Perşembe, Temmuz 20, 2017

 

“Çatal dili damağına değdi, tıs sesi çıktı”



Minimalizm, “modern sanat ve müzikte, kökeni 1960'lara giden, sadelik ve nesnelliği ön plana çıkaran bir akımdır” diye tanımlanıyor. “Eksiltme, indirgeme ve kısıtlama teknikleriyle ve damıtma yoğunlaşma süreçleriyle küçüklük ve sadeliğin sağlanması” sanatta minimalizm için ortak bir beklenti. Gereksiz detaylardan ve süslemelerden kaçınmak plastik sanatlar için minimalizmin bir koşulu gibi görünse de edebiyatta da bu yaklaşım beklenir. “Yalınlık” da temel bir beklenti. Yalın olan da sade ve doğal oluyor. Robert Browning’in “az çoktur” deyişi önemli bir kıstas.
Selçuk Orhan “Minimalizmin bir boşluk estetiği olduğunu, minimalist yapıtlarda dengenin boşluk ekonomisi, yani boşlukla içeriğin ağırlıklarının ayarlanması yoluyla kurulduğu” tezini savunur (“Boşluğun Öyküsü Minimalizm, selcıkorhan.com).
“Boşluk estetiği” tanımı bana da yakın geliyor. Sanatçının, yazarın bıraktığı boşlukları okurun tamamlaması yani kendi yorumunu eklemesi arzu ediliyor. Aslında bu yazış biçimi gerçekliğe en yakın ifadeyi de sağlıyor. Gerçek hayatta da yaşananları, olayları tam olarak bilemeyiz. Onları yorumlamamız, kendimizce tamamlamamız gerekir. Yani minimalist yapıt okurun katkısını gerektirir. Bu yorumun da yanlış olması, yanlışlıklar barındırması kaçınılmazdır. Okurdan okura da değişken olacaktır tamamlama işlemi.    
Selçuk Orhan “Minimalist yapıt anlamını okunarak değil şerh edilerek kavrayacaktır. Ancak yapıtı oluşturan biçimsel ya da anlamsal ögelerin bilinçli yalınlığı karşısında şerhe kalkışan kişi bir açmaza düşecektir” diyor.
Minimalizm yeni bir şey gibi görünüyor ama sanat ya da edebiyat tarihini incelediğinizde çok eskilere dayandığını görüyoruz. Demokrit, Heraklit ve Ezop’a kadar gidiyor geçmişi. Fransız edebiyatından da Pascal, La Rochefoucauld, La Fontaine ve La Bruyère örnekleri veriliyor. Pek fazla geçmişe uzanamayanlar için Samuel Beckett iyi bir örnektir. Tabii Raymond Carver da ilk akla gelecek minimalistlerden. Ferit Edgü, Barış Bıçakçı ve Selçuk Altun, daha geriye gidersek Vüsat O Bener, hatta Sait Faik...
Kısalığın minimalizm için bir koşul olmadığını da söylemeliyim. Minimalizm bir anlayış, yaklaşım.
Motte Warren’in minimalist yapıt tanımı “azaltılmış söz dağarı, kısa cümleler, karakterin düşünce veya duygularının ifadesinde ketumluk, süsten uzak sade bir dil kullanımı ve abartıdan kaçınma, tarafsız anlatıcı, hatta anlatıcı yokluğu, diyaloglara fazlaca yer verilmesi, çok az sıfat kullanımı, iletişim aracı olarak esasen betimlemeye (diegesis) değil gösterime (mimesis) yer verilmesi, gündelik yaşamın keskinliği, şimdiki zaman üzerine vurgu” tanımı bana uygun görünüyor. Mehmet Fikret Aragüç’ün “Sanattan Edebiyata Minimalizm ve Edebi Bir Uygulama” adlı makalesi bu konuda genel bilgilenme için yararlı bir kaynak (bkz. “academia.edu/30707494/Sanattan_Edebiyata_Minimalizm_ve_Edebi_bir_Uygulama”).
Melike Uzun’un “Soğuk ve Temiz”i (2017, iletişim yay.) 130 sayfa. Altı satırlık bir bölümle başlıyor. Üç satırlık bölüm de var. Bir tane beş sayfalık bölüm var. Genel olarak bölümler tek sayfada bitiyor. Boşluğu sadece anlatının içeriğinde değil kitabın yapısında da önemsemiş. Beyazlıklar okura durup düşünme, okuduğu bölümü anlama, anlamlandırma zamanı vermek için konmuş sanki.
Romanın ana kahramanı Defne suskun, ezik, yaşayacaklarına karşı çaresiz bir yapıda çıkıyor karşımıza. Asi nehri kıyısında bir ilçe. Herhalde Hatay’ın bir ilçesi. Kenar mahallelerden birinde yoksul bir aile. Kentleşen ama doğayla ilişkisini de henüz kesmemiş... Bir yanıyla çayır, çimen, portakal bahçeleri, bir yanında da nehir var.   
Defne tam bir ev kızı. Okulu, sanırım zorunlu eğitimi tamamlar tamamlamaz eve kapatılmış. Ne yapılacağı söylenmeden evin tüm işini yapıyor. Babasına, ağbilerine karşı saygılı. “Tek kusuru yavaşlığı” diyorlar. Salyangozlardan bile yavaş.
Salyangoz benzetmesi manidar, çünkü Defne’nin salyangozlarla ve sonra yılanlarla yakın ilişkisi var. Anlatıda da bunlar, salyangoz ve yılanlar belirleyici işlevler yüklenecekler.
Kimseler fark etmese de içindeki sıkıntı yavaşça büyüyor. Ev işlerini uzatmasının, aşırı titizliğinin temelinde bu sıkıntının olduğu kuşkusuz.
Kısmeti gelir, kendisini bulur. Defne de diğer benzerleri gibi evlendirilir. Üstelik iyi bir kısmetle, mahallenin zenginlerinden, İlyas Mobilya’nın sahibinin oğlu İlyas’la. Zamanında boynuna yılan dolayıp korkuttuğu çocuktur İlyas.
Defne bir çemberden çıkıp diğer çembere girmiştir. Ama niyeti bir an önce çemberin dışına çıkmaktır. İçindeki yılan sesi de gelişmelerin habercisidir.
Kaynanasının evindeki yaşamı baba evinde yaşadıklarından farksızdır. Hamile kalması yaşamına değişiklik getirir. Deniz “Gadir Bayramı”nda doğmuştur. Onuruna kurban edilen dananın kesip biçilmesinin simgesel anlamı ve romanın başındaki Metrane imzalı alıntı öykü geliştikçe anlam kazanmaya başlar.  
Oğlu Deniz büyürken onun da sıkıntısı büyür. İçindeki tıss sesi gün geçtikçe daha çok duyulmaya başlar. Gerçekçi anlatımın simgeselleştiğini ve anlatının giderek fantastikleştiğini görürüz.
Defne’nin yaptığı mantar yemeğinden kocası İlyas’ın ölümü ile roman yeni bir evreye girer. Ana oğul evi terk edip İstanbul’a gelirler ve birlikte bir hayat kurarlar.
İstanbul bambaşka bir hayat, farklı mücadeleler demektir. İstanbul’un derinliklerinde birlikte ayakta kalmaya çalışırlar. Deniz’in tutuklanıp ölümü ile de Defne’nin tek bir yaşama amacı kalır.
Soğuk ve Temiz için arka kapakta “yokluğun, merhametsizliğin ve hesaplaşmanın romanı” denmiş. Melike Uzun Defne’nin yaşamını anlatırken minimalist bir anlayışla, sert ve gerçekçi bir dille merhametsizliğin yarattığı yokluğu, yoksulluğu güçlü bir şekilde yansıtıyor. Defne’nin yaşamdaki kararlılığın kaynakları ve nedenlerindeki boşlukları doldurmak da okura kalıyor. Dikkatle okunması, hem biçim hem de içerik açısından tartışılması gereken bir roman.  20.07.2017

Etiketler: ,


 

Yaz sergileri, Yazlık sergileri



Yaz ayları galeriler, müzeler açısından tatil ayları olarak kabul edilirdi. Bu alışkanlığın değişmekte olduğunu görüyoruz. Galeriler sergi tarihlerini Haziran ayının sonuna dek uzattı. Bir çok müzede ve bazı galerilerde yaz aylarında da sergiler devam ediyor.
Yaz tatilinin de kısa süreceği anlaşılıyor. Birçok galeri Eylül ayında eşzamanlı olarak başlayacak olan İKSV’nin İstanbul Bienali ve Contemporary İstanbul’la birlikte yeni sezonu başlatacak.
Bu sıcak yaz günlerinde İstanbul’daki galerilerin çoğu tatilde ama müzelerde ve sanat kurumlarında birbirinden çekici sergiler sürüyor. Sanat sayfamızda her pazartesi yayımlanan “Sanatta Bu Hafta” bölümünden sergileri izliyorum.
Pera Müzesi’nde Çiftdüşün Çiftgörü ve Jose Sancho Erotik Doğa (6.8.17), Sakıp Sabancı Müzesi’nde Feyhaman Duran İki Dünya Arasında (30.7.17) ve Selim Turan Tez- Antitez – Sentez (13.8.17), İstanbul Modern’de Liman (20.7.17), Roger Ballen Retrospektif  ve Fahrelnissa Zeid (30.7.17), Borusan Comtemporary’de Sinan Projesi ve Günlerin Tortusu (3.9.17), Elgiz Müzesi’nde 9. Teras Sergisi (28.10.17), Arter’de Görme Biçimleri (13.8.17), Akbank Sanat’ta Beni Bul (29.7.17) ve sanat galerileri Anna Laudel Contemporary’de Odalar & Duvarlar (25.8.17), Amerikan Hastanesi Operation Room’da Furkan Temir (19.8.17), Bomontiada Leica’da Arslan Sükan Prelude (5.8.17), Balat The Pill’de Surreal House (22.8.17), Gürel Art Space’de Art of Flowers (29.7.17), Bozlu Art Project’te Sosyomanya (26.8.17), Merkür’de Sevgisiz Algı (30.07.17), Mixer’de Kara Kutu – Mixer Sessions II (29.7.17), 42 Maslak Art Space’de İstanbul’dan İzler (15.8.17) süren sergilerden tespit edebildiklerim.
Yaz sergilerinin gemellikle karma sergiler olduğu eleştirisi getiriliyor. Ölü sezon böyle geçiriliyor, deniyor. Tartışmaya değer. Arter’de Görme Biçimleri ve Akbank Sanat’ta Beni Bul karma sergilerini gezdim.
Arter’deki Görme Biçimleri, John Berger’in eserinden esinlenerek Sam Bardaouil ile Till Fellrath’ın küratörlüğünde gerçekleştirilmiş. Çoğu Türkiye'de ilk kez sergilenen 33 sanatçının yapıtları yer alıyor. Resim, heykel, yerleştirme, video ve fotoğraftan oluşan işler.
Akbank Sanat’taki Beni Bul’un alt başlığı Otoportreye Çağdaş Dokunuşlar. 23 sanatçı ve bir kolektifin otoportre fotoğraflarından oluşuyor. Küratörlüğünü fotoğraf sanatçısı, eleştirmen Merih Akoğul yapmış. Akoğul’un sergiyi, eserleri açımlayan metinleri dikkate değer. Sergi kataloğu bu konuda bir eser olarak da değerlendirilmeli. Basılı mı bilmiyorum, internet sitesinden ulaştım. Kanımca karma sergiler iyi bir konseptle iyi küratörlerle oluşturulmuşsa bireysel sergilerden daha çok tercih edebileceğim etkinlikler. Bu iki sergi bunun örnekleri.
Son yıllarda örnekleri artan bir eğilim de yazlıklarda açılan sanat galerileri. Özellikle Bodrum’da yoğunlaştıklarını görüyoruz. Palmarina’daki Mine, Oasis’te Nurol, Casa Dell Arte, Art Suites Gallery, Galeri Arteo, Osmanlı Tersanesi, Mor, Cam Art, Gündoğan Galeri Costa, Şevket Sabancı Kültür Merkezi... Yazları Bodrum neredeyse sanatın merkezi İstanbul’a rakip olacak hale gelmiş.  
Küratör İbrahim Karaoğlu Bodrum’dan iki sergi öneriyor. Hanefi Yeter’in “Avun-ma” adlı resim-heykel sergisi Bodrum Belediyesi Şevket Sabancı Kültür ve Sanat Merkezi’nde 10 Ağustos’a kadar sürecek. Yeter'in özellikle son iki senede yaptığı resim ve heykellerden oluşuyor sergi. Yeter sergi açılışında “insanın sorunları, sevgileri, mutlulukları, doğayla ilişkisini yan yana getirmeye çalıştım” demiş.     
Zahit Büyükişliyen’ın “Hommage a Don Quijote”ı 6 Eylül’e kadar Yalıkavak’taki Art Suites Gallery Bodrum’da. Soyut resmin ustalarından Büyükişleyen Don Kişot’tan yola çıkarak yaptığı resimleri biraraya getirmiş. İki sergi de İstanbul’da da tekrar edilir umarım. 19.07.17

Cuma, Temmuz 14, 2017

 

“Beni hiç mi hiç anlayamayacaksınız”



Çok kısa bir yaşam, ondan çok daha kısa süren bir şiir verimi. 37 yıl yaşamış. Sadece on yıl kadar bir süre şiir yazmış, yayımlatmaya çalışmış. Tanınıp meşhur olması ölümünden sonra mümkün oluyor.
Kafka, Che Guevara, Marilyn Monroe, James Dean gibi Dünya kültürünün kült isimlerinden Arthur Rimbaud. Hakkında çok yazılmış, çok tartışılmış. Bunun nedeninin de kült yazar olmasının yanında James Joyce ve Franz Kafka gibi eserlerinin kolayca anlaşılamaması, yoruma açık olması olduğu kanısı hakim. Kuşkusuz şiirlerinde işlediği temalar, kullandığı imgeler, oluşturduğu dünya da okuru çekiyor, büyülüyor. Yoksa aradan yüz yıldan fazla bir süre geçmiş olmasına rağmen şiirleri bu kadar çok okunmazdı.
Dünya kültürünün kült isimlerinden olduğu için yaşam öyküsü ile efsaneleştiriliyor. Genç yaşta ölmesi. Eşcinselliği, alkol ve uyuşturucu bağımlılığı... Serseriliği, serkeşliği, aksiliği, kavgacılığı... Paul Verlaine ile tutkulu birlikteliği... Rimbaud’nun kült olması için yeterince veri var aslında ama biyografi yazarlarına yetmiyor olmalı ki yeni efsaneler üretiliyor ve bunların bir bölümü gerçekmiş gibi kabul görüyor. Silah kaçakçılığı, esir tüccarlığı yaptığı "herkesin doğru bildiği yanlış"lardan, galat-ı meşhur. “Ölürken, son nefesinde Arapça ‘Allah Kerim’ demiştir” gibi Rimbaud’yu müslümanlaştırmaya yönelik iddialar da var. Yaşam öyküsü üzerinde çok çalışılmış, bir çok biyografisi yazılmakla kalmamış yaşamının çeştli dönemleri de ele alınmış. Amazon Fransa “arthur rimbaud”yu arattığınızda 1492 kitap listeliyor. İngilizcede de 1213 kitap var.
Türkçeye baktığımızda ise liste kısa. Milli Kütüphane’de 54 başlık var. Bunların bazıları kitapların yeniden basımları, bazı makaleler ve Fransızca baskılar da kütüphane kataloğunda bulunuyor. Biraz kafa karıştırıcı bir listeleme. kitapyurdu.com bazıları tükenmiş 17 kitap listeliyor. İlhan Berk, Özdemir İnce, Can Alkor, Erdoğan Alkan Rimbaud’nun şiirlerinin başlıca çevrimenleri. Bütün eserlerinin yayımcısı Yapı Kredi Yayınları İlhan Berk’in Rimbaud çevirilerinin, tabii diğer şiir çevirilerinin de yeni baskılarını neden yapmaz, diye de bir merak sorusu sorayım.
Türkçede Arthur Rimbaud biyografisi aradığınızda üç kitaba ulaşıyorsunuz. Birincisi 2012’de yayımlanmış olan Graham Robb’un 543 sayfalık hacimli çalışması Rimbaud (çev. Süha Sertabiboğlu, İş Bankası yay), ikincisi ilk baskısı 1999’da Nisan Yayınları’ndan çıkmış, şimdi yeni baskısı yayımlanan günümüz büyük Fransız şairlerinden Yves Bonnefoy’un Rimbaud Ben Bir Başkasıdır (çev. Ömer Aygün, Alfa yay.), üçüncüsü de günümüz önemli Amerikan yazarlarından Edmund White’ın Rimbaud Bir Âsinin Çifte Yaşamı (çev. Cem Uzungüneş, Edebi Şeyler yay.). Bir not da Yves Bonnefoy’un Rimbaud’su için Alfa Yayınları yayın yönetmeni, dostumuz Mustafa Küpüşoğlu’na; künyede “1. Baskı Mayıs 2017” denmiş, bu ibare “Alfa Yayınları’nda 1. baskı” şeklinde olsa ve ilk baskının 1999’da Nisan Yayınları’ndan çıktığı belirtilse iyi olurdu.
Genelde iki tür biyografi yazımı görüyoruz. Birincisi şairin, yazarın özel yaşamını anlatırken eserlerinde de değinmek, ikincisi eserlerine yoğunlaşıp, o eserler gerektirdiği ölçüde özel yaşamına değinmek .
Edmund White Rimbaud Bir Âsinin Çifte Yaşamı’nda ilk yolu izlemiş Rimbaud’un özel hayatına odaklanarak biyografisini yazmış. Yeri geldiğinde de eserlerine değinmiş ve onların çözümlemelerini yapmayı da ihmal etmemiş.
Rimbaud’un yaşamı ile ilgili olarak bir çok efsane yaratıldığını biliyoruz. Edmund White bunların doğruluğunu da belgelerle sorguluyor. Rimbaud’nun Afrika’dayken “silah kaçakçılığı, esir tüccarlığı yaptığı” iddiasını Enid Starkie 1938’de yayımladığı Arthur Rimbaud biyografisinde ortaya atmış. Edmund White, bu iddiaların Rimbaud’un o dönemde yazdığı mektuplardaki ifadelerinin aşırı yorumlanması olduğunu kanıtlıyor. Rimbaud, ev işlerinde çalıştırmak üzere iki köle aradığını belirtiyor mektubunda Starkie bunu köle ticareti olarak yorumluyor. Aynı şekilde tamamen yasal olarak yapılan ve o dönemde o bölgelerde yaygın olan silah ticaretini de silah kaçakçılığı olarak anlamış Starkie.
Rimbaud’un Komün’e desteği, Verlaine ile ilişkilerinin boyutları, Paris’te sanat çevrelerinde nasıl karşılandığı, yaşarken şiirlerinin neden ilgi görmediği ve neden kendi olanakları dışında basılma şansı bulmadığı gibi konulara da değiniyor White. Rimbaud’un son nefesinde kız kardeşine ne söylediğini de öğrenmek mümkün. Gençliğinde dine, özellikle Katolik Kilisesi’ne saldıran Rimbaud’nun ölürken Katolikliğe döndüğü hakkında veriler var ama “Ölürken, son nefesinde Arapça ‘Allah Kerim’ demiştir” tezini kanıtlayacak veri yok.
Edmund White’ın Rimbaud biyografisi 186 sayfalık hacmiyle kısa, öz ama ayrıntıları ince ince işlemiş, her cümlesini belgelerle denetlemiş bir biyografın titizliğini yansıtıyor. Çok akıcı, merak ve keyifle okunan, bilinmedik yeni bilgiler de veren bir çalışma çıkmış ortaya. Kitabın çevirisini şair Cem Uzungüneş yapmış. İyi bir çeviri. Tek eleştirim kitapta yer alan Rimbaud’un, Verlaine’nin şiirlerinin Fransızca’dan değil de İngilizceden çevrilmiş olması. Rimbaud’un tüm şiirlerinin Türkçede olduğu gözönüne alınarak, o çevirilerden alıntılar yapılabilirdi, diye düşünüyorum.
Yves Bonnefoy’un Rimbaud çalışması ise bir biyografiden öte iyi bir şairin Rimbaud’nun eserlerini okuması ve çözümlemesi olarak değerlendirilebilir. Bonnefoy kronolojik olarak Rimbaud’nun şiirlerini inceliyor. Yaşamı ile ilişkilerini buluyor. Hangi şiirin ne zaman hangi koşullarda yazılmış olduğunu araştırıyor. Rimbaud’nun okuduğu eserlerle bağlarını bulup, metinlerarası ilişkiler kurulabilir mi diye sorguluyor. Rimbaud’nun esin kaynaklarını araştırıyor. Rimbaud’nun yaşam öyküsü de bu inceleme içinde gerektiğinde metne dahil oluyor. Şair Rimbaud’yu tanımak, eserlerini anlamak açısından çok yararlı bir eser.   
13.07.17
     

Etiketler: , ,


 

Beyoğlu Sineması kurtulabilir mi?

Son bir haftadır yaşanan dayanışma Beyoğlu Sineması’nın kurtulabileceğini gösteriyor. Seyirci müthiş bir duyarlılıkla sinemasına sahip çıkıyor. Emek Sineması’na sahip çıkıştakine benzer bir ruh hali var. Üstelik seyirciden istenen bağış yapması değil sinemaya geleceğini taahhüt edip ön ödeme yapması. 1 Haziran 2018’e dek geçerli olacak dört farklı sadakat kartı seçeneği var. Sinema gişesinden ya da internet üzerinden (beyoglusinemasikarti.com) kartları almak mümkün.
Beyoğlu Sineması’nın ilk kez kapanma tehlikesiyle karşılaşması değil bu. 2008’de de benzer bir durumun yaşandığını, “Beyoğlu Sineması’nın artık sabit giderlerini ödeyemez hale geldiği”nin söylendiğini anımsıyoruz. 2013’de de bu konu konuşulmuş. 
Beyoğlu Sineması, sanat filmlerini, Dünya sinemasından iyi örnekleri gösteren, bağımsız filmlere programında yer veren nitelikli bir sinema.
Emek, Alkazar, Sinepop, Yeni Melek, Rüya, Lüks, Lale, Saray, Taksim, Elhamra, Venüs, Yeşilçam...  Beyoğlu’nda kapanan sinemalar saymakla bitmiyor. Eskilerden Atlas, Fitaş, Majestik, Pera yeni salonlar Demirören, Grand Pera halen açık. Majestik ve Atlas sinemalarının da kapanma tehlikesi ile karşı karşıya olduğu söyleniyor. 
Beyoğlu Sineması’nı ve diğer cadde sinemalarını kapanmaya iten iki önemli neden var. Birincisi bilindiği gibi İstiklâl Caddesi’nin durumu. Yıllardır Beyoğlu’nu değiştirip yeni bir rant alanı haline sokmak için bir proje sürdürülüyor. Proje Beyoğlu Belediye Başkanı Misbah Demircan tarafından yürütülüyor ve savunuluyor. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş’ın ses çıkarmasa da desteklediği anlaşılıyor.
İstiklâl Caddesi’nin yıllarca kırık taşlarla yürünmez halde bırakılmasının, şimdi son derece ağır çalışarak taşları yeniliyormuş gibi yaparak esnafın aylarca iş yapamamasına sebep olmanın nedeni de bu. Sokaktaki masaların müşteri varken kaldırılmasının bilinçli bir uygulama olduğunu da Çınar Oskay’ın Misbah Demircan’la yaptığı “Dönüşüm hatıralarımızla örtüşmüyor diye karşı duramayız” başlıklı röportajdan anlıyoruz (Hürriyet, 05.07.17). Demircan, Beyoğlu ofislerin tercih ettiği, “Bak filanca burada oturuyor” dediğimiz bir yer olacak, diyor. Eğlence hayatının ağırlığının % 50’den % 10’a düştüğünü memnuniyetle söylüyor. “Tarlabaşı Projesi, Emek Sineması, Narmanlı Han, Galata ve Haliç Port, Okmeydanı Projesi gibi girişimler gücümüzü arttırır” diyor.
Bu “dönüştürme” projesinin sonucunda da eğlence yerleri, kitapevleri ve Demircan’ın öngörüsünün tersine uluslararası markaların mağazaları kapanmış. İstiklâl Caddesi yarı terk edilmiş halde. Taksim Meydanı’nda Arap turist yoğunluğu görülüyor ama onların bile İstiklâl Caddesi’ne girdiği kuşkulu. Bu ortamda sinema yaşayabilir mi? Cevabım olumsuz.
Demircan’ın ve onun çağrısına uyup İstiklâl Caddesi’ne yatırım yapanların kendilerine vermesi gereken cevap ise böyle bir caddedeki AVM’ye gelen olur mu? Demirören’deki dükkanların çoğu boş. Yeni açılan Grand Pera tenha. Böyle bir yerde ne ünlü biri oturur, ne de yerinden edilen esnafın yerine büyük marka gelir.   
Sinema seyircisi İstiklâl Caddesi’ni ve diğer cadde sinemalarını değil AVM’leri tercih ediyor. Bu da ikinci kapanma nedeni. Rekabet Kurumu’nun geçen yıl hazırladığı sinema sektörü raporuna göre sinemaların % 71’i AVM’lerde.         
Beyoğlu Sineması’na dönersek sinematek olarak tanımlanıp desteklenmesi gereken bir sinema. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın nitelikli, ödüllü filmleri gösteren sinemaları desteklemesi gerektiğini daha önce yazdık. Bu bir çıkış yolu. Diğeri de bir vakıf, örneğin mülk sahibi Borusan’ın Borusan Kocabıyık Vakfı ya da en büyük alacaklı olduğu söylenen Başka Sinema’nın Kariyo&Ababay Vakfı Beyoğlu Sineması’nı destekleyemez mi?12.07.2017

This page is powered by Blogger. Isn't yours?