Pazartesi, Kasım 28, 2011

 

Selim Nüzhet Gerçek’ten TÜYAP’a Kitap Fuarları


Ülkemizde kitap fuarı denince akla “Tüyap” gelir. “Tüyap” deyince de İstanbul Kitap Fuarı. Oysa Tüyap büyük bir fuarcılık firması ve her yıl başta İstanbul olmak üzere Türkiye’nin bir çok ilinde ve yurtdışında yüzlerce farklı fuar düzenliyor. Selpak deyince kağıt mendil, jilet deyince traş bıçağını anlamamız gibi Tüyap da kitap fuarının ön adı oldu.
Türkiye’de bilinen ilk kitap sergisi 1929’da Türk Ocağı tarafından açılan “Türk Matbaacılığının İkiyüzüncü Yıldönümü Sergisi”. Bu küçük çaplı sergiyi Selim Nüzhet Gerçek düzenlemiş. Bunu Selim Nüzhet’in 1931’de Galatasaray Lisesi’nde Matbuat Cemiyeti adına gazeteciliğimizin yüzüncü yıl dönümü için açtığı kitap sergisi izliyor.
Gökhan Akçura’nın Türkiye Sergicilik ve Fuarcılık Tarihi’ne göre (2009, Tüyap yayını) Selim Nüzhet’in en önemli adımı 1932 yılının 30 Ağustos’unda İstanbul Halkevi için Beyazıt Meydanı’nda, İstanbul Üniversitesi’nin önünde açtığı “Kitap Panayırı” olmuş. İstanbul’un bütün yayıncı ve kitapçılarının katıldığı sergide yeni harflerle basılmış 1800 eser satışa çıkmış yani bir anlamda Harf Devrimi’nin sonuçları okurlara sunulmuş. Dört gün süren panayırda kitaplar yüzde on indirimle satılmış, kitap panayırından kitap ya da dergi satın alanlar aynı alanda düzenlenen Karagöz ve Ortaoyunu temsillerini de ücretsiz izlemişler.
1933’de benzer bir kitap panayırı Maarif Vekaleti tarafından düzenenlenen Maarif Sergisi kapsamında Ankara’da İsmet Paşa Kız Enstitüsü ve Ticaret Lisesi bahçesinde açılıyor. Bu panayırda da Türk harfleri ile beş sene içinde yayınlanan kitaplar yüzde on indirimle satışa sunuluyor. Böylelikle kitap panayırları ile birlikte indirim kavramının da kitap satışına girdiğini görüyoruz. Selim Nüzhet, sadece genel sergilerle yetinmemiş, 1935’de İstanbul Tabib Odası için “Tıbbi ve Sıhhi Kitaplar Sergisi” de açmış, Yani yayıncılıkta uzmanlaşmayı da özendirmiş. Selim Nüzhet, Türkiye’de kitap fuarları düzenlemekle kalmıyor, Türk yayıncılığının yurt dışına da açılmasına vesile oluyor. 1937 yılı Şubat ayında Atina'da bir Türk Kitapları Sergisi açıyor. Bu sergi Belgrad’da da tekrarlanıyor.

Selim Nüzhet Gerçek
Abdülhak Şinasi Hisar’ın kardeşi olan Selim Nüzhet 1891'de İstanbul'da doğmuş. İlk yazılarını Galatasaray’da okurken arkadaşları ile el yazısıyla çıkarttıkları Nîrenk adlı dergide yayımlamış. Cenevre Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nden mezun olup Türkiye’ye döndükten sonra, 1921’den itibaren gazete ve dergilerde sürekli yazıları, çevirileri yayınlanmış. Darülbedayi’de kısa bir süre rejisörlük yapmış. Robert Kolej’de on yıl Türkçe ve tarih öğretmeni olarak çalışmış. Atatürk’ün talimatıyla kurulan Basma Yazı ve Resimleri Derleme Müdürlüğü’ne 9 Temmuz 1934'de atanmış. Bu görevi ölümüne kadar sürdürmüş. 16 Ağustos 1948'de kapılarını açacak olan Milli Kütüphane'nin ilk koleksiyonlarını da bu görevi sırasında derlemiş. Milli Kütüphane açıldığında 40 bin kitaplık bir koleksiyona sahip olmuş onun sayesinde. Derleme Müdürlüğü görevi sırasında halen sürmekte olan Türkiye Bibliyografyası’nın da yayınını düzenli hale getirmiş. Selim Nüzhet, İstanbul Belediyesi Şehir Müzesi ve Kitaplığı ile Şişli'deki Atatürk Müzesi'nin de tanzimini yapmış. Türkiye'de gazeteciliğin, matbaacılığın, kitap yayıncılığının tarihine dair belge ve bilgi toplayıp kitaplar yazarken bir yandan da diğer tutkusu tiyatro üzerine yoğunlaşmış. Türk tiyatrosu hakkında birçok makale yazmış, önemli kitaplar kaleme almış. Yayıncılık ve tiyatro hakkında yazdığı kitaplar türünün ilk ciddi örnekleri olarak kabul ediliyor. Selim Nüzhet, hayatının belki de en verimli çağındayken, 12 Aralık 1945'de 54 yaşındayken vefat etmiş.

Sergiden fuara
İstanbul Halkevi’nin ikinci kitap panayırı 15 Ocak 1938’de yapılmış. 12 yayınevi ve kendi kitaplarını yayınlayan bazı yazarların katıldığı sergide 1936 ve 37 yıllarında yayınlanan 500 kitap satışa sunulmuş. Bu panayırı yine 1938’de yayınlanan 500 kadar kitabın sergilendiği ve 1 Ocak 1939’da Beyoğlu Halkevi’nde açılan sergi izlemiş. Bu sergi bir hafta açık kalmış ve kitaplardaki indirim oranı yüzde yirmiye çıkmış. Beyoğlu Halkevi 1940 ve 41’de de bu tür kitap sergileri açmış ve geçen yıl yayınlanan kitaplar satışa sunulmuş.
Bu kitap sergilerinin en önemlisi ve kapsamlısı Birinci Türk Neşriyat Kongresi sırasında gerçekleştirilen ve 2 Mayıs 1939’da açılan “Neşriyat Sergisi”. Bu sergide geçen on yılda yayınlanan tüm kitaplar, dergiler, gazeteler sergilenmiş. Neşriyat Sergisi “On Birinci Yerli Mallar Sergisi” kapsamında 22 Temmuz – 9 Ağustos 1939 tarihleri arasında İstanbul’da ve İzmir Enternasyonal Fuarı’nda tekrar edilmiş. Neşriyat Kongresi’nde alınan kararlar arasında “bir kitap haftası tesis olunması” ve tüm yurt çapında kitap sergileri açılması da var. Ama hayata geçirilmemiş.
80’li yıllara kadar birçok kez kitap sergileri, panayırları, fuarları açılıyor ama hiçbiri sürekli olamıyor. Kuşkusuz bunda ülkemizdeki fuarcılık deneyiminin az olmasının yanında yayıncılığın yeterince gelişmemesinin de payı var.Türkiye’de yayıncılığın gerçek anlamda sektörleşmeye başlaması için 12 Eylül askeri darbesinin yaşanması, yayınevlerinin, kitapçıların kapanması, kitapların imha edilip yazarların hapis edilmesi ya da yurtdışına kaçmaları gerekiyor. Darbeden sonra tüm kültür hayatı ile birlikte yayıncılık sektörü de derlenip toparlanmaya çalışıyor ve 80 öncesinden çok daha güçlü ve sektörel bilinci yüksek bir yayın hayatı doğuyor. Birçok önemli yayınevi 80’li yılların başında kuruluyor.

Tüyap’ın fuarları
Tüyap’ın 1982’de, hemen darbe sonrası karanlık günlerde Taksim İntercontinental Oteli’nin bodrum katında ilk kitap fuarını düzenlemesi ilgiye değer. Çünkü her gün televizyonda sanki suç aletiymiş gibi silahlarla birlikte kitapların gösterildiği o yasaklar ve baskılar döneminde mevcut birçok yayınevinin bir kitap fuarına katılmak biryana kitap yayınlamaya bile güçleri ve istekleri yok. 28 yayınevinin katılımıyla, 600 metre karelik küçük bir alanda yapılan fuar umulanın kat kat üstünde ilgi görüyor. Kapıda uzun kuyruklar oluşuyor, on sekiz bin kişi fuarı ziyaret ediyor. Fuara katılan yayınevleri kısa sürede kitapları satıp tüketiyor. İkinci yıl katılan yayınevi sayısı 72, ziyaretçi sayısı 80 bin. İzleyen yıllarda fuara hem yayıncıların hem okurların ilgisi iyice artınca artık otel salonu yetmez oluyor ve Tüyap Tepebaşı’na taşınıyor. Bugünkü TRT binasının altındaki otoparkın bir bölümü alınarak yapılan 3500 m2’lik salon da bir süre sonra yetmez oluyor, bir kat daha ilave ediliyor ama her yıl katılımcı yayınevi ve izleyici okur sayısı artıyor. Tepebaşı’na artık sığmak mümkün olmayınca kitap fuarı büyük direnmelere rağmen 2002’de Beylikdüzü’ne Tüyap’ın 60.000 m2’lik modern fuar alanına taşınıyor. Beylikdüzü’ndeki olanaklar fuarın hızlı gelişip büyümesini sağlıyor. Geçen yıl 400 bin okur fuarı ziyaret ediyor. Bir yandan neredeyse Türkiye’deki tüm yayınevleri fuar alanında yer bulurken diğer yandan fuar uluslararası olma yolunda da önemli adımlar atıyor.

İstanbul Kitap Fuarı 30 yaşında
TÜYAP, Türkiye Yayıncılar Birliği işbirliği ile düzenlenen Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı 12 - 20 Kasım 2011 tarihleri arasında 30. kez kapılarını okurlara açacak. Fuara yurt içi ve yurt dışından 600 yayınevi ve sivil toplum kuruluşu katılacak, 197 etkinlik gerçekleştirilecek, yüzlerce yazar okurlarıyla buluşacak. Kitap Fuarı’nın teması “Umut: düş mü, Gerçek mi?” Fuarın Onur yazarı 50 kuşağını önemli adlarından Ferit Edgü. Onur Konuğu, Mısır. 25 yayınevinin katılımıyla düzenlenecek konuk ülke etkinlikleri kapsamında Mısır’ın sinemadan edebiyata kültür tarihine uzanan etkinlikler gerçekleştirilecek. Necip Mahfuz’un 100. doğum yılı kutlanacak. Alâ Al Asvani, Gamal Gitani, İbrahim Aslan, Mısır Yazarlar Birliği Başkanı Mohamed Salmawy ve Youssef Ziedan fuarın konukları arasında. 12-15 Kasım 2011 tarihleri arasında açık olacak “Uluslararası Salon” 30’un üzerinde ülkeden yayınevi, telif ajansı ve ulusal katılıma ev sahipliği yapacak.

03.11.2011

Etiketler: ,


Perşembe, Kasım 24, 2011

 

FATİH Projesi yayıncılığın sonu mu, başlangıcı mı?


Başbakan Erdoğan açıkladığı, ilgili ilgisiz hemen her bakanın sahiplenmeye çalıştığı FATİH projesi ile 15 milyon öğrenciye ve 1 milyon öğretmene tablet-pc dağıtılması hedefleniyor. FATİH projesinin açık adı “Fırsatları Artırma ve Teknolojiyi İyileştirme Hareketi”.
FATİH Projesi’nin imza töreni Başbakan Tayyip Erdoğan’ın da katılımıyla Kasım 2010’da yapılmıştı. Proje ile 40 bin okula projeyle ilgili cihazların kurulacağı, her dersliğe geniş bant internet erişim ağı sağlanarak okullara yeni bir internet omurgası yükleneceğini belirtiliyor. Ayrıca okullara akıllı tahta ve çok amaçlı ağ yazıcısı kurulacak, öğrencileri her türlü zararlı içerikten korumak ve istismarı önlemek için gerekli altyapının oluşturulacak, proje kapsamında projektör cihazları, çok amaçlı fotokopi makinesi ve akıllı tahtalar 40 bin okula dağıtılacak. Projenin 3 yılda bitirilmesinin hedefleniyor (ntvmsnbc.com/id/25152720/). Amaç, 2013 yılı sonuna kadar BT (bilişim teknolojileri) destekli öğretimin gerçekleştirilmesi.
Ekonomi ve sanayi bakanları konuyla ilgili demeçler verse de projenin gerçek sahibi Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) ve Ulaştırma Bakanlığı tarafından destekleniyor. FATİH projesi beş ana bileşenden oluşuyor;. “1- Donanım ve Yazılım Altyapısının Sağlanması, 2- Eğitsel e-İçeriğin Sağlanması ve Yönetilmesi, 3-Öğretim Programlarında Etkin BT Kullanımı, 4- Öğretmenlerin Hizmetiçi Eğitimi, 5- Bilinçli, Güvenli, Yönetilebilir ve Ölçülebilir BT Kullanımının” sağlanması.
“1. yıl ortaöğretim okulları, 2. yıl ilköğretim ikinci kademe, 3. yıl ise ilköğretim birinci kademe ve okul öncesi kurumlarının BT donanım ve yazılım altyapısı, e-içerik ihtiyacı, öğretmen kılavuz kitaplarının güncellenmesi, öğretmenler için hizmetiçi eğitimler ve bilinçli, güvenli, yönetilebilir BT ve internet kullanımı ihtiyaçlarının tamamlanması hedeflenmekte” (fatihprojesi.meb.gov.tr).
Esas olarak projenin maliyeti ve tablet-pc’leri kimin üreteceği tartışılıyor. 8 milyar dolarlık (14 milyar lira) bir bütçeden bahsediliyor. Ulaştırma Bakanlığı bünyesinde kurulan "Evrensel Hizmet Fonu”ndan sağlanacak olan bütçenin neredeyse tamamının tablet-pc’lere ve bilgisayar yerleştirilmiş etkileşimli Led Panel (akıllı tahta), çok fonksiyonlu yazıcı, tarayıcı ve kamera gibi bilişim teknolojilerine harcanacağı anlaşılıyor. Başbakan, tüm üretimin yerli olmasını istiyor. Yerli firmalar ihale sürecinde yabancı firmalara göre % 15 oranında fiyat avantajına sahip olacak (Sabah, 12.09.2011). Ancak, uzmanlar %100 yerli üretimin mümkün olmadığı görüşünde.
5369 Sayılı Evrensel Hizmetin Sağlanması Kanunu ile kurulan "Evrensel Hizmet Fonu''nda geçen yıl 561 milyon 127 bin 784 lira 35 kuruş birikmiş. 13,5 milyarlık eksiğin nereden sağlanacağına dair bir bilgiye ulaşamadık. Tahmin edilebileceği gibi bu fonun amacı milli eğitimi desteklemek değil. “Sabit telefon, ankesörlü telefon, telefon rehberi, acil çağrı, temel İnternet hizmetleri, ulaşımı yalnız deniz yoluyla sağlanabilen yerleşim alanlarına yapılan yolcu taşıma hizmetleri ile denizde tehlike ve emniyete ilişkin haberleşme hizmetleri” sağlamak. Fon GSM işletmecilerinden ve telekomlardan toplanan para ve bu alanda kesilen cezalardan alınan paylardan oluşuyor. Belki okullara internet bağlamak “evrensel hizmet” sayılabilir ama projenin tamamının bu kanunun amacıyla ve fonla ilgili olmadığı açık. Alışıldığı üzere bir fon daha amacı dışında kullanılıyor. Evrensel Hizmet Daire Başkanı İlhami Türkay, sabit telefon ve İnternet altyapısı bulunmayan 1250 köy olduğunu, küçük yerleşim birimleri ve mezralar da dahil edildiğinde 2500 merkezin altyapısının olmadığını açıklamış (Elektrik Mühendisliği, 440. sayı, kasım 2010). Telefon olmayan köye internet nasıl bağlanacak, merak ediliyor.


MEB, 2003-2004 eğitim-öğretim yılından itibaren ilköğretim öğrencilerine, 2006-2007 eğitim-öğretim yılından beri ortaöğretim öğrencilerine ücretsiz kitap dağıtıyor. Ücretsiz ders kitaplarının dağıtımında kitapevlerinin devre dışı bırakılması sonucunda okul çevrelerinde bulunan ve öğrencilere hizmet veren 10 binden fazla kitapevi kapandı, on binlerce esnaf ve kitapevi çalışanı işsiz kaldı. Bu kitapevleri aracılığıyla yardımcı ders kitapları, çocuklara yönelik yayınlar da satılıyor, öğrencilerin okuma alışkanlığının artması sağlanıyordu. Öğrenciler ders kitabı almak için kitapevlerine gitmediği için bu tür kitaplar da satılmaz oldu ve yayıncılık sektörü %30 oranında küçüldü. Oysa ücretsiz ders kitapları öğrencilere verilecek birer kuponla kitapevlerinden dağıtılsaydı, ne kitapevleri kapanacak ne on binlerce kitapçı işsiz kalacak ne de yayıncılık sektörü küçülecekti.
MEB, 2010’da 193 milyon 925 bin adet ücretsiz kitap dağıtmış. Bu kitaplar için 317 milyon lira harcamış. (2011’de de 204 milyon 275 bin 661 adet ücretsiz ders kitabı dağıtılmış.) 2010’da toplam 408.339.289 adet kitap üretildiği göz önüne alınırsa toplam kitap üretiminin neredeyse yarısı ders kitapları ve bunları MEB üretiyor ya da ürettiriyor. MEB, açık arayla Türkiye’nin en büyük yayıncısı. Bu sayıya yardımcı ders kitaplarını, 100 Temel Eser gibi öğrencilere yönelik yayınları eklersek yayıncılık sektörünün kaderini MEB’in politikalarının belirlediğini söyleyebiliriz.
Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer, öğrencilere "Yakın bir zamanda elektronik kitaplarla tanışacaksınız." müjdesini vermiş (Anadolu Ajansı 29.08.2011). Elektronik kitaba geçiş “müjdesi” yayıncılara 2003 yılından beri yaşadıklarını hatırlatıyor ve “FATİH Projesi yayıncılığın sonu mu?” sorusunu sormasına neden oluyor.
Tablet bilgisayar sistemine muhtemel olarak bu eğitim öğretim yılının 2. dönemi geçileceğini söyleyen Bakan Ömer Dinçer, tablet maliyetlerinin, ücretsiz olarak dağıtılan kitaplara eş olduğunu ve ekonomik bazda bir zararı bulunmadığını belirtmiş. Proje maliyetinin 14 milyar lira, ücretsiz ders kitaplarının maliyetinin 317 milyon lira, (üç yıllık proje süresi için 951 milyon lira) olduğunu göz önüne alınca nasıl bir hesap yapılıyor merak etmemek elde değil.
Ama proje hakkında açıklama yapan bakanlık yetkililerinin sayın bakanla ve tabii başbakan Erdoğan’la çeliştiği kesin. FATİH projesinin “e-İçeriğin Sağlanması ve Yönetilmesi Bileşeni” şöyle açıklanıyor; “Öğretim programlarına uygun ve derslerde yardımcı birer ders materyali olarak kullanılmak üzere (abç) elektronik içerikler sağlanacaktır. Bu e-İçeriklerin ses, video, animasyon, sunu, fotoğraf/resim… gibi çoklu ortam bileşenleri ile desteklenmiş öğrenme nesnelerinden ve etkileşimli e-kitaplardan oluşması planlanmıştır. Bu e-içeriklere öğretmenler ve öğrenciler web tabanlı ortamlarda hem çevrimiçi hem de çevrimdışı biçimde kolaylıkla ulaşabilecektir” (fatihprojesi.meb.gov.tr). Abbas Güçlü’nün konuyla ilgili oldukça ayrıntılı bilgiler içeren “Tablet ne getirir, ne götürür?” (Milliyet, 1-2 Ekim 2011) başlıklı yazı dizisine yolladıkları açıklamada da “FATİH Projesi kapsamında elektronik kitap uygulaması ile mevcut defter ve kitapların bir çırpıda ortadan kalkacağı algısı doğru değildir. Zaman içerisinde elektronik kitapların verilmesiyle basılı kitapların sayfa sayısında azalma olacağı öngörülmektedir” diyorlar.
MEB’in “e-İçerik” açısından ne gibi bir hazırlığı olduğu bilinmiyor. Ama ders kitabı üreten yayıncılarla bir işbirliği arayışı olmadığı açık. Eğitime yönelik ve gerçek anlamda etkileşimli “e-İçerik” üreten yayıncılardan bu içeriklerin “ücretsiz” talep edildiği yaygın olarak konuşuluyor. “Ücretsiz” talebin temelinde bütçenin tamamının teknolojik yatırıma gitmesi nedeniyle içeriğe kaynak kalmamasının yattığı söyleniyor. MEB kendi ürettiği kağıda basılı ders kitaplarını elektronik ortama aktararak ve özel sektörden ücretsiz ürün alarak içeriği sağlamayı hedefliyormuş.
Öğrencilerin zararlı içeriğe ulaşmasını engellemek amacıyla mevcut internet sistemi dışında tamamen yeni bir yatırımla “merkezden yönetilebilir denetimli İnternet Erişimi”, “İzlenebilir Ağ Altyapısı (eğitim içeriği paylaşım platformu EBA, Eğitim Bilişim Ağı), “her sınıftan filtreli ve güvenli internete erişimin sağlanması”, “projeye özel arama motoru” gibi önlemler alınması planlanıyor. Tüm bu önlemlerin sonucunda ortaya sadece öğrenci ve öğretmene yönelik, MEB tarafından sürekli denetlenen, kendi içine kapalı bir sistem çıkacağı ve tablet-pc’lerden sistemdeki içerik dışında hiçbir şeye, örneğin google’a ya da bir internet kitapçısına ulaşamayacağı, öğrencilerin tablet-pc’sine bir ansiklopedi ya da 100 Temel Eser listesinden bir e-kitabı indiremeyeceği anlaşılıyor. Bu kapalı sistemin de yayıncılık sektörü için 2003’deki kitapçıları devre dışı bırakan ücretsiz ders kitapları projesinden de ağır ve bitirici bir darbe olacağına inanılıyor. Umarız bu karanlık senaryolar söylentidir. MEB yöneticileri, yayıncıları dışlamadan, aksine onların katkılarını da alarak projeyi hayata geçirir. En azından bakanlığın gelenekselleşmiş kapalı kutu anlayışından vazgeçip ne yapıp ettiklerini, nelere ihtiyaçları olduğunu yayıncılık sektörü ile paylaşırlar. Bu sayın Dinçer ve MEB için küçük bir adım olabilir ama yayıncılık sektörü için e-kitaba, dijital çağa geçişte büyük bir adımdır.
20.10.2011

Etiketler:


Pazartesi, Kasım 21, 2011

 

Emine


Mehmet Eroğlu "Fay Kırığı Üçlemesi"nin ikinci kitabı olan Emine’de (Eylül 2011, Agora Kitaplığı) “Kendi dünyanıza ait olmayan birisini inançlarınızdan, yaşam tarzınızdan hatta geleceğinizden vazgeçmek pahasına severseniz neler olur?” sorusunun cevabını arıyor.
Mehmet Eroğlu üçlemeyi yazmasına neden olan fay kırıklarını şöyle sıralıyor; yoksulluk ve zenginlik çelişkisi, laiklik ve İslam çatışması ve Kürt-Türk ihtilafı. Eroğlu, "Fay Kırığı" üçlemesinin ilk kitabı Mehmet’de zenginliğini Anadolu'daki köklerinden, gücünü İslamcı hükümete yakınlığından alan muhafazakâr Kadıoğulları Grubu'nun, İstanbul'un en eski ve tanınmış şirketlerinden olan Plevne Holding'i ele geçirme serüvenini anlatırken ayrı dünyalara ait iki insanın Mehmet ile Emine’nin karşılaşmalarını ve birbirlerine âşık olmalarını anlatmıştı.
Mehmet Esen, 2005 Temmuz'unda, on yıl önce birlikte askerlik yaptığı Cenk Plevneli'den iş teklifi alıyor. Aslında bu iş teklifinin ardında, bir mayına basıp vücudunun yarısını kaybettikten sonra Mehmet'in ölümden kurtardığı asteğmen Yakup Kadıoğulları vardır. Cenk ve Yakup'un ailelerinin alış verişinde güvenilir kişi, arabulucu olarak Mehmet akla gelmiştir. İki ailenin yarı yarıya paylaşacağı L&M şirketinin genel müdürü olur. Nihayetinde Kadıoğulları bu şirketi tamamen alır. Bu ticari işler gerçekleştirilirken hayallerinde yaşattığı bir kahramanla, ağabeyinin hayatını kurtaran Mehmet'le karşılaşan Emine hızla ona âşık olur. Mehmet’e aşkının temelinde modernleşme arzusu, babası ve ablasının katı disiplinli muhafazakâr yaşam biçiminden kurtulup sevdiği adamla özlediği hayatı yaşama arzusu da vardır. Mehmet de bu ilgiyi karşılıksız bırakmaz. Emine güzel bir genç kız olmasının yanında Türkiye’nin en zengin ailelerinden birinin çocuğudur. Mehmet’in Emine’yle evlenmesi, güzel bir kadınla Boğaz kıyısında bir yalıda bol paralı mutlu bir yaşam demektir. Mehmet’in öngöremediği aşkla dini inanç çeliştiğinde hangisinin ağır basacağıdır. Yani bir ateistle dindarın aşklarının mutlu bir evliliğe evrilip evrileyemeyeceğidir romanın ana sorusu. Roman boyunca Mehmet’le Emine’nin yaşadıklarını, çekişmelerini, birbirleri üzerinde iktidar kurmaya çalışmalarını izleyerek biz okurlar da bu soruya cevap arıyoruz.
Emine ilk başlarda aşkı, evliliği için hayat tarzını değiştirecek kocasına ayak uyduracakmış gibi görünse de ailesinden, yakın arkadaşlarından, özellikle ablası Fatma’dan gelen baskı ve telkinlerle bu yönde kararlı adımlar atamıyor. Hayat tarzını değiştirmeye, kocasına uymaya çalıştığında ise yalnız kalıyor. Emine’nin dostu olup yalnızlığını giderebileceği umulan Mehmet’in kız kardeşi Ayşe de bir yandan bu evliliği ağabeyinden bol para sızdırma fırsatı olarak değerlendirmeye çalışırken diğer yandan Mehmet’in eski aşklarını Emine’ye anlatarak arabozucu bir rol oynuyor. Ayşe’nin Emine’ye Mehmet’in geçmişini anlatmasında esas amacı kuşkusuz ağabeyine dolaylı yoldan şantaj yapmak, para vermezsen aranızı bozarım demek. Emine’de, Mehmet de Ayşe’nin oyununu anlıyor, bozuyor. İstanbul’da çok yeni olan, bir sosyal çevresi olmayan Mehmet’in iki askerlik arkadaşından başka Emine’ye tanıştırabileceği dostu yok. Askerlik arkadaşları sendikacı Altan ve Prof’u eşleriyle yemeğe çağırma tasarısı da yemekte içki içileceği anlaşılınca erteleniyor. Emine inancından, hayat tarzından en küçük fedakarlıkta bile bulunamayacağını anlıyor.
Emine, sonunda, çoğu kadının tercih ettiği gibi kocasını değiştirmeye, kendi yaşam tarzına uydurmaya karar veriyor. Zaten Emine’nin ailesi ile sağlıklı bir ilişki kuracaklarsa bu değişim faydalı da olacak. Mehmet elinden kaçırmak istemediği fırsatlar için sahte de olsa müslümanca yaşamayı aklından geçirse de zenginlik ve gücün kendisini yalnızlaştırdığını, iki asker arkadaşının bile kendinden uzaklaşmakta olduğunu anlayınca karısının istediği yönde değişmeye direniyor, mevcut hayat tarzını koruyor. Emine, Mehmet’i değiştirip ailesinin kabul edeceği bir damat haline getiremeyeceğini, ama kendisinin de değişemeyeceğini anlayınca yalnızlığına son vermek için çocuk yapmaya karar veriyor. Çocuk aynı zamanda onun babasına ve ablasına tekrar yakınlaşmasına vesile olacak diye de bir umudu var. Çocuk yapmaya kafayı takması, hayatını ona göre düzenlemesi, ardından gelen düşükler Mehmet’le ilişkilerini onarılmaz bir biçimde zedeliyor. Aşk insanı değiştirmiyor, hayat tarzları aşkı eziyor.
Bir yandan Emine ile Mehmet arasında bunlar yaşnırken diğer yandan, Mehmet’le kayınpederi arasında güç kavgası yaşanıyor. Emine’nin hisseleri nedeniyle muhafazakâr Kadıoğulları Grubu'nun ortağı haline gelen Mehmet, aslında bir kenarda tutulduğunun, işlere karıştırılmadığının farkında. Ama bu durumdan pek şikayetçi değil. Böylelikle kendi hayatına da karışılmamış oluyor. Bu dengeyi ölmek üzere olduğunu fark eden Yakup’un hisselerini kız kardeşi Emine’ye devretmesi bozuyor. Mehmet bir anda şirketin %50 hissedarı konumuna geliyor. Kayınpeder ve Emine’nin ikiz erkek kardeşi Muttalip çeşitli teşebbüslerde bulunarak ve Emine üzerinde baskı kurmaya çalışarak Mehmet’i devre dışı bırakmaya çalışsa da sonunda pes ediyorlar. "İslamiyetle kapitalizmin bağdaşmayacağı" görüşüne inanıp Hasan hoca adlı toplumcu fikirler savunan bir hocaya bağlanan ve evi terk edip ona sığınan Yakup’un hisselerini bu “komünist hoca”nın görüşlerini hayata geçirmek için bağışlayabileceğini de farkında kayınpeder. O nedenle gönülsüz de olsa Mehmet’i ortak olarak kabul ediyor.
Hasan Hoca, yaygın kanının aksine Müslüman bir burjuva sınıfı yaratılmasının İslamiyet'e nasıl uygun düşmediğine, Kuran'ın ahlâkının kapitalizmle bağdaşmadığına inanıyor ve bu görüşlerini çevresine yayıyor. Muhafazakâr iktidarın nimetlerinden yararlanarak hızla zenginleşen müslüman işadamlarından olan Kadıoğulları’na göre de bu söyledikleri nedeniyle Hasan Hoca “komünist”tir ve tehlikelidir. İslami değerlere sıkı bağlılığı, katı yaklaşımları ile dikkati çeken, babasını Milli Görüş’ten ayrıldığı için eleştiren Emine’ni ablası Fatma da hoca’yı komünist olarak niteliyor ama onun anlattıklarını dinledikçe yavaş yavaş değişiyor. Önce hocanın müridi, sonra eşi oluyor.
“Biriktirmeyeceksiniz, mal-mülk edinmeyeceksiniz ve örgütlenmeye karşı çıkmayacaksınız. Müslümanlık insanın solcu olmasına engel değildir” diyen Hasan Hoca’nın İslamiyet’le toplumculuğu bağdaştıran görüşlerini beyan ettiği sayfalarda Mehmet Eroğlu güncel bir tartışmaya da taraf oluyor. 70’li yıllarda İslamcılarla solcuları yakınlaştıran, birkaç yıl önce Mehmet Bekaroğlu ile Ertuğrul Günay’ın sonuçsuz kalan bir siyasi girişimlerine kaynaklık eden ve nihayetinde Has Parti başkanı Numan Kurtulmuş’un dillendirdiği görüşlere yansıyan, geçtiğimiz Ramazan’da tekrar dillendirilen bir anlayış bu.
Mehmet Eroğlu romanın yapısını güncel siyasete malzeme etme pahasına Hasan Hoca ile askerlik arkadaşı sendikacı Altan’ı aynı ülküde buluşturuyor. Biraz zorlama da olsa Mehmet’in içten içe onlara inanması ve Fatma ile hocanın evliliği yoluyla Hasan Hoca’yı Kadıoğulları’na miras yoluyla ortak ediyor. Hasan Hoca’yı tamamen İhsan Eliaçık’tan alıntı yaparak (s.518) konuşturup böyle bir tartışmaya malzeme/sözcü etmek romanın en önemli handikapı. Eroğlu, İslamiyet’le toplumculuğun bağdaşacağı, çıkışın bu olduğu görüşünü başka platformlarda tartışabilirdi. İlla bunu roman yoluyla yapmak istiyorduysa da yapıştırma durmayacak bir yol, üslup bulmalıydı (s.93-102). Bu fazlaca ütopik gelen gelişmelerin sonuçlarını sanırım (umarım) gelecek ciltte bulacağız. Bakalım, Mehmet Eroplu romanı nasıl toparlayacak? Para Hasan Hoca’yı değiştirecek mi? İslami sermaye, bağrında ‘Kur’an şahsi zenginliğe izin vermiyor, Müslüman kapitalist’ olamaz diyen görüşlerin yer almasına müsaade edecek mi?
İki farklı dünyadan insanın birlikteliklerini ince ayrıntılara girerek inandırıcı bir dille anlatan bir roman Emine. Kendi dünyanıza ait olmayan birisini inançlarınızdan, yaşam tarzınızdan hatta geleceğinizden vazgeçmek pahasına âşık olabileceğinizi ama sevemeyeceğinizi, aşk evliliğe dönüşünce inancın, yaşam tarzının ağır basacağını anlatıyor. Kitabı elinize aldığınızda 580 sayfalık kalınlık göz korkutsa da Mehmet Eroğlu, tüm karakterlere birer işlev yükleyerek usta işi bir kurgu yapmış ve daha çok diyaloglarla geliştirdiği akıcı bir anlatımla romanı okunaklı kılmış.
27.10.2011

Etiketler: ,


Perşembe, Kasım 17, 2011

 

Şair


“Şair, sırtına yüklenen hain yaftası ile mi yaşayacak yoksa geçmişini inkâr edip yepyeni bir hayat mı sürecek?” Yi Mun-Yol, Türkçede yayımlanan yeni romanı Şair’de (Çev. Nana Lee, Delta yay.) bu sorunun cevabını arıyor.
Varlıklı ve güçlü bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Şair’in hayatı isyancılara katılıp başarısız olan ordu komutanı dedesinin hain ilan edilmesiyle birlikte değişiyor. Çocuklarının öldürülmesinden korkan baba onları başka bir şehirde yaşayan eski ve sadık kölesi Sungsu’nun yanına yolluyor. Artık Sungsu’yu baba olarak bilecek, onun adını taşıyarak gizlenecek, hayatta kalmaya çalışacaklardır. Çünkü geleneklere göre hainlerin üç nesli kökünden kurutulmaktadır.
Sungsu iki kardeşe gerçek bir baba gibi davranır, onların sevgisini, saygısını kazanır. Ağır vergileri ödeyip onları köy okuluna bile yollar. Yoksullukla, açlıkla boğuşarak büyürler.
Üç buçuk yıl sonra babaları, kralın kendilerini affettiği müjdesi ile gelir, çocukları alır.
Affedilmişlerdir ama ne el konulmuş servetlerini geri alıp eski zenginliklerine dönebilirler ne de eski itibarlarını kazanabilirler. Toplumun gözünde hâlâ “büyük hainin torunları”dır onlar. Kimse onlara yaklaşmaz, ilişki kurmaz, yalnız bırakılırlar. Şehirde yaşama şansı olmadığını anlayınca ailecek sığındıkları bir köyde babaları hastalanıp ölür. Anneleriyle birlikte bir köyden diğerine göçerek yaşamaya çalışırlar. Ağabeyi okulu bırakıp pazarlarda çalışarak ailesini geçindirirken eski sosyal konumuna ulaşmaya kararlı olan şair annesinin de desteğiyle bunun için tek yol olan eğitimini sürdürür. Öğreniminin önemli bir parçası da şiir ve dil bilgisidir. Bu konuda vereceği devlet sınavı onun toplumsal olarak üst sınıflara atlamasını sağlayacaktır.
Girdiği bir şiir sınavı onun hayatında dönüm noktası olur. Yarışmanın konusu isyancı askerlere karşı savaşırken ölen bir kişinin krala sadakati ile isyancılara teslim olan başka birinin suçunun karşılaştırılmasıdır. Şair, hain olarak kast edilenin dedesi olduğunu hemen anlar. Aradan onlarca yıl geçmiş olsa da dedesinin suçunun yüzüne vurulacağını, böyle bir sistemde sınıf atlamasının da, kaybettiği konumu tekrar sağlamanın da mümkün olmadığını kavrar. Daha sonra gireceği sınavlarda da bu durumla karşılaşmayacağının bir garantisi yoktur. Fırçaya sarılıp dedesinin yaptığı hata yüzünden ailesinin çektiği acıları yansıtan bir şiir yazar. Dedesini kötüleyerek birinci olmuştur. O gece meyhanede yaşlı bir adamın “dedesini satıp başarıya ulaşmaya uğraştığı” suçlaması onu temelden sarsar. Köyde geçirdiği uzun bir kış mevsimi boyunca ikilemler yaşadıktan sonra karısını ailesinin yanına bırakıp Seul’e gider. Sınıf atlama konusunda şansını tekrar deneyecektir. Bu girişiminde de başarılı olamaz ama köyüne dönerken soluklanmak ve bir kaç yudum içki içmek için katıldığı grubun şairlerden oluştuğunun ortaya çıkması ve doğaçlama şiir söyleyerek takdir kazanması hayatını değiştirir. Toplantıyı düzenleyen soylunun himayesine girer. İki yıl şiirler söyleyerek, yiyip içerek rahat bir hayat yaşar. Ama gerçek kimliğinin ortaya çıkması ile ona davranışları değişir, kaba davranmaya, aşağılamaya başlarlar, şair de misafir kaldığı evden ayrılır. Yükselme, eski konumunu tekrar kazanma konusunda artık hiçbir umudu kalmamıştır. Ağabeyinin ölüm haberini alıp evine dönmüş olsa da o artık gezgin bir şair olmaya kararlıdır. Evini, karısını, çocuklarını bırakıp yollara düşer. Yaşı henüz yirmi beştir. Bir handa rastladığı yaşlı bir ayyaşla tartışmaları onun şiir anlayışını değiştirecek şiiri bir araç olarak görmekten vazgeçip sanat olarak kavrayacaktır. Otuz iki sene boyunca dolaşır, şiir söyler.
Şairliğinin çeşitli evrelerinde hayatta yaşanabilecek tüm dertleri ve zevkleri tadar. Ünü, zenginliği, mutluluğu, yoksulluğu ve acıyı yaşar. Halkın diline düşen aşk şiirleri de, devrimcileri isyan ettiren marşlar da yazar, sonunda doğaya bağlı Taocu diyebileceğimiz bir dünya görüşüne ulaşır. Şairin yaşadığı tüm bu evreler romanda akıcı ve ironik bir dille tadı çıkartılarak anlatılıyor.
Yi Mun-Yol, Şair’i “bambu şapkalı avare şair” Kim Pyong-yon’un (1807-1863) yaşam öyküsünden esinlenerek yazmış. Üst sınıftan Seul’lü bir ailenin çocuğu olan Kim romanda anlatılanlara benzer bir hayat yaşamış. Yi Mun-Yol’un, Kim Pyong-yon’un yaşam öyküsünü kaleme almasında kuşkusuz kendi yaşadıkları da etkili olmuş. Komünist babası 1951’de Kuzey Kore’ye iltica edince Mun-Yol’un güneyde kalan ailesi de romandakine benzer biçimde lekelenmiş. Yi Mun-Yol, Şair’de 19. Yüzyıl Kore’sininden yola çıkıp günümüzün iki parçaya ayrılmış (Kuzey – Güney) Kore’sine ayna tutuyor, bir anlamda kendi geçmişiyle de hesaplaşıyor. Toplumun değer yargılarını, ailesine uygulanan baskıyı temel alan düşünce yapısını roman aracılığıyla tartışıyor.
Şair, biyografik bir roman olarak görünse de anlatımı ve biçimi ile oldukça çağdaş bir anlatı. Yi Mun-Yol, kronolojik olmayan bir yapı kurarak, Kim Pyong-yon’un yaşam öyküsü hakkındaki efsaneleri sürekli sorgulayarak, anlatılanın arkasındaki gerçeği bulmaya çalışarak romanı yazmış. Geçmişten gelen bir öykünün postmodern bir bakışla nasıl ustaca anlatılacağını örneklemiş.

Yi Mun-Yol
Yi Mun-Yol, Kore Edebiyatı'nın en çok okunan ve en verimli yazarlarından. 1948 doğumlu yazar hem Kore toplumunun ortak sorunlarını ele alışı hem de üslubu ile beğeni toplamış. Tarih, aşk, gelenekler, toplumsal yapı romanlarının konusu olmuş. Geleneklere sahip çıkılmasını savunmuş, feminizm gibi akımları eleştirmiş. Bu nedenle muhafazakâr diye nitelenmiş. Ama eleştirmenler onun romanlarında "insanın iç dünyası hakkında derin gözlem ve keşifler yapması" nedeniyle ufuk açıcı bir yazar olduğu görüşünde birleşmişler. Okur da Mun-Yol'un romanlarına büyük ilgi göstermiş. Hem popüler hem edebi olmayı başarmış. Geleneksel edebiyata bağlı gibi görünse de modern romancılık anlayışı ile Yi Mun-Yol yurtdışında en çok ilgi gören Kore yazarı olmuş. 20 ülkede İngilizce, Fransızca, Almanca dahil 15 dilde yayımlanmış. Nobel’in önemli adaylarından biri olarak görülüyor. Bunun nedeni olarak Kore'yi dolayısıyla Doğu anlayışını, bakışını romanlarında çok iyi yansıtmış olması gösteriliyor.
Yi Mun-Yol'un türkçede yayınlanan ilk romanı Değişen Kahramanımız'da (çev. Y. Ferendeci, G. Türközü, İmge Kitabevi, 2006) bir okulda öğrenciler arasında yaşananlar anlatılıyordu. Çocuklar arasında geçen bu iktidar kavgası “Politik hayattaki iktidar, baskı, zorbalık ve boyun eğme ilişkileri”nin sorgulandığı, tartışıldığı bir anlam kazanıyordu.

Nana Lee
Yi Mun-Yol’un Şair’ini Türkçeye kazandıran Nana Lee’den özellikle söz etmek gerekiyor. Nana Lee, Türkiye ve Kore arasında gerçek bir edebiyat elçisi. Türkçeden Korece’ye şimdiye kadar çevrilip yayımlanmış 34 edebiyat eserinin 24’ünde çevirmen olarak onun imzası var. Hankuk Yabancı Diller Üniversitesi Türkoloji Bölümünden mezun olmuş. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yeni Türk Edebiyatı Anabilim Dalında yüksek lisansını, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih - Coğrafya Fakültesi Yeni Türk Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalında doktorasını tamamlamış. AÜDTGF Kore Dili ve Edebiyatı Bölümünde Yabancı uzman olarak ders vermiş. Halen, mezun olduğu Kore Yabancı Diller Üniversitesi Türkoloji Bölümünde okutman olarak Türk edebiyatı üzerine dersler vermekte. Türk edebiyatı üzerinde birçok makalesi yayımlanmış. Orhan Pamuk, Aziz Nesin, İhsan Oktay Anar, Ahmet Altan, Zülfü Livaneli, Ahmet Ümit Korece’ye çevirdiği yazarlardan. En son Orhan Pamuk’tan çevirdiği Masumiyet Müzesi Korece’de yayımlandı.
Türkiye'de de, Türkçe-Korece, Korece- Türkçe Konuşma Kılavuzu (2006), Peyami Safa'nın Eserlerinde Doğu-Batı Meselesi (1997) adlı kitapları, Kore Öyküleri (İletişim Yayınları, 2001) antolojisi, Chong Chun Lee’nin Io Adası (Everest Yayınları 2004), Kim Young Haa’nın Kendimi Yıkmaya Hakkım Var (Agora Yayınları, 2007), Chon Sang Beong’dan Göğe Dönüş adlı çevirileri yayımlandı.
13.10.2011

Etiketler: , ,


Çarşamba, Kasım 09, 2011

 

Frankfurt Kitap Fuarı’nda dijital çağ



Uluslararası Frankfurt Kitap Fuarı, 12 - 16 Ekim tarihleri arasında 63. kez kapılarını dünya yayıncılarına açıyor. 110 ülkeden 7500 yayıncının stand kuracağı fuara 280.000 ziyaretçi bekleniyor. Geçen yıl yayıncılığın e-kitaba geçişinin ilk işaretlerini veren fuarda dijital ortamın ağırlığı daha da artıyor. Uluslararası Frankfurt Kitap Fuarı dijital çağa ayak uydurarak kendini yeniliyor, geliştiriyor. Kitap Fuarı Direktörü Juergen Boos,"yeni ortaklar, yeni medya formatları ve yeni fikirler ile ciddi, ama çok canlı bir çok deneye tanık olacağız" diyor.
Dijital dünyanın getirdiği değişiklikler yayıncıların geleneksel çalışma yöntemlerinin değişmesine neden olurken yayıncılığın kağıttan dijital alana geçişi fuarın yapısını da değiştiriyor. Geleneksel kitap sergileme, tanıtma ve nihayetinde telif hakları satma amaçlı fuarcılık anlayışının yerini bilgi paylaşımının, tartışmanın ağırlıklı olduğu yeniliklerin sunulduğu toplantılarla şekillenen farklı bir yapı oluşuyor. Fuar programında profesyonellere yönelik toplantıların, seminerlerin sayısının oldukça arttığı görülüyor. Fuar kapsamında yapılacak profesyonellere yönelik 1100 etkinliğin yarısı da dijital ortamdaki gelişmeler hakkında.
Yeni standartların oluşmasını sağlamak ve fikri haklar alış verişine yardımcı olmak amacıyla 527 ajansın yer aldığı Edebiyat Ajanları ve Yazar Temsilcileri bölümüne ek olarak, Story Drive İş Merkezi olarak adlandırılan yeni bir bölüm açılıyor. Story Drive İş Merkezi’nde yayıncıların içerik yaratıcıları, sinema, bilgisayar oyunları gibi yaratıcı endüstrilerin uzmanları ile iş üretmek için bir araya gelmesi sağlanacak.
Dijital gelişmelere en hızlı ayak uyduran yayıncılar grubu akademik ve eğitim yayıncıları. 1990’lardan itibaren yayıncılığın dijitalleşmesinde öncü rol oynayan bu yayıncıların ürünlerini pazarlamaları, sunmaları ve yeni iş ortakları bulmalarını kolaylaştırmak amacıyla fuarın eğitim yayıncıları binasına yeni bir bölüm eklenmiş.

Efsanevi İzlanda
Uluslararası Frankfurt Kitap Fuarı Onur Konuğu efsaneleri ile ünlü İzlanda. İzlanda 318.000 nüfuslu bir ada. Yılda 1600 civarında kitap üretilip 2,5 milyon kitap satılıyor. Ortalama kitap fiyatı 27 Euro. Kişi başına düşen kitap sayısı 8. Ülkede otuzu aktif 170 yayıncı, süpermarketler de dahil 150 kitap satış noktası var. Yılda elliden fazla kitap basan yayıncı sayısı beş.
Onur konuğu programın ana eksenini geçmişi ve geleceğiyle İzlanda kültür ve edebiyatının tanıtılması oluşturuyor. Ortaçağ’dan başlayan bir edebiyat geleneği olan bir ülke İzlanda. Bir düzyazı türü olan Saga’larıyla anılıyor. Güçlü bir şiir geleneği de var. Şairlerin her zaman toplum içinde önemli yerleri olmuş. İlk roman 1850’de yayımlanmış. En bilinen yazarları Halldór Laxness (1902–98) 1955’de Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanmış. Son yıllarda polisiye yazarları dikkati çekiyor ve bir çok dile çevriliyor.
Andri Snær Magnason, Guðrún Eva Mínervudóttir, Hallgrímur Helgason, Jón Kalman Stefánsson, Kristín Steinsdóttir, Sjón, ünlü polisiye yazarları Arnaldur Indriðason ve Yrsa Sigurðardóttir ve bu yıl İskandinav Edebiyat Ödülü’nü kazanan Gyrðir Elíasson’un aralarında yer aldığı 40 İzlandalı yazar fuara katılacak. İzlanda Frankfurt’ta Onur Konuğu programını bir çeviri programı ile desteklemiş. İzlanda’nın konuk ülke olması vesilesi ile 170 kitap başta Almanca olmak üzere yabancı dillerde yayımlanmış. Bunlardan sekseni roman, yirmisi antoloji. İzlandalı yazarların en çok çevrildiği dil olan Almanca’da yılda en çok on kitapları yayımlandığı düşünülürse bu büyük bir rakam. S.Fischer Verlag da İzlanda Sagalarının yeni çevirilerini yaptırmış.
İzlanda ağırlıklı olarak Frankfurt’ta gerçekleştirilen ve Ağustos ayında başlayıp altı ay sürecek bir program hazırlamış. Etkinliklerin ana amacı İzlanda’yı kültürü, sanatı ve doğal güzellikleriyle tanıtmak. İzlandalı sanatçılar ilk kez bu kadar yoğun olarak Avrupa sanat ortamlarında yer alacak diyorlar ama program ağırlıklı olarak Almanca’ya çevrilmiş İzlandalı yazarların imza günlerinden oluşuyor. Film gösterileri, konserler, fotoğraf, mimarlık, arkeoloji ve dizayn sergileri dikkati çekiyor. Türkiye, Çin ve Arjantin’in yoğun programlarından sonra İzlanda’nın zayıf kaldığını söyleyebiliriz.

Göçün 50. Yılı
Türkiye bu yıl Frankfurt Kitap Fuarı’na Kültür ve Turizm Bakanlığı Kütüphaneler ve Yayımlar Genel Müdürlüğünün koordinatörlüğünde ve Türkiye Yayıncılar Birliği, Basın Yayın Birliği, Türkiye Yazarlar Sendikası ve Türkiye Yazarlar Birliği temsilcilerinin yer aldığı Ulusal Organizasyon Komitesi’nin organizasyonunda 300 m2’lik ulusal stant ve çocuk kitapları bölümünde 50 m2’lik bir stantla katılıyor. Türkiye ulusal standı ve çocuk kitapları bölümünde yayıncılarımız, yayınlarını tanıtacak ve telif hakları alışverişinde bulunacak. Standlarımızda toplam 200 yayınevimizin 3000’e yakın kitabı sergilenecek. Hol 5.1’deki Ulusal Stantta 17 yayınevi, Hol 3.0’daki Çocuk kitapları standında 10 çocuk ve gençlik edebiyatı yayıncısı yetkilileri kendilerine ayrılan sergi ve görüşme ünitelerinde eserlerini tanıtacak ve telif hakları alışverişinde bulunacaklar. Fuara katılımı sağlanan 7 telif hakları ajansımız Türk yazarlarına, yayıncılarına ve çevirmenlerine yeni dış bağlantılar kuracak ve dışa açılmanın en büyük ayağını oluşturan TEDA Projesine katkı sağlayacak.
Ulusal Organizasyon Komitesi tarafından hazırlanan program çerçevesinde fuar alanında paneller, okuma etkinlikleri ile kültürel ve sektörel tanıtım faaliyetlerinden oluşan 10 etkinlik ve bir sergi gerçekleştirilmesi planlandı. İTO ve Kültür A.Ş. etkinlikleri de Türkiye Ulusal Organizasyon etkinlikleri içerisine gerçekleştirilecek. İTO,100 m2’lik alanda hem yayınlarını sergileyecek, hem de yayıncı üyelerini destekleyecek çalışmalar yapacak. İBB Kültür A.Ş., “İstanbul” konulu prestij kitaplarını 32m2’lik bir alanda sergileyecek, yabancı dillerde yayımı için çalışmalar yapacak.
“Yurtdışındaki Türklerin Kültürel Kimlikleri”, “Türkiye'den Göç’ün 50. Yılında Avrupa'da Türk Medyası ve Türkçe Gazetecilik”, “Alman Entelektüel Bakışıyla Almanya’da Türk Edebiyatı”, İTO’nun düzenlediği “Avrupa’da Türk İzleri”, İBB Kültür AŞ’nin düzenlediği “Almanya’ya Göç’ün 50. Yılı” söyleşileri, İBB Kültür AŞ’nin desteğiyle hazırlanan, küratörlüğünü Fahri Aral’ın yaptığı “Fotoğraflarla Göç’ün 50. Yılı” Sergisi bu yıl Almanya’ya Göç’ün 50. Yılı olmasını gözönüne alınarak düzenlenen etkinlikler. “Türk Yayıncılığının Gülen Yüzü: Çocuk ve Gençlik Kitapları”, “Çeviri: İmkansızlığın Sanatı”, “Bir Seyyah ve Yazar: Evliya Çelebi”, “Bir Ankara Polisiyesi Behzat Ç” de program kapsamında yer alan diğer etkinlikler.
Doğan Hızlan, Gündüz Vassaf, Sevim Ak, Erika Glasen, Ahmet Cemal, Enver Ercan,Semih Tezcan, Şehmuz Dağtekin, Ali Ural, Emrah Serbes, Imre Török, Monica Carbe, Wolfgang Riemann gibi yazarlar fuara katılacak, panellerde konuşmalar yapıp okurlarla buluşacak.
2010 Uluslararası Frankfurt Kitap Fuarı Türkiye etkinlikleri kapsamında İngilizce olarak hazırlanan yazarlar, yayıncılar ve çocuk kitapları illüstratörleri katalogları fuarda ücretsiz olarak dağıtılacak. Yazarlarımız ve yayıncılarımız hakkında bilgileri içeren booksfromturkey.com adlı site de proje kapsamında yeni bilgiler eklenerek zenginleştirildi.
06.10.2011

Etiketler:


This page is powered by Blogger. Isn't yours?