bir Yahudi tüccar. Onun da babasının ABD’ye göçmenlik başvurusu reddedilmiş, 1938 yılında Romanya’ya iltica etmişler. 1941’de Ukrayna’da bir Yahudi gettosuna yerleşmişler. Savaştan ailecek sağ çıkmaları bir mucize. Hilsenrath savaştan sonra Filistin’e gitmiş, oradan önce Fransa’ya ardından 1951’de de ABD’ye göç etmiş. Tüm bu kronoloji Jacob Boronsky ile uyum içinde.
Hilsenrath’ın yaşam öyküsü yeterince trajik ama o kendi yerine altı milyon kişiden biri olan Jakob’u koyarak öyküyü genelleştiriyor ve bu sayede dışarıdan bakmayı başarıyor. Yoksa hem savaş yıllarında hem de sonrasında ABD’de yaşadıklarına öylesine alaycı bir bakışla, mizahi bir dille yaklaşması mümkün olamazdı. 
12.07.2012

This page is powered by Blogger. Isn't yours?