Pazartesi, Mart 24, 2014

 

Kadınlar Arasında



Murathan Mungan “Kadınlar Arasında” seçkisinde günümüzün en önemli öykücülerinden, romancı ve şairlerinden kadınlar arasında aşktan söz eden öyküleri derlemiş.
Önsözde “her aşk hikâyesinin aslında kendinden başka şeylerin de hikâyesi olduğunun unutulmaması gerekir” diyor Murathan Mungan ve nasıl öykülerle karşılaşacağımızı da ustalıkla özetliyor, “Kadınlar arasında yaşanan adı konmuş konmamış, bir ad konulmasına gerek duyulan ya da duyulmayan gönül bağlarının, duygusal, tensel çekimlerin; kendini gerçekleştiremeyen arzuların ya da sonuçları göze alınıp yaşanan tutkuların; bir ilişkiye dönüşememiş ya da zamanla derin bir dostluk ve himayeden koyu bir çekişme ve rekabete kadar farklı biçimler altında varlığını sürdüren köklü yakınlıkların hikâyesi de olabilir...”.
Murathan Mungan, kitabı var olan, dergilerde, kitaplarda yayımlanmış öykülerden derlememiş. Günümüz öykücülerinin önde gelen adlarından, romancılardan, şairlerden bu seçki için özel olarak yazmalarını istemiş. “Kadınlar Arasında”da (Şubat 2014, Metis yay.) Gaye Boralıoğlu, Birhan Keskin, Hakkı İnanç, Mine Söğüt, Figen Alkaç, Murat Yalçın, Barış Pirhasan, Birgül Oğuz, Erendiz Atasü, Hakan Günday, Fatih Özgüven, Barış Bıçakçı, Sine Ergün, Hatice Meryem, Fadime Uslu, Ayşegül Çelik, Karin Karakaşlı, Nermin Yıldırım, Attilâ Şenkon, Mehmet Bilâl, Neslihan Önderoğlu, Yalçın Tosun ve Pelin Buzluk’un öyküleri yer alıyor.
Her seçkide hazırlayana bu isimleri neden seçtiği sorulur. Bu seçkide de daha önce hiç öykülerini okumadığımız bazı romancı ve şairlerin niye seçildiği merak edilecektir. Bu tip çalışmalarda yazmayanlar, yazamayanlar da merak edilir. Çünkü bir “ısmarlama” söz konusu. Her yazar her konuyu yazmadığı gibi ısmarlama öykü yazmak da kolay iş değil. O nedenle bu tür her seçkide öne çıkan, diliyle, anlatımıyla dikkati çeken, konuyu doğru ifade eden öyküler olduğu gibi tamamen hatır için yazılmış havasında olanlar da vardır.
Kadınlar arasında aşk edebiyatımızda pek fazla işlenmemiş, işlendiğinde de yanlış anlatılmş bir konu. Daha çok erkek yazarlar değinmiş kadınlar arasında aşka. Çoğunlukla da önyargılar ağır basmış. Çünkü eşcinsellikten söz etmenin bile ahlaksızlık olarak kabul edildiği bir toplumda yaşadık, yaşıyoruz. Murathan Mungan’ın önsözde belirttiği gibi en iyi niyetli bakışla bile lezbiyenlik genellikle yanlış bir yönelim, bir heves hatta bir kafa karışıklığı olarak görülür edebiyatta. Ergenlik çağında bedeni ve cinselliği keşfederken yaşanan geçici bir çocuk hastalığı olarak değerlendirilir. Daha yaygın olarak hastalık olarak nitelenir. Lezbiyenliğin sapıklık olarak tanımlanıp ahlaksızlık olarak nitelenmesi ise çok daha yaygındır. Devlet de “genel ahlakı korumak” gerekçesiyle çıkardığı yasalarla cezalandıracağı müstehcen bir ilişki olarak değerlendirir. Edebiyatta bu yaklaşımların bolca örneği var. Bu örneklerden yapılacak bir seçme Türk edebiyatının lezbiyenliği nasıl baktığını anlamamızı sağlar belki ama “kadınlar arasında aşk”ı anlatmaz.
Seçkide yer alan 23 öyküyü Murathan Mungan isimlere ya da yaşa göre değil konularına göre, ergenlikten ihtiyarlığa doğru ilerleyen bir biçimde derlemiş. Ergenlik çağından, ilk aşklardan, ilk cinsel deneyimlerden, cinsel yönelimlerin keşfedilip, önce kendine sonra çevreye ifade edilmesinden söz eden öykülerle başlayıp daha olgun çağlarda yaşananlara doğru yöneliyor. Ama hiçbiri “mutlu aşk” öyküsü değil. Kadınlar arasında aşkı değil, aşkın nasıl yaşanamadığını, toplumsal ve bireysel olarak ne gibi zorluklar ve zorunluluklarla karşılaşıldığının öykülerini okuyoruz.
Bazı öyküleri okurken kahramanları iki kadın değil de bir kadın ve bir erkek ya da iki erkek olsaydı ne değişirdi diye düşünmeden edemiyorsunuz. Cinsiyet değişikliği o öykülerin anlattığı olayları, vermek istedikleri mesajları ya da dikkati çekmek istedikleri olguları değiştirmiyor. Kolayına kaçanlar, öyküyü okuru şaşırtmaya, yanlış anlamaya dayandırmak gibi yollara sapanlar da yok değil. Bazılarında da kadınlar arasında aşk öyküye sonradan yapıştırılmış gibi duruyor. O bölümler, bazısında sadece o cümleler çıkartılsa öykü bir şey kaybetmeyecek. Bazılarında ise konu sadece cinselliğin keşfi olarak anlaşılmış gibi aşk ortada görünmüyor.
Karin Karakaşlı’nın “Müsemma”sı, Murat Yalçın’ın “Fazıla”sı ve Pelin Buzluk’un “Tozlu Cennet”i seçkinin amacına en uygun öyküler gibi geldi bana. Mine Söğüt, Birgül Oğuz, Neslihan Önderoğlu ve Yalçın Tosun’un öyküleri de anlatımı, dili, konuya yaklaşımıyla aklımda kalanlar oldu. 
20.03.2014

 

Mutsuz Aşk Vardır



Kadir Aydemir yıllardır belli bir temaya, konuya ya da yere odaklanmış öykü derlemeleri yapıyor. Bu kez de konu olarak aşkı seçmiş. Aragon’un “Mutlu aşk yoktur” una göndermeyle aşkın mutlu anlarının yaşandığını, mutsuz zamanların ise anlatıldığını, yazıldığını bildiğinden olsa gerek derlemenin adını “Mutsuz Aşk Vardır” koymuş.
Kadir Aydemir sosyal medya üzerinden facebook ve twitter’dan çağrı yaparak işe başlamış. Bu çağrılara cevap olarak gelen öyküler derlenerek seçki oluşturulmuş. “Yazar ve eser seçiminde esnek davrandım ve ilk öyküsünü yayımlayan arkadaşlara ağırlık vermeye çalıştım” diyor önsözde Kadir Aydemir.
Yazmaya başlamamızda temel etkenlerden biri içimizi dökmek, dertlerimizi paylaşmak arzusudur. En çok işlenen konu aşktır. Aşk üzerine yazarken de mutluluktan değil mutsuzluklardan söz edilir. Ayrılıklar, kırgınlıklar, küslükler, binbir anlama çekilen söz, tavır ve davranışlar ve tabii özlemler, kavuşma, buluşma arzuları anlatılır. Aşk acısının en çok şiirle ifade edildiğini biliyoruz. Öykü anlatmaya daha uygun olsa da ilk kez yazmaya başlayanların düzyazıya karşı daha çekingen olduklarını malum. Çünkü düzyazı şiire göre daha açık ifade etmeyi gerektiriyor.    
“Mutsuz Aşk Vardır” (Şubat 2014, Yitik Ülke yay.) 133 yazarın öykülerinden oluşan 400 sayfalık bir seçki. Ama öykü başına ortalama 3 sayfa düşüyor. Çağrı yöntemiyle oluşturulan bir seçkide düzey tutturmak kolay değil. Seçkinin ruhuna uygun olarak facebook aracılığıyla sohbet ettiğim Kadir Aydemir 200 civarında öykü geldiğini, öncelikle öykü olmayanları elediğini, sonra dil ve anlatım açısından bir eleme yaptığını ve tabii seçkinin konusuna uygunluğun ilk kıstas olduğunu söylüyor. Konuyla ilgisiz öyküler de niteliğine bakılmaksızın elenmiş. Uzunluk koşulu da varmış. Öykülerin ortalama 1,5 A4 sayfası uzunluğunda olması istenmiş. Yani kısacık öyküler. Bazıları 2 – 2,5 sayfaymış ama onları da uzun diye elememişKadir Aydemir. Öykülerin % 75’i kadın yazarların öyküleri. Çoğunluk gençlerde. Yazarlardan 20’ye yakını kitabı olan, dergilerde isimlerini gördüklerimiz ama çoğunluğu ilk öykülerini yayımlatanlar oluşturuyor. Yitik Ülke’nin daha önceki antolojilerine katılanlardan da birçoğu “Mutsuz Aşk Vardır”a öykü yollamış.
Seçkinin adına uygun olarak daha çok terk ediliş, bırakılış, sevgiliye özlem üzerine öyküler ağır basıyor. Kırgın, nutsuz, acı öyküler... Erotik anlar var ama esas olarak aşkın manevi yanından söz edilmiş. Çoğunlukla yaşanmış ayrılık öyküleri anlatılmış, anı olarak düşünebileceğimiz, içdökme sayabileceğimiz, sevgiliye mektubu havasında öykülere de rastlanıyor. Öykü tadını alabileceğimiz, edebi niteliği olan örnekler de var.       
Ferhat Uludere, Gürgen Öz, Meltem İnan, Göksel Bekmezci, Ahu Özyurt, Merve Pınar Şiranlı, Burç Doğu, Alp Ergin, Aytuğ Akdoğan, Melike İnci, Turgay Yılmaz, Murad Çobanoğlu, Kezban Şahin Taysun, Erdinç Mutlu, Ece Dorsay ve Dilek Neşe Açıker’in öyküleri dikkatimizi çekenlerden.
“Mutsuz Aşk Vardır” genç kuşak öykücülerinin aşka bakışını anlamamız, duygularını paylaşmamız açısından önemli olduğu gibi günümüz gençliğinin aşk adına neler yaşadığını, ne acılar, özlemler çektiğini de örnekleyen bir seçki.   
20.03.2014 

Çarşamba, Mart 19, 2014

 

Göl Yazıevi



Tarihi milattan önce altıncı yüz yıla uzanan bir köy. Eski adı "Apollonia ad Rhyndacum" olan Gölyazı Bursa’ya 40 kilometre uzaklıkta, Nilüfer ilçesine bağlı. Yüzyıllarca Türklerle Rumların birlikte yaşadıktan sonra 1924’deki mübadele ile Selanik göçmenlerinin köyü haline gelmiş.
Gölyazı adına uygun olarak bir gölün kenarında kurulmuş. Ulubat (Apolyont) gölü köye hayat veriyor. 156 kilometre kare büyüklüğünde, en derin yeri on metreyi geçmeyen bir göl. Sazan ve turna balıkları avlanıyor.
Küçük bir yarım ada ve bir köprü ile kıyıya bağlı olan bir ada üzerinde kurulu olan Gölyazı bir kuş cenneti olarak koruma altındaki kuşları, 700 yıllık anıt ağaç "Ağlayan Çınar"ı, kadın balıkçıları ve günbatımı ile çok bilinen, turistik olarak ilgi çeken bir yer.
Gölyazı’nın tamamı sit alanı olarak ilan edilmiş. Güzel bir köy. Eski Rum evlerine sık sık rastlanıyor.
Gölyazı’ya bir hafta sonu doğanın tadını çıkartmak, göl kenarındaki kır kahvelerinde gözleme ile kahvaltı yapmak, sazan ve turna balıklarının tadına bakmak için gidilebilir. Bizim gidiş amacımız “Göl Yazıevi”ni ve “Gölyazı Kültürevi”ni ziyaret etmekti.
“Göl Yazıevi” iki katlı küçük bir köy evi. Nilüfer Belediyesi Başkanı Mustafa Bozbey’in çanası ile bu ev iki yazarın kalıp, çalışmalarını sürdüreceği biçimde restore edilip düzenlemiş. 1 Mart’ta bir törenle açılan “Göl Yazıevi”nin ilk konukları çocuk kitapları Türkçede de yayımlanmış ünlü İsveçli yazar Asa Lind ve çevirmen Ali Arda’ydı. Lind ve Arda “Göl Yazıevi”nde iki hafta kalmışlar. Açılış töreninde Gölyazı Köyü’ndeki iki haftalık konukluğundan söz eden Lind köy halkının kendisini nasıl dostça karşılayıp hemen benimsediğini anlatmış.
Yazar evleri Dünya’da çok yaygın bir uygulama. Birçok ülkede yazar ve çevirmenleri konuk edip, çalışmalarını kolaylaştıran, destek olan yazar evleri var. Bizde ise bu tür yazar evi girişimleri ne yazık ki bir türlü kalıcı hale gelemedi. Yapılan çeşitli teşebbüsler hep başarısızlıkla sonuçlandı. Çünkü yazar evi süreklilik gerektiren bir etkinlik. Hem maddi açıdan desteklenmesi gerekiyor hem de sürekli gündemde olup yazarlar ve çevirmenlerin ilgisini çekip kullanılması. 
Yabancı yazarların kalması isteniyorsa da uluslararası alanda yazarlar ve çevirmenlerce bilinmesi gerek. Projeyi yürüten Nilüfer Belediyesi kütüphaneleri yöneticisi Zeynep Terzioğlu “Göl Yazıevi”nin de dünya yazar evleri zincirine dahil olması için gerekli girişimleri yaptıklarını anlatıyor. “Göl Yazıevi”nde kalacak yazar ve çevirmenleri belirlemek için bir yönetmelik taslağı hazırlanmış. O yönetmelik uyarınca kurulacak bir kurul Türkiye’den ve Dünya’dan gelecek başvuruları değerlendirecekmiş. Yerel seçimler sonrası çalışmalar hızlanacak.
Yazar ve çevirmenleri konuk etmek ilk hedefse onları yöre halkı ile buluşturmak da ikinci hedef. “Göl Yazıevi”nin hemen yanında “Gölyazı Kültürevi” yer alıyor. Nilüfer Belediyesi, metruk haldeki Aziz Pantelemion Kilisesi’ni restore etmiş. İnanç turizmi açısından da işlevi olabilecek güzellikte bir yapı ortaya çıkmış. Anadolu Rum Ortodoks kiliselerinin önemli ve özgün örneklerinden olduğu belirtilen kilise şu anda her türlü kültürel etkinliğe uygun bir salon haline gelmiş. “Göl Yazıevi”nde konuk olacak yazar ve çevirmenler, konuklukları süresince ürettikleri eserlerini başta köy halkı olmak üzere Bursalılarla “Gölyazı Kültürevi”nde paylaşacaklar.
“Göl Yazıevi”nin yeni konuğu Alberto Manguel olacak. Manguel, Tanpınar’ın Beş Şehir’inin günümüzdeki bir benzerini yazıyor. Bursa ile ilgili bölümü de “Göl Yazıevi”nde kaleme alacak.
19.03.2014

Salı, Mart 18, 2014

 

Sol Omzuna Güneşi Asmadan Gelme



Selçuk Altun’un en sevdiği şair Oktay Rifat’tır. Romanlarına büyük ustanın dizelerini ad olarak vermeyi sever. Son romanı da adını Oktay Rifat’ın dizelerinden alıyor ve o dizelerle başlıyor; “Buraları rüzgâr, buraları yağmur / Sol omzuna güneşi asmadan gelme”.
100. yaşını kutladığımız 2014’de Oktay Rifat’ı anmak için de bir vesile olmuş romanın adı. “Sol Omzuna Güneşi Asmadan Gelme” (Mart 2014, Sel yay.) kahramanı Alp’in otuz yaşını kutlamak için dedesinin armağan ettiği tuhaf bir günlüğü okuması ile başlıyor. Günlükteki 10.08.65 tarihli ikinci satırda sanki bir işaret gibi “Yarın otuzuncu yaş günüm, bakalım ne kötü sürprizlere gark olacağım” deniyor.
Biyokimya alanında çalışan akademisyen bir baba ve Arjantinli Musevi mikrobiyolog bir annenin çocuğu kahramanımız. Otuz yıl enerji sektöründe çalıştıktan sonra emekli olup Üsküdar’daki konağına çekilmiş, yazar, bibliyofil ve koleksiyoner dedesinin de yaşamında önemli rolü olduğu anlaşılıyor. Lise çağlarını da dedesi ile birlikte geçirmiş. Dedesi bibliyofil olmasını istiyormuş ama coğrafya okumak istediğini duyunca üzülse de mali desteğini esirgememiş ve Londra’ya üniversite eğitimine yollamış. Alp Oxford’da da jeomorfoloji doktorası yapmış.
Dedesinin armağan ettiği günlüğün verdiği ilhamla kendi günlüğünü tutmaya başlıyor Alp. Yıl 2011. Doktorasını bitirmesine bir yıl kala bir dağ tırmanışında yükseklik korkusuna kapıldığını, garip emareler gösteren bir hastalığa kapıldığını hissettiğini anlatıyor günlüğünde. Bu hastalığın verdiği ağrılardan kurtulmak için içki içmeye, meyhanelere takılmaya başlıyor. Meyhane önünden aldığı loto bileti ile de 8,7 milyon lira kazanıp zengin biri oluyor.
Selçuk Altun’un önceki romanlarında olduğu gibi kültürlü, zevk sahibi, seyahat etmeyi seven ve zengin bir kahraman halini alıyor Alp. Tüm niteliklerini edinmiş kahramanımız artık maceradan maceraya koşmaya hazır. Bu kez yanında adını ilk sorduğunda ancak adının ilk hecesi “Mem”i söyleyebilen güneydoğulu sadık bir çalışanı da var.
Romanın ana kahramanlarından biri de Vefa semti. İstanbul’un kalbindeki, yoksulluğu ve zenginliği aynı anda barındıran tarihi semt belki de gözden ırak kaldığı için kimliğini önemli ölçüde korumuş. Ama Alp yine de semtinde yaşanan değişimden de günlüğünün satırlarında söz etmeden duramıyor. Türkiye’deki mevcut muhafazakâr iktidarın nimetlerini yiyenler Vefa’da mülkler ediniyor. Vakıfların, tarikatların merkezleri bu binalara yerleşiyor. 
Alp günlerini Vefa’daki evi ile İstanbul Üniversitesi’ndeki görevi arasında geçirirken dedesinin hediye ettiği günlüğün yazarını aramaya karar veriyor. Kendisinden elli yıl önce ama aynı gün doğmuş, aynı üniversitede görev yapmış, adını Türkiye’nin bir nehrinden almış bu adamın gizini çözerse kendi kronik ağrılarından da yükseklik korkusundan da kurtulacağını hissediyor. Bu iz sürmede birçok macera yaşayıp hayatının kadının bulması da cabası…
Alp günlükteki belli belirsiz işaretleri çözmeye çalışarak günlük yazarının kimliğini çözmeye İngiltere’ye giderken diğer yandan da yardımcısı Mem de patronunun yokluğunda başka bir hesabı görmeye Mardin’e doğum yerine gidiyor. Mahkemede gerçekleşmeyen adaleti kendi gerçekleştirmek niyetinde.  Ve bu intikam hayranı olduğu Quentin Tarantino vari olacak. Roman boyunca da Tarantino’ya doğrudan birçok gönderme var. Yerel yöneticilerin kahramanı oldukları unutulması için her şeyi yaptıkları utanç ötesi bir adalet skandalını böylece tekrar hatırlatmış, olayı görünmeyen, anlatılmayan yanları ile de tekrar gündeme getirmiş oluyor Selçuk Altun.  
“Sol Omzuna Güneşi Asmadan Gelme” “bütün fazlalıklarından arındırılmış bir anlatı” olarak tanıtılıyor. Gerçekten de kısa ve öz bir roman. Bir romanda bulunması gereken tüm ögeleri barındırmasına rağmen kısa bir novella uzunluğunda. İçerdiği gizler, yoğun macera tadı ve kahramanlarının başından geçen avantüre varan olaylarla bir solukta okunuyor.  
13.03.2014

 

Hayalet Ağrı



Ayça Şen yeni romanı “Hayalet Ağrı”da orta yaşa gelmiş bir kadının kendi ve yaşamla hesaplaşmasını açık yürekle, mizahla, ironiyle ve eleştiri oklarını kendi dahil herkese batırarak ve fantastik bir sona vararak anlatıyor.
 “Hayalet Ağrı”nın (Şubat 2014, Doğan Kitap) kahramanı Aslı orta yaşa gelmiş, 38 yaşında yalnız bir kadın. Özgürlüğüne düşkün. Belki de bu nedenle aşk ilişkileri de sürekli olmamış. Yaşlandığını düşünüyor ve yeni aşklar konusunda umutsuzluğa kapılmak üzere. En küçük işarete dikkat kesilip umutlanıyor.
Annesine düşkün, ablasına saygılı ama aile ilişkileri yoğun değil. Bunaldı mı annesini sığınılacak bir liman olarak görüyor. Çevresinde dost diyebileceği pek kimse yok. Radyodaki iş arkadaşlarına da mesafeli. Pek diyalog kurmuyor.
Gençlik yıllarında radyo programları yapmaya başlamış. Başka bir işi, merakı olamış. Yaptığı işe, radyo programcılığına yabancılaşmış. İlk fırsatta işi bırakmak istemesine rağmen geçinebilmek için işe zoraki de olsa gidiyor.
Ağrılar “ışığı görünmeyen bir yıldırım gibi üzerine düş”üyor, “o elektrik bütün vücudunu dolaşmış gibi” sarsılıyor. Anlık ve şiddetli ağrı ile bir an kendini kaybediyor. İlk ağrıyı bir buçuk sene önce yaşamış. Aniden vurup geçen ve gittikçe sıklaşan kronik ağrıları nedeniyle hastaneye gidiyor. Sebebi bilinmeyen ağrıların tedavisi için kurulmuş Algoloji bölümüne sevk ediliyor. Bölüm başkanı 65 yaşlarında garip esprileriyle önce irkiltse de güven veren zinde bir profesör.
Profesör Ahmet Tuğra, Aslı’ya bu ağrıların geçmişte yaşanan büyük bir travmaya bağlı olabileceğini söylüyor. Yeni bir tedavi yöntemi uygulamayı öneriyor; Aslı’nın hafızasında kalmış travmaları temizleyecek. Bu amaçla Aslı’nın yaşadığı her şeyi, anılarını, düşüncelerini bir deftere yazmasını istiyor. Haftada bir yazdıkları yeni icat edilmiş bir makine ile taranıp elektrik akımı ile tekrar beynine yüklenecek. Böylelikle yazdıklarının mantığı ile buluşması sağlanacak, sonuç olarak da ağrıya neden olan travma bulunup tedavi edilmiş olacak. Tedaviyi kabuletmezse zamanla kulakları duymayacak, gözleri görmeyecek, hafıza yavaşlayacak, elleri, ayakları tutmayacak ve sonunda kafatası patlayacak.
Tahmin edeceğiniz gibi Aslı, tedaviye razı oluyor ve aklına gelenleri defterine yazmaya başlıyor. Biz okurlar da bu yarı fantastik girişten sonra Aslı’nın yaşadıkları ile hesaplaşmalarıyla gelişen gittikçe gerçekçileşen bir roman okuyacağımızı düşünüyoruz. Bir anlamda öyle de oluyor. Bir anlamda diyorum çünkü romanın sonuç bölümüne kadar Aslı hem geçmişi, yaşadıkları ve anıları ile yüzleşip onları yazıya döküyor hem de tedavi sürecinde hastanade ve gündelik yaşamında yaşadıklarını anlatıyor. Gençlik yıllarında marjinal denebilecek bir yaşam sürüp, hemen her şeyi denedikten sonra nasıl “normal”leştiğinin öyküsün anlatıyor. Pek bilinmedik bir konu değil ama Ayça Şen anlatımın tadı ve olaylara alışıldığın dışında hatta ters açıdan bakışı ve yorumları ile anlattıklarını keyifle okutturmayı başarıyor. Roman bir anlamda dayatılan yaşam tarzının içerinden ve keskin bir eleştirisi halini de alıyor.
Ayça Şen’in kendine has neşeli, oldukça akıcı ve ironik bir anlatımı var. Dili keskin, kahramanının yaşama ve kendine yönelik eleştirileri acımasız. Özgürlüğüne düşkün bir kadının gençlikten orta yaşa yaşadıklarını, gözlemlerini acı birer yaşam dersi olarak ama mizahı hiç kaybetmeden anlatılıyor.
Benim açımdan tek sorun sonuç bölümünün biraz hızlıca geçilmiş olduğu duygusunu yaratması ve yine sonuç bölümünde gerçekliğin tamamen yitirilip absürde varan bir fantastiğe kayılması. Fazlaca rastlantıya yer verilmesi. Ama bazı okurlar bu finali de sevebilir, belirteyim.  
13.03.2014

Etiketler: ,


This page is powered by Blogger. Isn't yours?