Pazar, Kasım 15, 2009

 

Koparıldığımız Topraklar

Mahir Öztaş'ın yeni romanı Koparıldığımız Topraklar'da (Ocak 2009, Yapı Kredi yay.) o eylemcilerden birinin ağzından 70'li yıllarda devrimci mücadelenin nasıl geliştiğini, içeriden bir bakışla anlatıyor. Anahtar cümlesi, "Artık hiç kimse devrimden söz etmiyor". Hindistan'a, Çin'e yaptığı uzun bir seyahatten, sarılık olup dönmüş olan anlatıcı, belki de bu hastalığın da etkisiyle Londra sokaklarında yürürken kendi geçmişini kazımaya başlıyor.

Bir zamanlar sarılık olup, aynı kararsızlık ve kaygıları duyduğu yatılı okul yıllarına uzanıyor. Yatılı okuldan, oradaki tek düze yaşamdan nefret ediyor. "Her şey için ayrılmış sınırları belli bir zaman, bir makinenin sarsılmaz düzeni ve ayarlı bir işleyiş" olarak tanımlıyor oradaki yaşamı. Bu duygu onun hem bedensel, hem de ruhsal olarak hastalanmasına ya da hastalıklara sığınmasına yol açıyor. O okulda yaşadıkları, hastalık bahanesi ile eve kaçmalarının, geri gönderilmelerinin kişiliğinin oluşmasında önemli payı var. Hüzünlü, yalnız, kaygılı bir insan haline geliyor. İçinde hep bozgun duygusu var. Düzenlemelerden, sınırlardan, kurallardan, belirlenmiş yaşamdan kaçma duygusu ile yaşıyor. "Kendimle yüzleştim, içimdeki kaygı ve hüzünle yaşamayı öğrendim" diye anlatıyor.

Anlatımın doğrusal bir akışı yok. Anlatıcı geçmişine uzanırken belli bir kronolojiyi izlemiyor. Daha çok o an gördüğü ya da yaşadığı şeylerin yarattığı imgelerin doğurduğu anıları anlatıyor. Geçmişten anılar çağrışımlarla ortaya çıkıyor. Yatılı okul yıllarına Pireneler'de bağda çalıştığı bir yazsonu, Pireneler'e fikirleriyle hayatında önemli etkisi olduğunu sonraki sayfalarda anlayacağımız Bay Jiang'la karşılaşması ekleniyor.

Romanın dikkatli bir biçimde kurgulandığı belli ama okurun bu kurguyu bu tür bir anlatım içinde kavraması pek kolay değil. Özellikle birinci bölümde tüm bu anlatılanlar bir yerde birleşecek mi diye merak ediyorsunuz. Anlatıcı sanki üç boyutlu bir yapbozun ilgisiz parçalarını yerleştirir gibi. Hepsi biraraya geldiğinde tablonun tamamını göreceğinizi umuyorsunuz ama bunun da biraz zaman gerektireceğini hissediyorsunuz. Anlatıcı da durumun farkında ki, şöyle diyor; "İşte böyle, mekân ve zamanlar karışıyor, birbirinin içinde eriyordu, kişilerle ilgili anılarım ya gereksiz ayrıntılarla doluyor ya da adlar ve yüzler yerli yerine oturmuyordu."

Anlatıcının, gençlik yıllarında Fransa, Cezayir, Fas, İngiltere gibi çeşitli ülkelere yaptığı gezileri anlattığı bana biraz uzun gelen ve yapıya çok da katkıda bulunmadığını düşündüğüm bölümler belki de ayrıntılarda onu daha yakından tanımamızı sağlamak amacıyla konulmuş. Anarşist görüşlere sahip... İçindeki karmaşayı anarşizm ile düzene sokabileceğini düşünüyor. Ama bu sağa sola bomba atan bir anarşizm değil, insanın kendi içinde yaşadığı felsefi bir anarşizm. Paradokstan doğruya ulaşmak arzusunda... Düzensizlikten düzene… Siyasi bir göçmen, ülkesinden koparıldığını düşünüyor. Bir gün dönmeyi umuyor. Yalnız. Bir kaç kişi hariç insanlarla derin dostluklar kuramıyor, uzun boylu arkadaşlık edemiyor. Kadınlarla ilişkisinde de durum pek farklı değil.

Romanın anlatıcı dışındaki kahramanları bir görünüp bir kayboluyor. Anlatıcının hayat, varoluş, yaşama sebebi, dünyanın yapısı gibi birçok konudaki düşünceleri, yargıları, çözümlemeleri daha ağır basıyor. Bazı parçalar başlı başına birer deneme olarak değerlendirilebilir. Sanki onları söylemek için olayları anlatıyor, anıları yad ediyormuş izlenimine kapılıyorsunuz. Tüm anlatılanlara bir anlamda örneklerle özeleştiri de diyebiliriz.

Birinci bölümü uzunca bir giriş olarak değerlendirebileceğimizi düşünüyorum. Roman ikinci bölümde ana eksenine oturuyor. Üçüncü bölümle bütünleniyor. Dördüncü bölümün bağlandığı yer ise birinci bölüm, çember tamamlanıyor. Birinci ve dördüncü bölüm, özellikle ana yapıdan sarktığını düşündüğüm anlatıcının sevgilisi Ece'yle ilişkisi daha ayrıntılı işlenerek başlı başına bir roman olarak da yayımlanabilir. Diğer bir deyişle romanın bir dış kabuğu var; birinci ve ikinci bölüm. Bir de esası oluşturan çekirdeği; ikinci ve üçüncü bölüm.

1968 Dünyan gençliğinin ayağa kalktığı, söz sahibi olmak istediği bir yıl. Çiçek çocuklar devrimci eylemcilere dönüşüyor. Katmandu düşlerinin yerini daha iyi bir dünya arzusu alıyor. Anlatıcı da lise yıllarında bu değişimi yaşıyor. 68'in devrimci ruhu Türkiye'ye de yansımış. İşçi hareketleri başlamış. Ünlü "Kanlı Pazar" yaşanmış. Üniversiteye başlaması onu da bir tercihe zorlar ya "Çiçek çocuk" olacaktır ya da devrimci. Bir süre iki arada kalır, bir örgüte dahil olmaz. Ama değişim de kaçınılmazdır; "Başlangıçta yalnızca okuyan, dans eden, ot içen kaygısız adam gitmiş, yerine düşünceli, çevreyi ve tartışmaları ilgilye izleyen bir adam gelmiş"tir. Bu arada öğrenci hareketleri de yoğunlaşmış, işgaller, boykotlar, yürüyüşler başlamıştır. Gelişmeler, tek tek küçük anı parçacıkları, o anıların kahramanı olan ama çoğuna romanın ilerleyen sayfalarında bir daha rastlamadığımız tiplerle anlatılıyor. Anlatıcı, ne kadar kenarda durmaya çalışsa da bir arkadaş grubu ile eylemler yapıyor, duvarlara yazılar yazıyor, bildiriler dağıtıyor. Beşiktaş'ta bir derneğe gidiyor… Bir devrimci öğrencinin öldürülmesi üzerine okudaki devrimci arkadaşlarıyla üniversite işgaline katılıyor. Öğrenci hareketi silahlı hale geliyor. Polisle, farklı görüştekilerle çatışmalar yaşanıyor. O da yetmiyor Sovyet yanlısı solcularla Mao yanlıları kavga ediyor. Anlatıcının içinde olduğu küçük grup da Mao yanlısı partiye katılmaya karar veriyor. Partinin günlük gazetesinde çalışıyor, yazılar yazıyor. Bir yanda da bu eylemlerini kendi içinde tartışıyor, sorguluyor, anarşist görüşlere yakınlaşıyor. Çünkü kurallara karşı bir kişiliği olan anlatıcı daima kurallar dayatan örgütten rahatsız.

Devrim düşleri kurulmaya başlanırken askeri darbenin ayak sesleri duyuluyor. Devrimci eylemciler tutuklanmaya başlamıştır. Anlatıcı da arananlar arasındadır. Pasaport alıp yurtdışına çıkmayı dener. Pasaport alamaz. Bir süre sonra da tutuklanır. Sirkeci'deki Sansaryan Hanı'nda haftalarca tutuklu kaldıktan sonra, ummadığı bir anda salıverilir. Ama yargılanması sürecektir. Küçük bir anaşist gruba katılır. Anarşist eylem olarak işlenen bir cinayet, cinayetin gerçekte ne amaçla işlendiğini sezmesi onda bu grubun amacı konusunda büyük kuşkulara yol açar. Eski örgütün yardımıyla illegal yoldan yurtdışına çıkar. Londra'ya gider. Yıllar sonra, Sivas Katliamı'nda öldürülen anarşist arkadaşı Murat Aysan'ın cenazesine katılmak için Türkiye'ye dönse de kalamayacağını anlar, bu topraklardan kopartılmıştır, artık o yersiz ve yurtsuz biridir.

Romanda tarihler ne kadar belirsizleştirilmeye, flulaştırılmaya çalışılsa da 68'den 80 darbesine uzanan bir dönemin anlatıldığını anlıyoruz. O dönem yaşanan birçok önemli ya da tipik siyasi eylemin de romanda anlatıldığını görüyoruz. Böylelikle kitabın ön ve arka kapağında yer alan küçük fotoğrafların, kimlik kartı parçalarının nereye gönderme yaptığını anlamlandırıyoruz. Tam olarak seçilemese de fotoğraflarda hep kitabın yazarı Mahir Öztaş var. Kapak ve içerik bir araya gelince ister istemez acaba romanda anlatılanların ne kadarı yazarın hayat hikâyesi ile örtüşüyor diye düşünmeden edemiyoruz. Anlatıların kaçınılmaz kaderidir bu, her zaman gerçek hayatla ilişkisi sorgulanır. Mahir Öztaş 1951 doğumlu. Samsun ve Kadıköy Maarif kolejlerinde okumuş. Güzel Sanatlar Akademisi Mimarlık Bölümü'nü bitirmiş. "Çeşitli Avrupa, Asya ve Afrika ülkelerinde" dolaşmış. Kitabın girişindeki biyografide yer alan bu kısa bilgiler yazarla anlatıcının aynı kişiler olabileceğini düşündürüyor. Bunu olumlu ya da olumsuz bir şey olarak vurgulamıyorum. Dikkatimi çeken romanın özyaşamöyküsel bir anlatı diyebileceğimiz bir biçimde gelişirken varolan gerçeklikten kaçınılmaya çalışılması. Sanırım, Mahir Öztaş, yaşanmış olanı kurmaca ile değiştirirken hem anlatısını belirli bir yer (İstanbul) ve zamandan (70'li yıllar) kopartmak istemiş. Belki Türkiye tarihini bilmeyen okur için farklı bir algı olacaktır ama 70'li yıllarda yaşananlar belleklerimizde öylesine canlı ki, bu müdahale bizi çok etkilemiyor.

Koparıldığımız Topraklar, başlangıçta hem karmaşık kurgusu, hem de olaydan çok anlatıma, yoruma dayalı olması nedeniyle havasına kolay girilemeyen bir roman. Ama özellikle ikinci bölümden itibaren tempo hızlanıyor ve anlatının 70'li yılların devrimci eylemlerine odaklanması ile daha somut ve kavranabilir hale gelerek merakla okunuyor. Anlatıcının yaşadıklarının düşünsel yapısına etkisi de daha güçlü hissediliyor. Çemberi tamamlayıp dördüncü bölümde anlatıcının bugününe döndüğünüzde bütün yapbozu yerleştirip, romanın meselesini kavradığınızı düşünüyorsunuz.

19 Şubat 2009 Cumhuriyet Kitap

Etiketler: ,


 

Türk Şiir Kralı Florinalı Nâzım

Florinalı Nâzım, ismen tanıdığımız ama hayatını da eserlerini de bilmediğimiz bir şair. 1833 - 1939 yıları arısında yaşamış. Florina doğumlu. Necatigil, yazarlar sözlüğünde; "Dili düzgün ve güzelce şiirleri varsa da, asıl şöhreti, son yıllarında kendi kendisine şiir kralı ünvanı vermesinden ötürüdür. İbrahim Alâettin'in, Türk Meşhurları (1946) ansiklopedisinde belirttiğine göre, "geçiminden keserek gazetelerin reklam sütunlarında manzumeler ve kendi methini taşıyan yazılar bastırırdı". Çoğu, Abdülhak Hamit, Tevfik Fikret, Nef'i gibi ünlü şairleri yüceltme hevesiyle, kendi büyüklüğünden bahseden on iki kadar broşürü yayınlanmıştır" diyor.

Beşir Ayvazoğlu, yaptığı biyografi çalışmaları sırasında sık sık Florinalı Nâzım adıyla karşılaşmış. Bir sempozyum için bildiri istenince de onun hakkında yazmaya karar vermiş, araştırmaları genişlemiş, "Kâinatça Tanınmış Türk Şiir Kralı Florinalı Nâzım ve Şaşaalı Edebî Hayatı" (Kapı yay.) adlı kitap ortaya çıkmış. İlk Türk Şiir Kralı'nın yaşam öyküsü ve ekinde yer alan kral ilan edilmesi hakkında yazılar ve "Türk Şiir kırallığı neden ve nasıl doğmuştu?!" adlı kitabının tıpkı basımı, bizi yaşarken hakkında 17,5 çuval dolusu yazı yazılmış, edebiyatımızın bu çok ilginç kişisiyle tanıştırıyor.

Etiketler: ,


 

Yazının da Yırtılıverdiği Yer

Bilge Karasu, Türk edebiyatının kendine has yazarlarından. Okuması, yakınlaşması kolay olmayan yazarlardan. Eserlerini, tabii ki yüzeysel bir bakışla okumanız mümkün ama tadına, sırrına varabilmeniz için emek vermeniz gerekiyor. Cem İleri, bu emeği vermiş. Yazının da Yırtılıverdiği Yer (Metis yay.), "Bir Bilge Karasu okuması" alt başlığını taşıyor. Cem İleri, arka kapakta denildiği gibi, "yazının yazılmasından önceki süreçten başlayıp, yazma anına, henüz hiç kimse tarafından okunmamış yazıya bakmaya, bu okuma öncesi yazının verileriyle adım adım ilerleyerek, tüm yapıtı baştan sona kat etmeye çalışıyor." Karasu'nun edebi üretiminin diğer sanat disiplinleriyle buluşma noktalarıyla, disiplinler arası bir bağlam içinde ele almaya çalışıyor. Karasu'nun edebiyat anlayışını ve eserlerinin içerdiği çok boyutlu yapıyı anlamaya, anlatmaya çalışıyor.

Etiketler: ,


 

Tanpınar'ın Günlükleri

Ahmet Hamdi Tanpınar, Çağdaş Türk Edebiyatının klasiklerinden. Eserleri çok okunan, hakkında bir çok incelemenin yapıldığı, tezlerin yazıldığı yazarlardan. Tamamlayamadan yarım bıraktığı Aydaki Kadın romanı dahil hemen her yazdığı kitaplaştırılmış bir yazar. Tam anlamıyla bir külliyat var diye düşünürken hoş bir sürprizle karşılaştık; Ahmet Hamdi Tanpınar'ın günlükleri yayınlandı.

Kardeşi Kenan Tanpınar, ağabeyinin ölümünden yıllar sonra, Ahmet Hamdi Tanpınar'dan kalan altı defteri Mehmet Kaplan'a vermiş ve yayımlanıp yayınlanmaması kararını Kaplan'a bırakmış. İlk defter Tanpınar'ın 1953'de Paris'e varışının üçüncü haftası sonunda 21.4.1953'de başlıyor. Bir günlük görünümünde olsa da aynı zamanda bir akıl defteri olarak da kullanılmış. Sonraki iki defter de aynı seyahatin izlenimleriyle dolu. Dördüncü defter 1954 -1956 arasında yazılmış. Beşinci defter 26 Kasım 1958'de başlamakta, 26 Temmuz 1960 sona ermekte. Altıncı defter 26 Temmuz 1960'dan ölümünden on üç gün öncesine kadar devam etmekte.

İnci Enginün ve Zeynep Kerman günlüklerin Mehmet Kaplan'da olduğunu öğrenince hocalarına yayınlanması için israr etmişler. Mektupları yayınlandığında okurun gözünde farklı bir Tanpınar oluştuğunu düşünen Mehmet Kaplan önce razı olmasa da bir süre sonra defterleri yayına hazırlamaları için öğrencileri arasında paylaştırmış. Bu eylemine Tanpınar'ın günlüklerinde yer alan "Bu yazdıklarımın benden sonra okunacağını düşünmek" ibaresi neden olmuş. Zaman zaman küçük parçalar yayınlasalar da Enginün ve Kerman'ın günlükleri çözümleyip, yayınlanabilir hale getirmesi yirmi yılı almış. Gecikmede araya giren işler kadar, günlüğü eski Türkçe tutan Tanpınar'ın yazısını çözülmesinin zorluğu da etken. Bu defterleri aynı zamanda akıl defteri olarak da kullandığı için aceleyle ya da yarım yazılmış harfler, sözcükler bulunması, sayfalar ve cümleler arasında bağlantı kurma gerekliliği bu gecikmenin nedenleri olarak sayılıyor.

Enginün ve Kerman'ın belirttikleri gibi, defterlerde, "Gördüklerini, tasavvurlarını, roman veya şiirleriyle ilgili taslaklarını, kendisiyle hesaplaşmalarını, çevresindekilerle ilgili duygu ve düşüncelerini hayli dağınık olarak yazmış. Çıkarmaya niyetlendiği kitaplarına almayı tasarladığı yazıları tekrar tekrar listelemiş. Bunların bir kısmı gerçekten yazılmış, bir kısmıysa tasavvurda kalmış."

Tanpınar bu günlüklerde iç dünyasını, özel hayatını tam anlamıyla gözler önüne seriyor. Çünkü ne kadar ölümümden sonra okuyanlar olacak diye düşünse de günlükler kendiyle hesaplaşma, iç dökme metinleri. Güncel tepkilerini, dertlerini, tasalarını, bunalımlarını, aşklarını, cinsel arzularını, hastalıklarını, borçlarını, dostlarına duyduğu öfkelerini, sevgilerini açık yürekle sayfalara yansıtıyor. Sık sık özeleştiriler yapıyor. Günlükleri okuyup bitirdiğimizde Tanpınar'ın insani açıdan bir portresi de oluşuyor. Hayatı ile eserleri arasındaki bağlantı noktalarını, hayatının eserlerine nasıl yansıdığını, nasıl yaşadığını, nasıl yazdığını öğreniyorsunuz.

Bu defterleri yazdığı sırada Tanpınar, 60 yaşına ulaşmış ve kendisini son derece yalnız hissetmektedir. Aradığı sevgiliyi bulamamış, hayatta önüne çıkan aşk fırsatlarını değerlendirememiştir. Kadınlara ilgi duyar, karşılık alamaz, cinsel açlık hisseder. Arkadaşlarıyla ilişkisinde de aynı yalnızlığı hisseder, hemen hiçbirinden sevgiyi, dostluğu görmediğini düşünür. Onları entelektüel olarak kendine denk bulmaz. Onaylamadığı hal ve tavırları için "eşek", "budala" gibi ağır deyimler kullanır. Ama onlarsız da yapamaz. Edebi hayatında da mutlu değildir. Aşırı titizliğinden dolayı eserlerini tamamlayamamış, tamamlayıp yayınlattığı eserlere de yeterince tepki alamamış, okurun ilgisini hissedememiştir. Sürekli maddi bunalım halindedir. Kazancı ile harcamalarını dengeleyememektedir. Kumar tutkusu da maddi sorunlarının kaynaklarından biridir. Sık sık dostlarından borç alır, borçlarını ödeyemediği için dostları karşısında ezilir, küçümsenir. Borçlarından kurtulmak için yüksek maaş umuduyla üniversitedeki görevini bırakıp lise öğretmeni olarak Irak'a gitme teşebbüsünde bile bulunur. Sağlık sorunları vardır. Sık sık hastaneye yatar. Ama yapması gereken perhizi yapmaz, sigarayı, içkiyi bir türlü bırakamaz.

Tanpınar'ın günlükleri, yazdığı dönem ve siyasi açıdan Türkiye'nin önemli dönemeçlerinden biri. Demokrat parti iktidarı tek parti diktatörlüğüne dönüşmeye çalışırken, öğrenciler sokaklara dökülüyor ve ardından askeri darbe geliyor. Tanpınar, Demokrat Parti'nin gidişatını beğenmiyor, sonlarını hayırlı görmüyor. Askeri darbenin yapılması onu şaşırtmadığı gibi, darbeyi olumlu da karşılıyor. Ama askeri yönetim arkadaşlarını üniversiteden uzaklaştırınca tepki duyan biri. Siyasi olarak sağcılara da solculara da uzak olduğunu sık sık belirtse de İsmet İnönü'ye derin bir sevgisi ve bağlılığı var.

Günlüklerin Işığında Tanpınar'la Başbaşa (Dergâh yay) adıyla yayınlanan kitap sadece günlüklerin Türkçeleştirilmiş metinlerinden oluşmuyor. Enginün ve Kerman, günlüklerde ön adlarıyla geçen kişilerin kimliklerini çözmüş, yapılan atıfları göstermiş, kaynakları açıklamış, Tanpınar'ın kullandığı Fransızca sözcüklerin anlamlarını kitabın sonunda küçük bir sözlük olarak vermiş ve bir dizin de hazırlamışlar.

Kitabın adının yanıltıcı olduğunu düşünüyorum. Çünkü Enginün ve Kerman'ın katkıları ne kadar önemli olsa da sonuçta yayınlanan Ahmet Hamdi Tanpınar'ın günlükleri. Konulacak doğru ad da "Günlükler"dir. "Günlüklerin Işığında Tanpınar'la Başbaşa" adı bize Tanpınar'ın günlüklerinin yayınlandığını değil o günlükler üzerinde çalışarak yapılan bir incelemenin kitabını okuduğumuzu düşündürüyor. Kitabın kapağındaki sunum da yanıltıcı, eserin sahibi İnci Enginün ve Zeynep Kerman değil Ahmet Hamdi Tanpınar'dır. Günlüklerin Tanpınar'ın eserlerinin bir parçası olarak sunulması, Enginün ve Kerman'ın kitabın hazırlayıcıları olarak belirtilmesi gerekirdi, yazarları olarak değil. Bunlar biçimsel kusurlar, istenirse önümüzdeki baskılarda kolayca düzeltilebilir. Bu günlüklerin yayınlanması Tanpınar'ın eserlerini, sanata, hayata, siyasete, dünyaya bakışını ve özellikle son yıllarındaki ruh halini anlamamız açısından önemli. İnci Enginün ve Zeynep Kerman'ı bu önemli çalışmalarıyla edebiyat tarihine yaptıkları katkıdan dolayı kutluyorum.

Etiketler: ,


 

Sürtük ve Kalpazan

"Tam yedi gündür kursağıma bir lokma bile girmedi. Bedenimde bir yıkım var. Açlık ve gıdasızlık önce iç organlarımı sonra da yavaş yavaş dışa vurarak derimi tahrip ediyor. Damarlarım büzüldü, kanım azaldı, yüzüme acı mı acı bir ifade oturdu. Ter içindeyim. Salondaki kanapenin üzerine sızıp kalmışım" diye başlıyor İbrahim Altun'un romanı Sürtük ve Kalpazan (Doğan Kitap, Ağustos 2008).

Romanın hem kahramanı, hem de anlatıcısı Murat Kavak, hayatta dibi bulmuştur. Öylesine yoksuldur ki yemek parası bile kalmamıştır. Aylardır kirasını, bankaya olan borcunu ödeyememiştir. Yalnız, terk edilmiş, umutsuz bir vaziyette ölümü beklemektedir. Tek dostu, zaman zaman ziyaretine gelen Zeytin adlı karakedidir. Zeytin'le sohbet ederler. Zeytin, dobra bir dille gerçekleri söyler, acımasızca eleştirir.

Murat Kavak, ilk romanını yirmili yaşlarında yazmış, 76 sayfalık bu roman altı ay içinde 168 adet satmıştır. Liseli bir delikanlı (s. 168'de genç bir kız olarak anlatılıyor) romanı okuduktan sonra tıpkı roman kahramanı gibi yedinci kattaki evinin penceresinden kendi aşağı atmıştır. Romanının bir intihara yol açması, Murat'ı, yazmaktan soğutur. Ama parasızlık nedeniyle sözünü tutamaz, dergilere pornografik öyküler yazmaya başlar, hatta bir televizyon dizisi de yazar. Dergiden birikmiş teliflerini, yapımcı şirketten senaryo ücretini alamayınca beş parasız kalır ve yeniden roman yazma fikrine sarılır. Murat'ın romanında genç öğretmen Ferhat Yalçınkaya'nın Urfa'ya tayini, atama emrinin çalışacağı okula ulaşmadığı bilgisini alması sonrasında bir otele yerleşmesi ve orada Çinli bir turist kıza kafayı takması, bir gece nedensiz yere Çinli kızı öldürmesi anlatılmaktadır. Beş parasız olmasına rağmen Urfa'ya, konu edeceği yerleri incelemeye gittiğinde romanında anlattığına benzer bir otelde kalır ve Urfa'dan ayrıldıktan sonra kaldığı otelde Çinli bir kızın öldürüldüğünü gazetede okur. Bu haber romanın bütün kurgusunu alt üst eder. İstanbul'a dönerken ani bir kararla Gaziantep'e gider. Otele para vermektense gece boyunca şehirdeki barları dolaşmaya karar verir ve yolu bir pavyona düşer. Orada, "Oryantal Azize" diye anons edilerek sahneye çıkan İrina Murat'ı etkiler. Program bitince tuvalete giden Murat kuliste bir adamın İrina'ya bağırdığını görür, olaya müdahale eder. Garsonlar Murat'ı sakinleştirip yerine götürürler. Bir süre sonra İrina Murat'ın masasına gelir. Murat'ın yazar olduğunu öğrenen İrina ona kendi hikayesini anlatır. Hayattaki asıl amacı dansta kariyer yapmaktır. "(…) altı sene klasik bale eğitimi almış, Kuğu Gölü balesinde sahneye çıkmış, daha sonra kız kardeşi kaza sonucu felç kalınca (olunca, olsa gerek) ona bakmak için memleketine dönmüş, parasızlık yüzünden türlü sıkıntılar içinde boğuşurken aklına göbek dansı öğrenmek gelmiş ve bu işten para kazanmaya başlamış." İrina, daha sonra İstanbul'da, Murat, daha önce pavyonda konuştuklarını hatırlamayıp dans etmeyi nerede öğrendiğini sorunca "Ben dans akademisinde öğrenciydim. Bir yıl sonra bitecek" der ve Türkiye'ye gelip göbek atmasının nedeni olarak da okulu bitirmek için para biriktirmek istemesi olduğunu söyler (S.142). Bir an İrina'nın hikayesini değiştirerek anlattığını düşünsek de daha önce de benzer farklı anlatımlar olduğunu gözönüne alarak anlatıcının belleğinin zayıf olduğunu, redaksiyonda da bu hataların düzeltilmediğini düşünmemiz daha doğru görünüyor. İstanbul'a gelip Murat'ı bulduğunda İrina'nın elinde "küçücük bir çanta" vardır (s.121), hatta Murat "Eşyan bu kadar mı?" diye sorar. Sonra küçük çanta, sırt çantası olur (s.122), ardından valize dönüşür (s. 123), İrina evdeki dağınıklığı kast edip "Valiz açacak yer yok" der (s. 126), "valizini yatak odasının kapısına kadar sürük"ler (s.131), içinden küçük bir makyaj çantası ve birçok giyim eşyası çıkartır. Ama daha sonra banyo yapınca "küçük çantasını aç"ar (s.132), ardından çanta yine valiz olur (s.135), ve nihayetinde "küçük çantasını da al"ıp gider (s.158).

Murat, pavyonda içki içerlerken, altı ay sonra İstanbul'a geleceğini söyleyen İrina'ya cep telefonu numarasını verir ve bütün parasını pavyon hesabı olarak verip İstanbul'a döner.

Urfa'dan döndükten sonra teneke kutudaki altı buçuk lirayla dört gün idare eder ve sonra yedi gün sürecek açlık süreci başlar. Yedinci gün, ona hep ağabey gibi davranmış, iyilik etmiş, karşılıksız borçlar vermiş Günter Abi'sinin yemek davetine katılmak için evden çıkar. Galip Dede Yokuşu'nu tırmanır, Tünel Meydanı'nda gücünü yitirince tramvay durağında oturur ve tramvay hürakat saatini sormaya gelen kadın kıyafetli adamın askerlik arkadaşı (daha sonra "çocukluk arkadaşım" diye söz edecek. S. 95) Gazanfer olduğunu farkeder. Gazanfer, Murat'a bira ısmarlar, cebine yirmi lira koyar ve "İçinde hayırlı dualar var. sana daima yardım eder ve seni kötülüklerden korur" diyerek muska şeklinde, gümüş bir kolye olan bir cevşen hediye eder.

Yirmilik banknot Murat'a hem umut hem de yaşama şevki verir. Yedi günlük açlıktan sonra içtiği bira dokunmamıştır, üstüne bir şişe su içir, bir simit yer. Akşam yemeğe gittiği Günter Abi'nin niyeti onu entelektüel çevrelere tanıtmak, belki de yazmakta olduğu romanının yayınlanmasını kolaylaştırmaktır. Ama orada karşılaştığı çok satan kitaplar yazarı ile yazarın ajanının aşağılayıcı tavırları yemek bile yemeden kaçarcasına gitmesine neden olur.

Murat, sonunda tanrıya inancının ve cevşenin yararını görür, yapımcı şirketten arayıp, alacaklısı olduğu senaryo ücreti olan 5 milyarı hemen gelip alabileceğini söylerler. Maslak'a gidip parasını alan Murat, dürüst bir yapıda olduğu için, hemen borçlarını kapamaya karar verir. İlk iş olarak kredi kartı borcunu ödemek için bankaya gider, ama sıra bir türlü gelmeyince borç ödemeyi erteler, aylardır biriken kira borcunu ödemek için kapısını çaldığı ev sahibesini de evde bulamaz. Tünel'deki çaycıya borcunu öder, karınını doyurur ve eve döner. Şarap içip Zeytin'le sohbet ederken İrina arar. İstanbul'a gelmiştir, Taksim'de otobüs yazıhanesinin önünde beklemektedir. Günlerdir düşlerinden çıkmayan hayallerinin aşkı şimdi gerçek olmuştur.

İrina, Murat'ın hayatına bir melek gibi girer. Evi derler, toparlar, temizler. Birlikte dışarı çıkar, giysiler satın alır, sonra bir Çin lokantasına yemeğe giderler. Murat sürekli birlikte yaşama hayalleri kurar, Zeytin'in uyarılarına kulak vermez. Alış veriş poşetleriyle eve döndüklerinde yatmaya hazırlanırken, sanki İrina'ya parasının olduğunu göstermek ister gibi cebindeki parayı masanın üzerine fırlatır (sonra fırlattığının para dolu zarf olduğunu okuruz. s.157). Ama İrina paralara dönüp bakmaz bile. Sevişirler. Mutludur, Allah'ına şükreder. Gece yarısı bir dürtü ile kalkar, romanını yazmaya devam eder.

Sabah uyunadığında İrina yanında yoktur. Küçük çantasını ve masanın üzerindeki parayla, Murat'ın cep telefonunu alıp gitmiştir. Romana adını veren "Sürtük", İrina'dır.

Murat, "beş parasız, aç ve öfkeli olarak" kalakalmıştır. Evdeki, tüm ilaçları içerek intihar eder. İntihar ederek hem dertlerden kurtulacağını, hem de yaşarken bulamadığı ünü bulacağını umar. Annesine hitaben bir mektup yazar, "kağıdı dörde katladım ve pantalonumun arka cebine sokuşturdum" diye anlatır (s.173) ve hemen izleyen sayfada, eve Zeytin'i buyur ettikten sonra cebinde olduğunu düşündüğümüz mektubu tekrar cebine koyar (S.174). Geriye yakışıklı bir fotoğrafı kalması gerektiği düşüncesiyle eski yakın arkadaşı, ünlü moda fotoğrafçısı Okan Parlak'a gider. Okan onu iyi karşılar ama iş yoğunluğundan fotoğrafını çekemez. Murat, umutsuzlukla çıkar, şuursuz bir halde Taksim Parkı'na gider, orada baygın düşer. Gözünü, hastanede açtığında, bir adamın kendisini alıp oraya getirdiğini öğrenir. Baştan ayağa simsiyah giyinmiş, elinde siyah bond çanta olan, simsiyah saçlı, aydınlık esmer yüzlü, yeşil gözlü bu adam masrafları ödeyip onu hastaneden de kurtarır. Kendini borçlu hisseden Murat, otelde kaldığını öğrendiği bu tedirgin adamı evine davet eder. Esrar içip dertleşirken adamın bir kan davasından kaçtığını, elindeki çantada da sahte paralar olduğunu öğrenir. Romanın "kalpazan"ıdır Edip. Murat, hayatını kurtaran bu adama âşık olmuştur. Tüm hayatını onla birlikte geçirebileceğini düşünür. Ama tedirgin Edip, çantayı Murat'a emanet eder ve giderken apartmanın kapısında öldürülür.

Sürtük ve Kalpazan, sunulduğu gibi bir underground roman değil. Bir kaybeden romanı. İbrahim Altun, tesadüflerle gelişen, kısa bölümlerle akıcı anlatımlı bir roman yazmış. Sürtük ve Kalpazan, kolayca ve merakla okunuyor.

Etiketler: ,


 

Türk Lokumu

Jan Wolkers, Hollanda edebiyatının önemli isimlerindenmiş. Dilimize kazandırılan ilk eseri Türk Lokumu (Versus yay. 2008). Burcu Duman'ın Hollandaca'dan dilimize çevirdiği roman, arka kapak yazısına bakarsanız, "Cinsel içeriğindeki açıklık ve şiddet" nedeniyle müstehcen bulunmuş, dilindeki argo ağırlık gerekçe gösterilerek kütüphanelere alınmamış, bir papaz bekâr okurlar için sakıncalı bulunmuş. Baştan söyleyeyim, kitabı okuyup bitirdiğimde, eğer yayınevi satış unsuru olsun diye özellikle abartılmamışsa arka kapakta anlatılan yasaklama girişimlerinin dünyanın her yanını saran muhafazakârlığın sonunda özgürlükler ülkesi Hollanda'yı da etkisi altına aldığını gösteriyor. Ama künye sayfasında kitabın Hollanda Edebiyatı Çeviri Vakfı'nın desteği ile Türkçede yayınlandığını görünce, biraz abartma olduğunu düşündüm. Kitap 12 dile çevrilmiş ve yasaklanmamışsa arka kapakta söylenenler yerini bulmuyor. Umarım arka kapak yazısı nedeniyle Türkiye'de de başına bir kaza gelmez. Türk Lokumu, mutlu başlayıp hüzünlü biten tipik bir aşk hikâyesi. Erkek kahramanın gözünden anlatılıyor. Kahramanın kişiliğine uygun bir dili var; kaba, argo, irkiltme amaçlı. Ama okudukça anlatımın temelindeki edebi gücü hissediyorsunuz. İyi bir yazar Jan Wolkers. Defalarca işlenmiş, sıradan bir konuyu merakla okunan bir edebiyat eseri haline getirmiş. Kitaba adını veren "Türk Lokumu" ise romanın güzel ve alımlı kadın kahramanını için kullanılan bir sıfat değil aksine, hasta yatağında ölümü bekleyen birinin yiyebileceği tek besin. İlk sayfalarda rastlanan cinsel içerik, iğrenç olmasına uğraşılmış betimlemeler, argo anlatım ise ilerleyen sayfalarda edebiyatın ve aşkın gücüne yeniliyor, okuyucuyu rahatsız etme niteliğini kaybedip gereksizleşiyor ve yazar da bunlardan sezdirmeden vazgeçiyor. Türk Lokumu, Dünya edebiyatından güzel bir çağdaş roman okumak isteyenler için iyi bir kitap.

Etiketler: ,


 

Sevgili Mimi

"İtalya'da İngilizce öğretmenliği yapan Morris kıt kanaat geçinmekten bıkmış, tekdüze hayatını değiştirecek bir çözüm yolu aramaktadır. Bu amaçla, on yedi yaşındaki öğrencisi Massimina ile yakınlık kurmuştur; titizlikle yürüttüğü planları başarıya ulaşırsa onunla evlenerek zengin ailesinin bir üyesi olacaktır." Ama işler Morris'in planladığı gibi gelişmez. Massimina'nın ailesi evlenmelerini kabul etmez. Kız, Morris'e kaçar. Masumane bu kaçış, bir kaçırma fidye isteme olayı haline gelir ve cinayetler birbirini izler.

Tim Parks, iyi bir yazar. Daha önce Türkçede Kader ve Europa romanları yayınlanmıştı. Tarz olarak Thomas Berhard'ı hatırlatan, bilinç akışı tekniği ile yazılmış, ustaca kurgulanmış, Roza Hakmen'in usta çevirileriyle Kanat Kitap'ın yayınladığı bu romanlar yazık ki Türkiye'de hak ettiği ilgiyi göremedi. Yine Kanat Kitap'ın yayınladığı, Aslı Mertan'ın çevirdiği Sevgili Mimi'de Tim Parks giriş-gelişme-sonuç diyebileceğimiz klasik ve düz bir anlatımı yeğlemiş. Klasik polisiyeleri andıran yapıda kırılma noktası romanın kahramanı Morris'in kendisini işaret eden bariz izler bırakarak cinayetler işlemesine rağmen bir türlü yakalanmaması. Morris bu haliyle Patricia Highsmith'in unutulmaz kahramanı Ripley'i hatırlatıyor. Becerikli katil Ripley'in aksine Morris beceriksiz ama ikisi de yakalanmıyor. Morris'le Ripley'in benzerlikleri bu kadarıyla kalmıyor, ruh halleri, gizli eşcinsellikleri gibi daha birçok benzerlikleri var, ama Sevgili Mimi bir Ripley parodisi değil. Klasik polisiyenin sınırlarını zorlayan usta işi bir roman. Tim Parks, Sevgili Mimi'nin devamı olan Mimi'nin Hayaleti'ni yazmış. Benim gibi Sevgili Mimi'yi keyifle okuyanlar kitabın türkçede yayınlanmasını sabırsızlıkla bekliyor.

Etiketler: ,


 

Sahilde

Ian McEwan her zaman ilgi çeken, çok okunan, edebi anlamda beğenilen bir yazar. Hemen her yıl yeni bir kitabı yayınlanıyor. O kitaplar da hızla türkçeye çeviriliyor. 2007'de yayınlanan Sahilde de (Turkuvaz Kitap, Mayıs 2008) İlknur Özdemir'in çevirisi ile yayınlandı. Sahilde'de, "İngiltere'nin seçkin ve varlıklı bir ailesinden gelen keman öğrencisi Florence ile babası bir kasaba okulunda müdür olan Edward'ın balayılarının ilk günü Chesil sahilinde bir otelde yaşadıkları anlatılıyor. Roman 60'lı yılların başında geçiyor. Romanın iki ana kahramanı, akşam yemeğinde başlayıp sabaha karşı biten birliktelikleri boyunca kadın - erkek ilişkisi, evlilik kurumu, cinselllik gibi kendileri için sorun olabilecek konuları yine kendi geçmişlerinden anılarla tartışıyorlar. Bastırılmış cinsellik, karşı cinsle ilişkide deneyimsizliğin verdiği tedirginlik ve daha önemlisi enseste vardığını hissettiğimiz aile içi ilişkilerinden kaynaklanan ruhsal sorunlar gerdek gecesinde biraz da sorunlu olarak gerçekleştirilecek cinsel ilişki öncesinde ve sırasında su yüzüne çıkıyor. İki gencin birbirlerine duydukları aşk, sorunları aşıp gerdeğe girmelerine ve nihayetinde mutlu, mesut bir alie hayatı yaşamalarını sağlamıyor. Ian McEwan, İngiliz klasiklerini hatırlatan bir üslupla anlatmış olayları. Keyifle, merakla ve hızla okunuyor roman. Romanın yapısını ve hatta anlatımın görkemini bozan tek yer, son bölüm. Florence ile Edward'ın ayrılıklarından sonra yaşadıkları uzun yıllar birkaç sayfada özetleyerek anlatmaya bence gerek yok. O bölüm hiç okunmasa da roman bir şey kaybetmiyor, aksine bütünlük ve damakta kalan tad açısından okunmasa daha iyi.

Etiketler:


 

Nişantaşı… Nişantaşı…

Şair Süha Tuğtepe yıllarca Teşvikiye'de Rüştü Uzel lisesinin duvarında, daha sonra Teşvikiye Camii'nin önüne park edilmiş bir minibüste sahaflık, kitapçılık yaptı. 80'ler daha korsan yayının sokakları fethetmediği yıllardı. Askeri darbenin ardından iyice kuraklaşmış ülkemizde kitapçı sayısı da oldukça azalmıştı. İstanbul'daki kitabevleri parmakla sayılabiliyordu (Beyazıt Sahaflar, Gençlik Kitabevi, Sander…) Teşvikiye'deki Akademi Kitabevi kitapseverlerin en önemli uğraklarındandı. Akademi Kitabevi'ne geldikçe hemen onun karşı sırasında tezgâhını açmış Süha'yla biraz laflamadan, sergilediği kitaplara bakmadan geçemezdik. Zamanla her şey gibi Nişantaşı da değişti, gelişti ve biraz da bozuldu. Dünyaca ünlü markalar semtin tüm dükkânlarını feth eder, zengin işadamlarının eşleri sıra sıra butikler açarken caddeye renk katan kitap tezgâhı da insanlara battı, rahatsız etti. Efsane Akademi Kitabevi bile caddede tutunamayıp arka sokaklara çekilmek zorunda kaldı.

Süha Tuğtepe, Renkli Sinemaskop Yıllar altbaşlığını taşıyan "Nişantaşı… Nişantaşı "da (Doğan Kitap, Haziran 2008), "Bir semti sevmek, o semtin insanlarını sevmekten öte nedir?" sorusuna cevap arıyor. "Nişantaşı… Nişantaşı " bir semt monografisi değil. Nişantaşı'nın tarihini anlatmıyor. Tuğtepe, Nişantaşı'nı sevmesine neden olan insanları anlatıyor. Oyuncakçı Ercan Baba'dan başlıyor, Papikçi Cafer Baba'yla, Tombalacı Camgöz'le, Sezen Cumhur Önal'la, sokak ressamı Cemil Başo'yla, Abdülkadir Bulut'la, Aydemir Akbaş'la, Osman F. Seden'le, Attila İlhan'la, Orhan Pamuk'la, Mithat Şen'le, Seyhan Erözçelik'le devam ediyor. En yoksulu da, kaybedeni de, en soyluyu, en zengini de anlatıyor. Nişantaşı gibi kozmopolit ve renkli bir semtte yaşayan tüm ilginç kişiler konusu oluyor. Süha Tuğtepe ilk düzyazı kitabı olan "Nişantaşı… Nişantaşı "da tatlı dille, güler yüzle insan portreleri çizerken bir semtin özelinde, oranın sakinlerinin anılarıyla 80'li yıllarda nasıl değiştiğimizi, değerlerimizi yitirdiğimizi de eleştirel bir dille resmediyor. Bazen lafın ucunu kaçırdığı olsa da akıcı diliyle yazdıklarını okutmasını biliyor ve bu kitabı izleyeceğini belirttiği Beyoğlu ve Almanya kitaplarını da merak ettiriyor. İstanbul'u sevenler, 80'li yılların entelektüel bohem yaşamını merak edenler için olduğu kadar Amerikan'nın underground romanlarına meraklı genç arkadaşlarımız için de bizim topraklarımızın yeraltı edebiyatı olarak faydalı bir eser.

Etiketler: ,


 

Efsane Kadın Suat Derviş

Suat Derviş, Osmanlı'nın ünlü ailelerinden birinin kızı. İmparatorluğun son yıllarında yazarlığa ve gazeteciliğe başlamış. En önemli kadın gazetecilerden, yazarlardan olmuş. Çok okunmuş, çok sevilmiş. Kitapları yabancı dillere çevrilen ilk Türk yazarlarından. 1950'lere kadar hem edebiyatın, hem de basının yıldızlarından olmuş. Suat Derviş, özellikle Fosforlu Cevriye romanı ile bugün de ismi bilinen yazarlardan ama yeterince tanındığını söylemek zor. Hele, oldukça hareketli ama çileli hayat hikâyesi hakkında hemen hiç bilgimiz yok.

Liz Behmoaras, Suat Derviş Efsane Bir Kadın ve Dönemi'nde (Remzi Kitabevi) eserlerinden, anılarından, arşivlerde kalmış belgelerden yola çıkarak ve dostlarının tanıklıklarına başvurarak Suat Derviş'in hayat hikâyesini yazmış.

Suat Derviş, 1901'de "çayırı, ormanı ve bağlarıyla ünlü" Moda'da dünyaya gelmiş. Dedesi Osmanlı'da kimya derslerini başlatmış olan Derviş Paşa, babası ilk jinekoloji profesörü İsmail Derviş. Annesi de saraylı bir ailenin kızı Hesna Hanım. Yazar sözlüklerinde 1905 diye geçse de Behmoaras'a göre Suat Derviş, 1901'de 10 Ağustos'u 11 Ağustos'a bağlayan gece doğdu. Derviş'in doğum tarihinden başlayarak, hayat hikâyesindeki birçok tarihin bu değerli çalışmaya bakılarak düzeltilmesi gerekiyor. Bebeğe, Hatice Suat adı kondu. Ama "Suat" erkek adı olarak kabul edildiğinden nüfusa Hatice Saadet olarak geçti.

Anababası ileri görüşlü kişiler olmasına rağmen dedesinin direnmesi ile özel hocalardan eğitim aldı. "Beyaz teni, ipeksi açık kumral saçlarıyla alımlı ve çok güzel kız" olmasının yanında kültüryle de dikkati çekiyordu. Çocukluğundan beri yazmaya özel bir merakı vardı. Aile dostları Hikmet Bey ve Celile Hanım'ın kendisiyle yaşıt çocukları, "Nâzım uzun boyu, kırmızımtrak yüzü, dalgalı sarı saçları ve çocuksu bir ifade taşıyan masmavi gözleriyle bir Viking'i andırıyordu." Suat ve kızkardeşi Hamiyet, bu yakışıklı çocukluk arkadaşlarına "şair" diye hitap ediyor, üç arkadaş karşılıklı şiirler okuyorlardı. Nâzım, Suat'ın ilk aşkı olduğu biliniyor. Nâzım Hikmet "Gölgesi" şiirini Suat Derviş için yazmış. Behmoaras, Nâzım'la Suat'ın aşklarını edebi bir dille anlatıyor ama ayrıntı veremiyor. Nâzım sevmiş ama Suat ona karşılık vermemiş gibi görünüyor. Ama Suat Derviş'in gazetecilik yıllarında Nâzım'ın yakın dostu olduğunu, şairin ona yardımcı olduğunu öğreniyoruz.

Birinci Dünya Savaşı bitmiş, İstanbul işgal altında. Anadolu'da Kuvayı Milliye hareketi başlamak üzere. Suat, bir yandan bu gelişmeleri izlerken, diğer yandan kadın hakları konusunda gelişen ilk harekete ilgi duymuş. Nâzım Hikmet'in aracılığıyla 25 Ocak 1919'da yayınlanan ilk yazısının başlığı "Anadolu Kadınlarımız." İlk şiirini de yine Nâzım Hikmet, Ekim 1920'de Alemdar'da yayınlatmış. İlk romanı Kara Kitap da 1921'de yayınlanmış. Behmoaras'ın verdiği doğum tarihine uyarsak, Derviş yazar sözlüklerinin belirttiği gibi çocuk yaşta değil, 19 yaşında bir genç kızken ilk romanın yayınlatmış oluyor ki bu mantığa daha yakın. Böylelikle ilk yazısını da 15 değil 18 yaşında yayınlamış oluyor.

Suat, ilk evliliğini grekoromen güreş ve av tutkunu bir genç olan Seyfi Cenap'la yapmış. Ama evinin kadının olmamış, gazetecilikten de yazarlıktan da vazgeçmemiş. Farklı ilgi alanları nedeniyle gençlerin anlaşması mümkün değilmiş, Suat, Seyfi Cenap'i sevmediğini anlamış. Boşanmışlar. Suat, kısa bir süre sonra tanıştığı "dikkafalı, zeki, gözüpek, romantik, Fransız edebiyatı, tiyatro ve futbol tutkunu" yakışıklı gazeteci Selami İzzet Sedes'le evlenmiş. Bu evlilik ilkinden de kısa sürmüş. Bu kez de aynı alanda olmanın getirdiği rekabetin, Suat'ın gazetecilik ve yazarlıkta başarıdan başarıya koşmasının boşanmaya neden olduğu düşünülüyor. Suat Derviş'in yazıları basılıyor, romanları tefrika ediliyor ve yeterince eviyle ilgilenemiyor. 1925'de kadın sayfası düzenleyen ilk kadın gazeteci oluyor.

Suat, ani bir kararla, kardeşi Hamiyet'le birlikte Berlin'e gidiyor. O zamanlar bir kültür başkenti olan Berlin'de edebiyat okumak amacında. Edebiyat çevrelerine girmesi için çok geçmesi gerekmiyor. İstanbul'da yazmaya başladığı Saray'ın Kadınları romanını Almanca'ya çevirttirip önemli yayınevlerinden Ulstein'da yayınlanmasını sağlıyor, aynı yayınevinin dergisi Tempo'da yazmaya başlıyor. O zamanlar bir Türk olarak Derviş'in kitaplarının yazılarının yabancı dillerde yayınlanması ilklerdendir. Derviş, aynı yıllarda Türkiye'de de romanlarını yayınlıyor.

1930'lar Derviş ailesi için iyi başlamıyor. Doğup büyüdükleri konak, küçük bir sandıkta sakladıkları altınlar ve tahviller de dahil içindeki tüm servetle birlikte yanıp kül oluyor. Babaları İsmail Derviş, bütün vücudunu saran kanserden ölüyor. Varlıklı aile bir anda beş parasız kalıyor. Suat, İstanbul'a dönüyor. Gazetecilik yaparak ailesine bakıyor. Serteller'in Resimli Ay dergisinde yazarken Nâzım Hikmet'in tanıştırdığı deli dolu ve yazarlığı kadar çapkınlığıyla da ünlü Nizamettin Nazif'e âşık oluyor, evleniyorlar.

Derviş'in, 1937'de yaptığı ilk SSCB gezisi mesleki hayatında olduğu kadar siyasi görüşlerinde de bir dönüm noktası oluyor. Moskova'da gördüklerine, yaşadıklarına hayran oluyor. Dönüşte izlenimlerini uzun bir röportajda açık yürekle yazıyor ve "kıpkızıl komünist" damgasını yiyor. İşinden oluyor, İçişleri bakanı tarafından azarlanıyor. Oysa o zaten kendi içinde bir dönüşüm geçirmiş, edebiyatta tercihinin toplumcu gerçekçilik olduğunu açıklamış, o yönde eserler vermeye başlamıştır. Gazete yazılarında, röportajlarında da toplumsal konulara daha çok eğilir. Arkadaş çevresi de değişir, Mihri Belli'yle, Hasan İzzettin Dinamo'yla tanışır. Gizli çalışan Türkiye Komünist Partisi teşkilat sekreteri Reşat Fuat Baraner'i güzelliği kadar, zekâsının gücüyle de kendine hayran eder. Neriman Hikmet'le çıkardıkları Yeni Edebiyat, TKP'nin gayri resmi yayını haline gelir. Dünya'da savaş patlamıştır, ülkede sola daima sert davranan tek parti yönetimi vardır. 15 günlük dergi 26 sayı sonra, 1941'de sıkıyönetim kararıyla kapatılır. Reşat Fuat, diğer sabıkalı komünistlerle birlikte askere alınır.

Derviş'in ikinci SSCB gezisinin yayınlatamadığı notlarını içeren "Niçin Sovyetler Birliği'ne Hayranım" broşürü, bir dönüm noktası daha olur. Emniyetin dikkatini çeker. 1944 tevkifatında yakalanan asker kaçağı kocasıyla birlikte yargılanır. Baraner, ve Derviş hapis cezası alır. Baraner tutuklanır, Derviş'in cezası ertelenir. Karı koca dokuz yıl ayrı kalacaktır. Afla hapisten çıkan Reşat Fuat, 1951 tevkifatı ile tekrar yakalanır ve 7 yıl hapis cezası alır. Suat Derviş, tüm uğraşmalarına rağmen kocasını kurtaramaz, kendisi de izlenmektedir. Gönüllü sürgünlüğe karar verir. 1953'de yurtdışına kız kardeşinin yanına gider. Emniyetçe izlenirken yurtdışına çıkmayı nasıl başardığı bilinmiyor.

Ablası Hamiyet'le birlikte Paris'e yerleşirler. Reşat Fuat'ın karısı olması kapıları açar, Fransız Komünist Partisi ile ilişki kurar. Romain Rolland'ın Europe dergisinde yazıları yayınlanır. Romanları önce Fransızca'ya sonra Bulgarca ve Rusça'ya çevrilir. Övgüler alır.

1960 darbesi ile Demokrat Parti iktidarı son bulmuş, siyasi tutuklular affedilmiş, bir özgürlük ortamı doğmuştur. 1961'de Türkiye'ye döner. Siyaseti bırakan Reşat Fuat'la birlikte, hâlâ izlendiklerinin bilinciyle, hastalıklarla ve geçim mücadelesi vererek yaşar. Romanlar yazar, yayınlatır. Reşat Fuat, ağır bir hastalığa yakalanır, kalp yetmezliği ve kan kanseri teşhisi konur. 1968'de ölür. Aynı yıl Derviş'in en ünlü romanı Fosforlu Cevriye yayınlanır. Fosforlu 69'da filme alınır.

"Türkiye adım adım 12 Mart Muhtırası'na doğru ilerlerken", 68'in etkisiyle gelişen sol hareketlerden etkilenen Derviş son siyasi atılımını yapar, Türkiye Devrimci Kadınlar Derneği'ni kurar. Sürekli gözaltında tutulan evini devrimci gençlere açar, onları gizler. 1971'in 19 Haziran'ında ev basılır, Suat Derviş hayatında son kez gözaltına alınır. Ertesi yıl, şeker hastalığının vücudunda yaptığı tahribata dayanamayarak hastaneye yatar. 23 Temmuz 1972'de yapayalnız ölür. Sessizce gömülür.

Liz Behmoaras, titiz ve iyi bir biyografi yazarı. Biyografileri hikâye ederek anlatmayı tercih ediyor. Yazdıklarını bir roman tadında okuyorsunuz. Suat Derviş'in hayatını da büyük bir emek vererek yazmış. Behmoaras'ın Derviş'in hayatı ile ilgili belge, bilgi, tanık bulmakta zorlandığı anlaşılıyor. Ulaşabildiği tüm kaynaklara ulaşmış, verebildiği kadar çok ayrıntı vermiş. Suat Derviş'in yaşadığı dönemin siyasi tarihini de gözönünde bulundurmuş, yani Derviş'i gerçekliğin içinde varetmiş.

Etiketler: ,


 

"Senelerce Senelerce Evveldi"

Selçuk Altun,"Senelerce Senelerce Evveldi"de (Sel yay.) malülen emekli havacı pilot Kemal Kuray'ın İstanbul'dan Buenos Aires'e dek uzanan iz sürmesini anlatıyor. Mezarlık yamacında bir mahallede yaşayan, hava kuvvetleri kent bandosundan emekli, mezarlık görevlisi bir baba ile yetimhane kökenli bir annenin çocuğu olan Kemal Kuray'ın tek hedefi başarılı bir savaş pilotu olmaktır. Okulda iyi bir öğrenci olmanın yanında genel kültür açısından kendi kendini eğitir, yabancı dil öğrenir, yazları çırak olarak çalıştığı müzik mağazasında iyi bir müzik zevkine sahip olur. Kemal hedefine ulaşır, Hava Harp Okulu'na girer. Çalışkanlığı okulda da sürer ve harb okulunu üçüncülükle bitirir. Çok az mezuna nasip olan pilotluk eğitimine seçilir. Başarılı bir pilot olur. Kurmaylık eğitimi için harp akademisine gireceği sırada yaptığı bir uçuşta uçağı arızalanır ve uçağı paraşütle terk etmek zorunda kalır. Canı gibi sevdiği uçağı gözünün önünde düşüp infilak eder.

Kazadan sonra Kemal psikolojik bunalıma girer. Artık pilotluk yapamayacaktır. Masabaşı görevde iş hayatına konstantrasyon sağlasın diye on seçkin yedek subayın çalıştığı gizli bir çeviri grubunda görevlendirilir. Grubun en yetkin ve gizemlilerinden, sivil hayatta New York'da teknoloji danışmanlığı yapan Suat Altan'la tanışır. Bu çelimsiz adamın bir nevi hamisi olur.

Masabaşı görev de Kemal'in psikolojik bunalımları aşmasına yetmez. Tekrar pilotluğa dönemeyince malülen emekli olmayı düşünmeye başlayan Kemal, Edgar Allen Poe tutkunu Suat'ın ikiz kardeşi Fuat'tan, şizofrenik arkadaşının öldüğünü ve Suat'ın kendisine 2.4 milyon dolar karşılığı her ay ödenecek 5 bin dolar, Balat'ta bir daire ve özel bir mektup bıraktığını öğrenir.

Mirası kabul eden Kemal Kuray'ın Balat'a yerleşmesi ile roman yeni bir ivme kazanıyor. Okumayı, araştırmayı seven Kemal'le birlikte geçmişten bugüne Balat'ı kavrıyoruz. Zamanında aynı dairede yaşamış Vladimir Nadolsky'nin mirasçısı Haluk'u bulma teklifi üsteğmen Kemal'i maceralara sürüklüyor. Yarım yüzyıllık bir telgrafın yardımıyla arayacağı Haluk Batumlu'yu bulma çabası, "göz gör(e)meden gönül sever mi? sorusuna cevap aramak da olacaktır. Kemal, izleri sürerken her karşılaştığı kişinin trajik hikâyesini dinler. Bu hikâyeler kendi içlerinde bütünlük taşısalar da bir takım gizlerin çözülmesine de yardımcı olur. Poe'nun Annabel Lee şiirinin de özel bir işlevi var. Sırlar sakladığı gibi, verdiği şifrelerle de kahramana yol gösterir.

1956 tarihli kısa telgraf Eskişehir'in Mahmudiye ilçesinden yollanmıştır. II. Mahmud'un saf kan Arap atları yetiştirmek için kurduğu harasıyla ünlü Mahmudiye'de edindiği bilgilerle Eskişehir'de, Haluk'un arkadaşı, özgün lületaşı ustası Hasan Gezgin'i bulur. Hasan Gezgin, arkadaşı Haluk'un 50'li yılların solcularından olduğunu, bu sol maceralarının tüm arkadaş grubunun hayatını kararttığını anlatır. Polis takibinden kaçıp Mahmudiye'ye arkadaşının yanına sığınan Haluk bir de trajik aşk macerasının kahramanı olmuş, Mahmudiyeli iki ailenin hayatını alt üst etmiştir. Haluk gönlünü çaldığı kasabanın en güzel kızlarından Nalan'ı kaçırıp, Tirebolu'ya diğer yakın arkadaşı Halit'in yanına sığınmıştır.

Kemal, Haluk'un izini sürmek amacıyla Tirebolu'ya gider Halit'i bulur. Halit, üç arkadaşın, Haluk, Hasan ve kendisinin, hikâyelerini daha da geliştirir. Halit'in anlattıklarından Haluk'un Tirebolu'dan kaçtıktan yıllar sonra Ayvalık'ta ortaya çıktığını anlar. Ayvalık yakınlarında bir zeytinlikte yaşayan Haluk'u bulduğunu ve iz sürmenin sona erdiğini düşünsek de bu karşılaşma ile kahramanızın hayatında yeni bir dönem başlayacaktır.

İz sürmenin bittiğini düşenerek döndüğü Balat'ta komşusu profesör Ali "belki de bulaştığın oyunun son perdesi henüz bitmemiştir…" der. Ali Hoca'nın ablasından miras kalan parayla Buenos Aires yoluna düşerler. Amaçları orada Ali Hoca'nın ölmeyip de yaşadığına inandığı, hayattaki tek aşkı Ester'i bulmaktır. Kemal uçakta yanına düşenlerin kırık aşk hikâyelerini dinleyerek Arjantin'e gider. Doğurusu bu hikâyeleri roman bütünlüğü içinde işlevsel bulmasam da keyifle okuduğumu söyleyeyim. Çünkü bunlara sonra bir çok yenisi ekleniyor. Neyse ki onların roman açısından birer işlevleri de var.

Kemal, Buenos Aires'te çoğunluğu Türkiye göçmeni Musevi mahallesinde yaşadığını düşündükleri Ester'in izin sürerken de ana teması kırık aşk hikâyeleri olan ama satır aralarında gizli bilgiler ve şifreler de taşıyan hikâyeler dinler. Bu hikâyeler aynı zamanda Yahudilerin Avrupa'dan Arjantin'e uzanan uzun göçlerinin de bireysel örnekleridir. Bunlara Buenos Aires'teki çoğu hala türkçe konuşan Ermeni Cemaatininin göç hikâyeleri de katılır. Kemal sonunda Ester'in izini bulur, Ali Hoca ile buluşturur ama bu da romanın bittiği anlamına gelmez. Tüm bu oyunların ardında Suat'ın olduğunu kavrar. Gizemli mektuplarla, mesajlarla, ipuçlarıyla iz sürdürten Suat'tır.

Suat'ı bulmadan tüm bu yolculukların anlamını çözemeyecektir. Suat'ı bulmasında da klavuzu Poe olacaktır. Sıkı bir Poe fanatiği olan Suat'ın defterlere onun için yazdıkları yol gösterici olur. Kemal bu arada görmeden gönlün seveceğini kanıtlayacak hayatının aşkını bulmak için tekrar Ayvalık yoluna düşer. Gözleri görmeyen Sim'in güvenini kazanıp, ona Proust'un manidar isimli Kayıp Zamanın İzinde'sini okuyacaktır. Sim'in gözlerini ameliyatla açtırmak için gittikleri Amerika'da Kemal'in yolu Poe'nun doğduğu sokağa daha sonra da müzesine düşer. Kemal’i Suat'a ulaştıracak son ipucu onu orada beklemektedir.

Romanı kısaca anlatmaya çalışırken birçok ayrıntıyı atladığımın farkındayım. Selçuk Altun, ekonomik anlatımı ile ayrıntı zengini bir roman yazmış. Onu ilginç ve sağlam bilgilerle, Türkiye'den, dünya'dan sosyal, politik ve sanatsal gözlemlerle, çoğuna yüreğiniz burkularak katıldığınız yargılarla bezemiş. Önceki romanlarındaki kitap ve resim sanatı açısından bilgi ve isim zenginliğinin yerini bu kitapta klasik müzik almış. Ama bu bilgi yağmurunu dozunda tutmayı da bilmiş. İşe macerayı, iz sürmeyi, heyacanı da katınca akıcı bir roman çıkmış.

Etiketler: ,


 

KÜLTÜR ENDÜSTRİSİ

Theodor W. Adorno'nun "kültür endüstrisi" kavramını ortaya atış tarihi 1944. Daha sonra bu kavrama tekrar dönerek 1963'de ünlü makalesi "Kültür Endüstrisine Genel Bir Bakış"ı yayınlamış. Adorno, iyi bir estetik filozofu olarak isabetli öngörüsü ile kültürün nasıl endüstri halini aldığını göstermişti. Adorno'nun kültür endüstrisine ilişkin makaleleri J.M.Bernstein'ın sunumu ile İletişim Yayınları'nın "Sanathayat" dizisinden "Kültür Endüstrisi - Kültür Yönetimi" (2007) adıyla yayınlandı. Kitabın arka kapağında belirtildiği gibi Adorno bu makalelerde "19. Yüzyılda, Endüstri Devrimi'nin akılcılığına karşıt bir anlamda tanımlanan sanatın nasıl giderek maddi üretim süreçlerine yenik düştüğünü anlatır." Endüstriyel mantığın denetiminde sanatın özerkliğini ve eleştirelliğini yitirmesini inceler. "Kendi içine kapalı sanatsal modernizmi savunan bir elitist" denerek eleştirilen Adorno'nun haklılığını geçen zaman gösterdi. Şimdi Adorno'nun eleştirilerinin çok hafif kaldığını düşünenler bile var.

Sanat, kültür endüstrisinin çabaları ile kolay eğlence sağlayan bir niteliğe büründürülüyor. "Eğlence, geç kapitalizm koşullarında çalışmanın uzantısıdır. Mekanikleştirilmiş emek süreciyle yeniden baş edebilmek için ondan kaçmak isteyen kimselerin aradığı şeydir" diyor Adorno. "Eğlenmek her zaman bir şey düşünmemek, gösterildiği yerde bile acıyı unutmak demektir." İnsanlar için bir futbol maçı ile bir konserin işlev olarak bir farkı kalmayacaktır, ikisi de eğlence aracıdır.

Kültür endüstrisi de sanayileşecek ve sinema, roman gibi sanat dallarını kullanarak bu eğlence metalarını üretecektir. Belirli bir formülle üretilebilir, standart, tabii ki ortalamaya hitap eden, "sanat eseri" olarak değil mal olarak pazarlanabilecek, kolay ulaşılabilecek ürünlere gerek vardır. Bu da popülerle popüler olmayan arasında fark kalmamasını sağlayarak olur. Tüketici standart üretilmiş kültür endüstrisi ürünlerini bulmalıdır, sanat eseri değil. Adorno reklamcıların başarısına da işaret eder; "Reklamın kültür endüstrisindeki zaferi budur işte; tüketicinin, sahte olduklarını gördüğü halde, bastırılması zor bir istekle kültür metalarını almaya ve kullanmaya devam etmesi."

Etiketler: ,


 

Roman edebiyatın neresinde?

Eleştirmen Ömer Türkeş, çok faydalı bir çalışma yapıyor. Her yıl kaç tane roman yayınladığını, bunların kaçının ilk roman olduğunu, romanların konularını tasnif ediyor. İlk yıllık değerlendirmeyi 2001'de yapmış. O yıldan beri de devam ediyor. Bir yandan da araştırmalarını geriye, Cumhuriyetin kuruluş yılına, 1923'e doğru da genişletiyor. Çerçeve yazılar yazıyor, ortak noktaları belirliyor. Bu sayım-döküm işlemi roman eleştirisi açısından önemli çıkarımları beraberinde getirdiği gibi Türkiye'de gelişen ilgi alanlarını, eğilimleri, inanç ve zihniyetleri de yansıtıyor. Yıllar içinde romanlarda işlenen konulara ve tabii konulara geliştirilen yaklaşımlara yakından bakmak Türkiye'nin yaşadığı sosyolojik değişimin de bir aynası olacaktır. Umarım, Türkeş, bu çalışmalarının sonucunda Cumhuriyet romanı hakkında bir kitaba imza atacaktır.

Ömer Türkeş, "Roman 2007" başlıklı yazısında (Virgül Dergisi, Şubat 2007) bir tablo ile 1923-2007 yılları arasında yayınlanan romanların sayısal bir dökümünü de vermiş. 1923'le 1997 arasında yayınlanan roman sayısının yıllık ortalaması 50. 1998-2007 tarihleri yıllık ortalaması ise 234. 1941-47 tarihleri hariç hiçbir zaman yayınlanan roman sayısı yılda yüzü geçmemiş. (Türkeş, kırklı yıllardaki artışı da o dönemler yayınlanan az sayfalı, "dime roman" (ucuz roman) olarak adlandırılan polisiye - macera romanlarının çokluğuna bağlıyor.) 1998'de yüz barajı aşılıp 110 roman yayınlanmış. 99'da 138, 2000'de 134, 2001'de 140, 2002'de 214, 2003'de 217, 2004'de 311, 2005'de 336, 2006'da (rekor sayı) 389 ve 2007'de de 354 roman yayınlanmış.

2007'de yayınlanan eserlerin 196'sı ilk roman. Yani 196 yeni yazarla tanışmışız. Her ay 16 yeni romancı. Bütün zamanların rekoru kırılmış. Tam anlamıyla bir yeni romancı patlaması. Yeni romanları okumak bir yana adlarını akılda tutmak bile mümkün görünmüyor. Konulara göre ayrımları Türkeş'in yazısında bulacaksınız. Bu çalışmadan, romanda edebi ağırlığın gün geçtikçe azaldığı çıkarımına rahatlıkla varabiliriz. Niceliksel artış, niteliksel çöküşü beraberinde getirmiş. Türkeş durumu şöyle açıklıyor; "Çünkü roman patlamasını körükleyen, edebiyatın değil piyasanın dinamikleri. Piyasaya kitap sürebilmek için edebi değere boş veren, editörlük müessesesini işletmeyen, önüne gelen her dosyayı yayınlamak zorunda kalan yayıncılar, günü kurtarmak adına edebiyata zarar veriyorlar. Çok sayıda kötü roman, hem az sayıdaki "iyi"nin gözden kaçırılmasına hem de insanların her yazdıklarının roman olduğuna inanmalarına, daha iyisini yapmak için gayret göstermemelerine neden oluyor. Roman sayısındaki artışla kitapların baskı adetleri ve ulaştıkları okuyucu sayısının ters orantılı olduğuna şaşmamak gerek."

Roman tıpkı sinema gibi kültür endüstrisinin başat ürünü halini aldı. Niceliğin niteliğin önüne geçmesinin nedeni budur. Nasıl bazı filmler "sanat filmi" ayrıma tabi tutuluyorsa artık bazı romanların da "edebi roman" diye ayrılmasının zamanı geldi. Tabii ki bu tür ayrımlar kültür endüstrisinin fabrikatörlerinin işine gelmez. Çünkü önemli olan çok fazla ürünü çok adette satmaktır. Ürününüze sanat eseri önemi atfeder, örneğin romansa onu edebiyat şaheseri olarak sunar okurun gözünde önemsetir ama aynı zamanda kolayca okunup tüketilmesini sağlarsanız başarı sizindir. "Popüler olanla olmayanı ayırdetmemek", sanat olanla olmayanı ayırdedemez hale gelmeniz demektir. Böylece okur olma konumundan tüketiciye dönüşürsünüz ve en vasat ürünleri bile sanat eseri sanarak satın alma yanılgısına kolaylıkla düşersiniz ki endüstrinin istediği de tam budur.

Eskiden yazarlar "kalıcı" eserler yazmak arzusundaydılar. Umutları eserleriyle yarına kalmak, ölümlerinden sonra da eserleri aracılığıyla anılmaktı. Günümüzün yazıcıları, "çok satan" eserler yazıp çok ünlü ve zengin olmak arzusundalar. Çok satmanın da yolu, edebi olmaktan değil, kolayca anlaşılmaktan geçiyor. Hedef olarak seçilen okur da edebiyatsever değil, ortaokul düzeyindeki gazete okuyucusu.

Büyük reklam ve tanıtım kampanyalarıyla sunulduğu için yüzbinlerce okura ulaşmasına rağmen "anlaşılmazlık"la itham edilen Orhan Pamuk'un Yeni Hayat'ını (İletişim yay.) düşünün. Eğer edebi kıstaslar söz konusu olsaydı Yeni Hayat anlaşılma/anlaşılmama açısından mı değerlendirilirdi, yoksa edebi niteliğiyle mi? Tabii değerlendiricilerin kimliklerini de gözönüne almak gerekiyor; Yeni Hayat'ı okuyup anlamadıklarını söyleyenler eleştirmenler değil gazete köşe yazarlarıydı. Çünkü romanın medyası değişti. Edebiyat, dergilerinin konusu olmaktan çıkartılıp gazetelerin haftasonu eklerinin, televizyon talk showlarının malzemesi haline getirildi. Yazarın eserinin önüne geçmesi ve bir pop starı gibi sunulması da bu sürecin ürünüdür. Tarkan'ın yeni albümüyle Orhan Pamuk'un yeni romanının sunumu arasında fark kalmadı. Reklam ajansları her ikisi için de özel kampanya stratejileri geliştiriyor. Romanın hakkında Tahsin Yücel'in, Jale Parla'nın ya da Ömer Türkeş'in yazması değil, yazarın Ayşe Arman'ın kırmızı koltuğuna uzanması önemli. Bugün bir romanın konusu, üslubu ya da dili değil, kaç sattığı tartışılıyor. Edebiyat çevrelerinde de sadece satış rakamları ve reklam kampanyaları konuşuluyor. Peki, gazetelerin, kitap eklerinin çok satan listelerinde yapılan yeni bölümlemede "Edebiyat" başlığı altında listelenen kitapların kaçı gerçekten edebiyat eseri? Bu tavır neden sorgulanmıyor? Medyaya göre birisi kitabının üzerine "roman" diye yazmışsa o edebiyat eseridir, çok satmışsa da listede yer alacaktır. "Türk Diplomatın Kızı" adlı kitap çok sattığı ve listede "edebiyat" başlığı altında yeraldığı için artık edebiyat eseridir.

Sistem iyi işledi ve artık bazı yazarlar "star"lıklarını sırf okurlara değil, edebiyat çevrelerine de kabul ettirdiler. Örneğin usta bir yazarımızı anmak amacıyla bir üniversitemiz bir sempozyum düzenlediğinde edebiyat üstadları, kusura bakmasınlar ama, amiyane tabirle, üvertür (eski deyişle sıra kızı) sayılıp, dört beş konuşmacılı panellere davet edilirken bu starlar özel oturumlarda, gazino assolistleri gibi tek başlarına konuşuyorlar. Kimseden bir itiraz duyulmuyor. Bu hâl, malumu ilandır!

Etiketler:


 

Alnı Mavide

Ahmet Büke, 2004'de yayınlanan İzmir Postası'nın Adamları'ndan itibaren adım adım hikâyeciliğini geliştiriyor. Dikkate, izlemeye değer hikâyeciler arasında yer alıyor.

Orhan Duru'nun önerdiği gibi, Ahmet Büke'nin kendine has bir kurgu anlayışı, biçimi, anlatım tarzı var. Küçük ayrıntılardan, anlardan, görüntülerden yola çıkarak hikâyelerini oluşturuyor. Hatta bazılarına hikâye deyip dememekte kararsız kalıyorsunuz. Sanki sadece o ânı, o imgeyi anlatmak istemiş, öncesini, sonrasını merak etmemiş gibi. Bazı hikâyeleri de kaldığı yerden devam ettirebileceğinizi düşünüyorsunuz. Orhan Duru'nun yazdığı gibi kişilerin tiplemelerin üzerinde durmuyor olayla ilgileniyor. Ahmet Büke, olayı, daha çok da ânı anlatırken hikâye kişileri varolmaya başlıyor imgeleminizde. Onların davranışlarından, konuşmalarından, tepkilerinden kendinizce bir hikâye kahramanı yaratıyorsunuz.

Yeni kitabı "Alnı Mavide" de (Kanat Kitap, Haziran 2008) bu tür hikâyeler var. Alnı Mavide de çoğu hikâyede 12 Eylül dönemine yoğunlaşmış yazar. Darbenin hemen öncesinde ve sonrasında İzmir'in kenar mahallelerinde yoksul insanların, kaybedenlerin yaşadıklarından anlar bunlar. Kısa hikâyelerine alıştığımız Ahmet Büke'nin bu kitabı 38 sayfalık "Biz" adlı hikâye ile açılıyor. Küçük parçalardan oluşan ve her parçanın başka bir kahramanın bakış açısından anlatıldığı bu hikâyeye bir hikâyeler hikâyesi de demek mümkün. Oldukça kapalı, bazı yerlerinin bilerek müphem bırakıldığını düşündüren bir hikâye, "Biz"i anlamak için kitabın diğer hikâyelerini de okumak gerekiyor. Yavaş yavaş parçalar birleşiyor ve 12 Eylül'de yaşanan dramları, insanların darbe ile düşürüldüğü aşağılanmış, ezilmiş, çaresiz ruh halini hissediyorsunuz. 12 Eylül hikâyelerini "Alnı Mavide Elleri Kanda" olanların hikâyeleri izliyor. Bir insanı öldürmenin ne kadar sıradan bir olay olduğunun örneklerini okuyorsunuz.

Etiketler: ,


 

Öykü Yazmanın Sırları

Orhan Duru ilk hikâyesini 1953'de yirmi yaşındayken yayınlamış. Çağdaş Türk hikâyeciliğinin ustalarından... İlk yapıtlarında Mavi Dergisi'nde yayınladığı için Attlâ İlhan'ın yönlendirriği Mavi Hareketi içinde değerlendirilse de esas olarak Ferit Edgü, Demir Özlü, Adnan Özyalçıner gibi önemli hikâyecilerden oluşan 50 Kuşağı yazarlarından. "Gözleme dayalı, yalın bir anlatımla, insanın yaşadığı çevreye duyduğu tepkiyi yergi ve güldürü yoluyla, eleştirel gerçekçi bir anlayışla dile getirmeye çalıştığı" yazılmış değerlendirmelerde. Hep arayan, dilde, anlatımda, kurguda yeniliğin peşinde bir yazar. Gerçeküstücülük de, bilimkurgu da onun ilgi alanında. Hikâyeciliğiyle olduğu kadar da deneme yazarlığıyla da dikkate değer.

Orhan Duru, 55 yıllık deneyimle "Öykü Yazmanın Sırları"nı yazmış (Karakutu yay. Şubat 2008).

Orhan Duru, "Niçin öykü yazıyorum?" sorusunu cevapladıktan sonra, iki çeşit hikâye yazma yöntemi olduğunu söylüyor. Biri bir fışkırma ile geliyor. Kısa sürede yazılıyor. Ama bu fışkırma anını yakalamak kolay değil. Diğer yöntemde ise küçük bir olay, duyulan bir söz, bir değerlendirmenin verdiği esinle yazmaya koyulabiliyor. Bunun için notlar alıyor. Sonra o notları kullanarak yoğun emekle uzun sürede yazıyor.

Hikâyecinin meraklı olması gerektiğine inanıyor. Dünyanın sorunlarıyla ilgilenmeli, evreni, doğayı ve insanlar topluluğunu en geniş biçimde kavramaya çalışmalı diye düşünüyor. Belki her ilgi yazıya geçmeyecek ama yazarın ufkunu açacak. Bunun için de "bağnazlıktan, kör inançlardan ve baskılardan kurtulmak gerek"tiğini düşünüyor.

Hikâyenin bir kurgu ürünü olduğunu düşünüyor. Hikâye, kendi kurgusu içinde ayrı bir dünya yaratmalı, diyor. Hikâyenin gerçeğinin günlük gerçekle koşut gitmediğini vurguluyor. Ama salt kurgunun da yetmediği bir gerçek... Hikâye yazabilmek için kurgunun yanında hayattan başlangıç noktaları da bulması gerekiyor yazarın. Ama güncel hayatın gereksiz ayrıntılarla dolu olduğunu, hikâyenin fazla ayrıntıyı kaldıramayacağını bilmek gerek. Birçok yazarın bu önemli ayrımın farkında olmadığı için hikâye yazıyorum diyerek aslında anılarını kaleme aldığına inanıyor.

Hikâye roman ayrımını şöyle yapıyor, "romanlar kişilere, tiplemelere, öykü ise olaylara dayanır; Öykünün daha dinamik olması gerekir. Bu nedenle gereksiz bir ayrıntıya yer yoktur öyküde." Hikâye düşgücü ve yoğunluk istiyor.

Hikâyecinin belli bir anlatım biçimine, belli bir deyişe ulaşması gerekli görüyor. Bu deyişi geliştirmek için de çaba göstermek gerektiğini belirtiyor. Dili eski biçimlerden, saplantılardan kurtarmak önemli bir yöntem. Ama eski biçimlerden yararlanmak da başka bir yol. Kendine has deyişe ulaşmak için de başka hikâyecileri, romancıları okumayı şart görüyor. Okumak, yazarlık eğitiminin bir parçası... Okuyarak ne yapmanız, neyi yapmamanız gerektiğini öğreneceksiniz. Daha önce yazılmışlardan farklı kendinize has deyişi bulacaksınız. Okur, deyişinizden sizi ayırtedecek, tanıyacak.

"Öykü yazmanın pratik yollarından biri de şaşırmacadır. Toplum içinde yaygınlaşmış kimi inançları ya da öyküleri tamamen tersinden okumaktır" diyor. Adem ile Hava hikâyesini yazışında şaşırtmacayı nasıl denediğini anlatıyor.

Öykü Yazmanın Sırları, sanıyorum Orhan Duru'nun çeşitli yazılarının, söyleşilerinden seçilen parçaların yeniden kurgulanması ile oluşturulmuş. Eski materyalden yeni bir eser elde edilmiş. İyi de olmuş. Keşke kitap yayına hazırlanırken biraz daha özenli olunsaymış, yazım kurallarına, eser adlarını, yazarların isimlerini doğru yazmaya dikkat edilseymiş. Editörlük kısmı eksik kalmış anlaşılan.

Öykü Yazmanın Sırları nadir bulunacak bir eser. Hikâye yazmak isteyenler için olduğu kadar hikâye yazanlar için de önemli. Orhan Duru'nun anılarla, kendi eserlerinden örneklerle bezeyerek verdiği sırlara vakıf olmak isteyenlere Öykü Yazmanın Sırları'nı öneriyorum.

Etiketler: ,


This page is powered by Blogger. Isn't yours?