Pazartesi, Ekim 25, 2010

 

Kadın Öykülerinde Avrupa

Sel Yayınları’nın “Kadın Öykülerinde” dizisinin beşinci kitabı Avrupa başlığını taşıyor. Gültekin Emre’nin hazırladığı kitapta kadın öykücülerin çoğu ilk kez yayınlanan Avrupa temalı öyküleri var. Leyla Erbil, Gülten Dayıoğlu, Tomris Uyar, Tezer Özlü gibi Türk Edebiyatının ustalarından başlayarak günümüze dek uzanan çizgide yirmi dört kadın öykücünün öyküleri derlenmiş.

İki ana eksen var kitapta yer alan öykülerde, birincisi Avrupa’ya yaşamaya gidenler. Çalışmak, karnını doyurmak amacıyla işçi olarak gidenler ve siyasi nedenlerle canını kurtarmak ya da hapis edilmemek için iltica edenler. İkincisi de kısa süreli yolculuklarla gezip görmeye gidenler. Gültekin Emre, giriş yazısında seçkisinde yer alan öyküleri Avrupa’ya bakış açılarını ele alarak tek tek tanıtıyor, değerlendiriyor.

Belki de bu kitabı vesile edip bizim üzerinde durmamız gereken önümüzdeki günlerde kutlanmaya başlanacak olan göçün ellinci yılında göçmen edebiyatına bakmak. 1961 yılından beri Türkiye’den göçenler başta Almanya olmak üzere Avrupa ülkelerinde yaşıyorlar. Gülten Dayıoğlu’nun vurgulaması ile “gidenler”in bir çoğu “dönmeyenler” oldu. Yerleşti, kök saldı. Üçüncü, dördüncü kuşaklar doğdu, büyüdü. Türkiye kökenli birçok yurttaşımız başarılı işlere imzalar attılar, başta parlamentolar olmak üzere, kendilerini ifade edebilecekleri tüm platformlarda da onları görüyor, övünüyoruz. Kadın Öykülerinde Avrupa’yı incelediğimizde aklımıza takılan en önemli soru, “Göçmen edebiyatına ne oldu?” sorusu oldu. Gültekin Emre’nin derlemesinde Menekşe Toprak gibi ülkemizde de tanınnan bir kaç ismin dışında Türk kökenliler dikkate alınmamış mıydı? Gültekin Emre çok aradığını ama edebi kriterler içinde kitaba alınacak öyküler bulamadığını söylüyor. Zaten bu tür yazarlar olsa aramaya gerek olmaz onları yayınlanmış kitaplarıyla biliriz.

70’li yıllarda büyük ilgi duyulan Türkiye kökenli yazarlar, hiç sevmediğim bir deyimle “misafir işçi edebiyatı” zamanla tarihe gömülmüş gibi görünüyor. Feridun Zaimoğlu, Emine Sevgi Özdamar, Akif Pirinççi gibi yazan bir kaç ad sayabiliyoruz ancak. Onlar da Almanca yazıyor. Almanya’da yaşayan Türk toplumunun aktif edebiyat hayatı yok olmuş sanki. Ne dergi çıkartılıyor ne edebiyat etkinlikleri düzenleniyor. Türk kitapçılarının çoğu kapanmış. Almanca yazan genç kuşak kadın yazarlar daha çok anı düzeyinde kitaplar kaleme alıyor ve onları edebiyat içinde saymak olanaksız

26.08.2010

Etiketler: ,


 

Eskiden, Çok Eskiden

Petros Markaris, öncelikle Theo Angelopoulos’un filmleri için yazdığı senaryoları ile bilinse de tüm Dünya’da olduğu gibi türkçede de öncelikle komiser Kostas Haritos’un maceralarını anlattığı polisiyeleri ile tanındı. Eskiden, Çok Eskiden (Temmuz 2010, çev. İlknur Özdemir, Turkuvaz Kitap), Markaris’in türkçede yayınlanan beşinci kitabı.

Petros Markaris, 1937’de İstanbul’da Heybeliada’da doğmuş. İlk öğrenimini ve liseyi İstanbul’da tamamladıktan sonra Viyana’ya ekonomi okumak üzere gitmiş. Orada edebiyat, sinema ve tiyatroyla ilgilenmeye başlamış. Aralarında Brecht ve Goethe’ninkilerin de bulunduğu birçok Almanca tiyatro eserini Yunancaya çevirmiş, film senaryoları yazmış. Komiser Kostas Haritos’un başkahraman olduğu polisiye romanları 14 dile çevrilmiş.

Eskiden, Çok Eskiden’de Haritos karısıyla turist olarak geldiği İstanbul’da bir Yunan vatandaşının peşpeşe cinayetler işlemesi nedeniyle işbaşı yapmak zorunda kalır ve Türk komiser Murat’la birlikte katilin peşine düşer. Katil zanlısı uzun yıllar İstanbul’da yaşadıktan sonra Yunanistan’da erkek kardeşinin yanına yerleşmiş olan 90’lık Maria Chambetou’dur. Ölmek üzere olduğunu bilen Maria, geçmişte iyiliğini ya da kötülüğünü gördüğü insanları teker teker ziyaret edip ya onlara teşekkür etmekte ya da geçmişte kalan kötülüklerin unutulmadığını anlatmak istercesine kendine has bir yöntemle öldürmektedir. Komiser Haritos, komiser Murat’la birlikte Maria’nın yeni cinayetler işlemesine engel olmaya çalışırlar.

Petros Markaris, kahramanı Komiser Haritos’la katil zanlısı Maria’nın izini sürerken biz okurlarına değişik bir İstanbul panaroması çizer. Bir yandan hoş bir hafta geçirmek üzere Yunan turistlerle birlikte İstanbul’un turistik yerlerinde gezerken diğer yandan Maria’nın peşinde İstanbul Rumlarının hayatlarına girer. Kiliseler, okullar, bakımevleri, hastaneler durağı olur. Sayıları ikibini bile bulmayan İstanbullu Rumların neden diğerleri gibi Yunanistan’a ya da başka ülkelere göçmeyip tüm baskılara, yokluklara ya da varlıklara rağmen burada kaldıklarının öykülerini öğreniriz. Yolumuz bir zamanların Pontus’una, Karadeniz’e kadar varır.

Petros Markaris Eskiden, Çok Eskiden’de bir polisiye roman yapısı içinde farklı bir İstanbul panaroması çizmiş. Komiser Haritos’un bakışından hem günümüz Türk ve Yunan halklarının ilişkilerini, birbirlerine bakışlarını, önyargılarını, ayrı ve ortak noktalarını sorgulamış hem de günümüz İstanbullu Rumlar’ının hayatlarını belki de ilk kez bir romanda işlemiş. Eskiden, Çok Eskiden, keyifle okunan, akıcı anlatımlı bir polisiye olmanın yanında iyi bir İstanbul romanı da... Tavsiye ediyorum.

26.08.2010

Etiketler: ,


 

Bir Burjuvanın İtirafları

Sandor Marai, Türkçeye yeni çevrilen Bir Burjuvanın İtirafları’nda (Haziran 2010, çev. Sevgi Can Yağcı, Can yay.) kendi hikayesini anlatıyor. Alışıla geldiği biçimde kitabın başında roman kahramanlarının hayali olduğunu belirtse de Marai’nin hayat öyküsü ile Bir Burjuvanın İtirafları en azından ana hatlarında çakışıyor.

Sandor Marai, 11 Nisan 1900’de doğmuş. Tam adı Sándor Károly Henrik Grosschmied de Mara’ymış. Sakson, Macar karışımı bir aileden geliyormuş. Gençlik yıllarını Frankfurt, Berlin, Paris gibi Avrupa kentlerinde geçirmiş. İlk yazılarını Almanca yazdıktan sonra ana dili Macarca’da karar kılmış. 1928’de Macaristan’a dönmüş. 1930’lardan itibaren yazar olarak tanınmaya başlamış. Yayınlanmış kırk altı eserinin çoğu roman türündeymiş. Edebiyat eleştirmenleri tarafından iki dünya savaşı arasında orta sınıf edebiyat Macaristan'ın en etkili temsilcilerinden biri olarak kabul edilmiş. Nazi yönetimine de, savaş sonrası kurulan sosyalist yönetime de karşı çıkmış. 1948’de Macaristan’ı terk edip bir süre İtalya’da yaşadıktan sonra ABD’ye San Diego’ya yerleşmiş. Eserlerini Macarca yazmaya devam etmiş. 1989’da eşinin ölümünden sonra çok fazla izole olduğunu hisseden Marai, kafasına bir kurşun sıkarak intihar etmiş. 1990’larda, ölümünden sonra keşfedilmiş. Eserleri başta İngilizce, Almanca ve Fransızca olmak üzere yirmiden fazla dile çevrilmiş. 20. Yüzyıl Avrupa edebiyatı kanonunun bir parçası sayılmış.

Marai, Bir Burjuvanın İtirafları’na 19. Yüzyılın sonunda küçük bir Macar kentinde yaşayan bir burjuva ailesini anlatarak başlıyor. Aile yaşamını, kenti, oturdukları apartmanda yaşananları anlatarak küçük öykülerle anlatıyı geliştiriyor. Ardından aile fertlerinin öykülerini, eve gelen teyzeleri, amcaları anlatıyor. Bu anlatı böyle nereye varacak diye meraklanırken kitabın anlatıcısı da olan ailenin küçük oğlunda yoğunlaşıyor ve üçüncü bölümden itibaren onun ilkokul yıllarından başlayarak hayat öyküsünü okuyoruz. Anlatıcının büyüyüp delikanlı olduğu yıllar aynı zamanda yirminci yüzyılın ilk yılları. O yaşam öyküsünün ekseninde Avrupa’da yaşanan ekonomik ve siyasi değişimin insanların hayatını nasıl etkilediğini de görüyoruz.

Bence Sandor Marai’ın yazar olarak ayırıcı özelliği anlatımı. Çok tatlı bir dille, ayrıntılandırarak ama ayrıntılarda yormayarak anlatıyor. Tadını unutamadığımız batı klasiklerinin havası var romanlarında. Marai’nin daha önce Türkçede Gendaş’tan Yürek Yangını, Parma Kontesi ve YKY’den Eszter’in Mirası adlı romanları yayınlanmıştı. Marai, benim her yeni çevirisini merakla beklediğim bir yazar. Tek bir yayınevinde, düzenli bir yayına kavuştuğunda tüm Dünya’da olduğu gibi Türk okurca da sevilip ilgiyle okunacağına inanıyorum.

26.08.2010

Etiketler: ,


 

Güzel Bir Kız

Joyce Carol Oates günümüz Amerikan Edebiyatının en verimli ve önemli yazarlarından. 1938 doğumlu yazar, ilk kitabının yayınlandığı 1963’den beri yaklaşık 60 kitap yayınlamış, bunların 30’dan fazlası roman. Öykü, deneme, oyun ve eleştiri alanlarında da eserler veriyor. Türk yayıncıların bu tempoya yeterince cevap verebildiğini söylemek zor. Türkçede yayınlanmış on kadar kitabı var. Ama Oates’e yayıncılarımızın ilgisinin son yıllarda arttığını da söylemeliyiz. Nitekim Oates’in İngilizcede 2010 başında yayınlanan romanı “A Fair Maiden” de Güzel Bir Kız adıyla hızla türkçeleştirildi (Mayıs 2010, çev. Merve Sevtap Ilgın, Siren yay.). İngilizce adının türkçede karşılanması güç çoklu vurgusunda ağırlık “masal”da ve “genç kız”da olsa gerek. Türkçe baskının kapağına New Statesman’dan kimin yazdığı belirtilmeyen (Lucy Beresford’un eleştirisinden sanırım) “Mutlu sonlara inancımızı çoktan yitirdiğimiz bir çağda, modern bir masal. Yoğun ve çarpıcı” cümlesi alınmış. İtiraf etmeliyim ki, bu alıntının koşullaması ile “modern bir masal” okuyacağımı ve “mutlu son”la biteceğini umarak okumaya başladım kitabı.

Romanın anlatıcısı, Katya Spivak, on altı yaşında, lüks bir sayfiye bölgesi olan Bayhead Harbor’da, yeni zengin bir ailenin iki çocuğuna dadılık yapan, yoksul bir yer olan New Jersey-Vineland’den gelme güzel bir kız. İkinci kahraman da bölgenin saygın isimlerinden altmış sekiz yaşındaki, çocuk kitapları yazarı, ressam, Marcus Kidder. Kidder, soyadının da yaptırdığı çağrışımla Katya’yı ilk gördüğü andan itibaren izlemeye almış. Tanışmaları da zor olmuyor. Katya’yı bir içgiyim mağazasının vitrinine bakarken yakalıyor ve “bir dilek hakkın olsaydı hangisini seçerdin,” diye soruyor. Katya, beğendiği seksi kırmızı atlet ve dantelli külot yerine Viktorya stili beyaz geceliği gösteriyor ama Marcus onun aslında neyi istediğini bilmektedir.

Oates, romanı öyle bir anlatımla kurmuş ki Katya’nın ikilemlerini ve her zaman “bunu yapmamalıyım” dediğini yapmasındaki ruh halini çok iyi aktarmış. Yekta Kopan’ın romanla ilgili yazısında belirttiği gibi okudukça bizi rahatsız eden olayların derinliğine inilmemesi, hep yüzeyde kalması, derinleşceği anda da yazarın bunu önlemesi... Bir masal değil ama sanki bir film öyküsü okuyoruz hissi yaratması... Üstüne üstlük bu tür zengin ihtiyar adam – yoksul genç kız ilişkisinde yaşanacak tüm klişeleri de kullanıyor Oates. Bir yandan da ihtiyar adam –genç kız ilişkisinde neyin aşk, neyin pedofili olduğu üzerinde düşündürecek çarpıcı olaylar da yaşatıyor kahramanlarına.

Güzel Bir Kız, kapağında belirtildiği gibi masalsı hava verse de Katya’nın kimliğinde ve her zaman çıkarcılığın ağır bastığı davranışlarında günümüz gerçeklerine bağlı. Finalinse “mutlu son” olduğu oldukça tartışmalı. İlgiyi hep yüksek tutan kurgusu ve anlatımıyla hızla, merakla, keyifle okunan bir roman.

19.08.2010

Etiketler: ,


 

Kumrunun Gördüğü

Ahmet Büke, yeni kitabı Kumrunun Gördüğü’nde (Haziran 2010, Can Yay.) sevdikleri, amaçları, idealleri, daha doğrusu daha güzel bir Dünya için çalışan, yaşayan insanların çektikleri acıları anlatıyor.

Ahmet Büke Kumrunun Gördüğü’ne intihar etmiş iki şairden Nilgün Marmara ve İlhami Çiçek’ten alıntılarla başlamış ve kitabını “Dicle Koğacıoğlu’nun anısına” adamış. Dicle Koğacıoğlu hakkında Hürriyet’te çıkan haber şöyle: “Sabancı Üniversitesi'nde öğretim görevlisi olan ve öğrencileri tarafından çok sevilen 36 yaşındaki Yrd. Doç. Dr. Dicle Koğacıoğlu'nun otomobili, Boğaziçi Köprüsü üzerinde terk edilmiş olarak bulundu. İçinde kredi kartları, çantası ve evraklarının bulunduğu otomobilinde bıraktığı not ise karakola çağrılan yakınlarına verildi. Öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Koğacıoğlu'nun "Annem, babam, Poyraz (kardeşi) beni affedin çok acı var dayanamıyorum” diye yazdığı görüldü. Polis köprü üzerinde park edilen aracın kapılarının açıkta bulunduğunu belirterek kamera kaydı incelemelerinde intihar görüntüsünün bulunmadığını bildirdi.” Haberin tarihi 6 Ekim 2010. Bir hafta sonra Deniz Polisi Ortaköy yakınlarında, Boğaz sularında buluyor Dicle Koğacıoğlu’nu. Başarılı bir öğretim üyesi, aktif bir feminist, hayvansever. Haberin altına yorum yazanlar böyle bir insanın neden intihar ettiğini anlamlandıramadıklarını ifade etmiş. İntihar ona hiç yakıştırılmamış. Bu adamanın üzerinde durmamın nedeni Koğacıoğlu’nun dışarıdan baktığımızda başarılarla gelişen hayat hikayesinde intihara hiç yer olmayacağı inancı ve veda mektubunda “beni affedin çok acı var dayanamıyorum” deyişi ile Ahmet Büke’nin öyküleri arasındaki kılcal damarlardan uzanan bağ.

Sarı Rüya Defteri adlı öyküyle başlıyor kitap. 19 Aralık 2000’deki “Hayata Dönüş operasyonu”nu yaşamış, “İleri derecelerde beyinde hücre ölümüne bağlı olarak kalıcı hafıza kaybı ve kayıt bozuklu(ğu), unutkanlık, yürüme bozukluğu, kendi başına hareket edememe ve hatırlayamama. Uzun süreli açlık grevlerinde ileri derecede beslenme yetersizliğine bağlı genel durum bozukluğu” diye tanımlanan Wernicke-korsakoff hastası bir kişinin ağzından anlatılıyor öykü. Ahmet Büke’nin eski çalışmalarıyla karşılaştırıldığında uzunca sayılabilecek 13 sayfalık bu öykü yazarın kitap boyunca geliştirdiği temalarının ve üslubunun tipik bir örneği. Ahmet Büke’nin yalın bir anlatımı var, kısa, kolay anlaşılır cümlelerle kuruyor öykülerini ama üslubunun havasına girmek için biraz çaba göstermek gerekiyor. Çünkü yaşamın parçalanmışlığı, sık sık araya giren görüntüler, yeni anlatıcılar, farklı bakış açıları eksik ya da yarım kalmış cümlelerle kırılmış ama parçalarına ayrılmamış bir aynada göründüğü gibi anlatılıyor. Tüm parçaları bir araya koyup bütünü kendinizce algılamanız için de öyküyü okumayı tamamlamanız, durup bir düşünmeniz gerekiyor. Gerçek hiçbir zaman doğrudan algılanan değil, öykünün de bakış açıları değiştikçe değişen (moda deyimle) ekseni kayan bir konusu, daha doğrusu konuları var. Çünkü insan hatırladığından daha çoğunu unutuyor. Unuttuklarını ya öylece bırakıyor, öykü kopuk kopuk anlatılıyor ya da boşlukları başka öyküler, bulanık anılar, düşler dolduruyor.

“Normal” olarak kabul edilen hayata uyumsuzlukları, farklılıkları, dışlanmışlıkları ile öykülerin anlatıcıları ilk satırlarda, paragraflarda düzgün cümlelerle gelişen anlatılarını ilerleyen satırlarda kendilerine has bir hale getiriyorlar. Düşle gerçek, masalla hikaye ya da anı birbiriyle harmanlanıyor. Onların dünyasında sırf insanların değil, hayvanların ve nesnelerin de dili var. Onlar da öyküye katkıda bulunuyor. Kediler, köpekler ve kitaba adını veren kumrular önemli bir rol alıyorlar anlatıda. Bu yarı fantastik anlatı havasını bıçak gibi kesen hayatın gerçekçiliği. Ahmet Büke, 2002’de yayınlanan ilk kitabı İzmir Postası’ndan beri tüm öykülerinde hayatın gerçekliğini açıkça anlatılıyor. Bir tanıma göre Ahmet Büke “sert gerçekçi” bir yazar.

Kumrunun Gördüğü’nün önceki kitaplardan farkı, tüm öykülerin aralarında görünür ve görünmez bağlar kurması. Ahmet Büke, bir tasarıyla mı yola çıktı bilmiyorum ama iki ana bölümün ilkinde “Tuzdan Köprü”de daha önce de sözünü ettiğim gibi amaçlar, idealler için çekilen, çektirilen acıların o insanların ruhuna nasıl derinden işlediğini okuyoruz. Öykülerini bölük pörçük, kırık dökük, yarı fantastik bir dille anlatan, bir anlamda “kaybeden” olmuş, oldurulmuş bu insanların iç’leri yansıyan. Açlık grevindeki direnç; bir Cumartesi annesi’nin ilk kez eylemde yer alışı; 12 Eylül 1980 darbesi hemen öncesinde kaybolan baba, tutuklanan anne, ortada kalan çocuk; Bir Mayıs öncesi bastırılan illegal afiş; 12 Eylül sonrası taciz edilen, kapının önüne konulan işçiler ve duvardan inme zamanı gelen Milli Güvenlik Konseyi’nin çerçeveli resmi; işkence sonrası öldü diye terk edilenler; öldürülen civcivler, ölüme terk edilen Ruhi Bey’ler; mahallenin bazı ölüleri... Ziyan edilen hayatlar... Tüm anlatılanlar bir açıdan bakıldığında da alabildiğine politik. Ahmet Büke, hayata bakışını, siyasi duruşunu anlattığı hikayelerin birleşip bir tablo oluşturan bütünlüğünde kendi hiç sözü almadan görünenin ardını paylaşıyor.

Kumrunun Gördüğü’nün ikinci bölümü “Sesler”de insanlara bu acıları yaşatanların, işkencecilerin, katilerin öyküsü var. Bölüm başındaki alıntıdaki gibi “sonunda yedi kat gökten kulağına kurtuluş sesleri gel”iyor. “Sesler” adlı 73 sayfalık öykünün teması ilk bölümü tamamlıyor; eskilerden aklıma düşen bir deyişle “kimsenin kanı yerde kalmıyor.” Üzerinden onlarca yıl geçmiş de olsa suçsuz yere işkence edilen, eziyet gören, aklını kaybeden, onarılmaz acılarla hayatı hiçbir yerinden tutamayanların, öldürülenlerin, katledilenlerin hesabı soruluyor katillerden, işkencecilerden.

Kumrunun Gördüğü son yıllarda okuduğum en etkileyici öykü kitaplarından. Sıkça rastlanan düzeltme ve redaksiyon hatalarını görmezden gelip, anlatımı, dili, konusuyla edebiyatın tadını veren bir kitap okumak istiyorsanız öneriyorum.

19.08.2010

Etiketler: ,


This page is powered by Blogger. Isn't yours?